Büyük Balık Küçük Balık

Büyük Balık Küçük Balık

cemil-meric1789 Avrupa feodalitesinin ölüm çanı, bütün feodalizmlerin ölüm çanıdır. Büyük endüstri ve kapitalizm. Sanayiini kuran üç büyük ülke kapitalizmin Üçüncü Dünya’da kurulmasına izin vermez ve onları pazarı haline getirir.

Cemil Meriç – Sosyoloji Notları (s. 177)

Batıda, özellikle Amerika’da vahşi kapitalizmin istinad ettiği felsefi temellere katkı sağlayan en önemli isimlerden birisi Herbert Spencer’dir. 19. Asır Batı düşüncesinde son derece derin izler bırakan Spencer’in ismi “Sosyal Darwinizm” kavramıyla beraber anılır. “En uygun olanın hayatta kalması” fikrini, Darwin’in meşhur kitabı “Türlerin Evrimi” yayınlanmadan yedi sene önce ifade etmiştir. Tıpkı doğa gibi toplumların da doğal ayıklanma, hayatta kalma ve adaptasyon süreçleriyle ilişkili, belirli temel “evrim” yasalarına göre geliştiklerini öne sürer. 1884 tarihli “The Man Versus The State” isimli eserinde, insanları doğal ihtiyaçları doğrultusunda destekleyen tüm yasal düzenlemelerin, insan doğasının son derece yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını iddia eder. İnsanlara hastalık ya da yaşlılıkları sırasında verilen bakım hizmetlerinin (sosyal yardımların), maddi imkân bulamayanların çocuklarının eğitiminin devlet tarafından üstlenilmesinin, bu yanlış anlaşılmanın neticesinde ortaya çıktığını söyler. Ona göre bu destekler, tabiatın işleyişine (hatta yaradılış sırrına) yapılmış sunî, yanlış müdahalelerdir. Hayvanlar, hayatın zorlukları karşısında nasıl yalnızlarsa ve nasıl kendi başlarının çaresine bakmak zorundalarsa insanlar da öyledir. Evrime göre zayıfların elenmesi güçlülerin hayatta kalması tabîi ve “normal” olandır. Anormal olan buna müdahale etmektir. Zayıf ve hastalıklı olanın desteklenerek yaşatılması “insanlık” gereği gibi görülse de olumsuz neticeler doğurur. İçindeki “hastalıkları”, “zayıflıkları” doğal olarak elimine edemeyen toplumun sağlığı bozulur.

herbert_spencer

Spencer’in yaklaşımının, yukarıda anlatılanlara uyumlu başka bir yansıması da “Laissez faire” fikridir. “Bırakınız yapsınlar” anlamına gelir. Devletin ekonomik ve sosyal hayata asgari seviyede müdahalesini öngörür. Zira ona göre devletin her müdahalesi, her sosyal planlama ve kontrol çabası, kendi tabîi mecrasında akan evrim sürecine müdahale olacaktır.

Spencer’in toplumsal evrim anlayışına göre, insan toplulukları basit kabile birimlerinden karmaşık yapılara doğru evrimleşir. Uyum sağlayamayanlar, zayıflar, yetersizler, daha gelişmiş ve saldırgan topluluklar karşısında yavaş yavaş yok olurlar. Yalnız yaşayan mağara adamının kabile üyesi karşısında, kabile üyesinin çiftçi karşısında, çiftçinin fabrikatör karşısında şansı yoktur. Aynı şekilde, Roma, Hint ve Çin imparatorlukları da İngiltere ve Almanya gibi Avrupalı güçlerin gerisinde kalacaklardır. Kadim savaşçı toplumlar, varlıklarını sürdürebilmek için Romalıların Gotlar ve Vandallara yaptıkları gibi rakip komşularıyla savaşmak zorundayken, daha gelişmiş sanayi toplumları, savaş ve çatışma yerine, ekonomik rekabet sayesinde barış içinde evrimleşirler.

Toplumları, farklılaşmamış, uzmanlaşmamış, herkesin hemen her işi yaptığı ilkel bir topluluktan, fertlerin uzmanlaştıkça birbirlerine bağlılıklarının arttığı, karmaşık, farklılaşmış yapılara doğru evrimleşen canlı bir organizmaya benzetir Spencer. Nasıl insan vücudundaki hücrelerin bir kısmı “uzmanlaşarak” beyin, kulak, el, ayak gibi vazgeçilmez özel işlevler kazanıyorsa, gelişen toplumlarda yer alan insanlar da çeşitli alanlarda uzmanlaşırlar. Nihayet herkesin birbirinin uzmanlığına ihtiyaç duyduğu, hatta bağımlı olduğu, “dengeli” bir toplum ortaya çıkar.

Spencer’in teorisi, birçok ırkçı ve insanlık dışı radikal görüşleri beslediği için yirminci asrın başında gözden düşmüş görünse de -özellikle Amerika’da- bir tarafıyla alttan alta yaşamaya devam etti.

Spencer’in evrimsel organizmacı bakışı çerçevesinde, eleştirel bir argüman üretecek olursak, İngiliz sosyoloğun “kanser” problemini göz ardı etmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Bilindiği üzere hastalıklı kanser hücreleri kontrolsüz olarak bölünmeye, çoğalmaya başlarlar. Bu da erken teşhis edilip tedavi edilmezse organizmayı ölüme götüren bir süreçtir. Kanser hücrelerinin yüksek hayatta kalma performansları “sağlıklı” olduklarını göstermez. Bu çerçevede “bırakınız yapsınlar” anlayışının da doğru yaklaşım olmadığı ortadadır.

Peki, bu analoji gerçek hayatta neye tekabül ediyor?

Kapitalist dünyada “uzmanlaşmış” şirketlerin nasıl hudut bilmez bir iştiha ile güçlerini, nüfuzlarını arttırmaya çalıştıklarını hatırlayalım. Bir teknoloji şirketi olan Google’ı ele alalım mesela. Bir arama motoru üreterek belli bir alanda “uzmanlaşan” şirket, milyarlarca dolarlık internet reklam pastasının büyük bir bölümünü kontrol etmeye başlamış vaziyette. Haritacılıktan eğitime, yayıncılıktan iletişime, turizmden pazarlamaya, tercümeden espiyonaja google’ın girmediği alan kalmadı neredeyse. Google bu alanlarda sadece “mevcut oyuncular arasında yeni bir oyuncu” olarak bulunmuyor. Dev cüssesiyle, tarihin bugüne kadar görmediği maddi gücüyle, hedefleyip girdiği sektörün kadim aktörlerini de kısa sürede devre dışı bırakıyor.

Bir başka örnek de 1997 yılında internetten kitap satışı ile işe başlayan Amazon. Amazon 2017 itibarıyla 430 milyar dolarlık değeriyle en yakın rakibi Wal-Mart’ın iki katı değerinde. Çalışan sayısı 2016 itibariyle 350.000’e dayanan dev perakendeci şirketi yakalayabilecek hiçbir alternatif bulunmuyor. Amazon da, Google gibi sayısız farklı uzmanlık alanına el atmış durumda.

Lafı uzatmaya gerek yok. Dev şirketler çılgınca bir hızla –adeta kanser gibi- dünyaya yayılıyorlar ve güçlendikçe kontrol edilebilir, denetlenebilir olmaktan çıkıyorlar. Bunun “doğallıkla” izahı mümkün değil. Artık serbest rekabet şartları oluşamıyor. Dünyada alternatif bir şeyleri sessizce geliştirebileceğiniz bir kuytu köşe de kalmadı artık. Son bir çare olarak, yüksek teknolojinin sunduğu imkânlardan yararlanmak isteseniz, ihtiyaç duyacağınız “beyinleri” sizden çok önce bulup, sizin asla ulaşamayacağınız rakamlara kiralayan yahut satın alan “rakibiniz” karşısında şansınız sıfıra yakın oluyor.

İnternetin dünyayı küçültüp birleştirdiği bir çağda, Spencer’in öngördüğü “organizmanın” artık bütün dünya olduğu söylenebilir ve maalesef bu organizmanın sağlığı hızla bozuluyor. Herhalde bu dakikadan sonra ancak yeni Davut ile Calut mucizeleri beklemekten başka çaremiz yok.

Reklamlar

Maraba Ruhu

“Maraba” sözü Arapça “müraba’a” dan geliyor. Onun da kökü “rub”. Türkçesi dörtte bir demek. Kâr ve zararın bir payını üstlenerek bir arazi veya sermayeyi işletme anlamına gelen, İslam hukukuna ait bir terimin halk ağzında bozulmasıyla ortaya çıkmış. Emeğini satarak Ağa’nın yanına yamanmış toprak işçisine verilen isimdir “maraba”. M. Çetin Baydar’a göre “Maraba, aklını dörtte bir ücret karşılığında kiraya verdiği için sadece yatırımının getirisi ile alâkadar olan adamdır.”

Ağanın hayvanlarını gütmekle görevlendirdiği vasıfsız marabayı getirelim gözümüzün önüne. “Hayvanların süt verimini nasıl arttırabiliriz?” sorusu, marabanın zihninde uyanacak en son sorulardan biri olabilir ancak! O marabanın derdi, sıkı bir azar yahut dayakla karşılaşmamak ve vaat edilen üç kuruş parayı kesintisiz almak için, kendisine emanet edilen hayvanları eksiksiz olarak otlatıp getirmek olabilir ancak. Ne hayvanları uzaktaki daha kaliteli otlaklara götürüp yorulmayı göze alır, ne de onları hastalıklardan korumayı vazife edinir.

Neticede mülk ağanındır, efendinindir. Marabalar lütuflarla yaşar. Nizam vermek, ıslah etmek, inisiyatif almak marabaların değil efendilerin işidir.

Maraba ağasına sadıksa verilen talimatları yerine getirip takdir bekler. Hinoğlu hinse ağayı soymak için fırsat gözler. Kolaylıkla yalan söyler. Ağanın malı mülkünden çalmasına engel olan tek şey yakalanma korkusudur.

kurt-kanunu“Maraba ruhu”, üstleri karşısında köpekleşirken astları karşısında, kendinden zayıf gördüğü insanlar karşısında ejderhalaşan, kıyıcılaşan, zalimleşen marazi bir seciyeyi işaret eder.

Kemal Tahir Kurt Kanunu’nda ne güzel anlatır bu hali:

Oğlana anlamadan baktı. Ellerini göbeğine bağlamıştı. Yılışıyordu. Ürktüğü belli… Kaşlarını çatıp iğrenmiş gibi yüzünü buruşturdu. İnsanların kendisinden korkmalarına, evel-eski bayılıyordu. İktidarı hırsla istemesi bundandı. Hem de olur olmaz iktidar değil, polisle ilgili… Yakalamakla, içeri atmakla, sopa çekmekle ilgili, ürkütücü, köpekleştirici soydan iktidar… İçişleri’nin çağırdığını duyduğu anda, dizleri kesilmeli herifin… Boğazı kurumalı… Çoluk çocuk, cenaze çıkıyor gibi çığrışmalı… N’olduğu belirsiz çünkü. Bunun ucunda asılmak bile var. En yüreklisi köpekleşmeli önümüzde… Tükrüğünü yutamamalı…” 

“Maraba ruhu” her ne kadar tarihin tozlu sayfalarında kalmış “feodal” bir varlık zeminine ait görülse de maalesef bugün hâlâ hayatımızda mevcudiyetini sürdürüyor.

Ülkemiz ne yazık ki “maraba ruhunu” benimsemiş insanlarla ve onlardaki “maraba ruhunu” teşvik eden “modern ağalarla” dolup taşıyor.

Tabi bir de hasbelkader çeşitli idarecilik koltuklarını elde etmiş “maraba ruhlular” var.

Bugün, devlet dairelerinde amir ve memur kadrolarını işgal eden çok sayıda maraba ruhlu insan bahsedilen yamanmayı, dünün ağalarının yerini alan güçlü idarecilere karşı uyguluyorlar.

İdareciler onlardan çok memnun zira “sadakat” günün en geçer akçesi bu aralar.

Sadakat beklentisi kötü bir şey değil ama “ağanın” “marabasından” bekleyeceği türden bir sadakat ise beklenen, orada durmak gerekir.

Tespit etmekte fayda var: Verilecek talimatları asla sorgulamadan yerine getirmek üzere bekleyen ve “hizmetlerinin” karşılığında kavuşacakları ikbalin hasretiyle yanıp kavrulan “maraba ruhluların” “güç sahipleriyle” ilişkilerinde alan da memnun satan da.

“Maraba ruhunu” içselleştiremeyen “hür ruhlu” insanlar, kendilerini devletin aslî sahiplerinden gördüklerinden, mesuliyet hissediyor, yolunda gitmeyen işler için projeler geliştiriyorlar.  Verilen talimatları körü körüne uygulamadan masaya yatırıp mahzurlarını ortaya koyuyorlar. Öyle yapmayalım, şöyle yaparsak daha iyi olur diyerek gerekçelerini sunmaya çalışıyorlar.

Hür fikirlilerin önerileri, buz gibi bir nefretle karşılanıyor maraba ruhlu idarecilerince. “Sana fikrini soran mı oldu be adam!” diyorlar. “Hem senin fikrin kimin umurunda? Bu talimatı bana verenlere bu saçma itirazlarını ileteceğimi mi sanıyorsun? Canın cehenneme!”

Ülkeyi, kurumları ıslah etme adına düşünülmüş projeler, başlarına inen balyozlarla anında paramparça ediliyor. Maraba ruhlu idareciler “hadsiz” elemanlarını sıkıca paylıyorlar: “Senin benim ne haddimize proje üretmek! Projeyi yalnızca yüce idarecilerimiz üretir, biz uygularız, bu kadar!”

invictus3Yönetmenliğini Clint Eastwood’un yaptığı Mandela’nın hapisten çıkıp başkan olduğu günleri anlatan Invictus isimli bir film var. Filmde beyaz ırkçılığının yani “apertheid” rejiminin simgesi olmuş rugby takımının kaptanının evinde çalışan bir zenci hizmetçi kadın görürüz. Kadıncağız, çalıştığı evin oğlu olan kaptanın Mandela’yla görüşmeye çağrıldığını öğrenince ondan Mandela’ya bir mesaj iletmesini ister. Mesaj basittir:

“Bay François, lütfen Madiba’ya söyleyin toplu ulaşım hizmetleri berbat durumda ve çok pahalı. Bu konuda bir şey yapması lazım!”

Mesaj basittir ama çok önemli bir anlam taşır. Artık kendini hür ve ülkesinin sahiplerinden gören zenci kadın, beyazların kölesiyken aklının ucundan bile geçmeyecek bir şey söylemektedir. Ülkede yolunda gitmeyen bir şeyleri onarmak, ıslah etmek için harekete geçmekte, mesuliyet hissetmekte, inisiyatif almaktadır.

Ülkemizde iktidar sahipleri ne zaman, o mülevves “maraba ruhunu” üzerinden atabilmiş bu kadıncağız gibi, ülkesinin daha iyi olması için itirazlar ve projeler geliştirenleri iktidarlarına ortak çıkma çabasında düşmanlar gibi görmekten vazgeçer; ne zaman yolunda gitmeyen şeyleri dert edinen kendileri ve çocukları için düzeltip, ıslah etme arayışında olan kimseleri “hür ruhlar” olarak görürlerse işte inşallah o zaman bu millet makûs talihini yenmeye başlayacaktır.

Burjuva

Prof. Dr. Talip Küçükcan ve araştırma görevlisi Ali Fidan, 2013 tarihli bir makalelerinde*, “burjuva” kavramı çerçevesinde Osmanlı’dan günümüze bir iktisat tarihi değerlendirmesi yapıyorlar.

Toplumsal değişimlerin ekonomik yönünü, iktisadi kalkınmayı anlamaya ve anlatmaya çalışanlar sık sık “burjuva” terimine başvururlar. Doğrusal ilerlemeci görüş, Batı’da güç dengelerini değiştiren bu sosyal kategorinin diğer toplumlarda da aynı rolü oynayacağı düşüncesini benimser. Buradan hareketle, Osmanlı Devleti’nin son asrından başlayarak Türkiye toplumunda da bir yerli burjuva oluşturmak hedeflenmiştir. Bu makalede Talip Küçükcan ve Ali Fidan, ülkemizde ortaya çıkan burjuva sınıfını “seküler” ve “islami” olarak iki kategoriye ayırıyorlar ve bunlardan ilkinin devlet eliyle oluşturulmuş, ikincisinin ise birinciye bir tepki olarak ortaya çıkmış olduğunu ileri sürüyorlar.

Yazarlar analize “burjuva” kavramının zaman içinde aldığı anlamları ortaya koyarak başlıyorlar:

Sombart’a göre “burjuva”, düşünce kıvraklığına, ileri görüşlülüğe, zekâ keskinliğine, çabuk düşünebilme, kesin ve hızlı karar alabilme, konunun özünü kavrayabilme kabiliyetlerine sahip ve dünyayı iyi tanıyan fırsatçı “müteşebbis” demektir. Burjuvaların oluşturduğu sosyal kategori “burjuvazi” ismini alır. Bu kategorinin özelliği, kapitalist düzende üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar ile çıkarları bunlara bağlı olanların oluşturduğu, katmanlı toplumsal bir sınıf olmasıdır.

Burjuva kelimesi zaman içinde anlam değişikliklerine uğramıştır. İlk başlarda yalnız büyük toprak sahipleri, sanayici, bankacı ve tüccarları ifade ederken bugün serbest meslek sahiplerini, memurları, küçük esnaf ve zanaatkârlar ile genel olarak bütün mülk sahiplerini, çıkarları üretim araçlarına sahip olanlarla özdeş olan bütün bireyleri ve grupları ifade eder hale gelmiştir.

Osmanlı devleti son asrında yakın tarihinden tevarüs etmiş olduğu, yavaş işleyen sosyo-ekonomik yapılanmayı daha fazla sürdüremez hale gelmiştir.  Teceddüt adına yapılan 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat fermanı, 1876 I. Meşrutiyet ve 1908 II. Meşrutiyet arzulanan neticeleri verememiştir. Bunun sebebi Osmanlı’da devletin, bürokrasi ve saray çevresinin, iktisadi birikime ve artı değere el koyarak bağımsız bir burjuva sınıfının ortaya çıkmasına müsaade etmemiş olması gösterilebilir. Müsadere ortamının varlığı Osmanlı toplumunun burjuvalaşmasının önündeki en büyük engellerden birisi olmuştur. Ancak 1839’daki Tanzimat Fermanı’nın ardından yeni bir mecraya girilmiştir. Batılılaşma amacıyla Avrupa tipi kurumları ülkeye getirecek ama yine de kendilerine bağlı kalacak bir bürokrat zümre yetiştirmeyi hedefleyen Osmanlı hanedanları, farkında olmadan batı formatında şekillenerek gün geçtikçe kendilerinin bile dokunamayacağı beşeri kaynaklar yaratan “bürokratik” bir burjuvaziyi meydana getirmiştir. Batıda devlet, burjuvanın mülklerini koruyan bir jandarma görünümüne bürünürken, Osmanlı’da devlet, burjuva toplumuna set çeken ve bu nedenle topluma sanayileşme yeteneği vermeyen bir baraj olduğundan, devlet ile bireyi ayıran tampon vazifesi görecek bir esnaf ve zanaatkâr burjuvası oluşamamıştır. Bireyleri devlete karşı koruyacak ikincil grupların yokluğunda, halkın sığındığı yer ümmet yapısı ve ona bağlı tarikatlar olmuştur.

Türkiye’de “milli iktisat”, “milli burjuvazi” düşüncesi daha Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiği, İttihat ve Terakki’nin iktidara geldiği II. Meşrutiyet Döneminde gündeme gelmiştir. İttihat ve Terakki partisi 1908 yılından itibaren on yıllık iktidarında, yabancı şirketlere tanınan ayrıcalıkları, kapitülasyonları kaldırmış, yeni iş kollarının açılmasını sağlamak maksadıyla mesleki eğitim okullarını açtırmış ve milli bir banka kurdurmuştur.

Fakat ne yazık ki ne Osmanlı’nın son yıllarında ne de Cumhuriyet kurulduktan sonra gerçek/organik bir yerli burjuvazi oluşturulamamıştır. Devlet bürokrasi eliyle zenginleştirilen iş adamları, sadece bürokratik elite koltuk değnekliği yaptıkları müddetçe var olabileceklerini bildiklerinden devlete karşı kendilerini koruyacak ilkelerin takipçisi olmamışlardır. Türkiye’de milli bir burjuvazi yaratma projesi,  milli sermayeyi artıran, özel teşebbüsü harekete geçiren ve ulusal kökenli ekonomik bir düzenin alt yapısını oluşturan kamusal hedeflerden ziyade, askeri ve sivil bürokratik elite ekonomik güç sağlayacak türden özel girişimlere sahne olmuştur.

1929 ekonomik buhranının ardından 30’lu yıllarda devlet eliyle bir milli sanayileşme çabası görülse de bu girişim, ithalata dönük bir ticari devlet kapitalizmin gelişmesinden öte bir netice vermemiştir.

Özetle, gerek Osmanlı gerekse de cumhuriyetin erken dönemlerindeki iktidar seçkinleri, kendi varlık alanlarından bağımsız gelişebilecek her türlü sivil oluşumlara karşı durduğundan, devletin dışında özerk bir girişimci sınıfın (burjuvanın) ortaya çıkması engellenmiştir.

Araştırmacılar, Türkiye’de özellikle 1965’ten itibaren, dine olan bağlılığı, kaderci bir bağlanmadan ziyade daha rasyonel ve bilinçli bir burjuva ideolojisinden meydana gelen yeni bir ekonomik sınıf doğduğunu söylüyorlar. 60’lı ve 70’li yıllarda ekonomik imkânları daraldığı için büyük şehirlere göç etmeye ve büyük şehirlerin varoş mahallelerinde yaşamaya başlayan kitlelerin, yeni doğan dindar sanayi burjuvazisine de ucuz iş gücü sağladığı da diğer bir iddiaları. Çıkarlarını korumak için direnişe geçen bu yeni küçük burjuvazinin, dini bir söylem arkasında müesses sosyo-ekonomik nizama bir muhalefet geliştirmeye başladığını, bu muhalefet yıllar içinde güçlenerek seksenler sonrasında kendisini iyiden iyiye hissettirdiğini belirtiyorlar.

Küçükcan ve Fidan’ın makalesinde, çok özet olmakla beraber gayet verimli bir inceleme yapıldığı, kuşatıcı bir analizin ortaya koyulduğu görülüyor. Fakat yapılan “analiz”, ne yazık ki makalenin alt başlığı olan “Osmanlı’dan Günümüze Bir Sınıf Analizi” cümlesinin ima ettiği tüm zaman dilimini kapsamamakta, mesele 1980’li yıllara kadar incelenmekte. Bu alt başlığa sahip bir makalenin 1990’lı ve 2000’li yıllarla ilgili söyleyeceği şeyler de olmalı diye düşünüyor insan.


* İKTİSADİ KALKINMADA YERLİ BURJUVANIN SOSYOLOJİK ANLAMI (Osmanlı’dan Günümüze Bir Sınıf Analizi)
Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 22, Sayı 2, 2013, Sayfa 255-268

 

Muhalif Akademisyenlerin Çay Sohbeti

Muhalif Akademisyenlerin Çay Sohbeti

– Hocam bak sana bir şey söyleyeceğim ama kızmaca darılmaca yok!
– Yok, kardeşim ben sana darılmam. Söyle.
– Şimdi sen böyle ateşli ateşli eleştiriyorsun ya iktidarı…
– Evet?
– Yanlışlarını sayıp döküyorsun, tarihten girip psikolojiden çıkıyorsun…
– Evet?
– Hiç düşündün mü? Acaba o iktidar imkânlarından seni de biraz yararlandırsalar yine de böyle eleştiriler geliştirir miydin?
– Ne demek istiyorsun?
– Yani, diyorum, mesela şöyle tatlı bir proje görevi alsaydın devletten. Yahut seni genel müdür menel müdür bir şey yapsalardı. Altına gıcır bir makam arabası çekselerdi, mızmızlanmaya devam eder miydin?
– Ne biçim soru bu? Aşk olsun sana! Yani ben yağlı iktidar nimetlerinden uzak kaldığım için mi sızlanıyorum?
– Ne olur yanlış anlama. Sen böylesin demiyorum. Basit bir sorgulama, bir zihin deneyi benimkisi…
– O zaman senin mantığına göre tüm muhalifler iktidar pastasından pay alamadıkları için mi muhalif?
– E biraz öyle…
– Çok materyalist bir yorum değil mi bu?
– Belki… Ama elini vicdanına koy da söyle yanlış mıyım?
– Yanlışsın hocam.
– Peki, az önce göç politikaları konusunda bir sürü attın tuttun. Şimdi bir telefon gelse, İç İşleri Bakanımız arıyor olsa, seni Göç Politikaları Genel Kurulu’na uzman konuşmacı olarak davet etse?
– Sevinirim tabi! Ama gider çatır çatır eleştirilerimi sıralamaktan da geri durmam yani!
– Sonra sana o toplantıda yaklaşan yetkililer deseler ki “ülkemizin göç politikalarına yön verecek bir strateji dokümanı hazırlamanı istiyoruz.”
– Eee, iyi işte… Ne var bunda?
– “Tabi böyle bir belge masa başında oturarak hazırlanmaz. Sana saha ziyaretleri için bir otomobil tahsis edeceğiz. Uçuşlar ayarlayacağız. E tabi yurt dışında bu işler nasıl yapılıyor gidip yerinde görmen için de uluslararası geziler yapman lazım.” deseler.
– Bunlar zaten olması gereken şeyler.
– “Bir de Sayın Bakanımız, kendi danışmanı olmanızı ve göç politikaları ile ilgili toplantılarında yanında olmanızı rica ediyor. Bunca emek, yorgunluk karşılıksız olmaz tabi. Emeklerinizin karşılığı olamaz ama bu çalışmanız için size dolgun bir ücret vereceğiz.” deseler?
– Elimden geleni yaparım.
– Dur dur bitmedi… Çalışsan çabalasan bildiğin tüm doğruları aktardığın strateji dokümanını ortaya çıkartsan ama sonra baksan ki senin çalışmanın kapağını kaldıran yok. Strateji mtrateji kimsenin umurunda değil. Sana kulak asan yok.
– Veryansın ederim. Dağıtırım ortalığı!
– Yapamazsın! İtibarlı danışmanlık pozisyonun devam ediyor. Paran da tıkır tıkır yatıyor?
– Önce istifa, sonra verdikleri parayı iade ederim!
– Yüzde yüz emin misin bunu yapacağından?
– …
– Kimse, sınanmadığı günahın masumu değildir derler.
– Güzel sözmüş.
– Aslında iktidarı, zenginliği, şöhreti avuçlarında hissettikten sonra, doğru bildikleri uğruna bunlardan vazgeçmeyi göze alabilen o kadar az insan var ki…
– Zor tabi… Ama gerçek inancı gösteren bir turnusol kâğıdı aynı zamanda.
– Nasıl yani?
– Dile getirdiğin görüşler, paraya, güce, şöhrete sahip olunca değişiyorsa, boş laftan ibarettir. Gerçek inancını gösteren değil, alttan alta taptığın dünyaya erişimini kolaylaştıran basit bir araçtır sadece. Öte yandan kaderin bir cilvesiyle gelen iktidarın, seni bir canavara yahut konformist bir zavallıya dönüştürmesine izin vermiyorsan inancında samimisin demektir.
– Hocam söylesene, hayatında doğru bildiklerin uğruna vazgeçtiğin, elinin tersi ile ittiğin en büyük nimet neydi?
– Araştırmaya vakit bulamadığım için ikinci öğretim dersi vermeyi reddetmiştim! 🙂
– Bu mudur yani! 🙂
– Maalesef… Ya senin?
– Üniversite kampüsündeki lojmanda kalabilmek için rektöre yalakalık yapman lazım dediler yapmadım! 😐
– Hocam bu konuda dökülüyoruz. Farkındasın değil mi?
– Sanırım “inandıklarımız adına yaptığımız ciddi fedakârlıklar” listemize bir şeyler eklemeden fazla atıp tutmamak lazım.
– Aynen hocam. Aynen… O liste bomboşken bu hayata göz yummak ise büyük talihsizlik.
– Allah korusun.
– Amin.

Sosyalsiz Topluma Doğru

Fransız sosyolog Alain Caillé, toplumsallaşma tarzlarını birincil ve ikincil olarak ikiye ayırır. Caillé’nin sınıflandırması bir yandan Durkheim’ın mekanik ve organik iş birliği ayrımına, bir yandan da Tönnies’in ortaya attığı ve Weber’in de sosyal ve tarihi değişimleri vurgulamak için kullandığı gemeinschaft-gesellschaft dikotomisine paralellik arz eder. Bu dikotomiye göre toplumsallaşma iki temel kategoride incelenebilir:

  1. Kişisel sosyal etkileşimler ve bu etkileşimlere dayalı roller, şahsi değerler ve inançlar çerçevesinde oluşan toplumsallaşma (gemeinschaft, community, cemaat).
  2. Dolaylı etkileşimlere dayalı gayri şahsi roller, resmi değerler ve inançlar temelinde gerçekleşen toplumsallaşma (gesellschaft, society, cemiyet).

Weber de 1925 yılında yayınlanan “Wirtschaft und Gesellschaft” isimli eserinde, “gesellschaft” kavramını kendi rasyonelleşme fikri çerçevesinde, “karşılıklı rızaya dayalı rasyonel anlaşma”  olarak tanımlamıştır.

Weber, rasyonelleşmeyi ve beraberinde getirdiği “büyübozumunu” (entzauberung, disenchantment) insanlığın kaçınılmaz kaderi olarak görmüştü. Alain Caillé, bu değişimin insanlığı sürükleyip getirdiği noktadan bakarak yeni değerlendirmeler yapıyor. Caillé’ye görüşlerini, Emile Durkheim’ın yeğeni ve entelektüel varisi Marcel Mauss’un 1925 yılında yazdığı “Essai sur le don” (Vermek Üzerine Makale) isimli eserinden hareketle geliştiriyor. Caillé, Mauss’un bu eserinde yer verdiği, ilkel toplumların –sosyal sözleşme üzerine kurulan modern toplumların aksine- piyasa ya da sözleşmelere bel bağlamadıklarını ortaya koyan bulgularına dikkat çekiyor.

Birincil toplum, aile, arkadaşlık, sevgi ve irtibatların dünyası ve bu dünyada insanın kişiliği işlevinden daha önemli görünüyor. İkincil toplumda ise insanların işlevleri (fonksiyonları) kişiliklerinden önde geliyor. Sizden beklenen “işi” yaptığınız müddetçe kim olduğunuzun pek de önemi yok.

Peki, modern toplum birincil toplum ilişkilerinin tamamen yok edildiği bir vasat mı?

Caillé, bugün içinde yaşadığımız modern toplum her ne kadar tamamen çıkar odaklı görünürse görünsün, yukarıda bahsi geçen iki sosyal ilişki türü arasında sürekli gidip geldiğimizi söylüyor.

Modern toplumda, fakirlere, hastalara, yetimlere sahip çıkmak adına oluşturulan, mesela ülkemizdeki SGK, Darülaceze gibi “sosyal” müesseseler, “karşılıklı rızaya dayalı bir rasyonel anlaşma” çerçevesinde toplanan fonlarla işliyorlar. Ama buna rağmen kâr odaklı olarak kuruldukları şüphesiz olan bazı firmaların “sosyal sorumluluk” ismini verdikleri girişimlerine de şahit oluyoruz. Mecburiyetleri olmadığı halde yardım organizasyonları yaptıklarını, maddi sıkıntılardan dolayı okuma imkânı bulamayan gençlere burslar verdiklerini işitiyoruz.

Caillé bilinen tüm politik ideolojilerin, talebin sonsuz kaynakların yetersiz olduğu ve cevabın sürekli ekonomi büyümede olduğu varsayımından hareket ettiklerini ancak “sürekli büyümenin” artık mümkün olmadığı bir noktaya vardığımızı ileri sürüyor. Sürdürülebilir bir demokrasi için sürekli daha fazlasını “almak” fikrinden uzaklaşarak “verme ruhunu” geliştirmemiz gerektiğini söylüyor.

Diğer bir Fransız sosyolog olan Robert Castel, 1995’te yayımlanan “Les métamorphoses de la question sociale – Une Chronique du salariat.” (Sosyal Sorunun Dönüşümleri) isimli kitabında, Caillé’nin fikirlerinden hareketle “sosyalsiz toplumlar” (sociétés sans social) kavramını ortaya atıyor. Castel’e göre “sosyalsiz toplum”, birincil toplumsallaşma tarzına (sociabilité primaire) özgü düzenlemelerle, yani aileye/komşuluğa/cemaate dayalı ya da mesleki temelde kendiliğinden örülmüş karşılıklı bağımlılık ilişkilerini esas alan ve üyeleri arasındaki bağları kurarken uzmanlaşmış kurumlara/kişilere başvurmayan bir yönetim anlayışıyla idare edilen toplumlardır.

Castel, “sosyalden” yoksun olan toplumun, aynı zamanda “ekonomikten” de, “politikten” de ve “bilimselden” de yoksun olacağını söylüyor. Çünkü ekonomiye, politikaya ve bilime özgü pratikler, ancak belirli bir uzmanlaşma düzeyine sahip kurumlarla mümkün olmaktadır. Oysa birincil toplumsallaşma tarzı bu kurumlara ihtiyaç duymaz. Bir toplumun “sosyal” hale gelmesi ancak ikincil toplumsallaşma tarzının (sociabilité secondaire) gelişimiyle mümkün olabilir.

Bu tanımlar ışığında Türkiye toplumuna “sosyal” ya da “sosyalsiz” demek mümkün müdür?

Yukarıda bahsi geçen Sosyal Güvenlik Kurumu, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Darülaceze Müessesesi, Kadın Sığınma Evleri gibi organizasyonlar mevcut ve işler halde olduklarına göre Türkiye toplumuna “sosyalsiz” bir toplum demek haksızlık olur.

Öte yandan hiç de azımsanmayacak sayıda olan ve her geçen gün yenilerinin kurulduğunu gördüğümüz yardım derneklerinin, daha çok aile, inanç, asabiyet gibi birincil toplumsallaşma tarzına temel teşkil eden kavramlarla açıklanabilecek mevcudiyetlerinden de sarfınazar edemeyiz.

Bir de ülkemizde yaşanan 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, özellikle siyaset kurumunda birincil toplumsallaşma tarzına doğru giderek artan bir yöneliş olduğu aşikâr.

Öyle görünüyor ki –tam olarak Caillé’nin dediği tarzda olmasa da- Türkiye toplumu da iki sosyal ilişki türü arasında sürekli gidip geliyor.

“Yerlilik” bizi sosyalsiz bir toplum olmaya doğru mu sürüklüyor?

Ülkemizde siyaset, bürokratik vesayeti -verilen uzun ve zorlu savaş neticesinde- mağlup ederek etkisizleştirmeyi başardı. Bu demokrasi adına olumlu bir gelişme sayılabilir. Ancak bu gelişme, ikincil toplumsallaşma tarzının adeta simgesi olan bürokrasi kurumunu zayıflatarak birincil toplumsallaşma tarzına yönelme sonucunu da doğurdu. Bürokrasi ile verilen mücadelede halk kitlelerinin desteğini kazanabilmek ya da muhafaza edebilmek için bürokrasinin “yerli olmayan”, “düşman güçlerle sinsice işbirliği yapan”, “milli iradeyi tanımak istemeyen” kişilerden oluştuğu tezi yoğun şekilde işlenmişti. 15 Temmuz darbesi ve sonrasında yaşananlar da bu iddiaların iddia olmaktan çıkarak can yakıcı bir hakikat şeklinde tecessüm ettiği bir süreç oldu. Bir takım harici mihrakların maşası olarak milli iradenin temsilcilerini devirmek isteyen askeri ve sivil bürokratlar, ellerinde dumanı tüten suç aletleriyle kıskıvrak yakalandılar. Böyle olunca bürokraside çok geniş çaplı tasfiyeleri yapabilmenin yolu da açıldı. Bu tasfiyeler yapılırken, en başta suçun şahsiliği gibi en temel hukuki/rasyonel ilkeler yer yer ihlal edildiği halde ortaya meşru bir toplumsal tepki çıkamadı.

Tasfiyelerle boşalan kadrolara yeni kimselerin istihdamında da artık ikincil toplumsallaşma tarzının olmazsa olmaz ilkelerinin terkedilmeye başlandığını görülüyor. “Kurumsallık”, “uzmanlık”, “rasyonellik”, “meritokrasi”, “liyakat” gibi kavramlar bugün artık hayli gözden düşmüş vaziyette. Bugünün revaçta kavramları, “aile”, “sadakat”, “güven” gibi birincil toplumsallaşma tarzına ait kavramlar oldu.

Aslında rasyonel, kurumsal, ilkesel sosyal etkileşim ağlarını çöpe atmadan aile, millet, itimat, kardeşlik gibi birincil toplumsallaşma tarzına ait değerlerin müspet yönlerini hayatımıza katacak türden bir “yerliliğin” üretilip üretilemeyeceği araştırılabilirdi. Mesela güçlü aile/akrabalık bağlarının ister istemez üreteceği nepotizmi, “kul hakkı yememek” gibi yine aynı dünyaya ait başka bir değerle filtrelemek mümkün olabilirdi belki. Yahut aile, kabile, mahalle algısının hudutlarını olabildiğince genişletebilsek, komşusu açken tok yatmakta problem gören inanca açılacak varlık alanı çok müspet neticeler üretebilirdi. “Sosyal” toplumu nötr rasyonalite yerine halkın tüm kesimlerince kabul görebilecek hamiyetververlik gibi, yetime sahip çıkmak gibi “yerli” değerler üzerine kurmayı da deneyebilirdik.

Siyasilerimizin kitleleri de arkalarına alarak öne çıkarttıkları “yerlilik” anlayışı yeni bir tanıma ve muhtevaya muhtaçtır. Bugünkü haliyle kalacak bir yerlilik anlayışı, bizi Caillé’nin tarif ettiği “sosyali” ve onun yanında “ekonomik”i “politik”i ve “bilimseli” de hızla tüketeceğimiz bir yola sokacak gibi görünmektedir.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Beş Gözün Beş Gözlü Canavarı (*)

Beş Gözün Beş Gözlü Canavarı (*)

Dr. Michal Kosinski henüz 34 yaşında bir yardımcı doçent. Ancak gencecik yaşına rağmen başardıkları ile ismi, şimdiden Steve Jobs, Bill Gates, Mark Zuckerberg gibi isimlerle beraber anılmaya başladı.

İleride bu isimler dijital faşizmin sinsi mimarları veya Orwell’in haber verdiği anti ütopyanın korkunç mühendisleri olarak anılırlar mı bilemeyiz ama bugün için tüm dünyanın rol modelleri haline gelmiş vaziyetteler.

Peki, kim bu Kosinski?

Varşova’da psikoloji yüksek lisansını tamamlayan Michal Kosinski, 2008 yılında Cambridge üniversitesinde psikometri alanında doktoraya kabul alır. Cambridge üniversitesi psikometri konusunda dünyanın en eski ve köklü çalışmalarının yapıldığı yerdir. David Stillwell isimli arkadaşıyla birlikte o günlerde henüz bebeklik çağını yaşayan facebook üzerinde, “MyPersonality” isimli bir uygulama geliştirir. Bu uygulama, psikolojide şahsiyet özelliklerini ölçmek için yaygın olarak kullanılan meşhur “Beş Büyük Kişilik Özelliği” teorisinin uygulandığı basit bir anketten öte bir şey değildir.

“Büyük Beş” kişilik özelliği, deneysel araştırma ile keşfedilmiş, öne çıkan beş kişilik boyutudur. Bu modelin ortaya çıkışının hikâyesi oldukça ilginç. Kosinski’nin hikâyesine devam etmeden önce biraz da bu hikâyeden bahsetmekte fayda var.

Sir Francis Galton’un, kişilik farklılıklarının zamanla dilde işlenmiş hale geleceğini ilk fark eden bilim adamı olduğu ileri sürülür. 1844 yılında Cambridge Üniversitesinden mezun olan, 1909 yılında 87 yaşında “sör” ilan edilen Galton, insanları birbirlerinden ayrıştıran özellikler üzerinde kafa yormuştu. Yalnız başına başka bir yazının konusu olabilecek bu üstün zekâlı adam (iq’sunun 200 civarında olduğu tahmin ediliyor), güzelliğin coğrafi dağılımını çalışmış, İngiltere’nin güzellik haritasını oluşturmuştu. İdam mahkûmlarını asmak için gerekli olan ipin kalınlığını ve uzunluğunun tam ölçüsünü hesaplamış, insanların sofra arkadaşlarına doğru ne kadar eğildiğini anlamak için sandalye ayaklarındaki basıncı ölçen, kadınların vücut ölçülerini uzaktan belirleyen aletler icat etmişti. Araştırdığı alanlar arasında parmak izi (Scotland Yard daha sonra bunu kimlik saptamasına uyarladı), moda, kilo artışı, ırkların geleceği ve duanın etkisi vardı. Bu çok yönlü ve yaratıcı adam, dili örnekleyerek insan kişilik özelliklerinin ayrıntılı bir sınıflandırmasının yapılabileceğini, başka bir deyişle, bir kişinin şahsiyeti hakkında, sadece kişinin kullandığı dil incelenerek çok isabetli sonuçlar elde edilebileceğini söylemişti. Bu fikirlere “Lexical hypothesis” ismi verildi.

Konu 1933 yılında, Amerikan psikometrisinin kurucularından sayılan Louis Leon Thurstone tarafından yeniden gündeme getirildi.

1936 yılında, Gordon Allport ve H. S. Odbert isimli araştırmacılar bu teoriyi uygulamaya koydular. İkili, o zaman mevcut olan en ayrıntılı iki İngilizce sözlüğü üzerinde çalıştılar ve 17,953 kişilik-tanımlayıcı sözcük çıkardılar. Daha sonra bu büyük listeyi, gözlemlenebilir ve görece kalıcı olduğuna inandıkları 4,504 sıfata indirgediler.

Kişilik ve mizacın temel boyutları, motivasyon ve duygunun dinamik boyutları, kişiliğin klinik boyutları, grup ve sosyal davranış kalıpları gibi psikolojinin birçok alanında yaptığı keşif ve araştırmalarla tanınan Meşhur psikolog Raymond Cattell1940’larda bu Allport-Odbert listesini edindi, psikolojik araştırmalardan gelen bazı terimleri ekledi ve eşanlamlıları eleyerek toplamı 171’e indirdi. Daha sonra deneklerden tanıdıkları insanları bu sıfatlarla oylamalarını istedi ve bu oylamaları analiz etti. Cattell, “kişilik küresi” olarak adlandırdığı, 35 büyük kişilik özelliği öbeğini belirledi.

1961 yılında, Ernest Tupes ve Raymond Christal isimli iki Amerikan Hava Kuvvetleri araştırmacısı, Cattell’in kişilik ölçeğini baz alıp, sekiz büyük örnekten gelen kişilik verisini incelediler.  Araştırmaları sonucunda beş büyük etmenin, büyük bir kişilik verisi kümesini karşılayabilecek kadar yeterli olduğunu keşfettiler.  Lewis R. Goldberg  ve Warren Norman isimli Amerikalı psikologlar bu etmenleri Dışadönüklük, Uyumluluk, Sorumluluk, Duygusal Dengelilik ve Kültür olarak isimlendirdiler.

En sonunda şahsiyeti belirlediği öne sürülen beş etmen olarak şunların üzerinde bir konsensus sağlandı: Açıklık, Sorumluluk, Dışadönüklük, Uyumluluk ve Nevrotiklik (İngilizce’de Openness, Conscientiousness, Extraversion, Agreeableness, Neuroticism kelimelerinin baş harflerinden hareketle kısaca OCEAN olarak geçiyor). Bunlara aynı zamanda “Beş Etmen Modeli” (BEM) de deniyor.

Cambridge Üniversitesi web sitesinde yazdığınız İngilizce metni analiz ederek sizin yaşınızı, cinsiyetinizi ve karakter profilinizi analiz eden uygulamaya https://applymagicsauce.com/demo_text.html adresinden erişilebiliyor.

İşte başta bahsettiğimiz Kosinski bu teoriyi, geliştirdiği basit anket uygulamasıyla facebook üzerinden veriler toplayarak test etmeyi ve geliştirmeyi başardı.

Ankette verilmesi istenen kişisel bilgiler “Fikirlerle dopdoluyum.”, “Kavramları hızlı bir şekilde anlayabilirim.”, “Zengin bir kelime hazinem vardır.”, “Canlı bir hayal gücüm vardır.”, “Çabuk paniklerim”, “Başkalarıyla genellikle ters düşerim” gibi gayet basit bilgilerdi. Anketi dolduranlar büyük beşli ölçeğine göre nasıl bir kişiliğe sahip olduklarını öğrenirken, Kosinski çok daha derin bilgiler elde ediyordu. Bu daha önce hiçbir araştırmacının sahip olamadığı büyüklükte bir veriydi. Birkaç arkadaş ve öğrenciden (o da belki rica minnet) veri toplama düşüncesiyle yapılmış anket uygulamasını milyonlarca insan gönüllü olarak doldurmuştu.

Kozinski dev veriyi elde edince farklı bir şeyi merak etti.

Acaba verilerini topladığı insanların “beğenileri” ve “gönderileri” ile “şahsiyetleri” arasında bir ilişki bulabilecek miydi?

Ya da yaşları, cinsiyetleri, memleketleri ile ilgili bilgileri tahmin etmek mümkün olabilir miydi?

Cevap “evet” oldu.

Kosinski çok tehlikeli bir mecraya girmişti. İnsanlar hakkında çok önemli kişisel bilgileri neredeyse kesin olarak tahmin edebilir hale gelmişti.

2012 yılında Kosinski ve ekibi, bir kişinin sadece 68 “beğenisine” dayanarak derisinin rengini yüzde doksan beş doğrulukta, cinsel tercihini yüzde seksen sekiz doğrulukta, hangi partiye gönül verdiğini yüzde seksen beş doğrulukta tahmin edebildiklerini ispatladılar. Orada da durmadılar. Eldeki “beğeni” verileri ile bir kişinin zekâ seviyesi, dini görüşü, alkol, sigara yahut uyuşturucu kullanıp kullanmadığı hatta anne babasının boşanmış olup olmadığı bile belirlenebiliyordu.

Yetmiş “beğenisine” bakarak bir kişi hakkında arkadaşlarından, yüz elli “beğeni” ile anne ve babasından, üç yüz “beğeni” ile hayat arkadaşından daha fazla bilgi sahibi olmak mümkündü. Biraz daha fazla beğeni ile kişinin kendi hakkında bildiğini zannettiğinden daha fazla bilgiye ulaşabiliyorlardı.

Kosinski bulgularını heyecanla yayınladığı gün, facebook’tan iki telefon aldı. Birisi bir dava tehdidi, diğeri iş teklifiydi!

Facebook “beğenilerden” nasıl bilgiler edinilebildiğini görür görmez, o zamana kadar varsayılan olarak herkese açık olan beğeni bilgisini kapattı. Ama tabi Kosinski’nin anketini doldurup kişiliklerini “ölçmek” isteyen insanlar –çoğu kez uyarıları okumadan- kendi rızalarıyla “beğeni” bilgisine erişim hakkını verdiklerinden Kosinski için problem yoktu.

Kosinski’nin yapabildiklerinin, kitlelere satışı daha etkin kılmaya çalışan pazar araştırmacılarının ve siyasetçilerin ilgisini çekmemesi mümkün değildi.

Mesela kararsız (iknaya müsait) seçmenlerin kimler olduğunu bilmek, bıçak sırtında geçen bir seçimin galibini belirleyebilirdi.

2014 yılının başlarında, Strategic Communication Laboratories (SCL) şirketinde çalıştığını söyleyen Aleksandr Kogan isimli genç bir yardımcı doçent, Kosinski’ye yanaşıp yüksek mablağlar içeren bir teklifte bulundu. SCL açık açık seçimlere etki etmekle övünen bir şirketti. Web sitelerinde seçimlerini “etkiledikleri” ülkelerin bir listesi vardı.

Listede Ukrayna vardı, Nijerya vardı. Nepal kralına “isyancılara” karşı yardım etmişlerdi. Doğu Avrupalı ve Afganvatandaşları NATO konusunda ikna etmişlerdi!

Kosinski, Aleksandr Kogan’ın kendi metodunu kopyalayıp birçok ülkede seçimlere müdahale etmeyi amaçlayan firmaya sattığını anlayınca Kogan ile yaptığı kontratı bozdu. Kaliforniya Üniversitesinde psikoloji okumuş, Hong Kong Üniversitesinde doktorasını yapmış olan Alexander Kogan ani bir kararla Singapur’a taşındı ve soyadını değiştirip Aleksandr Spectre oldu. Michal Kosinski ise doktorasını bitirir bitirmez Standford Üniversitesinden aldığı iş teklifini değerlendirerek Amerika’ya taşındı.

İngilizlerin Avrupa Birliği’nden çıkma kararı aldıkları meşhur brexit referandumunda ayrılığı savunan sağcı partilerden birisi online kampanyalarında “Cambridge Analytica” isimli bir firmayla çalıştıklarını ilan etti. Firmanın web sitesinde, yukarıda bahsettiğim “OCEAN” kişilik modeli üzerinden geliştirilmiş bir “hedefleme” aracından bahsediliyordu. Tüm anahtar kelimeler Kosinski’nin çalışmalarını işaret ediyordu. Hatta bazı arkadaşları brexit sonucundan Kosinski’yi sorumlu tutuyorlardı. Kosinski’nin ise bu olanlardan haberi yok gibi görünüyordu.

Cin şişeden çıkmış, akademik çalışma çoktan önemli bir siyaset aracına dönmüştü bile.

Amerika’da seçim kampanyası sürerken 18 Ağustos 2016’da Trump çok enteresan bir twit mesajı attı. Twitinde Trump “Bana yakında BAY BREXIT diyecekler!” yazıyordu. Çok az insan gerçekten ne kastettiğini anladı. Trump, brexit kampanyasında önemli bir rol oynayan pazarlama şirketi Cambridge Analytica firması ile anlaşmış, firmanın CEO’su Alexander Nix’i dijital strateji danışmanı yapmıştı.

Demokratlar big data konusunda kendilerini fersah fersah ileride görüyorlardı. Google ve DreamWorks gibi dev şirketlerin yanısıra büyük veri analizi için bluelabs firmasıyla anlaşmışlardı. Teknolojiye “kafası pek basmayan”, ihtiyar Trump’ın bulduğu İngiliz firmasını ciddiye bile almamışlardı.

Bu umursamazlıkları onlara seçimi kaybettirdi.

Amerika’da –şeffaf olmak kaydıyla- insanların gönül verdikleri partiye maddi bağışta bulunması yasal. Amerika’nın adı sanı pek duyulmamış yazılımcı milyarderlerinden birisi olan muhafazakâr Robert Mercer –ki kendisinin “Cambridge Analytica” firmasının en büyük yatırımcısı olduğu biliniyor- önce cumhuriyetçi aday Ted Cruz’un ön seçim kampanyasına, daha sonra Trump’ın başkanlık kampanyasına destek vermişti.

Firmanın CEO’su Alexander Nix ne yaptıklarını, nasıl başarıya ulaştıklarını açık açık anlatıyordu. Diğer firmalar demografiye göre strateji üretmeye çalışıyorlardı, onlar ise psikometriye göre! Nix’in şirketi önce 220 milyon Amerikan vatandaşının tapu kadastro, otomobil, alışveriş, kredi kartı bilgilerini ve dernek üyeliklerine, okudukları dergilere, gittikleri kiliselere dair bilgileri, çeşitli kaynaklardan satın almıştı. Amerika’da parasını verdikten sonra neredeyse her kişisel veriyi satın almak mümkündü. (Bunun için Acxiom ve Experian gibi devasa veri satıcısı firmalar bulunmakta. Experian firmasının Türkiye kolu da var. Kişisel verilerimizi alıp satarak para kazanan firma şu an bankalara kredi puanı hesaplamada kullanılan veriler sunmanın yanısıra bir de global iş arama aracı sağlıyor.)

Alexander Nix’in şirketi, temin ettiği verileri OCEAN ölçeği ile analiz ederek neredeyse nokta atışı yapmak suretiyle son derece ayrıntılı bir seçmen profili çıkartmayı başarmıştı. Böylece siyasi kampanyada asla fikrini değiştirmeyecek kişilerle vakit kaybetmek yerine isim isim kararsızlara ulaşmak mümkün olmuştu. Üstelik her bir kararsız seçmenin hassasiyetleri, istekleri, ilgileri biliniyordu.

Hedefler böylesine kesin olarak bilindiğinde televizyon-radyo gibi kitle iletişim araçları anlamsızlaştığından Trump’ın kampanyasında insanlara sosyal medya üzerinden tek tek ulaşıldı. Sosyal medyada insanlara ulaşmanın doğru yolunu bulmak için 175.000 reklam varyasyonu denenip test edildi. Değişik başlıklar, yazı tipleri, renkler, fotoğraflar ve videolar denenerek insanların üzerinde en çok etkili olacak reklamlar tespit edildi.

Sosyal medya kullanmayanlara kişisel mesajlar gönderildi, ev ziyaretleri yapıldı. Hazırlanan akıllı telefon uygulamasının yardımıyla, ev ziyaretleri yapanlar sadece ikna olma ihtimali olan kimselerin kapısını çaldılar.

Nix’in firması 15 milyon dolar gibi “küçük” bir rakam karşılığında Trump’a Amerikan başkanlığını kazandırdı.

Şimdi Kosinski “bak ne yaptın!” diyenlere şöyle cevap veriyor: “Hayır bombayı ben yapmadım, sadece var olduğunu gösterdim!”

Bu bilgiler ışığında oturup bir kez daha düşünmemiz lazım.

Ne kadar demokratik görünürse görünsün artık dünyadaki hiçbir seçim “eşit şartlarda” gerçekleşmeyecek. Bilgi güçtür ve daha fazla güç için daha fazla bilgi gerekmektedir.

O yüzden size, “bilgilerinizi kullanmamıza izin veriyor musunuz” diyen telekom operatörlerine ve bankalara “peki” derken ve okumadan “okudum ve anladım” düğmesini tıkladığınız sosyal medya uygulamalarına girerken iki kere düşünün.

Bu yazıyı beğenirken de… smiley


(*) Beş göz birbirlerine karşı casusluk yapmama konusunda anlaşması olan, birbirleriyle birçok konuda gizli bilgi alış-verişinde bulunan beş anglosakson ülkenin oluşturduğu gruba verilen isimdir.

Bu yazı temel olarak motherboard.vice.com adresinde yayınlanan makaleden hareketle yazılmıştır. Bu yazıdan kısmi tercümeler içermektedir.

Yararlanılan Kaynaklar:

https://motherboard.vice.com/en_us/article/how-our-likes-helped-trump-win

http://www.michalkosinski.com/home

https://applymagicsauce.com/demo.html

http://mypersonality.org/wiki/doku.php?id=mining

https://tr.wikipedia.org/wiki/Be%C5%9F_B%C3%BCy%C3%BCk_fakt%C3%B6r_kuram%C4%B1_(psikoloji)

https://en.wikipedia.org/wiki/Big_Five_personality_traits

https://tr.wikipedia.org/wiki/Raymond_Cattell

https://en.wikipedia.org/wiki/Louis_Leon_Thurstone

http://vlp.mpiwg-berlin.mpg.de/people/data?id=per78

https://tr.wikipedia.org/wiki/Francis_Galton

https://eksisozluk.com/francis-galton–713831

http://www.varoluscuterapi.com/sir-francis-galton-1822-1911/772

https://www.aymavisi.org/psikoloji/Francis%20Galton.html

http://psychology.wikia.com/wiki/Warren_Norman

http://psychology.wikia.com/wiki/Lewis_Goldberg

https://en.wikipedia.org/wiki/Lexical_hypothesis

http://cpwlab.azurewebsites.net/CV/Aleksandr%20Kogan%20CV%20Website.pdf

http://www.jwc.nato.int/images/stories/threeswords/JWC_Magazine_May2015_web_low.pdf

https://sclgroup.cc/elections/projects

https://cambridgeanalytica.org/

https://www.youtube.com/watch?v=n8Dd5aVXLCc

https://twitter.com/realdonaldtrump/status/766246213079498752

https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Mercer_(businessman)

http://www.politico.com/story/2016/11/rebekah-mercer-donald-trump-231693

http://www.acxiom.com/

http://www.experian.com/

http://www.experian.com.tr/about-us/about-experian.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Five_Eyes


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Duvarın arkasını hayalle tamamlamak

Duvarın arkasını hayalle tamamlamak

Şiiri şiir yapan, “imgeler” ve onların derin çağrışımlarıdır. Divan edebiyatında bu imgeler “mazmun” ismini alırlar. Mazmun, kelime anlamı olarak “anlam, kavram” demektir. Bir fikrin, nesnenin, şahsın özelliklerini, onu çağrıştıracak kelime grupları içinde sunmaktır. Sanatkârane bir benzetmedir.

Şiir gibi, nitelikli sinema da sembolik anlatımlarıyla kendini gösterir.

İyi filmler, güzel ve yakışıklı oyuncularından, özel efektlerinden, çarpıcı müziklerinden ziyade vurucu semboller kullanmalarıyla klasikleşmeye aday olurlar.

almanya-afis

Kendisi de bir “Almancı” ailenin çocuğu olan Yasemin Samdereli’nin yönetmenliğini yaptığı 2011 yapımı “Almanya – Willkommen in Deutschland” filminde işte aynen böyle, çok hoş bir sembol kullanımına rastladım.

Almanya’ya giden ilk nesilden olan Hüseyin artık yaşlanmış, emekli olmuştur. Bir yandan gurbetin sıkıntılarını ve memleket hasretini yaşarken evlatlarını orada büyütmüştür. Artık Türkçe konuşmakta güçlük çeken torunuyla Almanca iletişim kurmak zorunda kalan bir dededir. Biraz da istemeye istemeye Alman pasaportu alarak tam bir Alman vatandaşı olmuştur.

Hüseyin dede, tüm ailesini, üç oğlu, kızı ve torununu davet ederek onlara bir sürprizi olduğunu söyler. Türkiye’de, memleketinde, köyünde bir ev satın almıştır. Tüm ailenin kendisiyle beraber bu evi görmek üzere Türkiye’ye gelmesini istemektedir.

Aile üyeleri biraz mızmızlansalar da bu öneriyi kabul ederler. Dedenin, “tabi biraz bakıma muhtaç” dediği evi ve o güne kadar uzak ve tatlı hatıralar olarak dinledikleri memleketlerini görmek için yola çıkarlar.

Bütün filmi anlatmayacağım. Yol boyunca flashback’lerle sevimli toruna dedenin Almanya macerası anlatılıyor. Filmin, beni “çarpan” finalinden bahsetmek istiyorum.

Memleketlerine varamadan, dede yolda aniden vefat eder. Aile, dedenin son arzusunu gerçekleştirip onu köyünde defnetmeye karar verir. Köylerine vardıklarında onları gerçek bir sürpriz beklemektedir.

Dede gerçekten bir ev satın almıştır ama “ev” üzerinde kapı olan bir duvardan ibarettir. Kapıdan girdiklerinde aslında “evin” birkaç yıkıntıdan ibaret olduğunu görürler. Dedenin “helvasını” evinin içinde ama açık havada ikram ederler. Çünkü evin ne çatısı vardır ne de kapının üzerinde olduğu duvarın dışındaki diğer duvarları.

Ev, yalnızca dede ve ninenin hayallerinde var olan bir şeydir aslında. Fiziksel gerçekliği bir duvar ve bir kapıdan ibaret kalmıştır. Ailenin “evi” burada değil Almanya’dadır artık. Dedeyi “evine” defnedip dönüş yoluna çıkmak üzereyken Almanya’ya hiçbir zaman intibak edememiş olan evin küçük oğlu Muhammet onlara kararını açıklar. Onlarla Almanya’ya dönmeyecektir. Kalıp babasının viran olmuş evini imar etmeye ve artık burada yaşamaya karar vermiştir.

Bu sembolik anlatımın filmde verdiği mesaj açık ama doğrusu bu “mazmun” bende filmin ötesinde bazı çağrışımlara da sebep oldu.

Siyasi bir çalkantı içindeyiz. Yıllar süren zoraki bir “batılılaşma” sürecinden sonra kafamızda eski zamanlara dair muazzam hayallerle “memlekete” döndük.

Ama sadece birazcık tamire muhtaç saraylar bulmayı beklerken bulduğumuz duvarsız, çatısız bir virane oldu.

Dedelerimizin hayallerinde yaşayan “cennetin” artık var olmadığını kabul etmekte zorlanıyoruz.

Bir tanecik kapı ve duvarı ne kadar süslersek süsleyelim yetmiyor. Bu evin yaşanabilir bir yer olabilmesi için, görünmeyen diğer duvarların ve çatısının imarına ihtiyaç var.

Hamaset, hayaller, tatlı hatıralar başımızı sokacak bir yuva sağlamıyor.

Çöken ahlak, dürüstlük, disiplin, çalışkanlık, hoşgörü duvarlarını yeniden yükseltmemiz lazım mesela.

Hukuk ve adâlet çatısını örtmeden bir ev olmayacak bu virane.

Bu binayı yeniden imar etmekten başka seçeneğimiz yok.

Çünkü burayı beğenmezsek dönüp gideceğimiz bir Almanya’mız yok bizim.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.