Çoğunlukçuluk

Çoğunlukçuluk

Çoğunluğun kararlarının uygulandığı ve bu kararların mutlak olduğu, insan hakları, yasalar, kuvvetler ayrılığı ilkesi gibi ilkeler tarafından sınırlanmadığı demokrasilere “çoğunlukçu demokrasi” veya “mutlak demokrasi” deniliyor.

Demokrasilerde “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi benimsenirken, egemenlik haklarını doğrudan halk oyuna değil de soylarına dayandıran kralların, halkın inançlarına dayandıran dini önderlerin yahut zorbalığa, kaba kuvvete dayandıran tiranların egemenlik iddiaları reddedilmiş oluyor. Fakat çoğunluğun, yani seçmenlerin yarısından fazlasının desteğinin siyasilere egemenlik hakkını kullanma yetkisini mutlak olarak sağlaması da başka türlü zorbalıklara kapı açıyor. Siyasi liderlerin elde ettikleri gücü mutlaklaştırmaları, insanların bir kısmından aldıkları yetkiyi, tüm vatandaşlara ait egemenlik hakkının kullanımı yetkisine teşmil etmeleri, başka bir ifadeyle “milli iradeyi” tek başlarına temsil etme iddiasına soyunmaları başka komplikasyonlar yaratıyor.

Her şeyden evvel, seçimlerde çoğunluk içerisinde olmayan fertlerin iradelerinin tamamen yok sayılması tehlikesi ortaya çıkıyor. Eğer egemenlik hakkı milletin ise, çoğunlukçu demokrasilerde milletin hatırı sayılır bir kesiminin, bazı durumlarda neredeyse yarısının bu hakkı hiçe sayılmış, hatta neredeyse gasp edilmiş oluyor. Halbuki demokratik seçimler, halkın iradesinin büyük bir kısmının yönetime yansıması için bulunmuş araçlardan sadece bir tanesi. Milli iradenin, bu araç vasıtasıyla yönetime yansıtılamayan kısmı için devreye mutlaka başka araçların da sokulması gerekiyor.

silahlarÇoğunluğun desteğini arkalarına almayı başaran siyasi liderlerin kendilerini, sadece o çoğunluğu yönetsin, sadece kendisini seçenleri memnun etsin diye seçilmiş kişiler gibi görmeleri başka bir problem. Bu anlayış toplumdaki gerilimleri arttırıyor, çatışmaları körüklüyor. Artan gerilim, siyaseten işe yaradığı için siyasilerce bir enstrüman olarak bile kullanılabiliyor ama bu neticeleri düşünülmeden, sorumsuzca kullanılan enstrüman toplumsal barışın altını oydukça oyuyor, zorbalıklara zemin sağlıyor.

Kur’an-ı Kerim’deki yüz ikinci, iniş sırasına göre on altıncı sûre olan “Tekâsur” sûresi, “çoğunlukçuluk” meselesi açısından dikkate alınması gereken bir sûre. Diyanet İşleri Başkanlığı “tekâsur” kelimesini “çoğaltma yarışı” diye çeviriyor. Diyanet bu kelimeye özellikle “yüksek bir amaç gütmeden, neden niçin demeden mal, evlât, yardımcı ve hizmetçi gibi her devrin telakkisine göre çokluğuyla övünülen şeyleri büyük bir tutkuyla durmadan çoğaltma yarışına girişmek, mânevî ve ahlâkî sorumluluğunu düşünmeden alabildiğine kazanma hırsına kendini kaptırmak” anlamını veriyor.

Çoğunlukçu demokrasi devrinin telakkisine göre, siyaseten çokluğuyla övünülen en önemli şey “oy yahut taraftar sayısıdır” diyebiliriz. Bu “oy çoğaltma yarışını” yüksek bir gaye gütmeden, mânevî ve ahlâkî sorumlulukları göz ardı ederek, sadece daha çok hakimiyet sağlayıp güçlenmek için sürdürmenin yanlış olduğu aşikâr. Bizce burada güdülecek “yüksek gaye”, yönetilen tüm kitlenin mutlu, huzurlu, barışçıl bir ortamda, haksızlığa uğramadan, zorbalığa maruz kalmadan varlığını sürdürebileceği vasatı oluşturmak olarak tanımlanabilir.

Tekâsur suresi “çoğaltma yarışı sizi oyaladı” diye başlıyor. Sonraki ayet çok ilginç:

“Sonunda kabirleri ziyaret ettiniz.”

Bu cümleye müfessirler üç türlü mânâ veriyorlar.

İlki, hemen akla gelen bir mânâ: Çoğaltma yarışı peşinde oyalandınız da ne oldu? İşte sonunda ölüp mezara girdiniz; bu anlamsız tutku ve yarış, siz ölünceye kadar sürüp gitti.

Verilen ikinci mânâ şöyle: Bu çoğaltma yarışını o kadar abarttınız ki, dirilerin çokluğuyla övünme size yeterli gelmeyince tuttunuz mezarlıklarda yatan ölülerinizin çokluğuyla övünmeye başladınız.

Üçüncü mânâ: “Doğrudan mezarlarını ziyaret edip ölülerinizle övündünüz.” Tarihçilerden öğrendiğimize göre o devirde yaşayan Araplar, mal, evlât, akraba ve hizmetçilerinin çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi sayarlar, hatta bu hususta övünürken yaşayanlarla yetinmeyip kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de ispat etmek için kabirlere gider, ölmüş akrabalarının kabirlerini göstererek onların dahi çokluğuyla övünürlermiş.

Verilen bu mânâların hangisi tercih edilirse edilsin, neticede insan fıtratındaki “taraftarların çokluğu” ile övünme davranışlarının eleştirildiği, gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağının hatırlatıldığı görülüyor.

Sûre şu şekilde devam ediyor:

“Hayır; ileride bileceksiniz! ﴾3﴿ Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! ﴾4﴿ Hayır, kesin olarak bir bilseniz… ﴾5﴿ Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. ﴾6﴿ Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz ﴾7﴿ Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz? ﴾8﴿.”

Diyanet tefsirinden öğrendiğimize göre, takip eden 3, 4 ve 5. âyetlerin başındaki “hayır” anlamına gelen “kellâ” edatı, ebedî olan âhiret hayatını, orada verilecek hesabı ve bu hesap için hazırlık yapmayı unutup da fani olan ve ancak daha yüksek amaçlar için kullanıldığında bir değer ifade eden imkânları bilinçsizce çoğaltma yarışına girişip bunlarla övünmenin korkunç bir gaflet ve yanılgı olduğu gerçeğini vurgulamak maksadıyla üç defa tekrar edilmiş.

Allah’ın bize Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla ilettiği bu mesajdan, “taraftarları, malı, mülkü, dolayısıyla gücü çoğaltmanın ve bununla övünmenin “öte tarafta” hiç de “geçer akçe” sayılmayacağını çıkartmak mümkün görünüyor. Allah bize defalarca “hayır bilmiyorsunuz” diyor ve doğru olanı gösterip bizleri cehennemden de bahsederek ikaz ediyor. Bayıldığımız o çoğaltma yarışı anlamsız. İster oy olsun ister para pul, bize verilen her nimet aynı zamanda omuzlarımıza bir sorumluluk yüklüyor. Keşke bu ağır yükü fark edebilsek. Keşke “bilebilsek” de elde ettiğimiz imkânları hesaba çekileceğimiz günü aklımızdan hiç çıkartmadan, büyük bir ihtimam ve hassasiyetle kullanabilsek.

Keşke…

Kopyala Yapıştır

Kopyala Yapıştır

“İstinsâh”: Arapça nesh kökünden türemiş bir kelime. İslam Ansiklopedisi’ne göre “bir kitabın yahut yazılı bir metnin nüshasını çıkarma, onu harfi harfine kopya etme” anlamına geliyor.

Yazının icadıyla birlikte başlamış insanoğlu istinsah etmeye.

Daha önceleri öğrenilen, kıymet verilen, saklanmak istenen bilgiyi sonraki nesillere aktarmanın tek yolu “hıfz” yani ezbermiş.

Hıfz, hafız ve hafıza kelimeleri “muhafaza” ile aynı kökten geliyor. Korumak, saklamak gibi manalar taşıyor.

İstinsah, yazının keşfiyle kıymetli metinlerin tahrif edilmeden muhafazası için en önemli araç olmuş.

Çünkü ezberlenerek yani hıfzedilerek nesilden nesle aktarılan bir metnin orijinalliğinin korunması çok zor.

Kulaktan kulağa oyunu, bu zorluğu ne güzel ortaya koyar.

İnsan hafızası hiç de güvenilir bir saklama kabı değildir.

Bir bakarsınız içine koyduklarınız durdukları yerde değişivermiş. Başka şeylere dönüşmüş!

O yüzden bir teknoloji olarak yazı ve istinsahı bilen insanlar öğrendiklerini önce yazıya dökmeye sonra da o yazdıklarının birebir kopyalarını oluşturmaya gayret etmişler.

istinsahİslam Ansiklopedisi, önceki kitapların tahrifi hakkında uyarılmış olan Müslümanların Kur’an-ı Kerim’i aynı akıbetten korumak için yazma ve istinsah konusunda çabuk davrandıklarını söylüyor. Ayetler indikçe sahabe tarafından hem yazılmış hem ezberlenmiş. Kur’an âyetleri Hz. Ebû Bekir zamanında bir araya toplanarak mushaf haline getirilmiş ve “imam mushaf” denilen bu ilk nüsha daha sonra Hz. Ömer’e intikal etmiş; onun vefatı üzerine de kızı ve Resûl-i Ekrem’in yazı bilen eşlerinden olan Hafsa’ya, ondan da Hz. Osman’a ulaşmış. Hz. Osman “imam mushafı” ashaptan Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Zübeyr, Saîd b. Âs ve Abdurrahman b. Hâris’e istinsah ettirip Mekke, Kûfe, Basra, Şam, Yemen ve Bahreyn’e birer nüsha göndermiş. Kur’an’ın bu ilk istinsahıyla ilgili faaliyetler beş yıl kadar sürmüş.  Metinlerin orijinallikleri korunarak çoğaltılması vazifesini icra eden kimselere “müstensih” denilirmiş.

Peki, okuma yazma öğrenen herkes istinsah etme işine girişebilir miymiş?

Cevap: Hayır! Bu konudaki ilginç bilgileri yine Diyanet Ansiklopedisi’nin “istinsah” maddesinden aktaralım:

“Zamanla birtakım kurallara bağlanan istinsah için aslında icâzet gerekirdi. İcâzeti olmayanlar teamül gereği, genellikle metnin sonunda yer alan istinsah kaydına imza koymazlardı. İstinsah kayıtlarını ana metinden ayırmak için metnin sonu gittikçe kısalan satırlar halinde üçgen şeklinde bitirilir ve bunun ardından istinsah kaydı konurdu; bazan da kayıt bu üçgen içinde yer alırdı. Dikkatli müstensihler, “temme” (tamam oldu, iş bitti) kelimesinden ve dua cümlesinden sonra “el-fakīr, el-hakīr” ibaresiyle kendi adlarını, istinsahın yıl, ay ve gün olarak bitiş tarihini, yapıldığı yeri, esas aldıkları nüshanın ferâğ, ketebe veya istinsah kaydını da belirtirlerdi. İstinsah kayıtlarında bazan “temme” yerine “mîm”, “intehâ” (sona erdi) yerine “hâ” ve “âmin” yerine “elif-mîm” kısaltma harflerinin konulduğu görülür. Müstensih adını kısaltarak yazabildiği gibi şöhreti, mezhebi, memleketi, hocası hakkında bilgi de verebilir; eğer istinsah ettiği kitap Kur’an ise bunun kaçıncı istinsahı olduğunu da söylerdi.”

ferağ kaydıAktardığımız maddedeki bazı kavramları da açıklamaya çalışalım: “Ferağ kaydı”, yazma eserlerin sonuna konulan istinsahla ilgili notlara verilen isim. Müstensihler kopyaladıkları metnin sonuna kopyalama işinin bittiğini gösteren bir not düşerlermiş. Bu notu da ana metinle karışmasın diye farklı bir yazı karakteriyle, giderek küçülen satırlar halinde yazarlarmış. “İstinsah kaydı” olarak da bilinen bu satırlara bazen “ketebehû” ifadesiyle başlamasından dolayı “ketebe kaydı” adı da veriliyor. Ferâğ kaydı, çoğunlukla istinsah işinin kim tarafından nerede yapıldığına ve hangi yıl, ay, gün veya gecede, saat kaçta bitirildiğine dair kısa bilgiler veriyor.

Yazının bulunmasından itibaren bin bir emek çekerek müstensihlerin yaptığı iş daha sonra matbaalar ve nihayet bugün bilgisayarlar tarafından yapılır oldu.

Bugün ne kadar uzun ve karmaşık olursa olsun seçtiğimiz metinler birler ve sıfırlara dönüştürüp en ufak bir hataya meydan vermeden inanılmaz bir hızda “istinsah” ediliyorlar.

Bilgisayarlarla birlikte iki kelime farklı anlamlar kazandı: kopyala ve yapıştır.

Daha önce çok zahmetli gelen fiilleri birkaç tıklama basitliğine indirgedi.

İki tuş kombinasyonuna…

Ctrl+c ve ctrl+v…

ctrl-c-v

Yüzbinlerce satırı, milyonlarca harfi göz açıp kapayana kadar çoğaltabilir hâle geldik.

“İstinsah” bir zorluk olmaktan çıkalı çok zaman oldu.

Ama her teknolojik gelişme gibi bu kolaylık da bir takım yan etkileri ile girdi hayatımıza.

Kolayca kopyalanabilir -ve dolayısıyla kolayca ulaşılabilir- olmak metinlere gösterilen özen ve saygının altını oymaya başladı.

Düşünürlerin ömürlerini verdikleri külliyatlarını, sözlükleri, ansiklopedileri, insanlığın tüm yazılı entelektüel birikimini dakikalar içinde kopyalayıvermek işten bile sayılmıyor artık.

Bugün sıradan bir bilgisayarın hafızasında bir hayat müddetince okunsa bitirilemeyecek on binlerce eseri saklamak mümkün.

Orwell’in 1984’te anlattığı, bilgiye erişimin neredeyse tamamen sınırlandığı distopya gerçekleşmedi ama bugün Huxley’in “cesur yeni dünyasında” yaşıyoruz denilebilir. İnsanların sonsuz bir veri denizinde boğulduğu, iyiyi kötüyü, kaliteliyi kalitesizi, faydalıyı faydasızı ayırdedemedikleri bir dünya bu.

Kopyala yapıştır kolaylığı entelektüel hırsızlığın kapısını da ardına kadar açtı.

Bir bilgi okyanusundan bir fincan su alıp az öteye boşaltmanın hükmü nedir?

Kopyalana kopyalana sıradanlaşmış, değersizleşmiş, anlamsızlaşmış, tepeleme yığılmış bilgilerden irfan damıtmak mümkün müdür?

Her fikrin eşit derece makbul ve değerli sayıldığı, dolayısıyla her fikrin eşit dereceye “indirgendiği” bir vasatta “kopyalayıp yapıştırmaya” devam ediyoruz.

Bugünün müstensihleri olarak icazete ihtiyacımız yok.

Ancak kopyalayarak çoğalttığımız bilgi midir yoksa çöp müdür, işte bunda şüphelerimiz var.


Meraklılar bahsi geçen İslam Ansiklopedisi maddelerine şu linklerden ulaşabilir:

İstinsâh: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=230369

Ferağ Kaydı: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=120354&idno2=c120200#1

 

Sapere Aude

Sapere Aude

Quintus_Horatius_FlaccusRomalı Horatius’un ta milattan önce 20 yılında söylediği, “Dimidium facti qui coepit habet: sapere aude” yani, “Başlayan yolun yarısını almıştır: Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” sözüne atıfla Immanuel Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” adlı denemesinde söylediği “Sapere aude! Habe Muth dich deines eigenen Verstandes zu bedienen! (Bilmeye cesaret et. Kendi anlayışını kullanma cesaretini göster.)” cümlesi, aydınlanma çağının felsefesini özetler.

İnsan ergin olmama durumundan kurtulacaktır. Yani “başkalarının” vesayetinden kurtularak “aydınlanacaktır”. Kendi aklını başkalarının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösterecektir.

Kulağa harika geliyor değil mi?

Fakat bu parlak ifadenin ardında birtakım problemler var!

Immanuel-KantAcaba insanların akıllarını kullanmamalarının yegâne sebebi Kant’ın dediği gibi tembel ve korkak olmaları mı?

Her şeyden önce teslim etmek gerekir ki akıl dediğimiz cihaz her insanda eşit kuvvette değil.

Herkeste aynı otomobilden yok. Kimininki kırık dökük eski bir Serçe, kimininki Ferrari! Acaba mesafe almak isteyen kimseler, kendi arabaları ile gitmekten korktukları için değil de arabalarının onları menzile ulaştıramayacağını bildikleri için toplu taşıma vasıtalarını tercih ediyor olamazlar mı?

Madem teşbihi otomobil ile yaptık oradan devam edelim.

Aracınız ne kadar iyi olursa olsun. Çalışmak için yakıta ihtiyaç duyar. Deposu boş bir Ferrari ile deposu boş başka bir araç arasında menzile ulaştırma kabiliyeti açısından bir fark yoktur.

Aklın yakıtı bilgidir.

Bilgiye erişimi kısıtlı, bilgi kaynaklarından habersiz yahut onlara karşı tamamen ilgisiz bir adam dünyanın en iyi muhakeme yeteneğine ve en kuvvetli hafızasına sahip olsa ne fayda?

Kalitesiz yakıt motoru bozar. Otomobili yolda bırakır.

Yakıtın kalitelisini nasıl ve nereden bulacağız?

Her türlü vesayeti reddederek kendi kararlarımızı almaya karar verdiğimize göre, kaliteli yakıtı nerede bulabileceğimizi “birilerine” sormak gibi bir seçeneğimiz de yok.

Ve nihayet asıl soru: Velev ki en iyi otomobile sahibiz, en kaliteli yakıtı da bulduk, depomuzu da doldurduk, nereye gideceğiz?

Quo Vadis? Fe eyne tezhibun?

Rehber istemiyoruz. Elimizde bir haritamız da yok.

Doğru olduğunu ancak “tahmin edebileceğimiz” bir yöne doğru, başta belirlediğimiz istikametten sapıp sapmadığımızı da kesin olarak bilemeden yol almaktan başka bir çaremiz var mı?

Post modern düşünce, biraz da insanın çaresizliğinin akıl zaviyesinden tescili aslında.

Aklımızı yegâne yol göstericimiz seçtik ve kendimize asla başka rehber kabul etmiyoruz. Elimizde bir haritamız da yok.

Fakat aklımız karışık, hatta bazen birbirine zıt yönleri işaret edip duruyor.

Doğru olduğunu ancak “zannedebileceğimiz” bir yöne doğru, başta belirlediğimiz istikametten sapıp sapmadığımızı da kesin olarak bilemeden yol almaktan başka bir çaremiz var mı?

İlmi en hakiki mürşit bellersek “doğru yolu” bulacağımızı, (artık her neresiyse) menzilimize onun rehberliğinde varacağımızı sandık.

Bugün iyiden iyiye tartışılan aydınlanma fikrini bir elbise gibi toplumun üzerine giydirerek toplumu dönüştürebileceklerini zannettiler yarı aydınlarımız bir zamanlar.

Sadece makyajla başka birine dönüştürülebileceğimize inanan, zorba bir çocuk kafasının mağdurları olduk.

Bir rasyonelleşme tiyatrosunun aklını karıştırdığı figüranlar…

Vesayete karşı aklımızı kullanmayı öğrenmek için güdülmemiz gerektiğine (!) inanan vasilerin zihinleriyle, hisleriyle hatta genleriyle oynadığı ucubeler…

Kim bilir, bugünkü müthiş zihinsel savruluşlarımızın sebeplerinden bazılarını da belki burada aramak lazım.

Post-modern düşünce, biraz da insanın çaresizliğinin akıl zaviyesinden tescili oldu.

Post-moderniteyi de tıpkı modernite gibi coşkuyla kucakladık!

Daha modernleşmeyi doğru dürüst kavrayamamışken, kavrayamadığımız şeylerin aslında değerlerinin itibari olduğu fikri ile rahatladık.

Teknoloji, internet ve özelde sosyal medya, insanımızın darmadağın zihnini hiçbir zaman olmadığı kadar görünür kıldı. Yazmak çizmek eskiden iyi kötü entelektüellere mahsus bir faaliyetken artık toplumun her kesimi “yazar” hâle geldi. Okumadığı halde yazan, kanaat sahibi olmak için “bilmeye”, bir altyapı edinmeye ihtiyaç duymayan insanlarımız âdeta istila ettiler mikro blogları, yorum sayfalarını.

Yazılanları okumak, insanlarımızın nasıl akıllarıyla değil, hisleriyle “düşündüğünü” görmek için kâfi.

Bir kanaate, bir fikre, bir ideale sahip olduğu illüzyonuna kapılmış, kendisini o “meşkuk ideali” uğruna kan dökmeye bile hazır hisseden insanlarımızın çokluğu dehşet verici.

Aklımı özgürleştiriyorum zannederken, hislerinden mamul dizginlerini efendilerinin eline verdiğini fark edemeyen yığınları gözlemliyoruz.

Hislerin hükümran olduğu topraklarda mantıki tutarlık aranmaz. Birbirleriyle taban tabana zıt hisler bile aynı anda aynı bünyede varlık gösterebilir. Aynı kişiye hem nefret hem hayranlık beslenebilir mesela. Ömür boyu öfkelenilen ideolojiye bir anda âşık olunabilir.

Orwell’in çift düşünce sistemi “double-think” bu topraklarda mümkündür.

Bir hayalet gemi misali her rüzgârla, her akıntıyla sürüklenen bir kitleyiz. Bu dümeni kırık, çapası kopuk geminin eninde sonunda karaya oturması mukadder görünüyor.

Post modern düşüncenin meşrulaştırdığı, rasyonelleştirdiği, kabul edilebilir kıldığı bir zihinsel kaosla karşı karşıyayız.

Herkesin fikri, kararı, tutumu saygıdeğer.

Kime düşmüş yargılamak!

Detone ses yok; Nasreddin Hoca misali herkes başkalarının aradığı perdeyi çoktan bulmuş.

Ayıp yok, yanlış yok, kötü yok. Sadece saygı duyulması icap eden tercihler var.

Güçlünün haklı oluşunun müdafaasına gerek kalmadı zira “haklı” diye bir şey yok artık!

“Hukuk siyasetin köpeğidir” cümlesinin alenen telaffuzunu mümkün kılan bir vasattayız.

İnsanlık “Sapere Aude” çağrısına uyarak her vesayeti reddetti. Aklı tanrılaştırınca Allah’a inanmaktan ve dolayısıyla Allah’ın ipine sarılmaktan vazgeçmek de kaçınılmaz bir neticeydi. Bu tercihin insanoğlunu taşıdığı ufukların hiç de vaat edildiği gibi “parlak” çıkmadığı aşikâr. Akılın rehberliği, insanlığı -sanılanın aksine- iktidarın ve neticede kaba kuvvetin yegâne belirleyici olduğu bir cangıla taşıdı.

Süslü sözlerin, sözüm ona yüksek ideallerin, artlarında gizledikleri sanılan şeyin aslında var olmadığı gün be gün daha iyi anlaşılıyor.

Kralın çıplak olduğu her geçen gün biraz daha belli oluyor.

Belki de bu kaos yeni bir düzene gebedir.

Belki şer gördüğümüzde hayır vardır.

Belki bazı insanlar unutup kaybettikleri Allah’ın ipini tekrar aramaya çıkarlar.

Kim bilir?

Tercüme Davamız ve Çevirmenlerimizin Asıl Derdi

Tercüme Davamız ve Çevirmenlerimizin Asıl Derdi

Yüksek öğrenimde bir bölüm seçtiğimizde artık yavaş yavaş her telden çalmayı bırakırız. Yahut yavaş yavaş bize her telden müzik dinletmeyi bırakırlar. Uzmanlaşmaya ilk adım atılmıştır. Yüksek lisansta ise seçtiğimiz bölümün daha spesifik bir alt kolunda derinleşmenin adımlarını atmaya başlarız. Bundan sonra, ihtisaslaştığımız alanın öncülerinin, ilim dairesinin dış çeperlerinde keşfettiği toprakları biraz daha genişletmek, bayrağı az daha ileri dikmek olur gayemiz.

Maalesef çoğu ilim dalında, bilinenler dairesinin çeperlerinde gezen biz Türkler değiliz. O keşifleri daha ileri taşıyabilmek için önce keşfedilmiş olanları bilmek, öğrenmek gerekiyor. İşte burada karşımıza dil bariyeri denilen heyula dikiliyor.

Orta öğretim seviyesinden başlayarak üniversitede de devam etmek üzere yüzlerce saat yabancı dil dersi verip de temel seviyede bile yabancı dil becerisi kazandıramayan eğitim sistemimiz yüzünden bilimi üreten öncüleri kendi dillerinde okuyup anlama şansını yakalayamıyoruz. Böyle olunca, denize düşen adam misali sarılacağımız tek bir dal kalıyor: tercümeler.

tercumeTercüme meselesi ülkemizde bilimin gelişmesini arzu eden hiçbir karar vericinin göz ardı edemeyeceği bir meseledir.

Osmanlı biraz diplomasi öncelikli olsa da meseleyi 19. asırda kavramıştı. Ta 1821 yılında Avrupa dillerinden çevirilerin sorumluluğunu üstlenmek üzere Müslüman tercümanların eğitildiği ve görev yaptıkları Babıâli Tercüme Odası’nı kurmuştu.

Vaziyetin vahametinin farkında olan genç Cumhuriyet kadroları da tercüme faaliyetlerine çok önem vermişlerdi. Meşhur Milli Eğitim Bakanımız Hasan Âli Yücel, 1939’da yapılan Birinci Türk Yayın Kongresi’nde (1939) dünyayı tanıma gerekliliğini vurgulayarak Türk aydınlarını tercüme seferberliğine davet etmişti. Kongrede Doğu-Batı klasiklerinin tercüme edilmesi kararı alınmıştı. Tercüme Heyeti üyeleri belirlenmiş, 1940 yılında görev yapacakları Daimî Büro oluşturulmuştu. Tercüme Bürosu bir hamlede doğu-batı klasiklerinden 496 kitabın çevirisini tamamlamıştı.

Hasan Âli Yücel, ilk sayısı 19 Mayıs 1940 tarihinde yayınlanan Tercüme Dergisi’nin önsözünde şunları yazmıştı:

hasan-ali-yücel“Tercüme; zihnî, fikrî ve medenî bir intibak olduğuna göre, gün günden daha mütekâmil bir “ana diline nakil” hareketi bizde de tekevvün etmiştir. Münevverlerimiz, kendi aralarında verimli bir birleşme yapamadıkları ve bu işlerde başka memleketlerde büyük müessiriyeti olan naşirlerin bilgili önayak oluşlarına imkân bulunmadığı için tercüme davamız bir türlü rasyonel bir tertibin zincirini takip edemedi. Hususî teşebbüs ve teşekküllerle vücut bulması temenniye çok lâyık olan bu büyük kültür davasının devlet eline intikali, bu sebeplerle bir zaruret olmuştur.

Maarif Vekilliği ’nin tercüme işi ile ciddî surette meşgul oluşu, bu hareketin devlet kadrosu dışında inkişafına bir başlangıç olmak içindir. Bir asırdır nice nice eserleri tercüme ve basma için emek verildiği halde, dünya şaheserlerinden başlıcalarının millî kütüphanemizde bulunmayışı, gelişigüzel çalışıldığının en kuvvetli, fakat en acıklı bir delildir.

../ Tercüme, bizim nazarımızda, mekanik bir nakil hareketi  değildir. Herhangi bir eser, ana dile geçirilmiş sayılabilmek için bu işi yapanın, müellifin zihniyetini benimsemesi, daha doğrusu müellifin mensup olduğu cemiyetin kültür ruhuna gerçekten nüfuz etmesi lâzımdır. Böyle olunca da o cemiyetten alacağı mefhumlarla kendi cemiyetinin fikir hâzinesini zenginleştirmesi tabiîdir. Bunun içindir ki ana dilimizin, bu inzıbatlı fikir çalışmaları ile, yepyeni tekâmül imkânları kazanacağına inanmaktayız. Her anlayış bir yaratma olduğuna göre, iyi bir mütercim, büyük bir müellif kıymetindedir.

Muayyen kitapların tercümesi teşebbüsü yanında bizzat tercümenin ne olduğu ve nasıl olması lâzım geleceği hakkında bizden başka milletlerin bu hususta neler yaptıklarını da görüp göstererek tercüme işine bir istikamet ve hız vermeği ihmal etmedik. “

1967’de, üyelerinin istifaları sonucunda kapanan Tercüme Bürosu’nun çevirdiği önemli eserlerin sayısı bini aşmıştı.

Bugün tercüme işini artık devlet yapmıyor. Sayıları iki yüze yaklaşan üniversitemizde “okumaya” çalışan sayısız talebe, özel sektörün ilgisiz kalamayacağı bir pazar haline gelmiş durumda. Gün geçmiyor ki yeni bir eser çevrilmesin. Peki, Hasan Âli Yücel’in bahsettiği “istikamet” ne âlemde? Tercümeyi “zihnî, fikrî ve medenî bir intibak” olarak anlıyor muyuz? “Tercüme davamız” rasyonel bir tertibin zincirini takip edebiliyor mu?

Bu sorulara “evet” cevabı vermek çok zor!

Piyasayı dolduran sayısız çeviriye bir göz attığımızda dehşet verici bir özensizlik ve kalitesizlik görüyoruz.

Tercüme işinde sıkıntılar katman katman:

  1. Çeviri yaptığı lisanı doğru düzgün bilmediği halde kitap üstüne kitap çeviren sözüm ona mütercimlerimiz var.
  2. Tercümeyi sadece mekanik bir nakil hareketi sanan, tercüme yaptığı konuyu bilip anlamasının gerekli olmadığına inanan, dolayısıyla bu yönde herhangi bir çaba göstermeyen mütercimlerimiz var.
  3. Tercüme yaparken kendinde çevirdiği esere ekleme çıkartma yapma hakkı gören, ideolojik açıdan mahsurlu gördüğü yerleri makaslayabilen mütercimlerimiz var.
  4. Tercüme yaptığı yabancı lisanı iyi bilen ama kendi dilimizi doğru düzgün bilmeyen mütercimlerimiz var.

Öyle tercüme satırlarına rastlıyoruz ki o satırları müellifinin kendisine tercüme etseniz o bile anlamaz.

Bugün gelişen teknoloji, mekanik olanı, yani bir metni “anlamadan tercüme etme” işini neredeyse kotardı kotaracak. Yani mütercimlerimizin artık Google translate sayfasından daha fazlasını yapmak zorunda olduklarını anlamaları gerekiyor. Çünkü çevirileri makinenin çevirileri gibi doğru dürüst anlaşılmıyor.

Bu metinleri okuyan talebeler ne öğrenebilir? İnsan zihninin ufuklarında dolaşan düşünürlerin fikirlerine nasıl nüfuz edebilir?

Belki bu kalitesizliğin kökeninde, ülkemizde zaten hiçbir zaman yeterince varlığını hissettirememiş tenkit müessesinin son yıllarda iyice ortadan kalkmış olması yatıyor. Kötüye kötü, kalitesize kalitesiz diyen pek az insanımız var.

Madem münekkitlerimiz sayıca az yahut yetersiz, hiç olmazsa hocalarımız bu berbat çevirileri talebelerine okutmayı reddetseler keşke. En vazgeçilmez, en olmazsa olmaz metinleri tespit etseler de oturup kendileri çevirseler.

Bir yandan da yeni bir “Tercüme Odası” yahut “Tercüme Heyeti” kurulması da düşünülebilir. Mesela âtıl Türk Dil Kurumumuz böyle bir çalışmayı başlatabilir. Akademiyle iş birliğine gidilip acilen tercüme edilmesi gereken kitapların bir listesi oluşturulabilir. Akademide yahut serbest piyasada temayüz etmiş, Türkçesi sağlam kişileri tespit ederek “muayene ve kabul” heyetleri teşkil edilebilir. Bu heyetler sadece yeni tercümeleri değil daha önce yapılmış tercümeleri de inceleyip notlandırabilirler. Bu heyetin “kabul edilemez” bulduğu kötü çeviriler -gerekçeleriyle- ifşa edilebilir. Çevirileri kabul edilemez bulunan kitaplar da yeniden çevrilecek kitaplar listesine dahil edilerek ilan edilebilir.

Kötüye kötü diyemezsek iyiye ulaşamayız.


Not: Tercüme dergisinin ilk sayısına https://archive.org/details/MEBTercmeSayy11940 adresinden ulaşılabilir.

Eğitimde Bir Devrime İhtiyaç Var

Eğitimde Bir Devrime İhtiyaç Var

Eğitim, hemen herkesi ilgilendiren önemli bir mesele. Bugün tüm dünyada eğitim konusunda sancılı bir dönüşüm süreci yaşanıyor ama ülkemizdeki krizin boyutları, dünyanın geri kalanının ortalamasından büyük. Bunu kendimizi diğer ülkelerle karşılaştırma imkânı bulduğumuz PISA gibi beynelmilel testlerden anlıyoruz.

Modernleşme sürecinde önce kapitalistlerin fabrikalarına nitelikli işçi, daha sonra ulus devletlere makbul vatandaş ve memur yetiştirmek için tasarlanan eğitim sistemi bugünün ihtiyaçlarına artık cevap veremiyor. Ülkemizde, zihinleri hâkim ideoloji çerçevesinde kalıplamanın, ideolojik endoktrinasyonun en işe yarar aracı olarak görünen eğitim sistemi, internet çağında toplumun sırtındaki bir kambura dönüşmüş durumda.

Aslında eğitim sistemimizin ta 1930’larda teşekkül edip donmuş temel varsayımı şudur: Geniş halk kitleleri cehaletin karanlığında kalmıştır. Bilgi karanlıkları aydınlatacak, bütün meseleleri tek tek çözecek ışıktır. Fakat ne yazık ki bilgiye ulaşmak meşakkatli ve pahalıdır. Bunun için devlet -hiçbir masraftan kaçınmayıp- aydınlanmış öğretmenler yetiştirecek, bu “fedakâr” öğretmenler, edindikleri bilgileri büyük kitlelere eğitim vasıtasıyla taşıyacaklardır.

Bu varsayımın -bırakın bugünü- geçmişteki doğruluğu bile tartışmalıdır. Bugün ise bu yaklaşım hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Her şey tepetaklak olmuş durumda. Biz hala 1930 model bir eğitim anlayışını nasıl cilalasak da eski görünmese diye uğraşıyoruz.

Askerde tankçıydım. Bir komutan on yıllık bilgisayarının neden artık iş görmediğini anlayamıyordu. Bize şöyle demişti:

“Bakın 1950 model tanka bakım yapıyoruz, aslanlar gibi çalışıyor. Siz de bu bilgisayara bakım yapın ve çalıştırın!”

Şu an siyaset kurumunun ve milli eğitim bürokrasisinin ürettiği çözümler aşağı yukarı böyle “ilkel”, böyle meselenin özünden ne kadar habersiz olduklarını gösteren çözümler.

“Sınavın adı TEOG mu olsun MEOG mu olsun”dan çok öte tedbirlerin alınması gerekiyor.

Internet çağında bilgiye ulaşmak artık ne zor ne de pahalı. Zihinleri ideolojiler doğrultusunda “yontma”, “biçimlendirme” anlayışının ne kadar demode ve tiksinti verici olduğundan bahsetmeye bile gerek yok sanıyorum.

Açıkça söylemek lazım: hızla kangrenleşen bu hastalıklı uzvu pansumanla tedavi etmek mümkün değil. Bir zihniyet devrimine ihtiyaç var. Belki de bunun olması için de bir “kırılmaya” ihtiyaç var. Topluma ağır faturalar çıkartacak böylesi bir kırılma olmadan da bu dönüşümü gerçekleştirebilecek karizmaya, güce ve desteğe sahip yöneticilerimiz ne yazık ki gereken seviyede ileri görüşlülüğe, zihinsel hazırlığa ve yeterliliğe sahip değiller.

Eğitim konusunda paradigmanın değişmesi şart görünüyor. Okulun, eğitimin, öğretmenin hatta öğrencinin yeniden tanımlanması lazım. Artık gençleri başlarından aşağı bilgi dökerek -gerekirse zorla- aydınlatacağımız cahiller ve adam edeceğimiz yaramazlar olarak görmekten vazgeçmemiz gerekiyor. Öğretmenleri hâkim ideolojinin fedakâr misyonerleri rolünden çıkartıp, bilgi ve beceri kazanma çabasının tecrübeli rehberleri rollerine koymak gerekiyor. Devletin insanlara nasıl olmaları gerektiğini empoze etmekten vazgeçip, hayatta başarılı olmak için ihtiyaç duyacakları becerileri kazandırma noktasında çözümler geliştirmeye başlaması gerekiyor. Eğitim tekelini -bu işte son derece verimsiz olduğu sayısız kereler ispatlanmış olan- devlete veren tevhid-i tedrisat kanunun da masaya yatırılması gerekiyor.

Teknoloji her şeyi değiştiriyor. Youtube gibi, Netflix gibi “video on demand” siteleri çıktıktan sonra televizyon anlamını yitirdi. İnsanlar ne istiyorsalar onu seyredebiliyorlar artık. Eğer bir dizi seyretmek istiyorlarsa o diziyi seyrediyorlar. Reklamları, haberleri, ya da başka dizileri değil. Ortalama bir hedef kitle için önceden belirlenmiş içeriğe mahkûm olmaktan kurtarıyor teknoloji insanları.

Bugün gençler öğretmenlerinin doğru düzgün anlatamadığı konuları youtube videolarından öğrenmeye çalışıyorlar. Çeşitli sitelerde çözemedikleri soruları sorup beş-on dakika içinde cevap buluyorlar. Gençlerin öğrenmek için çabalaması, bilgiyi bizzat talep ederek öğrenciden talebeye dönüşmesi çok önemli. Onlara “dur sen çabalama ben öğreteyim, sen zahmet etme bilgileri başından aşağı ben dökeyim” demek ne kadar yanlış! Basit bir kuraldır: insan bir bilgiyi kendi merak eder, kendi arar bulursa çok daha iyi öğrenir.

Mesela, bir genç çabalayarak İngilizcesini üst seviyeye ulaştırmışsa neden okuldaki başlangıç seviyesinde derslere mahkûm olsun? Bu, yeni nesillerin gelişmesine ket vurmak değil de nedir?

Her seviye için ayrı bir sınıf açacak hoca bulmak zor ama artık neredeyse her sınıfta bulunan akıllı tahtalarda doğru seviyede ders videoları göstermek hiç de zor değil. Hatta eğer talebelerin evlerinde internet erişimleri varsa sınıfa bile gerek yok! İhtiyaç duyduğumuz tek şey her seviyede bol ve çeşitli ders videoları! Bunun için de her okulda, her ders için öğretmenlerin onar, on beşer dakikalık ders videoları çekebilecekleri küçük stüdyolar kurulabilir. Videoların izlenme sayıları üzerinden de hocalara ekstra ücret verilir. Böylece güzel ders anlatan hocalar taltif edilmiş, ülkedeki her genç de en kaliteli hocaların derslerine erişim sağlamış olur.

Bizim öğrencilerimiz böyle bilinçli bir öğrenme sürecini içselleştiremezler, aylaklık yaparlar, dersten kaçarlar mı diyorsunuz? İşte bahse konu gençler tam da böyle düşünenlerin tasarladığı bir sistemin ürünü. Biz ideolojimizin ve kurulu düzenin yeniden üretilmesi için şekillendirmemiz gereken “genç” kavrayışından, birey olabilmek ve mevcuttan daha iyisini yapabilmek için kendi kendini inşa eden “genç” anlayışına dönmedikçe mesafe alamayız.

İbn Haldun ve Freud’un İkiz Aforizmaları

İbn Haldun ve Freud’un İkiz Aforizmaları

Son zamanlarda sıkça işitir olduğumuz meşhur bir aforizma var: “Coğrafya kaderdir”. Birçok gazetecinin, akademisyenin, entelektüelin İbn Haldun’un bu sözünden hareketle kocaman kocaman (ve çoğu zaman kocaman oldukları ölçüde bilimsel temelden mahrum) yargılara vardığına şahit oluyoruz. Coğrafyanın, üzerinde yaşayan toplumun gerçekliğini -dolayısıyla kaderini- belirlediği, ne yapılırsa yapılsın o coğrafyada yaşayan insanların başka türlü bir gerçeklik üretmelerinin beklenemeyeceğini ima ediliyor. Bu sözden hareketle bazı düşünürlerimiz, bazen kahramanlığımıza, bazen cehaletimize, bazen güçlü lider arayışımıza bazen kural tanımayışımıza “doğal” gerekçeler üretiyorlar.

Sigmund_FreudToplumsal cinsiyet ile ilgili okumalar yaparken meşhur psikolog Freud’un, İbn Haldun’un bu aforizmasına “ikiz kardeş” sayılabilecek bir sözü olduğunu öğrendim: “Anatomi kaderdir”!

Bu söz de -tıpkı ikiz kardeşi gibi- alabildiğine çeşitli ve yüksek perdeden yorumlara kapı açan bir söz. İnsanların anatomilerinin dişi ya da erkek olmalarını, bunun da kim olduklarını, nasıl davranacaklarını, nasıl muamele göreceklerini, hangi toplumsal rolleri üstleneceklerini, özetle kaderlerini belirleyeceği söyleniyor.

Peki bu varsayım gerçekten doğru mu?

Aslında modernite çağı düşünürlerinin bu konuda kafalarının pek de karışık olduğu söylenemez. Cinsiyet konusu, modern düşüncenin “kesin, evrensel ve bilimsel” hakikat arayışı çerçevesinde hemen hemen bir biyoloji ve kimya tartışmasına indirgenmişti. Erkekliği ya da dişiliği belirleyen kromozomların keşfiyle yolun yarısı alınmış gibiydi. Sadece çift cinsiyetli doğumlar veya eşcinsellik gibi anomalilerin izahına ihtiyaç vardı. Bunlarla ilgili maddi çözümlere ulaşmak -mesela eşcinsellik geninin keşfi- sadece bir zaman meselesi gibi görülüyordu.

Modernitenin ve modern düşüncenin dikte ettiği anlayış, kabul ve metotlar 20. Asrın başlarından itibaren sorgulanmaya başlayınca cinsiyet konusunda da alternatif düşüncelerin filiz vermeye başladığı görüldü. Üst anlatıların (metanarrative), yahut Jean-François Lyotard’ın 1979’ta yayınladığı “The Postmodern Condition: A Report on Knowledge” kitabında koyduğu isimle “büyük anlatıların” (grand narratives) aslında modernitenin dayattığı ideolojik fikirler olduğu ileri sürülünce cinsiyet konusundaki “anlatılar” da yeniden ele alındı.  Nasıl Max Weber, Marx’ın “üst yapıyı belirleyen alt yapı” fikrini baş aşağı çevirdiyse, özellikle 1940’lardan sonra sesleri daha güçlü duyulmaya başlanan post modern düşünürler de cinsiyet konusunda “ezberleri” bozan fikirler serdetmeye başladılar. Belki de anatomi kader falan değildi. Belki de insanın cinsel tercihleri sadece genler, hormonlar, hücreler, organlar tarafından belirlenmiyordu. Belki de cinsiyet biraz da toplum tarafından sosyal olarak inşa edilen bir şeydi.

Kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıklar neredeyse her toplumda kadınların aleyhine bir eşitsizliğe, hiyerarşiye, ezen-ezilen ilişkisine dönüşüyordu. Bu adaletsiz durumu mütemadiyen yeniden üreten doğa mıydı (nature) yoksa yetiştirme şekli miydi (nurture).

Anatomi Kader midir?

Michael S. KimmelMichael S. Kimmel “The Gendered Society” isimli kitabında şu temel soruyu soruyor: “Erkek ve kadınlar anatomik olarak farklı olduklarından mı farklıdırlar, yoksa onlara farklı olmaları öğretildiği için mi farklıdırlar? Biyoloji değişmez bir kader midir, yoksa insanlar değişme potansiyeline sahip esnek varlıklar mıdır?

Toplumsal cinsiyet çalışmalarında “dişi” ve “eril” kelimeleri fiziksel, biyolojik bir anlam taşırken “kadın” ve “erkek” kelimeleri kültürel bir anlamda kullanılıyor. Bu terimlerde anlam kazanan fizyolojik boyut ile biyolojik yapıdan temellendiği halde toplumsal bağlamda anlam kazanan boyut birbirlerinden oldukça farklı şeyler.

Kimmel, kitabında toplumsal cinsiyet meselesinin evrimini ayrıntılı şekilde anlatıyor. Antropologların birbirinden ilginç araştırmalarla bu konudaki tartışmalara çok önemli bilimsel katkılar yaptığını görüyoruz. Dünyanın ücra noktalarında yaşayan ilkel kabilelerde ya da baskın batı kültürünün etkisinden azade kalabilmiş başka kültürlerde kadın erkek ilişkilerinin, eşcinselliğe bakışın, cinsiyetler arasında iş bölümünün, kadınların sosyal statülerinin büyük farklılıklar arz ettiğini öğreniyoruz.

Judith LorberBiyolojinin ve toplumsal kabullerin cinsiyet üzerindeki etkisini inceleyen bir başka araştırmacı Judith Lorber, 1992 tarihli “Believing is Seeing: Biology as Ideology” başlıklı makalesinde spor ve teknoloji dünyalarından örneklerle biyolojik olduklarını varsaydığımız birçok kabulün aslında ideolojik tercihler olduğunu ileri sürüyor. Sporcu erkeklerin güç ve başarıları ön plana çıkartılırken sporcu kadınların güzelliklerinin, cinselliklerinin öne çıkartıldığını ileri süren Lorber, isimlendirmede bile kadınların eşit muamele görmediklerine, erkekler soy isimleriyle çağrılırken kadın sporcuların -siyah erkek atletler gibi- ilk isimleriyle çağrıldıklarına dikkat çekiyor.

Lorber’ın teknoloji konusundaki tespiti de en az spor konusundaki tespitleri kadar ilgi çekici. 1940’larda bilgisayarlar ilk icat edildiklerinde kadınların -sekreter işi gibi görülen- bilgisayar programcılığı alanında istihdam edildiklerini, ancak teknoloji ilerleyip programcılığın soyut mantık, matematik, elektrik devreleri, makine bilgisi gibi karmaşık beceriler gerektiren bir iş olduğu anlaşılınca bu işin neredeyse sadece erkeklerin yapabildiği bir iş haline dönüştüğünü söylüyor.

Suzanne J. KesslerSuzanne J. Kessler, 1990 tarihli ve “The Medical Construction of Gender: Case Management of Intersexed Infants” başlıklı makalesinde cinsiyeti açık şekilde belli olmayan bebeklerle ilgili doktorların tutumlarını inceliyor. Önce bebeğin cinsiyetini kesin ve doğru olarak belirlemeye çalışan doktorların, bu kararı verdikten sonra bebeğin cinsel organını ameliyatla “olması gereken” hale getirdiklerini (yani tıbbi olarak cinsiyeti inşa ettiklerini) ve hormon tedavisi gibi kimyasal yöntemlerle de kararlarını desteklemeye çalıştıklarını öğreniyoruz. Çocukların cinsiyetinin bir an önce kesin olarak belli olmasını sabırsızlıkla bekleyen ebeveynin psikolojileri ile ilgili bilgiler veren Kessler, aslında doktorların biyolojik gerekçelerden çok kültürel endişelerle hareket ettiklerini ve görünüme önem verdiklerini, ameliyatları daha çok sosyo-kültürel faktörlere göre alınan karara uymak için yaptıklarını aktarıyor.

Görülüyor ki gerçekliğimiz ne tek başına maddi/fiziki/fizyolojik unsurlarla belirleniyor ne de tamamen inanç, fikir, kültür gibi unsurlar çerçevesinde “inşa ediliyor”. Alt yapı ve üst yapı bir döngü içerisinde birbirini belirliyor. Bu şartlarda araştırmacıların fiziki/fizyolojik gerçekliği de toplumsal etkileşimlerin gerçeklik üzerindeki dönüştürücü etkisini de inkâr etmeden, bunlardan herhangi birini küçümsemeden dengeli bir bakış açısı geliştirmesi gerekiyor.

Türkler Türkiye ve İslam

Türkler Türkiye ve İslam

Ahmet Yaşar OcakAhmet Yaşar Ocak önemli bir akademisyenimiz. 1946 yılında Yozgat’ta doğmuş. İlkokuldan sonra, Yozgat imam hatip okulunu 1963’te bitirmiş. O dönem imam hatip okulu mezunları lise mezunu sayılmadığından, çok istemesine rağmen üniversiteye, İlahiyat Fakültesi’ne girememiş. İster istemez İmam Hatiplilere açık tek yüksek tahsil kurumu olan İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne (şimdiki Marmara Üniversitesi İlahiyat fakültesi) girmiş. 1967 yılında ilahiyat lisansını tamamladıktan sonra, tarih tahsili yapmayı çok istediğinden, dışarıdan lise sınavlarına girerek İstanbul Bakırköy Lisesi’nden mezun olmuş. Aynı yıl üniversite sınavını kazanarak, hayallerini süsleyen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde tarih lisansına başlamış ve 1971’de mezun olmuş. 1972’de Hacettepe Üniversitesi Sosyal Ve İdari Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü’ne asistan olarak girmiş. Yüksek lisansını 1974’te bitirip Fransız hükümetinin verdiği bursla Strasbourg Üniversitesi Beşerî Bilimler Fakültesi’ne gitmiş. Orada Türkoloji Bölümü’nde meşhur Profesör İrene Melikof yönetiminde doktoraya yapmış. Sonra Hacettepe Üniversitesi’ne dönerek Tarih Bölümü’nde 1983’te doçent, 1988’de profesör olmuş.

Ahmet Yaşar Ocak kendine çalışma alanı olarak “Türk tarihi çerçevesinde İslam” gibi, az çalışılan ve kendisinin çok problemli olarak nitelediği bir alanı seçmiş. İslam heterodoksisi konusuna yoğunlaşmış. Alevîlik ve Bektaşîlik’le bu çerçevede ilgileniyor.

 

Türkler Türkiye ve İslam

TURKIYEISLAM.indd

Ocak’ın “Türkler, Türkiye ve İslam” başlıklı bir kitabı var. Bu kitap ilk olarak 1999 yılında yayınlanmış. Benim okuduğum 2016 yılında yapılmış 14. Baskısıydı. Bu 200 sayfalık kitabında Ocak, daha önce 1996 yılında yayınlanan “Türk Sufiliğine Bakışlar” adıyla yayımlanmış yazılarının bir anlamda devamı niteliğinde on adet yazıya yer veriyor. Bu yazılar, daha önce yayımlanmamış iki makale ile çeşitli yerlerde yayımlanmış diğer makaleler ve bildiri metinlerinden oluşuyor.

Yazar bu yazılarında, başlangıcından günümüze kadar Türk tarihinde İslam’ın görüntüleniş biçimleri üzerinde durmaya, Osmanlı ve özellikle cumhuriyet döneminde İslam’ın konumu, devletin, elit kesimlerin İslam’a bakışlarını irdelemeye ve İslam tartışmaları üzerinde bazı düşüncelerini, bakış açılarını, yorumlarını ve eleştirilerini ortaya koymaya gayret ediyor.

Kitabın genelinde dengeli, rasyonel ve akademik bir üslubun korunmaya çalışıldığı görülüyor. Hakikatin tek boyutlu, basitçe anlaşılır, siyah beyaz bir mesele olmadığının, birçok veçheye sahip olduğunun ve girift ilişkiler çözülmeden anlaşılamayacağının altı çiziliyor. Mesela kitabın 14. sayfasında Marks ve Max Weber’in birbirlerine ters düşüyormuş gibi görünen yaklaşımlarının aynı anda doğru ve geçerli olabileceği şu satırlarla anlatılıyor:

“Günümüzün ilerlemiş tarih araştırmaları, toplumsal ve ekonomik yapının dinleri yaratmadığını, ama kitlelerin dini inanç ve telakkilerini geniş ölçüde yönlendirebileceğini gösterdiği gibi, dini inanç ve telakkilerin de kitlelerin toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatlarını çok derinden etkileyebileceğini göstermiştir.”

Kitap değişik zamanlarda yazılmış çeşitli makaleler ve bazı bildiri metinlerinden oluştuğu için bütünlük ve üslup noktasında bazı sıkıntıların olduğunu söylemek lazım. Mesela bazı makalelerde uzun, bitmek bilmez dipnotlar varken bazılarında sadece tek tük referanslar göze çarpıyor. Kitabı okurken sayfanın yarısını kaplamakla kalmayıp sonraki sayfada devam eden birçok dipnotun neden asıl metnin içinde olmadığını merak ediyorsunuz. Bu arada dipnotların çok zengin bir bibliyografya sunduğunu da belirtmek gerekiyor. Ocak, iyi bir akademisyenden beklenecek şekilde bahsettiği konularda derinlemesine araştırma yapmak isteyenlere çok sayıda kaynak gösteriyor. İngilizce, Fransızca ve Almanca kaynaklara verilen referanslar, yazarın bu dillere hâkim olduğunu ve birinci elden (tercümelere ihtiyaç duymadan) bu kaynaklara erişebildiğini gösteriyor.

Ocak’ın üslubuna aşina olmayan, onu ilk kez okuyan okurların dikkatini, uzun ve birbirlerine atıflarla sıkı sıkı bağlı cümle ve paragraflar mutlaka çekecektir. Neredeyse her paragraf önceki paragraflarda geçen bazı yargılara yahut bilgilere işaret ediyor. Böyle olunca, dikkatiniz dağılıp anlamadığınız paragrafı baştan okumak yerine birkaç paragraf geriye gitmeniz gerekebiliyor. Çok uzun cümlelerin de okuyucunun işini kolaylaştırdığını söylemek mümkün değil.

Acaba değişik zamanlarda yazılmış çeşitli yazılardan oluşan bir eser olduğundan mıdır bilmiyorum ama kitapta okuyucuları zaman zaman usandıracak tekrarlar bekliyor. Ocak sıklıkla “monografik çalışmaların eksikliğinden”, “makro bakışın” verdiği perspektifin yetersizliğinden, “Türk tarihçiliğinin zayıflığından” dem vuruyor. Bir de bir müddet sonra –en sonda yazılan iki makale hariç tutulursa- hemen her makalenin aynı fikirlerin, görüşlerin başka şekilde ifadesi olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz.

Yine dikkat çeken bir husus da, kitabın neredeyse tümünde hissedilen “yakınma tonu”. Ocak’ı sürekli şikâyet ederken görüyoruz. Araştırmacıların bilgisizliğinden, devlet adamlarının cehaletinden, radyo ve televizyonlara çıkan tartışmacıların niteliksizlerinden, akademisyenlerin altyapı eksiklerinden, tarih, sosyoloji ve lisan bilmemelerinden sürekli yakınan bir yazar görüntüsü çiziyor Ocak. Bu görüşleri tamamen haklı olsa bile okuyucunun canını sıkacak ve dikkatini dağıtacak kadar çok tekrarlanıyor.

Ocak kitabında, Türklerin İslam’ı nasıl benimsedikleri, tarih içinde nasıl anladıkları ve yorumladıkları, devlet ve siyaset, toplum ve kültür temelinde hayata nasıl geçirdikleri, ondan ne gibi özellikler aldıkları, ona ne gibi özellikler kazandırdıkları, Türk sosyal hayatında İslam’ın bir inanç, ahlak ve kültür sistemi, bir toplum nizamı, bir dünya görüşü olarak nasıl bir yer işgal ettiği ve gelecekteki konumu gibi konuları çalışmalarının odağına koyduğunu söylüyor. Bu konular –ki kendisi yer yer bunlar için “problemler” ifadesini kullanıyor- bilimsel olarak ele alınıp çözüme kavuşturulmadan bugün yaşanan çatışmalara çare bulunamayacağını ileri sürüyor. Türklerin Müslüman oluş süreçleriyle ilgili bildiklerimizin genellikle mitlerden ibaret olduğunu söyleyen yazar, mesela Türklerin eski –Gök Tanrı- inancına zaten büyük benzerlik gösteren İslam’ı kolayca ve kitleler halinde kabul ettiklerine dair yaygın kabul gören görüşün bilimsel dayanaktan mahrum olduğunu dile getiriyor. Türklerin İslam’la tanışmaları konusunda en geçerli bilgi kaynağı sayılan, İbn Fadlan ve Ebu Dülef gibi Arap seyyahların yazdıklarının bile yeterli olmayabileceğini, bunları 10. Ve 13. yüzyıl Arap ve Fars coğrafyacıları ve tarihçilerinin ve hatta belki Çin kaynaklarının verdikleri bilgilerle desteklemek gerektiğini belirtiyor.

Ocak’a göre 16. asra kadar heterodoks kesime karşı herhangi bir baskı siyaseti gütmeyen Osmanlı merkezi yönetiminin, birden çok sıkı bir denetim politikası uygulamaya başlamasının sebebi, teolojik bir çatışmadan ziyade, siyasi, yani Safevi propagandasına karşı kendini ve topraklarını savunma amacına yönelik bir hamle olarak değerlendirilmelidir.

Ocak, “Heterodoks İslam” yorumunun en dikkat çekici yanı olarak, göçebe Türkler arasında İslam’dan önce mevcut olmuş bulunan bazı dinlerin kalıntılarını Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan bir zaman ve mekân boyutunda İslami kavramların içinde birleştirip yoğurarak kendiliğinden tabii bir şekilde oluşan bir senkretizm (bağdaştırmacılık) olmasını görüyor. Bunun çok tabii bir sonucu olarak da, bu İslam yorumunun Sünni İslam gibi ince ince işlenmiş ve gelişmiş, sistematik yazılı bir teolojisi olmadığını ve hiç bir zaman da olmayacağını ileri sürüyor. Heterodoks İslam yorumunu benimseyenlerin, ağır tabiat şartları altında sürdürülmekte olan konar-göçer hayatta uygulanması çok zor görülen şer’i emir ve yasakları pek ciddiye almadıklarını, onların yerine eski ritüelleri İslam cilası altında yaşattıklarını söylüyor.

İslam, Türklerin yaşadığı coğrafyaya İran mistikleri üzerinden geçerek ulaşmış olduğu halde sağlam bir medrese geleneğinin oldukça erken sayılabilecek bir devirde Maveraünnehir’e girdiği tespiti çok önemli görünüyor. Karahanlılar devrinde, Buhara, Semerkand, Merv gibi büyük kültür merkezlerinin kısa zamanda Sünni İslam teolojisinin ve fıkhının tedris edildiği medreselerin ocağı olması, Buhara’nın, İslam dünyasının en büyük hadis âlimlerinden birisini ve Sünni İslam’ın iki büyük inanç mezhebinden birinin (Matüridilik) kurucusunu yetiştirmiş olması bu tespiti destekliyor.

Ahmet Yaşar Ocak, tarihsel perspektif içinde tasavvufun, bizzat teorik çerçevede İslam’ın içinden doğan bir mistik vakıa olmaktan ziyade, zühd hareketinin, İslam’ın ilk yüzyılından itibaren, önce Emevi, sonra Abbasi İmparatorluğu’nun alabildiğince geniş toprakları üzerinde, yani İran ve eski Mezopotamya’daki özellikle Budizm, Maniheizm gibi dinlere dayalı Hint-İran mistik kültürleriyle, Hellenistik dönemin Gnostik ve Neoplatonik felsefi etkileriyle ve nihayet köklü bir Yahudi ve Hıristiyan mistik geleneğinin kalıntılarını taşıyan Mısır ve Suriye bölgelerindeki mistik kültürlerle birleşerek yarattığı bir sentezin ürünü olduğunu da ileri sürüyor.

Özellikle heterodoksi hakkındaki bilimsel, orijinal ve cesur çalışmalarıyla temayüz ettiği görülen Ahmet Yaşar Ocak’ın diğer eserlerinin de kesinlikle okumaya değer olduğu anlaşılıyor.