Neye Hasret Olduğumuzdan Emin miyiz?

Neye Hasret Olduğumuzdan Emin miyiz?

Mustafa Kemal, tarihimizde çok önemli bir figür. Önce çok önemli bir asker, cumhuriyeti kuran ekibin başındaki lider, sonra yakın tarihimize damgasını vurmuş çok önemli bir siyasetçi.

Ama son tahlilde siyasetçi. Bir parti başkanı. Hatta bugünkü deyimle ifade edersek partili cumhurbaşkanı.

Mustafa Kemal, iktidarı elde ettikten sonra ittihat ve terakki fırkasının reform programını uygulamış, III. Selim ve II. Mahmud’la başlayan batılılaşma, modernleşme çabalarını yoğunlaştırmış, tek adam olmanın verdiği imkanlarla reform programını radikal şekilde uygulama şansı elde etmiş.

Bu reformlar arasında alkışlanabilecek olanların yanısıra eleştirilebilecek olanlar da söz konusu.

Ama hayatında ve ölümünden sonra asıl tartışma yaratan, onun ülkeyi yönetme tarzı olmuş.

Her siyasetçi gibi onun da politikalarını benimseyenler ve doğru bulmayanlar var. Bunun olması çok normal.

Fakat bazı hiç de “normal” sayılmayacak tarihi gerçekler var ki yüzleşmeden geçip gitmek mümkün değil!…

Geçmişe dönüp baktığımızda görüyoruz ki, Mustafa Kemal, özellikle mutlak gücü elde ettikten sonra muhaliflerine, politikalarını benimsemeyenlere, kararlarını doğru bulmayanlara hiç bir itiraz ya da muhalefet şansı vermemiş.

Kendi partisinden başka hiçbir partiye hayat hakkı tanımamış. Muhalefet partilerinin kurulmasına müsaade etmemiş!

Kendisininkilere alternatif ya da karşıt fikir üretme potansiyeli taşıyan dernekleri kapattırmış.

Bundan feministinden liberaline, İslamcısından, masonuna, komünistine kadar herkes payını almış. 

Basın hürriyetini tamamen ortadan kaldırmış.

1925’te her türlü basın yayın organını tek başına vereceği bir kararla kapatma yetkisini kendisine veren takrir-i sükun kanunu çıkartmış.

Ülkede kendi görüşlerine aykırı herhangi bir fikrin yayınlanmasına asla müsaade etmemiş.

Demokratik bir cumhuriyet kurma iddiasına rağmen demokrasiyi Osmanlı’da olduğundan bile geri götürmüş. (Bilmeyenler için: Osmanlı’da ilk demokratik seçimler Mustafa Kemal’in doğmasından dört sene önce 1877’de yapılmıştı. Cumhuriyetin kurulmasından önce 1908, 1912, 1914, 1919 ve 1920’de de seçim sandıkları kurulmuştu.)

İktidara geldikten sonra halkın gerçekten özgürce oy kullanacağı bir seçim yapılmasına müsaade etmemiş.

Daha sonra Kaddafi, Saddam, Esad gibi liderlerde göreceğimiz üzere tek adam/tek parti olarak girip güya yüzde yüz oyla seçildiği göstermelik seçimler yaptırmış.

Bütün gücü avucunda tuttuğu halde, hayatı boyunca başka partilerin de girebileceği, propagandasını yapabileceği, eşit şartlarda bir seçim yapmayı göze alamamış.

Milletvekili olacak kişileri masabaşında kendi seçmiş, parti içinde bile bir demokratik sürece müsaade etmemiş. 

Ülkeyi iktidarı boyunca demir yumrukla yönetmiş.

Demokrasinin olmazsa olmazlarından sayılan yargı bağımsızlığını, kuvvetler ayrılığı prensibini, denetim mekanizmalarını ortadan kaldırmış.

Kendi yakın dostlarının, siyaset ve askerlikte yol arkadaşlarınınkiler de dahil olmak üzere hiçbir muhalif sese tahammül edememiş, rakip gördüğü kimseleri ortadan kaldırtmış, sürgüne göndermiş, hapse attırmış.

Bunların arasında yola beraber çıktığı, milli mücadeleyi beraber yürüttüğü Ali Şükrü Bey, Hüseyin Avni Bey, Mehmet Akif Ersoy, Kazım Karabekir, Halide Edip Adıvar, Ziya Hurşit Bey, İsmail Canbulat, Ali Fuat Cebesoy gibi isimler var.

Devlet ihalelerini açık, şeffaf şekilde yapmamış, kendi çevresindeki müteahhitlere vermiş. Kendisi de ülkenin en zengin sanayicisi, banka ve çiftlik sahibi olarak hayata gözlerini yummuş.

Hayatı sırasından bütün bunları eleştirebilecek bir basın bulunmadığı, öldükten sonra da çıkarılan bir kanunla ona yöneltilecek eleştirilerin önüne geçildiği için adeta dokunulmazlık kazanmış.

Hukukun en temel prensiplerinden biri olan “bir şahsa özel kanun yapılamaz” prensibine aykırı olarak çıkartılmış, dünyada eşi benzeri olmayan bir kanun bu!

Şimdi, zaman değişip bu eleştiriler daha rahat dile getirilebilir hale geldiğinde, onu yaptıklarını tam da bilmeden sevenlerin ileri sürdüğü argüman “o zamanın şartları öyle olmasını gerektiriyordu” oluyor.

Fakat bu argüman her fanatik partilinin, hayran olduğu liderin bir takım yanlışlarını meşrulaştırmak, rasyonalize etmek için başvurdukları oldukça çürük bir argüman!

Buna göre bugün kızdığımız her lider de “içinde bulunduğumuz zamanın ve verdiğimiz mücadelenin olağanüstü şartları bunları yapmamızı meşru kılıyor” gibi saçma ve anlamsız bir argümanın arkasına sığınabilir.

Mesela Mao’nun, Stalin’in, Saddam’ın, Hafız Esat’ın, Muammer Kaddafi’nin, Habib Burgiba’nın, Ahmet Bokassa’nın, Idi Amin’in taraftarları da yüce liderlerinin “o şartlarda” başka türlü hareket etmesinin mümkün olmadığını, yapılacak en doğru şeyi yaptığını ileri sürebilirler.

Mesela neo-nazi bir grup Hitler’in, “aşağılık bir ırk olan” yahudilerin Alman ırkının mezarını kazdığı, ajanlık yaptığı, Alman milletini zayıflattığı şartlarda en doğrusunu yaptığını ileri sürebilir ama bu söyledikleri kendisi gibi kesin inançlı olmayan kimseler için en ufak bir anlam ifade etmez. Bu mazeretler Hitler’in bir cani bir katil, acımasız bir diktatör olduğu gerçeğini değiştirmez.

O zamanın şartları” argümanını geçerli saymamız için “o şartların elverişsizliği” konusunda bir uzlaşma olması gerekir.

Böyle bir uzlaşma yok.

Milli mücadele sürerken, hatta top sesleri Ankara’dan duyulurken kurulan demokratik bir mecliste, halk oyuyla seçilmiş milletvekilleri çatır çatır fikirlerini savunabilirken zafer kazanıldıktan sonra toplumun demokrasiye hazır olmadığını söyleyerek bir tek adam rejim kurmanın savunulacak bir tarafı yok!

“Zamanın şartları”, herhangi bir lider için herhangi bir zamanda özgür basını susturmanın, dernekleri kapatmanın, yargıyı etkisizleştirmenin,  eşe dosta ihale dağıtmanın mazereti olabilir mi?

Bazı yanlışlar kim tarafından, nerede, ne zaman, ne şartlarda yapılırsa yapılsınlar yanlıştırlar!

10 Kasımlarda çok kimselerin insanın sosyal medyada hasretle…, özlemle… diye paylaşımlar yaptıklarını görünce çok merak ediyorum, acaba neye hasret duyuyorlar. Özgürlüklerinin kısıtlanmasına mı, denetimsiz bir iktidara mı, susturulmuş bir basına mı, hapse atılan muhaliflere mi, tamamen tek bir adamın emrinde bir yargıya mı?…

İnsanoğlu pek garip bir varlık…

Squid Game: Ölmemek İçin Öldürmenin Meşruiyetine Dair Bir Sorgulama

Squid Game: Ölmemek İçin Öldürmenin Meşruiyetine Dair Bir Sorgulama

Squid Game dizisi, son yıllarda büyük ilgi gören Snowpiercer (2013),  Shoplifters(2018), Joker(2019), The Platform (2019), Parasite (2019) ve Beyaz Kaplan(2021) gibi filmlerle ve %3 (2016) Alice in Borderland (2020) dizileriyle oldukça benzer bir tema üzerine çekilmiş: Gelir dağılımındaki dengesizliğin gittikçe arttığı bir dünyada kendini güçsüz, amaçsız ve çaresiz hisseden, iyice köşeye sıkışmış, fakir, istismar edilmiş, sosyal olarak dışlanmış insanların öfkelerini önce birbirlerine sonra üst sınıf mensuplarına yöneltmeleri.

Bu yazıda dizinin bazı öne çıkan karakterlerini, dizide açık ve üstü örtülü olarak verilen mesajları, yapılan göndermeleri analiz etmeye çalışacağız.

Hikâyenin Odağındaki Kahraman: Seong Gi-Hun

Dizinin ana kahramanı Seong Gi-Hun, daha sonra oyuna katılacak diğer kişiler gibi bir “looser”. Gençlik yılları geride kalmış, işini kaybetmiş, eşinden boşanmış, annesinin evine sığınmış, kendini alkol ve kumara vurmuş, çok sevdiği kızına bir doğum günü hediyesi alabilmek için ihtiyar annesinden çaldığı parayı bile at yarışına yatıracak kadar düşmüş biri.

Görülen o ki ne öne çıkan bir bilgi veya becerisi ne de bir iş kurabilecek sermayesi var. Belli bir cemaate de mensup değil. Vasıfsız ve yalnız. Bütün bunların birleşmesiyle sefil bir hayat sürdürüyor. Hayatını sürdürebilmek için ya çalıyor ya da borçlanıyor. Geleceğe dair tek ümidi şans oyunlarından para kazanmak.

Prangaya Dönüşen Borçlar

Gi-Hun -tıpkı diğer oyuncular gibi- gırtlağına kadar borca batmış vaziyette.

Borçlu olma hâli, dizide son derece önemli bir motif. Oyuncuların hepsi bankalardan, tefecilerden, mafyadan ödeyemeyecekleri miktarlarda borç almış tipler. O borçların vadesi dolup, ödenme zamanı gelince çaresizce başlarına gelecek olanı (dayak, istismar, işkence, kölelik, ölüm) bekliyorlar.

Hayatlarını kazanacakları imkânlar, meşru yollar, birer birer ortadan kalkmış. Asgari seviyede de olsa hayatlarını sürdürmek için borçlanmaktan, borçlarını başka borçlar alarak kapatmaktan ya da gayrimeşru işlere bulaşmaktan başka çareleri kalmamış.

Dizinin kahramanları o kadar çaresizler ki, borçlarına karşılık verecek bir şeyleri kalmayınca artık organlarıyla, hatta canlarıyla kumar oynamaya başlıyorlar.

Aldıkları krediler, borçlar, onları gittikçe nesneleştiriyor. Borç verenin malı, oyuncağı haline getiriyor. İradelerini ellerinden alarak köleleştiriyor.

Dizinin ilk bölümünün (ve dizideki ilk oyunun) adı “Red Light, Green Light” (Kırmızı Işık, Yeşil Işık). Oyuncuların sürekli tarassut altında olduğu, hep kıpırdanışlarının izlendiği, sadece “sistem” yeşil ışık yaktığı zaman ve sadece sistemin müsaade ettiği ölçüde hareket edebildikleri, bunun dışında en ufak hamlelerinin bile hayatlarına mal olduğu bir oyun bu. Tıpkı halihazırda sürdürdükleri hayat gibi…

Büyüyen İşsizlik

Tüm dünyada teknolojik gelişmelerin getirdiği yenilikler, vasıfsız iş gücüne olana ihtiyacı hızla azaltıyor.

Üç boyutlu yazıcıların inanılmaz bir sürat ve kalitede yaptıkları inşaatlar için çok sayıda ameleye, inşaat ustasına, formene, -hatta mühendise bile- artık lüzum bulunmuyor.

Bir endüstriyel robotun yorulmadan, dinlenmeye, mola vermeye ihtiyaç duymadan sıfır hatayla ve bir insanın asla sağlayamayacağı bir hızla yaptığı rutin işler için otomotivde artık insan işçilere ihtiyaç kalmıyor.

Gi-hun’un bir otomobil fabrikasında çalışırken işten çıkarıldığını, hatta işçi sendikasının düzenlediği protesto eylemleri esnasında çıkan bir çatışmada bir arkadaşının onun kucağında can verdiğini öğreniyoruz.

Dizinin yazarı ve yönetmeni Hwang Dong-hyuk senaryonun bu kısmını, polisin büyük şiddetle müdahale ettiği 2009 Ssanyong Motors fabrika grevi esnasında yaşananlardan aldığı ilhamla yazdığını söylüyor.

Kore’nin dışarıya sunduğu parlak imajıyla maskelediği, kanayan yaraları var.

İşçi eylemleri zaman zaman ölçüsüzleşen bir polis şiddetiyle bastırılıyor. Güney Kore’nin en büyük işçi sendikası konfederasyonu olan Kore Konfederasyonu İşçi Sendikaları’nın (KCTU) başkanı Yang Kyung-soo, 2 Eylül 2021’de, düzenlediği protesto gösterisiyle Covid-19 sosyal mesafe tedbirlerini ihlal ettiği gerekçesiyle tutuklandı. 3 Temmuz’da Seul’da yapılan izinsiz protesto yürüyüşüne sekiz bin civarında kişi katılmış, bunların içinden sadece üç kişinin Covid-19 testi pozitif çıkmıştı. Tabi en çarpıcı bilgi, Yang Kyung-soo’nun art arda tutuklanan 13. KCTU başkanı olması!

Gerçek Hayatın Simülasyonları Olan Oyunlar Başlıyor

İşsiz kalan Gi-hun için, sefalet içinde bir hayata razı olup, ömrünü kuryelik, tezgahtarlık, şoförlük gibi çok çalışıp az para kazanabileceği geçici işlerin peşinde tüketmekten başka çıkar yol kalmamışken garip bir yolla, garip bir oyun teklifi geliyor.

Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış olan Gi-hun, bu aslında hayatı pahasına oynadığı bir tür kumardan başka bir şey olmayan oyun teklifini kabul ediyor.

Zaten normal hayatta da varmış olduğu nokta ona daha parlak bir alternatif sunmuyor!

Gi-hun’un ağzından, kendisiyle aynı liseden mezun olduğu halde prestijli Seul üniversitesini kazanan çocukluk arkadaşı Sang-woo’ya, “Ben yavaş ve yetersizdim ama işte sen de benimle beraber buradasın. İlginç değil mi?” diye sorduran senaristin verdiği mesaj açık: Ödenemeyecek borçlar altına girmek, akıllı-akılsız, becerikli-beceriksiz, başarılı-başarısız demeden herkesi zillette eşitliyor.

Kuzey Kore’den kaçak bir mülteci olarak gelen Kang Sae-byeok da Pakistan’dan kaçak işçi olarak gelen Abdul Ali de hep içine düştükleri derin ekonomik zorlukların, ödeme güçlüklerini neticesinde oradalar. Hepsi borçlarından mamul prangalarla yaşıyorlar.

Oyuncuların oyundan kendi iradeleriyle ayrıldıktan sonra, artık oyunun mahiyetini ve kendilerini muhtemelen kanlı bir sonun beklediğini tam olarak anlamış olmalarına rağmen oyuna geri dönmeleri çok çarpıcı. Dönüyorlar, çünkü -oyunun sevimli karakterlerinden Ji-yeong’a da söyletildiği gibi- oradan çıktıklarında yapacakları bir şey, gidecekleri bir yer yok.

İşsizlik, kötü çalışma şartları, ekonomik eşitsizlikler, düşük ücretler, sıkı çalışmanın bile fakirlikten kurtuluş yolunu açmaması gibi sosyoekonomik sorunlarla boğuşan Koreli gençler arasında özellikle 2015 yılından sonra popülerlik kazanan “Hell Joseon” (Kore cehennemi) ifadesi, 2019’dan sonra yerini “Tal-Jo” (Kore cehenneminden kaçın) tabirine bırakmış. Kore’de 2019 yılında, 19-34 yaş arası beş bin genç üzerinde yapılan bir ankete göre, kadınların %79’u, erkeklerin %72’si, dışarıdan ışıl ışıl bir başarı hikayesi yazmış gibi görünen Güney Kore’den kaçıp kurtulmak istiyor.

Dizide oyuncuların tekrar oyuna dönmeye karar verdikleri ikinci bölümünün adı “Hell” yani cehennem. Bu da açıkça “Hell Joseon” ibaresine bir gönderme…

Nesneleştirilen insanlar

Aşırı borçlandırılan insanların nasıl köleleşip özne niteliklerini kaybettiklerinin, nesneleştiklerinin, pasifize edildiklerinin, “şeyleştiklerinin” (reification) ince düşünülmüş bir sembolü de kalantor VIP’lerin bir sehpa, bir vazo, bir süs eşyası gibi kullandıkları, sanat eseri gibi boyanmış çıplak kadın ve erkekler.

Aslında oyun sahnesindeki pembe tulumlu ve maskeli hizmetçiler de askerler de onların yöneticileri de iradeleri para karşılığı ellerinden alınmış, nesneleştirilmiş insanlar. Özne olma niteliklerini kaybetmişler. Mesela hiçbiri açıkça cinayet işliyor olmayı mesele etmiyor, bir sorgulama, vicdani bir itiraz geliştiremiyor. Adeta robotlaşmışlar. Taktıkları maskeler de hem kimliksizleşmelerine hem kişiliksizleşmelerine yol açıyor. Hizmetçiler ve askerlerin yanısıra oyuncular da “isimsizler”. Hepsi birer numaraya indirgenmiş bulunuyor. Ancak ismini bildiğimiz ya da ilerleyen süreçte öğrendiğimiz karakterler insanı bir vasıf kazanıyor. Bir numaradan bir isme terfi edemeyen karakterler seyirci için bile dolgu malzemesi vazifesi görüyor.

Rekabette Adalet

Dizinin beşinci bölümünün adı “A Fair World” (Âdil Bir Dünya). Hemen her şeyin adaletsizlik üzerine kurgulandığı bir senaryodaki tezatlara (oxymoron) dikkat çekmek için seçilmiş bir isim.

Oyuncuları seçen “takım elbiseliler” normalde kaybedenin tokat yediği geleneksel Kore çocuk oyunu “Ddakji’nin” kuralını değiştiriyorlar. Kaybettiği zaman tokatladıkları kişiye, kazandığı zaman kendilerine tokat atma hakkını vermiyor, bunun yerine para teklif ediyorlar. Oyuncu da çaresizlikten bunu kabul ediyor, hatta bu yolla para kazanabildiğine memnun bile oluyor.

Aslında bu daha sonra oynanacak “esas oyunun” mahiyetini gösteriyor: Oyuncular, ön eleme oyununda kazandıkları zaman, başarısız oldukça kendilerini döven “rakiplerine” tokat atamadıkları gibi, esas oyunda da kazandıkları zaman -kaybedenleri acımasızca katleden- “rakiplerini” öldüremiyor, bırakın öldürmeyi, yaptıklarının hesabını bile soramıyorlar. Yüklü bir tazminatı alıp bütün cinayetleri unutmaya razı oluyorlar.

Oyunlarda adâlet, tüm oyuncuların eşit muamele görmesini, kazananların aynı ödülü, kaybedenlerin aynı cezayı almasını gerektirir. Fakat oyunu oynayanlar arasındaki güç farkı daha en baştan adaletsiz bir durum yaratıyor. Sonradan oyuncuların arasında karışmış bir V.I.P. olduğunu anlayacağımız 001 numaralı ihtiyar oyuncu Oh Il-nam, “kırmızı ışık, yeşil ışık” oyunundaki dev bebeğin gözündeki kameralar tarafından takip edilmiyor. Yani hareket etse bile kaybetmemesi garanti edilmiş. Bunun da dışında, oyunun “sahipleri” zaten oyunda kendilerini (maskeler, üniformalar, maşa olarak kullandıkları adamlar ardında) görünmez kılıp, en azından diğer katılımcılar arasında bir adalet sağladıkları illüzyonunu oluşturmaya çalışıyorlar.

Fakat “oyun içinde oyun” kuran “ara yöneticiler” o sahte adalet hissini bile berhava edecek usulsüzlüklere imza atıyor, sonraki oyunun ne olduğu bilgisini kendileri ile iş birliği yapan bazı oyunculara sızdırarak (insider trading) rekabet şartlarını bozuyorlar.

Sonunda kaybedenleri vahşi ölümlerin beklediği oyunların hiç de karmaşık, üstün zekâ ve beceriler gerektiren oyunlar olmaması dikkat çekici. Kımıldamadan durabilme, halat çekme, misket gibi beş altı yaşında çocukların bile oynayabileceği basit oyunlar oynatılıyor. Burada da oyuncuların vasıfsızlığına ve çok da bir şey bilmeden oyuna dâhil olunabilen eski güzel günler nostaljisine bir gönderme var.

Doğa Durumu

“Doğa durumu” (state of nature) kavramına -hem siyaset hem de ahlak felsefesinde- insanlığın toplum ya da medeniyet öncesindeki durumuna işaret etmek için başvurulur.

İnsanlar birlikte yaşamaya başladıkları andan itibaren bir takım sözlü ya da yazılı toplumsal kurallara uyarlar.

Acaba bu kuralların henüz teşekkül etmediği, mutasavver bir zaman ve mekânda insanlar nasıl olurlardı, aralarında “doğal” olarak nasıl bir hukuk olurdu, doğa durumunda insanlar kendilerini eşit sayarlar mıydı, herkesin doğuştan getirdiği birtakım hakları olduğunu kabul ederler miydi, akıl ya da fayda temelli bir “doğal düzen” kendiliğinden kurulur muydu yoksa “doğal durum” hayvanların dünyasında olduğu gibi güçlü olanın zayıf olanı yok ettiği karanlık, vahşi bir hal mi olurdu gibi sorulara özellikle Hobbes, Locke, Rousseau ve Kant gibi 16, 17 ve 18. asırların önde gelen filozoflarının aradığı cevaplar mühimdir.

Tabii olan (physei) ile insanın koymuş olduğu (thesei) kurallar arasındaki karşıtlık, sırasıyla doğal hukuk ile pozitif hukuk biçiminde ortaya konulur.

Squid Game’de toplumsal kuralların ve otoritenin ortadan kalktığı (yani doğa durumuna dönüldüğü) bir ortamda neler olurdu sorusuna Hobbes’ci perspektifle Locke’ci perspektif çarpıştırılarak cevap aranıyor.

Hobbes

Hobbes, doğa durumunu umutsuz, karanlık, kaotik, sürekli bir ölüm korkusunun hemen her şeyi belirlediği bir durum olarak görür. Ona göre insanlar tabiatları itibarıyla eşittir ama birden fazla insan aynı şeyi istediğinde bu eşitlik, bir düşmanlık, kavga ve sürekli bir güvensizlik hissi yaratır. Herkes herkesle savaş halindedir. İnsanlar çıkarları uğruna rakiplerini yok etmeye ya da birbirlerine tahakküm etmeye çalışırlar. Hobbes’un meşhur sözü “insan insanın kurdudur” (homo homini lupus) bu vaziyeti özetler. Ona göre insan bu karanlıktan, aklıyla yapacağı yasalarla kurtulmaya çalışmalıdır. Amaç “doğa durumundan” mümkün olduğunca uzaklaşmak olmalıdır.

Locke

John Locke için “doğa durumu” bir özgürlük ve eşitlik durumudur ama özgürlükler sınırsız değildir. Onları kısıtlayan (insanlar tarafından yapılmamış) “doğal bir kanun” vardır. Akıl sahibi olan insan, hiç kimsenin başkasının hayatına, sağlığına, özgürlüğüne ya da sahip olduklarına zarar vermemesi gerektiğini “tabiatı itibarıyla” bilir. Locke’a göre bu, “tüm insanlığın kalbinde açık bir şekilde yazılıdır”. İnsanın fıtratına (yani aklına, tabiatına) uygun yaşaması, barışı, iyi ilişkileri, güven içinde yaşamayı, mülkiyetin korunmasını, kısacası mutluluğu getirir. İnsanın yapması gereken, kanunlarını “doğal duruma” uygun şekilde tanzim etmektir.

Oyuncuların -önce can korkusuyla, sonra ödülü elde etmek için- birbirlerini acımaksızın öldürmeye başlamaları diziyi Hobbes’ci çizgiye çekse de baş kahramanın her şeye rağmen vicdanlı bir adam olması, ihtiyar adamı ve fiziksel açıdan dezavantajlı sayılan kadınları takımına alması, elinden geldiğince onları korumaya çalışması, beynindeki tümörden dolayı hatırlama güçlüğü çekiyormuş gibi yapan ihtiyarı aldatırken bile (vicdanen ne kadar rahatsız olduğunun nişanesi olarak) acı içinde kıvranması ve nihayet oyunu kaybedenlerin ailelerine sahip çıkma sözü vermesi Locke’ci yaklaşımın da göz ardı edilmediğini gösteriyor.

Dizinin bu iki zıt görüş ekseninde cevap aradığı bazı sorular şunlar:

  • Açgözlü, şımarık, tatminsiz ve zalim zenginlerin elinde nesneleşip oyuncak olan kimselerin, kuralların rafa kaldırıldığı bir simülasyonda toplumsal sözleşmelere, dini ilkelere, ahlak kurallarına uymaya devam etmesi beklenebilir mi?

  • Her oyuncunun neticede tek başına mücadele etmek zorunda olduğu, kaybedenlerin sorgusuz sualsiz, mahkemesiz yargısız öldürüldüğü bir vasatta haklara riayet, merhamet, yardımlaşma, fedakârlık, feragat, mesuliyet gibi erdemler var olmaya devam edebilir mi?

  • Değişen hayat şartlarının ümitleri tükettiği, gidebilecekleri meşru yollar kapanmış, korkuları ile yüzleşmek zorunda bırakılmış insanların ölmemek için öldürmeleri mazur görülebilir mi?

Ferdiyetçi Batı, Kolektivist Doğu

Dizinin dördüncü bölümünün adı “Stick to the Team” yani “Takıma Yapış”.

Ferdin, kişisel özgürlüklerin, hür teşebbüsün öne çıktığı Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarının aksine cemaatlerin, sosyal ve siyasi grupların, devletin ve bir bütün olarak “toplumun” öncelik kazandığı doğu toplumları arasındaki farkın Güney Kore örneğinde biraz flulaştığı ileri sürülebilir.

Çok hızlı bir modernleşme ve batılılaşma sürecine giren, bu süreçte hızla sekülerleşen Güney Kore’nin, tarihinden ve kültüründen getirdiği kolektivist hayat kavrayışı -tüm bu gelişmelere rağmen- öyle kolayca yok olup gitmiş değil.

Güney Kore’nin çıkardığı Samsung, LG, Kia, Hyundai gibi dünya çapında meşhur markaların başında Steve Jobs, Bill Gates, Jeff Bezos, Mark Zuckerberg, Elon Musk gibi bireyler yok, “chaebol” ismi verilen çok zengin ve sadece ticarette değil siyasette de etkili aileler var. Devletin de ağırlığı gelişmiş batılı ülkelerdekine nispetle çok daha fazla.

Birçok doğulu toplumda olduğu gibi, varlıklarını mensubu bulundukları aile, klan, cemaat gibi gruplarla anlamlandıran Güney Koreli alt ekonomik sınıfların mensupları, batılılaşma fırtınasıyla gelen bireyselleşme baskıları karşısında huzursuzlar.

Dizide, kapitalist kalantorların fantezi oyununda oynamak üzere seçilen “oyuncuların” hayatta yapayalnız kalmış, dışlanmış, bir grup aidiyeti yahut sınıf bilinci olmayan kimseler olması dikkat çekici. En yakın aile bireylerinin (Gi-Hun’un annesi ve kızı, Sae-Byek’in kardeşi, Abdul Ali’nin eşi ve kızı vs.) dışında sevgi, saygı, dostluk ve karşılıklı güven temelinde sosyal ilişkiler kurdukları, dayanışma içine girdikleri kimsecikler yok. Bu da onları daha korunmasız, daha kırılgan yapıyor. Oynamaya zorlandıkları oyun da herkesi tek başına yarışmaya, “ötekileri” düşünmeyi bırakıp bireysel olarak hayatta kalmaya odaklanmaya mecbur eden bir oyun. Hatta bu o kadar öyle ki, oyunlardan birinde evli bir çift birbirine karşı oynuyor ve kazanan koca kaybeden karısını öldürüyor.

Gi-hun tüm bu zorlamalara rağmen kolektif hareket edebilmenin yollarını arıyor. Herkesin Hobbes’ci anlamda bir tehdide dönüştüğü bir “doğa durumunda”, korkmadan uyuyabilmek için “birbirine güvenme riskini” göze alabilecek insanlardan bir grup kurup nöbet tutturuyor. Aynı şeyi yapmak isteyen rakiplerine bunu yapamayacaklarını, çünkü birbirlerine asla güvenemeyecek insanlar olduklarını söylüyor.

Bir yandan dua edip bir yandan cinayet işlemek

Oyuncular arasında çok dikkat çeken bir tip var: 244 numaralı oyuncu. İnançlı bir Hristiyan. Bir yandan oyuna devam edip rakiplerini öldürürken bir yanda sürekli dua ediyor tanrıdan af diliyor. Bir süre sonra bu tavrı ile diğer oyuncuların tepkisini çekiyor. Beşinci bölümde, -daha sonra annesini her dövdüğünde ve kendisini istismar ettiğinde affedilmek üzere dua eden, en sonunda annesinin canına kıyan papaz babasını öldürmüş olduğunu öğreneceğimiz- 240 numaralı oyuncu Ji-yeong ile bu adam arasında şu konuşma geçiyor:

240: “Şu an kime dua ediyorsun? Tanrı’ya mı? Tanrı sayesinde mi hayatta olduğunu sanıyorsun? Hâlâ nefes alıyor ve o dilini oynatabiliyorsan bunu şu yaşlı adama ve oradaki son anda müthiş bir kurnazlık yapan o adama borçlusun. Yani birine teşekkür edeceksen onlara teşekkür et.”

244: “Seni zavallı, kayıp koyun. Bugün çarmıha gerilenlerin çığlıklarını duymuyor musun? Onların kanları ve kurban olmaları sayesinde bir gün daha yaşayabildik. Biz günahkârlar adına Tanrı’ya onları kurban etmeye karar verdiği için şükrettim ve dua ettim.”

240: “Saçmalık. Onları kendin öldürdün.”

Birkaç dakika sonra takım olarak bir strateji belirlemeye çalışırken aynı ikili arasında bu sefer şu diyalog geçiyor:

244: “Zayıf bir takım seçip önce onlara saldıralım.”

240: “Tanrı’nın hizmetkârına bakın, bizden daha gaddar!”

244: “Hepimiz günahkârız zaten. Ellerimiz kana bulandı…”

244, yedinci bölümdeki “camdan sıçrama taşları” yahut “camdan sırat köprüsü” oyununda bir başkasını iterek öldürmeden hemen önce şu duayı söylüyor:

– Göklerdeki Babamız, adın kutsal kılınsın, gökte olduğu gibi dünyada da istediğin olsun. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi suçlarımızı bağışla. Ayartılmamıza izin verme. Tanrı bizi bir sıraya göre çağırmaz. Mahşer günü geldi çattı. Hepimiz…zaten cehenneme gideceğiz.

Adamın bu marazi tavrı, bu son derece rahatsız edici hâli, bu çarpık düşünce şeklini yakalayıp anlatmak, diziye apayrı bir derinlik katmış.

Anlaşılan o ki ülkemizde olduğu gibi Güney Kore’de de bazı dindar insanlar bir yandan başka insanların hakkına tecavüz ederken, büyük günahlar işlerken bir yandan da yaptıklarının ne büyük yanlışlıklar olduğunun şuurunda oldukları için acı çekiyorlar. Ama rahatsız olmalarına rağmen o yanlışları yapmaktan da geri duramıyorlar. Ne zaman tövbe edip doğru yöne dönmeye kalksalar, daha önce işledikleri günahların ağırlığı paçalarına yapışıyor. “Nasıl olsa cehennemliğim” düşüncesi toparlanmalarına izin vermiyor.


Karanlık Kurul Üyesi V.I.P.’ler

Diziyi belki de en çok aşağı çeken unsur V.I.P.’ler. Abartılı konuşmalarıyla ve iyice karikatürize edilmiş “kötülükleriyle” maskeli kalantorların rol aldığı sahneler, bizde çekilen bazı dizilerdeki abuk subuk “karanlık kurul” sahnelerini hatırlatıyorlar. “Yüzlerini pahalı taşlardan ve madenlerden yapılmış maskelerin ardına saklamış, yeni heyecanlar arayan tatminsiz zenginlerin gizli ve sapık kaçamakları” temalı sahneler adeta Stanley Kubrick’in 1999 yapımı “Eyes Wide Shut” filminden fırlamış gibi görünüyor.

Dizinin yönetmeni Hwang Dong-hyuk, okültizm ve satanizm göndermeleri ile, sebepsiz zalimlikleriyle artık adeta sadece kötülük yapmak için yaşıyormuş gibi resmettiği kapitalistleri yerden yere vurmak isterken kurşunu biraz da kendi ayağına sıkmış. İyice karikatürize edilmiş, derinlikten yoksun V.I.P. karakterleri, dizinin gerçekçi anlatımına darbe vururken verilmek istenen mesajı da zayıflatmış.

Semboller ve Göndermeler

Squid Game dizisinde, haç şeklinde bağlanmış fiyonklarla hediye paketi süsü verilmiş tabutlar, daire, kare ve üçgen sembolleri üzerinden oyun konsollarına yapılan göndermeler, Müslüman kaçak işçi karakteri üzerinden yabancı işçilerin istismarına dair dikkat çekmeler, özellikle güçlülerin işlediği suçlar karşısında polisin ilgisizliği ve etkisizliğine dair alt metinler, borç içinde ölen fakirlerin kimsenin arayıp sormayacağı kadar sahipsiz olması, dizinin baş kahramanın numarası olan 456 sayısının numerolojide bir meleğe işaret etmesi, 456 milyon Kore won’u olarak belirlenen toplam ödülün oyuncu başına birer milyondan hesaplanmış olması, “elenen” her oyuncunun “hakkının” diğerlerine paylaştırılıyor olması gibi birçok sembol ve gönderme var. Ama gittikçe uzayan bu yazıyı artık burada noktalamak icap ediyor.

Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Güney Kore, enformasyon toplumu olma yolunda insan kaynağına yaptığı yatırımın karşılığını alıyor. Giderek büyüyen gelir adaletsizliğine karşı nitelikli ve incelikli şekilde ses yükseltmek, akıllıca bir muhalefet dili kurmak Güney Kore’li düşünürlere, sanatçılara nasip oluyor.

Squid Game dizisi çoktan, Snow Piercer ve Parasite gibi tarihe geçecek bir Güney Kore yapımı oldu bile. Her yerde dizi ile ilgili yorumlar yapılıyor, dizi üzerinden kapitalizmin krizi konuşuluyor, neoliberalizm eleştirileri yayınlanıyor.

İnşallah bir gün, tüm dünyayı ilgilendiren varoluşsal krizlere böylesine nitelikli şekilde neşter atabilen fikir ve sanat eserlerini ortaya koymak bize de nasip olur.


Bu yazı ilk olarak 21 Ekim 2021’de Karar gazetesinde yayınlanmıştır.

Kuruntular Dünyasının Şövalyesi: Don Kişot

Kuruntular Dünyasının Şövalyesi: Don Kişot

İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra‘nın meşhur romanı Don Kişot’un ana kahramanı Alonso Quixano, ellili yaşlarında, fantastik şövalye hikayelerini okuya okuya gerçekle hayali birbirinden ayırt edemeyecek hâle gelmiş eski bir toprak ağasıdır. Gerçeklikle bağları iyiden iyiye kopunca, okuduğu hikayelerde anlatılan şövalyelik ruhunu dirilterek “milletine hizmet etmeye” karar verir. Bunun için bir “gezici şövalye” olacak, maceralara atılacaktır.

Kaburga kemikleri sayılan, sütçü beygiri de denilebilecek ihtiyar atı, Don Kişot’un hasta zihninde İspanya topraklarını o güne kadar çiğnemiş en güzel hayvandır. Çelimsiz atı ona, “Pegase’in kanatlı atından daha çevik, Bayard’ın atından daha kuvvetli, İskender’in kısrağı Bucephale’den daha zarif” görünür.

Her “haysiyet sahibi” atın bir ismi olması gerektiğinden Don Kişot atını “Rociante” diye çağırmaktadır. Cervantes bu ismi seçerken zekice kelime oyunları yapmıştır. İlk başta süslü bir isim gibi görülse de İspanyolca “Rocín” “sütçü beygiri”, “kalitesiz at”, “cahil adam” ve “dırdır” gibi anlamlara gelir. “Ante” ise “eskiden”, “önceden”, “bir zamanlar” gibi anlamlar taşır. Yani “Rociante” “eski dırdır” ya da “bir zamanların sütçü beygiri” olarak anlaşılabilir.

İlk iş olarak, basit bir çiftçi olan Sancho Panza’yı seyisi, hizmetçisi, silahtarı ve “yancısı” olarak işe alır. Beraberce Don Kişot’un marazi zihninin ürünü olan alternatif bir gerçeklikte seyahate başlarlar.

Panza” İspanyolca “karın” ya da “göbek” demektir. Sancho Panza da göbekli, yemekten, içmekten ve mal biriktirmekten başka bir şey düşünmeyen, okuma yazma bilmeyen ama efendisinin sanrılarının farkında olan ve buna rağmen itaatte ve sadakatte kusur etmeyen bir köylüdür. Zira efendisinin ipe sapa gelmez hayallerine inanır gibi görünmek başta olmak üzere “çeşitli hizmetlerinin” karşılığında gayet somut ödüller beklemektedir. Efendisi ona fethedeceği bir adayı vermeyi vaat eder. Sancho Panza “ada” kelimesini daha önce işitmemiştir ama kıymetli bir şey olduğunu tahmin ettiği bu ödülün, yaşamaya razı olduğu problemlerin mükafatı olacağını düşünmektedir.

Don Kişot kendini kabadayı bir eski zaman şövalyesi gibi gördüğü için sürekli macera aramaktadır. Küçük ve ilgisiz şeyleri bahane edip sürekli kavga çıkartmaya çalışır. Zira şövalyeliğini gösterebilmek için kavgaya ihtiyacı vardır. Fakat bu çabalar genellikle yancısıyla beraber feci şekilde dayak yemeleriyle neticelenir.

İşin ilginç tarafı yenilen dayaklar, yaşanılan fiyaskolar Don Kişot’un aklını başına getirmez, bilakis deliliğini arttırır.

Kitabın en meşhur hikayesinde Don Kişot yolda giderken gördüğü yel değirmenlerine saldırır. Onların, okuduğu fantastik hikâyelerdeki devler olduğunu sanmıştır. O sırada rüzgârın esmesiyle dönmeye başlayan kanatlardan biri Don Kişot’a çarpar ve atıyla beraber yere yuvarlanan kahramanımız fena yaralanır. Üstelik mızrağı da kırılmıştır. Don Kişot yerde yaralı yatarken aptalca hatasını hemen yeni bir hayalle tevil eder: Bir düşman büyücü, sırf Don Kişot yenip şan şöhret kazanmasın diye devleri bir anda yel değirmenlerine dönüştürmüştür!

Cervantes’in on yedinci asrın başlarında kaleme aldığı, batı edebiyatının kurucu metinlerinden sayılan bu müthiş, bu zihin açıcı alegori adeta zamanlar üstüdür.

Kafalarında kurguladıkları sanal bir gerçeklikte yaşamaya başlayan sıradan kişilerin müşahede altına alınıp tedavi edilmesi gerektiği konusunda neredeyse herkes hemfikirdir.

Fakat gerçeklikle bağını koparanlar güçlü, zengin, etkin pozisyonda kişilerse iş değişir.

Elinin altındaki imkânları ve sahip olduğu kabiliyetleri abartan, büyük bir kahraman, seçilmiş bir kişi olduğundan şüphe duymayan, çoktan yitip gitmiş, belki de gerçeklikte hiç mevcut olmamış bir hayatı, bugün cariymiş gibi yaşamaya ve çevresine de zorla yaşatmaya çalışan yeni bir Don Kişot çıkmaya görsün, onun çılgın hayallerine inanmış gibi görünerek çeşitli avantajlar elde etmeye hazır Sancho Panza’lar türeyiverir dört tarafta.

Bu trajikomik hikâyenin tekerrür edip durması ne gariptir…


Bu yazı ilk olarak 4 Ağustos 2020 tarhinde Karar gazetesinde yayınlanmıştır.

Sekseninci Yıldönümünde Köy Enstitüsü Projesi Tartışmalarına Bir Bakış

Sekseninci Yıldönümünde Köy Enstitüsü Projesi Tartışmalarına Bir Bakış

ABD’li meşhur Eğitim Profesörü John Dewey, 1924 yılında Mustafa Kemal tarafından Türkiye’ye davet edilmiş, kendisinden “Türkiye de Eğitim Nasıl Olmalıdır” sorusuna cevap veren bir rapor hazırlanması istenmişti.

Dewey’e ait olan “kırsal bölgelerdeki okulların toplum yaşam merkezi haline getirilmesi” ve “iş ve eğitimi birleştirme” fikirleri devlet katında “tutulmuştu”. Bu fikir yaklaşık 15 yıl sonra bugün hala tartışılan bir projede vücut bulacaktı.

Köy Enstitüleri, 1940 yılında, dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından görevlendirilen İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla kendi köylerinde eğitilip kendi köylerinde çalışacak ilkokul öğretmenleri yetiştirmek üzere kuruldu.

17 Nisan 1940 tarihli Köy Enstitüleri Kanunu, bir tarafıyla cumhuriyet yönetiminin modernleşme/batılılaşma çabalarını diğer tarafıyla zamanının ekonomik sıkıntılarla kol kola girmiş faşist ruhunu yansıtıyordu.

Köy Enstitüleri tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında açılacak ve buralarda yetişen öğretmenler köylülere modern tarım teknikleri öğreteceklerdi.

Çocuğunu Köy Enstitüsünde okutup okutmama kararı velilere bırakılmamıştı. Öğrencileri devlet seçiyordu:

Madde 3 — Enstitülere tam devreli köy ilk okullarını bitirmiş sıhhatli ve müstaid köylü çocuklar seçilerek alınırlar.

Enstitülerde zorunlu eğitime başlayan çocuklar ayrılmaya kalkmasınlar diye maddi cezalar düşünülmüştü:

 

Madde 4 — Enstitülere kabul edilenler sıhhî sebebden gayri sebeblerle müesseseden ayrıldıkları veya çıkarıldıkları takdirde okudukları müddete isabet eden masraf, kendilerinden veya kefillerinden alınır.

Köy Enstitüsünde okuyup bitirenler en az yirmi sene devlette öğretmenlik yapmaya mecburdular. Ayrılmaya kalacaklar yüklü bir fatura ile tehdit ediliyordu:

 

Madde 5 — Bu müesseselerde tahsillerini bitirerek öğretmen tayin edilenler, Maarif Vekilliğinin göstereceği yerlerde yirmi sene çalışmaya mecburdurlar. Mecburî hizmetlerini tamamlamadan meslekten ayrılanlar Devlet memuriyetlerine ve müesseselerine tayin edilemezler. Bu gibilerin kendilerinden veya kefillerinden müessesede bulundukları zamana aid masrafın iki misli alınır.

Öğretmenlerin kalacakları lojmanları ve eğitim verecekleri okulları yapma külfeti köylülere yüklenmişti:

 

Madde 16 — Köy öğretmenlerinin tayin edilecekler i okulların binaları ve öğretmen evleri Maarif Vekilliğince verilecek plânlara göre Köy Kanununa tevfikan, bölge ilk tedrisat müfettişi ile gezici başöğretmenin nezaretinde köy ihtiyar heyetleri tarafından yaptırılır ve Öğretmen tayin edilecek köylere keyfiyet üç yıl önce bildirilir. Köy bütçesinde de on a göre tedbirler alınır, Öğretmen işe başlamadan evvel okul binası ile Öğretmen evi tamamen bitirilir. Köy okulları binalarının tamiri ve okulun daimî masrafları köy ihtiyar heyetlerince temin edilir.

Bütün bunlar işin teknik ve ekonomik yönleriydi. Eğer proje bu çerçeve ile sınırlı kalsaydı, içerdiği zorbalıklara rağmen yaşanan zamanın şartlarında hoş görülebilir, iyi niyetli bir atılım hamlesi sayılabilirdi.

Fakat madalyonun diğer bir yüzü vardı.

Yöneticiler köylülere sadece modern zirai teknikleri öğretmek istemiyorlardı, aynı zamanda onları devşirmek, modern, batılı, pozitivist, Kemalist bireylere dönüştürmek, partilerinin birer neferi haline getirmek istiyorlardı.

Enstitüler okuldan çok kışlalara, içindekiler ise öğretmen ve öğrencilerden çok askerlere benziyorlardı. Öğrenciler de öğretmen de enstitü müdürü de tek tip üniforma giyiyordu.Image

“Cahil köylülerin” aydınlatılması, adam edilmesi için müfredata teknik dersler oranında “kültürel” dersler konulmuştu.

Öğrenciler batı klasiklerini okuyacak, en az bir müzik aleti çalmayı ve halkoyunları oynamayı öğreneceklerdi. Tabi bir yandan da vatandaşlık bilgisi adı altında yoğun ideolojik endoktrinasyona tabi tutulacaklardı.

1954’ de de Demokrat Parti Köy Enstitülerini ilköğretmen okullarına çevirerek varlıklarına son verene kadar Köy Enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek toplam 17.251 köy öğretmeni yetişti.

Proje yakın tarihimizde derin izler bıraktı.

Geçtiğimiz günlerde bu kuruluşun sekseninci yıldönümü münasebetiyle sosyal medya ve basında birçok şey yazılıp çizildi.

Çok kimse bu “muhteşem” projeyi hasretle anarken projeyi sonlandıranlara ateş püskürdü.

Bir kesim de artık toplumsal hafızadan silinmeye başlayan acı tecrübeleri hatırlatarak o ah vah edenlere cevaplar verdi.Image

Sanırım mesele, projenin ideolojik yönünü ne kadar görüp ne kadar önemsediğimiz noktasında düğümleniyor.

İnsanların ideolojik projeler karşısında birbirine taban tabana zıt tavırlar alması şaşırtıcı değil. Çünkü iktidar yanlıları, verdikleri “tali hasarları” (collateral damage) göz ardı edip projelerinin müspet taraflarını ön plana çıkartırken muhalifler sağlanan faydalardan sarfınazar edip yol açılan olumsuzluklara odaklanıyorlar.

Projeyi iyi niyetli, nötr, ideolojik yönü olmayan bir bilinçlenme, cehaletten/fakirlikten kurtulma, dayanışma ve modern teknikleri öğrenip uygulama yönünde atılmış “hayırhah” bir adım olarak görenler -kendilerince haklı olarak- bu kadar güzel bir çabaya muhalefet edenlere kızıyorlar. Bu gruptakilere göre Köy Enstitüsü projesi,

  1. O yılların Türkiye’si düşünüldüğünde çok büyük, önemli ve hayati bir proje,
  2. Daha önce devlet tarafından adam yerine koyulmayan köylülerin ilk defa devlet tarafından adam yerine konulduğu bir proje,
  3. Devlet eliyle köylülere nitelikli, ücretsiz ve pratik esaslı eğitimin ilk kez sağlandığı bir proje,
  4. Bugün hâlâ yaka silktiğimiz tembellik, cehalet ve yobazlıkla mücadele etme amacıyla atılmış cesur ve kararlı bir adım,
  5. Köylerde doğup büyüyen zeki gençler için dünyayı tanımak yönünde fırsatlar sunan, onlara yeni kapılar açan bir proje,
  6. Mevcut iktisadi şartlarda, eğitimin ağır mali yükünü devletle vatandaş arasında başarıyla paylaştıran bir proje,
  7. İkinci dünya savaşı yıllarında, iktisadi buhranların ortasında, elde avuçta para pul bulunmayan günlerde en makul maliyetlerle yapılabilecek ideal bir proje,
  8. Uygulamalarda görülen arızi, münferit bir takım işgüzarlık ve çarpıklıkların ana fikrine gölge düşürmemesi gereken bir projeydi.

Projenin ideolojik yönünü görüp, bundan rahatsızlık hissedenler ise asıl derdin nüfusun o dönem yüzde seksenini teşkil eden köylülere yardım ve eğitim götürmek değil ideolojik endoktrinasyon yapmak olduğunu ileri sürüyorlar. Bu gruptakilere göre Köy Enstitüsü projesi,

  1. Devleti o zaman yöneten elitlerin “cahil” köylü halkı, “aydınlanma” idealleriyle adam etmek için uygulamaya koyduğu,
  2. Pozitivist ve jakoben bir anlayışla planlanmış ve uygulanmış olduğu için zorbalıkların normal görüldüğü, dönemin faşist ruhuna son derece uygun,
  3. Asırlar boyu nesilden nesle aktarılan kültürü, bir an önce kurtulmak gereken çöp kalıntıları gibi gören, köylünün atalarından tevarüs ettiği hiçbir şeyin yeni dünyada yeri olmadığına inanan, köylüleri o “hurafelerden” kurtarmak gerektiğine iman etmiş idarecilerin ortaya attığı,
  4. Köylüleri zorla Bach, Mozart dinleterek, mandolin, armonika, flüt ve bulunabilirse piyano çaldırarak Batılılaştırmayı amaçlayan
  5. Devleti yönetenlerin köylüleri “adam yerine koyduğu” için değil “adam etmeye çalıştığı” için hayata geçirdikleri

bir projeydi.

Ben şahsen ikinci gruba yakın hissediyorum kendimi.Image

O yıllarda tarihi tecrübemizi, eski medeniyetimizi bilen, ona kıymet veren ve milli/dini haysiyet iddiası olan az sayıda yerli entelektüel ve din adamının bu hoyrat yok sayışa, topyekûn sıfırlamaya tepki göstermeleri gayet anlaşılır bir durum. Bugün tepki gösterenler aynı hassasiyetin temsilcileri aslında.

Proje sosyolojik açıdan değerlendirilirse açık bir öngörüsüzlük örneği ile karşı karşıya olduğumuz da söylenebilir.

1940’larda gelişen dünyanın tarım toplumundan sanayi topluma, dolayısıyla kırdan kente doğru yolculuğu gözlerinin önündeyken insanlar hep köylerinde kalacakmış, ülkemiz hiç sanayileşmeyecekmiş gibi köye, ziraata, hayvancılığa yatırım yapmak hiç de akıllıca bir hareket sayılmaz. Devrin idarecileri feraset gösterip, köyden kente gelecek kaçınılmaz göçün planlamasını yapmak, şehirlere göçecek köylülerin yaşayabilecekleri uydu kentleri tasarlamak, şehir hayatına onları nasıl adapte edeceklerini düşünmek yerine köylülerin hep köylerinde kalacakları varsayımında bulunarak büyük bir hata yapmışlardır.

Kendi toplumlarına yabancılaşmış idarecilerin daha fazla kişiyi topluma yabancılaştırma esasına dayalı çabasının başarısız olmasının mukadder olduğu da aşikâr.

Savaşta yenilmiş, perişan olmuş, milli gururu incinmiş kitleleri milli/dini hisler üzerinden mobilize etmenin kitabını Hitler yazmıştı. Bizim idarecilerimiz dini dışlayan, pozitivist/Kemalist ideallerinin endoktrinasyonu esasına dayanan bir retoriği tercih ettiler. Yaptıklarının ters tepmemesi mucize olurdu.

Köy Enstitüleri bir tarafıyla “Halk Partili” nüfusu arttırma projesiydi. Siyasi bir projeydi. Taraftarlarının ve karşıtlarının bu kadar çok ve keskin olmasının sebebi sanırım bu.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Joker’in Ahlakı!

Joker’in Ahlakı!

2019 yılının Ekim ayında vizyona giren Joker filmi çok büyük ilgi gördü.

Zamanın ruhuna uygun bir film çekmiş Todd Phillips. Kötülükle iyiliğin arasındaki sınırların flulaştırıldığı bir zamanın…

Joker, bir çizgi romandan beyaz perdeye taşınan bir karakter.

Bizde yaygın olan umumi kanaatin aksine çizgi romanlar (ve çizgi romanlardan hareketle çekilen filmler) sadece çocuklar için üretilmez.

Özellikle de Joker’in yer aldığı Batman için bu böyledir.

Joker karakteri 1940 yılında yayımlanan ilk Batman hikayesinde ortaya çıkmış.

Zaman içinde çok farklı şekillerde yeniden yeniden üretilmiş.

Son film, Joker’in ortaya çıkışını, bir yandan çocuklukta yaşadığı travmalardan kaynaklanan psikolojik sorunlarıyla uğraşırken durmadan zulme uğrayan, aşağılanan, haksızlığa uğrayan ve ne toplumdan ne çevresinden destek bulabilen “zavallı” bir adamın elinde olmadan psikopatlaşması şeklinde anlatıyor.

Yani hikâyeyi kötünün perspektifinden aktararak “kötünün aslında pek de kötü olmadığını” düşündürüyor!

Neticede süper kahraman Batman de “yanlış” yapanları cezalandırıyor Joker de!..

Film seyircisini, “birini iyi diğerini kötü yapan nedir” sorgulamasına itiyor.

İyiyi iyi (ve haklı) yapan zenginliği, yakışıklılığı ya da pahalı, şık kıyafetler giymesi mi?

Kötüyü kötü (ve haksız) yapan çirkinliği, zevksizliği, kabalığı, fakirliği mi?

Eski çizgi romanları okuyanlar, önceki filmleri seyretmiş olanlar bilir: Aslında Joker’in ortaya çıkışının orijinal hikâyesi son filmde anlatıldığı gibi değildir.

Hikâye tamamen endüstrileşmiş, karanlık, gotik, sevgisiz ve soğuk Gotham şehrinde başlar. Joker aslında kimya mühendisliğinde ileri derecede uzmanlaşmış suça meyilli bir sanayi işçisidir. Bir gün tehlikeli kimyasallarla dolu bir kazana düşer. (Hikâyenin 1951’deki versiyonunda hamile karısını desteklemek amacıyla yeterli para bulamadığından küçük suçlara bulaşmak zorunda kalan Arthur Fleck’in kazana düşmesinin sebebi kendisini kovalayan Batman’in bizzat kendisidir.) Kimyasalların etkisiyle derisinin rengi bembeyaz, saçları yeşil, dudakları kıpkırmızı olur ve çıldırır. Ağzının çevresini yakarak deforme eden asit, yüzünde onu sürekli gülüyormuş gibi gösteren derin çizgiler oluşturur. Artık istese de kurtulamayacağı bir palyaço görünümüne mahkûm olmuştur. Etrafına topladığı kimselerle beraber, engel olamadığı kahkahaları eşliğinde vandallığa başlar. Hedefi para kazanmak ya da güç devşirmek değil müesses nizamı yıkmaktır. Devleti karşısına almış, bir anarşiste dönüşmüştür Joker!

Düzenin “patronlarından”, zengin kapitalist Bruce Wayne, parasının ve “bilimin” sunduğu imkânlarla Batman kostümüne bürünüp bu “teröristi” hizaya getirecektir!

Hikâyedeki “sanayileşmenin” psikopatlaştırdığı (yabancılaştırdığı) sanayi işçisi motifi tanıdık geldi mi?

Aslında ilk çıktığından bu yana, sosyolojik bir tezi (ve anti tezini) geniş kitlelere basitleştirerek anlatmanın bir aracı olarak kullanılmıştır Joker karakteri.

Son filmde de benzer bir niyet seziliyor.

Post modern çağın ve post truth devrinin sosyolojisi yapılıyor.

Nasıl mı?

Önce aşırı basitleştirilmiş bir özet verelim:

Modern – Post Modern – Post Truth

Modernliğin gelişiyle birlikte tanrısızlaştıkları ve “dinsel dogmalara’ inançlarını yitirdikleri için insanlar giderek bireysel düşünmeye, kendilerine aşırı odaklanmaya başladı.

“Bilimin ışığı ile aydınlanan” kitleler artık birilerinin kendilerini Allah ile aldatmasına müsaade etmeyeceklerdi.

En önde gelen sosyal yapılardan biri olan “din” aydınlanma, sanayileşme ve şehirleşmeyle etkisini yitirdi.

Din zayıfladıkça toplumsallık da zayıfladı. Bireysellik, bencillik ön plana çıktı.

İnancını yitiren toplumun ahlâkî bir boşluğa düşmesine nasıl engel olunacaktı?

“Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz” bireylerin bir arada yaşayabilmesini nasıl temin edeceklerine kafa yoran modern düşünürler, büyük dinlerinkine benzer kapsayıcılıkta bir düşünce olarak “bilimi” oluşan boşluğa yerleştirebileceklerini düşündüler.

Zygmunt Bauman’ın sözleriyle aktaracak olursak, “Kilisenin, şimdi tükenmiş ya da etkisiz kalmış olan ahlâki gözetiminin bıraktığı boşluğun, dikkatle ve ustalıkla uyumlulaştırılmış bir dizi rasyonel kuralla doldurulabileceğine ve doldurulması gerektiğine; inancın artık yapmadığını aklın yapabileceğine; gözlerini dört açar ve tutkularını bastırırlarsa insanların karşılıklı ilişkilerini, inançla ‘körleştikleri’, yabani ve evcilleştirilmemiş duygularının başıboş bırakıldığı dönemlerde olduğu kadar, hatta belki de o dönemlerde olduğundan daha çok ve daha iyi (daha ‘uygar’, barışçıl ve rasyonel bir şekilde) düzenleyebileceklerine içtenlikle inandılar. Bu inanca paralel olarak, artık Tanrı’nın emirlerinin ardına gizlenmeden “insan yapımı” kökenini yüksek sesle ve utanmadan ilan edecek ve buna rağmen (ya da daha doğrusu bu sayede) “tüm rasyonel insanlar’ın benimseyeceği ve boyun eğeceği ahlâki bir kod oluşturmak için durmaksızın çaba gösterildi.” (Postmodern Etik, Zygmunt Bauman)

Modern insana “her şey” düzeltilebilir geliyordu. Ama kazın ayağının öyle olmadığı anlaşıldı.

Max Weber, rasyonel bir etik üretme iddiasının başarılı örnekleri olarak gösterilen kapitalist tecrübelerinin aslında Protestan ahlakına (yani esas itibarıyla yine dine) dayandığını gösterdi.

Dini tamamen dışlayarak ilerlemek isteyen birçok ülkede korkunç acılara sahne olacak totaliter rejimler kuruldu.

Rasyonel bilim de dertlere deva olmuyordu. Hayatta en hakiki mürşidin ilim falan olmadığı ortaya çıktı. Eski devirlerde din nasıl muktedirlerin elinde bir sömürü aracına dönüşmüşse modern zamanların bilimi de güç sahiplerinin elinde bir tahakküm aracına dönüşüyordu.

Tanrı fikri kaybedilince her kul tanrı sayılır oldu. Bu nevzuhur “tanrılar” arası çatışmanın nasıl giderileceği sorusuna cevap üretilemedi. Çünkü yeni tanrılar eşitti ama bazıları “daha eşitti”.

Bizim üstümüzde bir irade yoksa “neden ahlaklı olmalıyız?” sorusuna tatmin edici bir cevap verilemedi.

Bauman “hümanist projenin uygulanabilirliğine ve nihai zaferine duyulan inancın” boş bir inanç olduğunu, müphem ya da çelişkili olmayan bir ahlâkın, evrensel olan ve “nesnel temellere dayanan” bir etiğin pratik olarak imkânsız olduğunu, post modernitenin böyle bir ihtimali reddetmek üzerine kurulu olduğunu söylüyor.

Bu iddia insan topluluklarını karanlığın, ayazın ortasında bırakan ürkütücü bir iddia…

Batman ve Joker’in ahlaken birbirlerine üstün olmadıklarını teslim eden ama bunu yaparken aslında “ahlâkî” diye, “iyi” diye bir şeyin var olamayacağını ileri süren bir iddia.

Dostoyevski, “Tanrı yoksa her şey mubahtır” derken bu noktaya dikkat çekiyordu.

Tanrıyı insanın hayatından çıkartmanın cehennemin kapılarını açtığını düşünüyorum. Hem de daha yeryüzündeyken…

Yıldızların koyu bulutlar ardına saklandığı bir gece tasavvur edelim. Okyanusun ıssızlıklarında, zifiri karanlıkta yapayalnız ve pusulasız kalan bir geminin sakinleri istikametlerini tayin edemezler. Çünkü -hangi gelişmiş teknolojiyi kullanırsa kullansın- hiçbir gemi kendi dışında bir referans noktası olmadan istikamet belirleyemez.

Ahmet Hamdi Tanpınar “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde bu konu ile ilgili olarak kahramanına şunları söyletir:

“Cenab-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı; insan da saati kendine benzer icat etti… İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur! Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur! ../.. Maden, kendiliğinden ayar kabul etmez. İnsan da böyledir. Salâh, iyilik, Hakk’ın bize lütufla bakışı sayesinde olur. Saat de böyledir.”

Bauman özetle “evrensel iyi ve kötü diye bir şey yok, boşuna aramayalım, olursa ancak parçalanmış, göreceli, geçici, konjonktürel iyilikler olabilir, bunu kabul edelim” derken aslında tanrıyı hayattan çıkartan insanoğlunun başarısızlığını ilan eden teslim bayrağını göndere çekmiş oluyor.

Joker’in yönetmeni Todd Phillips de Bauman’ın iddiasını vülgarize ederek kitlelere taşıyor.

Bence yanılıyorlar…

Evrensel iyi ve kötüler, doğru ve yanlışlar VAR ve hiçbir dünyevi güç bunu değiştiremez.

Çok güçlü, çok zengin, çok kurnaz, çok karizmatik kimseler peşlerine taktıkları milyonları kandırıp kötülüklerini “iyilik” gibi sunmayı başarsalar da asıl “geçici” olan onların bu başarısıdır.

Ahlaklı olmanın ne demek olduğunu Batman’den de Joker’den de, onların “kolpalığını” fark ve itiraf eden Bauman’dan da, ıslah ediyoruz derken fesada uğrattıkları kitlelerin omuzunda yükselen “liderlerden” de öğrenecek değiliz…

Çünkü isteyen istediği kadar inkâr etsin, Allah var!

Hangi coğrafyada, hangi zamanda, kim tarafından yapılırsa yapılsın masumları öldürmek, çocukları taciz etmek, çalmak, yalan söylemek, emanete hıyanet etmek hep kötü, hep yanlış olacak.

Hangi coğrafyada, hangi zamanda, kim tarafından yapılırsa yapılsın merhamet göstermek, doğru sözlü olmak, hastanın, fakirin, yetimin, öksüzün, düşkünün yardımına koşmak hep iyi, hep doğru olacak.

Çünkü Allah var ve bize lütufla bakıyor…


Yararlanılan kaynaklar:
https://www.the-philosophy.com/god-exist-permitted-dostoevsky
https://en.wikipedi0.org/wiki/Joker_(character)
https://www.alticizilisatirlar.net/node/2


Bu yazı ilk olarak 20 Ekim 2019 tarhinde fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Immanuel Wallerstein’ın Ardından

Immanuel Wallerstein’ın Ardından

31 Ağustos 2019 günü, 88 yaşında dünyadan ayrılan Immanuel Wallerstein, geçtiğimiz 1 Temmuz’da, kendi web sitesinde yayımladığı “Bu Son, Bu Başlangıç” başlıklı son yazısıyla okurlarına veda etmişti. Yazı şöyle başlıyordu:

“İlk yorumum 1 Ekim 1998 de ortaya çıktı. Binghamton Üniversitesi’nde Fernand Braudel Center (FBC) tarafından yayımlandı. O zamandan bu yana hiç aksatmadan her ayın birinde ve on beşinde yorumlar yazdım. Bu yazdığım, bu serinin beş yüzüncü yorumu ve yazacağım son yorum olacak. Kendimi büyük bir disiplinle bu yorumları düzenli olarak yazmaya adadım. Fakat kimse sonsuza dek yaşamaz ve benim de bu yorumları yazmaya devam etmeme imkân kalmadı.”

Tam adıyla Immanuel Maurice Wallerstein, Amerikalı, Yahudi kökenli, marksist bir sosyolog, ekonomi tarihçisi, siyaset bilimciydi.

Kendisi sosyal bilimleri tek bir disiplin olarak görürdü. Ona göre aslında sosyal bilimin parçaları olan ekonomi, tarih, sosyoloji, antropoloji, özellikle ikinci dünya savaşından sonra üretilerek aralarına koyulan suni farklılıklarla ayrıştırılmışlardı. Bu ayrımı Avrupa merkezli (eurocentric) bir ayrım olarak niteliyordu.

Wallerstein’ın bilime en önemli katkısı bir analiz yöntemi olarak ortaya attığı dünya sistemleri analiz metoduydu.

Wallerstein, modernleşme teorisinden mülhem “Üçüncü Dünya” ifadesine karşı çıkarak ve bağımlılık teorisinden (dependency theory) hareket ederek, karşılıklı ekonomik ilişkilerinin oluşturduğu karmaşık bir ağ ile birbirine bağlı tek bir dünyada yaşadığımızı savunmuştu. Ona göre dünya, merkez (core) ve çevre (periphery) olarak ikiye bölünüyordu. Ayrıca merkez ve çevre arasında, yarı çevre (semi-periphery) olarak adlandırdığı, diğerleri ile ilişkilerine göre tanımlanan bölgeler bulunuyordu. Yarı çevreler, merkezler karşısında periferi gibi, periferi karşısında merkez gibi algılanıyordu. Merkez ve çevre arasında çok temel ve kurumsallaşmış bir iş bölümü söz konusuydu: Merkez ileri teknolojisiyle sofistike ürünler üretirken çevrenin vazifesi merkeze bu ürünleri üretebilmesi için gereken ham maddeleri, zirai ürünleri ve ucuz iş gücünü arz etmekti. Merkez ile çevre arasındaki alışveriş adaletsizdi. Çevre ürünlerini ucuza satmaya, merkezin ürünlerini ise yüksek bedellerle satın almaya zorlanıyordu. Yarı çevre dediği yerler merkez karşısında çevre gibi, çevre karşısında merkez gibi muamele gören yerlerdi.

Ülkemiz Wallerstein’ın analizinde tam bir yarı-çevre örneği teşkil ediyordu.

Wallerstein analizi üzerinden çok ciddi eleştiriler aldı. Bunlardan birisi, Marksist perspektifi gereği her şeyi ekonomi eksenine oturtması, kültürleri hiç dikkate almamasıydı. Ona göre “çevredeki” ülkeler hiçbir zaman gelişemeyecek, her zaman merkezin sömürüsüyle zayıf kalacaklardı ama yaşanan örnekler bu şablonun doğru olmadığını göstermişti: Singapur, Güney Kore, Hong Kong gibi yerler teknolojik olarak ilerlerken bir yandan da zenginleşerek “merkezi” yakalarken, içine kapanarak izole olmayı seçen Kuzey Kore’nin zincirlerinden kurtulamadığı ortaya çıkmıştı. Ayrıca göç hareketleri ile kitleler yer değiştiriyor, ülkelerin demografisi Wallerstein’ın analizini anlamsızlaştıracak şekilde değişiyordu. Mesela yüzde onundan fazlasını “çevreden” göç edenlerin teşkil ettiği Fransa’nın “merkezliği” tartışmalı hale geliyordu.

Wallerstein 1999 yılında yayımladığı “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” isimli eserine şu cümlelerle başlıyor:

“Ben karanlık bir ormanın tam ortasında olduğumuza ve ne yöne gitmemiz gerektiği konusunda yeterli netliğe sahip olmadığımıza inanıyorum. Bunu acilen hep birlikte tartışmamız gerektiğine ve bu tartışmaya gerçekten dünya çapında katılınması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca bu tartışmanın, bilgi, ahlak ve siyasetin her birini ayrı köşelere ayırabileceğimiz bir tartışma olmadığına da inanıyorum.”

Adeta bir kâhin edasıyla içine doğduğumuz tanıdığımız ve bildiğimiz dünyanın büyük bir kriz içinde ve eşi görülmemiş değişikliklere gebe olduğunu şu sözlerle ifade ediyor:

“Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısı, yirminci yüzyılda gördüğümüz her şeyden daha güç, daha düzen bozucu, ama aynı zamanda daha açık olacak bence. Bunu, hiçbirini burada tartışamayacağım üç öncülden yola çıkarak söylüyorum. Birinci öncül şu: Bütün sistemler gibi tarihsel sistemler de ölümlüdür. Bir başlangıçları, uzun bir gelişmeleri ve dengeden uzaklaşıp çatallanma noktalarına ulaştıkça yaklaştıkları bir sonları vardır.

İkinci öncül, bu çatallanma noktalarında iki şeyin geçerli olduğudur: Küçük girdiler büyük çıktılar yaratır (oysa sistemin normal gelişme zamanlarında, büyük girdiler küçük çıktılar yaratır) ve bu tür çatallanmaların sonucu bünyevi olarak belirsizdir.

Üçüncü öncül ise modern dünya sisteminin, tarihsel bir sistem olarak ölümcül bir krize girmiş olduğu ve varlığını elli yıl daha sürdürmesinin pek muhtemel olmadığıdır. Gelgelelim, sonucu belirsiz olduğu için, sonuçta ortaya çıkacak sistemin şu an içinde yaşadığımız sistemden daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağını bilmiyoruz, ama geçiş döneminde ortaya sürülen peyler son derece yüksek, sonuç son derece belirsiz ve küçük girdilerin çıkacak sonucu etkileme yeteneği son derece büyük olduğu için, geçiş döneminin ağır sorunlarla dolu korkunç bir dönem olacağını biliyoruz.”

Komünizmlerin, Üçüncü Dünya’daki ulusal kurtuluş hareketlerinin ve Batı dünyasında Keynes modeline duyulan inancın ve halklarına reformist programlarla yeryüzü cenneti vaat eden ideolojilerin çöküşünün yaratacağı derin hayal kırıklıklarının devletlerin halkların gözündeki meşruiyetini dayanaksız bırakacağını ileri süren Wallerstein 1990’larda görülen türden epeyce kargaşalık çıkmasını beklediğini söylüyor.

Bu kargaşalıkların dünyanın “çevre” ülkelerinden (ABD gibi) daha zengin ve daha istikrarlı olduğu ileri sürülen “merkez” bölgelerine yayılmasını beklediğini ifade ediyor.

11 Eylül saldırısı, “Occupy Wall Street” hareketi, Fransa’da sarı yelekliler, tamamen destabilize olan Irak, Suriye gibi ülkelerden gelen göç dalgaları sanki şimdilik Wallerstein’ın kehanetlerini teyit eder gibi görünüyor.

Karamsar bir tablo çizen Wallerstein şu sözleri ile bir umut penceresi açmayı da ihmal etmiyor:

“Evrendeki en karmaşık, dolayısıyla çözümlenmesi en güç sistemler olan insani toplumsal sistemlerde, iyi toplum mücadelesi, sürmekte olan bir mücadeledir. Üstelik insani mücadelenin, en fazla anlama sahip olduğu zamanlar, tam da bir tarihsel sistemden (mahiyetini önceden bilemeyeceğimiz) bir başkasına geçiş dönemleri olmaktadır. Başka türlü söylersek, özgür irade dediğimiz şeyin, mevcut sistemin denge durumuna geri dönme baskılarına direnebildiği zamanlar, ancak bu tür geçiş dönemleri olmaktadır. Nitekim, kökten değişim, asla kesin olmasa da mümkündür ki bu da bize daha iyi bir tarihsel sistem aramak için rasyonel bir biçimde, iyi niyetle ve kararlı bir biçimde hareket etmenin ahlaki sorumluluğumuz olduğunu hatırlatır.”

Ne olacağı belirsiz evet! Ama belirsizlik korkulacak bir şey değil, harika bir şeydir diyerek biz okuyucularını heyecanlandıran şu cümleleri kayda geçiriyor:

“[Kesinlik, gerçek olsaydı, ahlaken ölmek demek olurdu.] Gelecek hakkında kesin bilgiye sahip olsaydık, herhangi bir şey yapmaya yönelik ahlaki bir zorlama olamazdı. Bütün eylemler tayin edilmiş olan kesinlik içine düşeceği için, her türlü ihtirasın bağımlısı olmakta ve her türlü bencilliği yapmakta serbest olurduk. Eğer her şey belirsizse, o zaman gelecek yaratıcılığa, hem de sadece insanın değil, bütün doğanın yaratıcılığına açıktır. Olasılıklara, dolayısıyla daha iyi bir dünyaya açıktır. Ama oraya ancak ahlaki enerjilerimizi onu gerçekleştirmeye adamaya hazır olduğumuzda, karşımıza hangi kılıkla ve hangi bahaneyle çıkarsa çıksınlar, eşitsiz, demokratik olmayan bir dünyayı tercih edenlerle mücadele etmeye hazır olduğumuzda ulaşabiliriz.”

Tabi ki kısacık bir yazıda Immanuel Wallerstein’ın 88 senelik bir ömür boyunca ürettiği fikirleri özetlemek mümkün değil. Ama hakikati ararken herkesten farklı düşünüp düşüncelerini ortaya koymaktan korkmayan bu cesur ve bilge düşünürün bazı fikirlerini ölümünün hemen ardından gündeme taşımak, hatırlatmak istedim.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

On Yıl Meydan Okuması (#10yearschallenge)

Sosyal medyadaki yeni akımın adı: “10 years challenge”. Yani on sene meydan okuması. Bu akım ile birlikte, insanlar, 10 sene önce çekilmiş bir fotoğraflarıyla yeni çekilmiş bir fotoğraflarını yan yana koyarak, yaşamış oldukları değişimi sosyal medya üzerinden sergiliyorlar.

Milyonlarca takipçisi bulunan oyuncuların, sanatçıların ve sporcuların eski ve yeni fotoğrafları ilgi çekse de bu “challenge” bizde tamamen başka bir noktaya evrildi.

Birçok genç kadın, #10yearschallenge etiketi ve “büyüdük, güzelleştik, özgürleştik” notuyla, eski başörtülü ve yeni başı açık fotoğraflarını paylaşmaya başladı. Özellikle genç neslin inancını kaybettiği, deizme, hatta ateizme kaydığı sıkça dile getirilip tartışılırken ortaya çıkan bu yeni durum hayli ilgi çekici.

Büşra CebeciAslında konuyla ilgili olarak bir süredir birçok şey yazılıp çiziliyor. https://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/193792-basortusu-mucadelesinin-degisen-yolculugu adresinde, kendisi de başörtülüyken açılmaya karar veren genç gazeteci Büşra Cebeci çeşitli röportajları içeren sekiz yazı yayınladı.

https://www.yalnizyurumeyeceksin.com/ adresinde bir zamandır çok sayıda genç kadının baş açma hikayelerini anlattıkları mektupları yayınlanıyor.

Bu sosyal hareketliliğin derin bir sosyolojik analize ihtiyacı var. Böylesine ayrıntılı, bilimsel bir araştırmaya hazırlanırken yapılabilecek bazı ön tespitler ve sorulabilecek bazı sorular şunlar:
 

  1. Siber sömürgecilik gayretlerinin son derece tehlikeli bir yer haline getirdiği sanal alemde rastladığımız her şeye şüpheyle yaklaşmamız artık şart. Öncelikle benzer çalışmaların İran özelinde daha önce yapıldığını akılda tutarak, bir psikolojik operasyonla karşı olup olmadığımızı araştırmamız lazım. Acaba bu paylaşımlar buzdağının su üzerinde görülebilen ucu mu yoksa bir manipülasyon amacı ile köpürtülen, kimi samimi kimi sahte “ifşalar” mı?

    BBC Türkçe’nin https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46758752 adresinde yaptığı haber toplumun nabzını tutan, derin bir toplumsal değişimin izlerini süren gazetecilerin başarısı mıydı yoksa bir dizi sosyo-psikolojik manipülasyon çabasının adımlarından birisi miydi diye sormamız gerekiyor. BBC’nin konuya ilgisinin sürdüğü görülüyor: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46930951



  2. Keşke şöyle esaslı bir araştırma yapılabilse de bu şekilde başını açanların yahut açmayı düşünenlerin geri kalanlara oranı ile ilgili bilimsel bilgiye ulaşabilsek. Öte tarafta başını örtmeye karar veren ya da bunu düşünenlerin oranı da gayet ilgi çekici bir metrik olabilir. Havai fişeklerle kutlamalara girişmeden, yahut ağıtlar yakmadan önce karşılaştığımız fenomen hakkında “algısal” değil “bulgusal” verilere ihtiyacımız var.






     
  3. Başını açanların eski, başörtülü fotoğraflarını paylaşmalarına karşılık başlarını örten kadınların eski açık fotoğraflarını paylaşmaları söz konusu değil. Bilakis tesettüre karar verenler eski açık fotoğraflarını mümkün olduğunca toplar, kimse tarafından görülmemesini sağlamaya çalışırlar. Çünkü o açık fotoğraftaki kişi hala kendileridir. Ama açılanlar sanki önceki fotoğraftaki kişi artık kendileri değilmiş gibi davranıyorlar. Evet bir zamanlar bir tırtıldım ama o halimle bir alâkam kalmadı, artık ben bir kelebeğim, bambaşka bir varlığım diyorlar sanki… “Güzelleştik” vurgusuna dikkat.






     
  4. Başını açmaya karar veren kadınları bu kararı alırken nelerin etkilediği sorusunun cevabı da oldukça mühim. Siyasetle yatıp siyasetle kalkan bir toplum olarak meseleyi hemen siyasi bir zemine taşımaya mütemayiliz. Oysa ki şehirleşmeden, post modernizme, relativizmden, feminist hareketin yükselişine, geç yaşanan bir “büyübozumundan” sosyal medya etkisine kadar iç içe geçmiş birçok “sebep” söz konusu olabilir.






     
  5. Bir kadının başını örtmeye ya da açmaya karar vermesi büyük zorlukları, toplumsal baskıları, dedikoduları tek başına göğüslemesi anlamına gelir. Geleneksel çevreden fiziksel olarak uzaklaşmak, sosyalleşme zeminlerini değiştirmek bu zorluğu “azaltan” bir faktördür. Bu açıdan bakıldığında, bu zor kararı alan kadınların ne kadarının yurtdışındayken, ne kadarının yurt içinde ama kendi şehrinden uzakta okurken, yani kendi geleneksel çevresinden uzakken kararını uygulamaya koyduğu önemli ipuçları verebilir.






     
  6. Sosyal medya “evden çıkmadan” başka “mahalleye” taşınma imkânı sağlıyor. Acaba yukarıda bahsettiğimiz sosyal çevre değişikliği sadece sanal ortamda da olsa aynı etkiyi üretebilir mi? Mesela bir üniversite öğrencisi, sadece internette “takıldığı” ortamlardan ve kişilerden etkilenerek başını açmak ya da örtmek gibi son derece radikal bir karar verebilir mi?





     
  7. Gerçek dünyada başını örtmeye ya da açmaya karar veren kişinin kararından onunla temas halindeki her insan derhal haberdar olur. Evinin kapısından çıktığında kapı komşuları, alışveriş yaptığı marketin çalışanları, sürekli kullandığı dolmuş hattının yolcuları, okul/iş arkadaşları yeni kıyafetiyle kadını görür. Kimisi umursamaz, kimisi yargılar, kimisi ayıplar, kimisi de destekler. Bu son derece travmatik bir süreçtir. Belki de birçok kişi aldığı kararı uygulamayı sırf bu yüzden erteler durur. Tabiatıyla açılma/kapanma konusunda alınan kararı çevreden saklama imkânı yoktur ama sadece sanal alemde etkileşime girilen insanları yeni görünüşünden haberdar etmek kararı uygulamaya koyan kişiye kalmıştır. On yıl meydan okumasını bahane ederek “açıldığını” sanal alemde tanıdığı tanımadığı herkese ilan etme arzusunun da incelenmesi gereken bir duygu olduğu görülüyor. Kadınlar kendileri için zaten hayli “travmatik” olan bu süreci neden daha da ağırlaştırmak ister? Sanal âlemde yeni görünüşün ifşasına, fiziksel çevreye karşı meydan okuma süreci tamamlandıktan sonra mı sıra gelir yoksa ikisi beraber mi yürür?






     
  8. Yapılan paylaşımların çoğunda sadece başörtüsünün çıkartılmadığı, inancın da kaybedilmiş olduğu görülüyor. Hatta bazılarında bu açıkça ifade ediliyor. Şarap kadehiyle yahut iyice dekolte kıyafetlerle verilen yeni pozlar gerçekten bir “challenge” olduğunu işaret ediyor.  Acaba bu pozlar özgürleşmenin, bir iç yolculuğun mu, eski mahalleye meydan okumanın mı, yoksa yeni mahallede kabul görme çabasının mı neticesi? Terk edilen ne? Din mi? Millet mi? Gelenek mi? Eski mahalle mi?




     
  9. On yıl meydan okuması kapsamında yapılan paylaşımlara seyirci konumundaki erkeklerin ve kadınların verdiği tepkiler de incelenmeyi hak ediyor. Kimisi “özgürleşen” kadınları alkışlarken, kimisi kendince “yoldan çıkmış” kadınlara öfke kusuyor, kimisi de hakaretle, alayla, aşağılamayla meşgul. Komplo teorileri üretenler bile var. Aslında birçok Müslüman genç erkek de benzer bir süreçten geçiyor ama tabi yaşadıkları dönüşüm kadınlarınki kadar görünür olmadığı için yeterince tartışılmıyor. İnanç düzlemimizde görmezden gelinemeyecek kadar yoğun “tektonik” hareketlilikler var.



     
  10. Zor bir soru: Şahitlik ettiğimiz, Türk Müslümanlığının içi boşalmış, sadece kabuğu kalmış bir ağaç misali, yıkılmadan önce kendi kendine çatırdaması mı? Yoksa bir tarafta iki ruhluluktan kurtulmanın, toplumun bizi takmaya zorladığı maskeleri fırlatıp atmanın, diğer tarafta yozlaşan, içi boşalan inanma şekillerini terk edip, daha doğru, daha ihlaslı, daha samimi bir inancı inşa etmenin erken aşamaları mı?
     

Daha cevap aranması gereken çok soru, araştırılması gereken çok mevzu var. Yaşadığımız toplumsal değişimi anlamak için daha çok gayret etmemiz gerek.


Bu yazı ilk olarak 20 Ocak 2019 tarihinde fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Karanlık Kurul Komplolarından Kurtulamayacak mıyız?

Karanlık Kurul Komplolarından Kurtulamayacak mıyız?

Hatırlayacaksınız: Bir zamanlar bir TV kanalının dizilerinde karanlık, kasvetli, okült çağrışımlar yapmak üzere tasarlanmış salonlarda, sanki bir satanik ritüel gerçekleştirmek üzere toplanmış, büyük kırmızı koltuklarda oturup, kocaman yüzüklerin süslediği parmaklarını oynatarak kırık bir Türkçe ile konuşan “karanlık kurul” üyeleri olurdu.

Verilmek istenen mesaj belliydi: Çok varlıklı, çok karanlık, şeytani niyetler taşıyan, yüzlerini göstermeyen, Türkiye’ye kötülük yapmayı hayatlarının amacı haline getirmiş “birileri” sürekli hain planlar yapıp uygulamaya koymaktaydı. Bu “gizli” örgütler ülkeyi, dini yok etmeyi hedeflerken onları durdurmak için gece gündüz çabalayan “kahramanların” yanında olmak gerekirdi.

Belki de örgüt içinde dini, ahlaki, hukuki sınırları ihlal edişlerin, psikopatça davranışların rasyonalize edilmesi bu yolla mümkün oluyordu. Mesele hayatta kalma meselesiydi, mesele memleket meselesiydi, din meselesiydi.

Sabah akşam karanlık odalarda plan üstüne plan yapıp bizi yıkmak isteyen hain güçlere karşı bizim adımıza hayatta kalma mücadelesi veren bir gruba/kahramana taraftar olma fikri, insanların beyinlerine ekilmek istenen bir yalan, bir yanılsamaydı.

15 Temmuz gecesi, böylesi illüzyonlarla teshir edilen beyinlerin nasıl soğukkanlılıkla cinayetler işlemeye sevk edilebileceklerine hep beraber şahit olduk.

O gün, saçma sapan kurgulara prim vermeyen kişiler sokağa dökülüp darbe girişimine göğüslerini siper ettiklerinde bu hastalıklı kafadan kurtulduğumuzu sanmıştık. Görünen o ki sevinmekte biraz acele etmişiz.

Tarihin çöplüğüne attığımızı sandığımız karanlık kurullar, haçlı komploları, dış güçler, hainlerle, işbirlikçilerle dolu söylemler kısa zaman sonra -hem de daha güçlü olarak- geri döndü.

Maalesef komplo teorilerinin çok itibar gördüğü bir toplumuz.

Farkındalık oluşturma kisvesinde pompalanan korkular kendilerine kolayca müşteri bulabiliyor.

Korkular, zihin iklimini istila ettiğinde düşünceye, rasyonaliteye yer kalmıyor.

Halbuki azıcık açık fikirli olabilsek, azıcık korkmadan sorgulayabilsek göreceğiz ki bizi yıkmanın, yok etmenin kimseye faydası yok!

Kuyumuzu kazdıklarından emin olduğumuz Avrupa Birliği ülkeleri için çok önemli ve kârlı bir pazar yeriyiz.

Kim mal sattığı, büyük paralar kazandığı bir pazar yerini, sırf bazı müşterilerinin dünya görüşünü beğenmiyor diye yok eder?

Sadece bu da değil…

En büyük endişeleri kendilerine yönelecek dev bir göç dalgası olan Avrupa ülkeleri, acaba hangisini ister: O dalgayı tutabilecek kuvvetli, stabil bir ülke mi yoksa parçalanmış, güçsüzleşmiş, fakirleşmiş, devlet teşkilatı ortadan kalmış, sınırları delik deşik, yol geçen hanına dönmüş küçük devletçikler mi?

Kendilerini besleyen en önemli enerji hatlarının geçtiği bir ülke olan Türkiye’nin karışması, Türkiye’de idarenin ve kontrolün zayıflaması AB ülkelerinin işine gelir mi? Kendilerine doğalgaz taşıyan boru hatlarının her gün bilmem hangi terör örgütünce patlatılıp kesilmesine rıza gösterebilirler mi?

Kendimizi dev aynasında görmeyi bir tarafa bırakıp soralım: Amerika, Avrupa, Çin yahut Rusya’nın ülkemizi işgal ederek kavuşacağı ne var?

Petrolümüz yok. Doğalgazımız yok. Emperyalist güçlerin iştahını kabartacak yer altı kaynaklarımız yok.

Genç nüfusumuz, insan kaynağımız var deseniz, bunun için işgale ne lüzum var? Neredeyse tüm gençlerimiz bir göz kırpmaya bakıyor kendilerini yurt dışına atabilmek yahut uluslararası bir firmada çalışabilmek için.

“Yok olmamızı isteyen dış güçler” argümanı kitleleri korkutmak için üretilmiş bir korku aracı. Rasyonel temeli çok zayıf.

Etrafımızdaki herkesin sevgi pıtırcığı olduğu iddiasında değilim. Elbette her ülke kârını azami seviyeye çekmek, çıkarlarını muhafaza etmek, potansiyel tehditleri kontrol altında tutmak için planlar ve hamleler yapar ama bizi yok etmenin, zayıf düşürmenin bu plan ve hamleler içinde anlamlı bir yeri bulunmuyor.

Aslında “karanlık kurullar”, ileri sürülen iddiaların arkası boş olduğu için eninde sonunda yeniden ortaya çıkıyor. İnsanları korkutmak için rasyonel bir zemin olmadığında, komplo teorileri irrasyonel zeminlerde üretilir oluyor. Haçlılar, tapınak şövalyeleri, satanistler, sabetayistler, siyonistler, okültistler, masonlar, gizli örgütler, çok eski hesapları görmek için yüzlerce yıllık planlar yapıp nesiller boyunca aktaran acayip aileler falan gündeme geliyor. Tabi yanlarında gizli ajanları, sinsi işbirlikçileri ve içimize soktukları hainleri ile!..

Yani masaya, varlık sebepleri kötülük yapmak olan, neden kötülük yapsınlar ki diye soramayacağınız kurgusal öcüler sürülüyor. Onların son derece karanlık ve şeytani niyetlerini anlamamak akılsızlık, ciddiye almamak gaflet, umursamamak vurdumduymazlık sayılıyor. Zaten bu sanal öcü hikayelerinden korkmadığını izhar edenleri eninde sonunda o öcülerin ajanı olma ithamı bekliyor.

Komplo teorilerinin asıl müşterileri, düşük zekâ seviyeli, bilgi birikimi sığ kimseler. Komplo teorileri biraz da bu tür insanlara kendilerini olduklarından daha zeki ve bilgili hissettirdiği için cazip geliyor. Fakat korkular, özellikle de hayatta kalma endişeleri akıllı, bilgili insanları bile komplo teorilerine çekebiliyor.

Anlamsız korkularla mücadele verip zihinlerimizi öcülerden kurtarmamız gereken bir dönemden geçiyoruz. Dizginleri hislerimizin elinden alıp tekrar aklımıza devretmek zorundayız. Bu arada ruhumuzu saran karanlık ve hastalıklı hislerin yerine de sağlıklı hisleri ikame etmemiz lazım.

Gençliğimde Paul Harrison’ın “3. Dünyanın Batılılaştırılması” (Inside the Third World) başlıklı kitabını okuyup çok etkilenmiş, bizi sömürgeleştiren batıya karşı hınçla dolmuştum. O günlerde yolu Ankara’ya düşmüş garip bir Avrupalı Müslüman ile tanıştım. Daha yeni Müslüman olmuş bir İspanyol’du. Karayoluyla hacca gitmek istemiş, sınırdan geri çevirip Ankara’ya göndermişler. Bürokratik işlemleri halletmesinde yardımcı olduğum süreçte kendisiyle sohbetler ettik. O sırada içimi dolduran öfkeyle “bize” türlü kötülükler yapan batılıları anlattım ona. Beni dinledikten sonra tebessümle “kardeşim” dedi, “bir Müslüman olması gerektiği gibi Müslüman olursa, bırak batılıları şunu bunu, bizzat şeytanın kendisi bile ona kötülük yapamaz!” Bu sözler üzerine sarsıldığımı, ne diyeceğimi bilemediğimi hatırlıyorum.

Hani küçük çocuklar ayaklanıp yürümeye başladıklarında gider kafalarını sehpalara, koltuklara çarparlar, anneleri ağlayan çocukları teskin etmek için sehpaya koltuğa vurur ya, bizim halimiz de o çocukların haline benziyor. Hatalarımızın sorumlularını hep kendi dışımızda arıyoruz. Bir türlü kendi beceriksizliklerimizle, yetersizliklerimizle yüzleşme olgunluğunu gösteremiyoruz.

Eğer güçleneceksek bunun yolu anlamsız korkulardan yakamızı kurtarmaktan, birbirimizi sevip saygı göstermekten, hatalarımızla günahlarımızla dürüstçe yüzleşmekten ve toplumun tüm kesimlerini içine alacak adil, doğru işleyen sosyal yapılar kurmaktan geçiyor, birbirimizle ve hayali düşmanlarla savaşmaktan değil.


Bu yazı ilk olarak 20 Mayıs 2019 tarihinde fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Kedicikler Kültü

Kedicikler Kültü

Son birkaç yıldır, özellikle televizyon/internet yayınlarındaki garip, sıra dışı, hatta provokatif söylem ve eylemleriyle sürekli gündemde kalan Adnan Oktar grubunun lideri ve mensupları 2018 Temmuz’unda geniş bir operasyonla gözaltına alındı. Mütevazı sayıları ile orantısız seviyede bir etkinlik gösteren, hayli cüretkâr sayılabilecek bu örgüte karşı son birkaç senedir homurdanma seviyesinde verilen tepkiler bir anda yükseldi. Daha önce televizyonda pervasızca sergilenen fanteziye biraz imrenerek, biraz kıskanarak, dudakların kenarında alaycı bir tebessümle bakanlar bile bir anda bu “toplumu yozlaştıran”, “dış güçlere taşeronluk, hatta casusluk yapan”, “genç kız ve erkekleri istismar eden” “son derece tehlikeli” örgüte yapılan baskını avuçlarını patlatırcasına alkışladılar.

Entelijansiyamız, akademimiz, sosyal meseleleri duygusallığı asgari seviyeye çekerek, tarafsız ve bilimsel bir soğukkanlılıkla ele alma noktasında maalesef hiç de başarılı sayılmaz. Ya kayıtsız bir sessizliğe gömülen ya da harcıalem sloganlar atarak şevkle linçe katılan “ünlü düşünürlerimizden” bu sosyolojik, psikolojik ve teolojik yönleri olan meseleyle ilgili derde deva sadra şifa yorumlar, açıklamalar işitemedik.

Zaten açıklanacak ne vardı ki? Açıklama basitti: Genç kız ve erkekleri kandırıp, bir takım çarpık dini telkinlerle onların beyinlerini yıkayan karizmatik bir şizofrenin kurduğu örgütün karşısına çıkan büyük devletimiz, bu büyük ahlaksızlığa dur demişti! Mesele bundan ibaretti.

Fakat bu açıklama olan bitenin mahiyetini gerçekten kavramak isteyen mütecessis zihinleri tatmin etmedi… Sorular hala havada asılı duruyor: Mesele gerçekten bu kadar basit midir? Çoğu yüksek tahsilli, iyi eğitim almış, dil bilen, dünyayı tanıyan genç insanların beynini yıkamak kolay mıdır? Bu insanlar cemaate nasıl katılmakta, neden ayrılmamaktadırlar? Onlara maddi yahut manevi olarak vaat edilen nedir? Bu insanlar ne karşılığı mallarını mülklerini feda etmektedir? Tahsilli insanların, kendileri yanında cahil sayılabilecek, lisan bilmeyen, zikzaklar yapan, tutarsız bir lidere sorgulamadan tabi olmalarını sağlayan psiko-sosyal mekanizmalar nasıl kurulur? Cemaat içindeki sosyal dinamikler nelerdir? Dostluk, düşmanlık, sadakat, ihanet, suiistimal, istismar, sevgi, dayanışma gibi sosyal ilişkiler “dış dünyadan” farklı mı yaşanmaktadır? Devlet bu “sapkın” olduğu söylenen gruba neden bu kadar uzun süre ses çıkartmamıştır. O uzun süreden sonra yapılan operasyonu tetikleyen gerekçe nedir?

Kültler  – Yeni Dini Hareketler

Adnan Oktar cemaati için artan sıklıkta “kült” ifadesinin kullanıldığını görüyoruz.

Batılı bilim adamları, özellikle sosyologlar menfi çağrışımlarından dolayı “kült” kelimesini kullanmayı çok tercih etmiyorlar. Bunun yerine “yeni dini hareketler”, “yeni dindarlıklar” ya da “dini duyguların yeni ifade biçimleri” gibi kavramları ikame ediyorlar. Türkiye’de de söz konusu hareketler “kült grupları”, “tarikatlar”, “yeni çağın dinleri”, “yeni dinî hareketler” gibi kavramlarla tanımlanıyor. Batıda “kült” ifadesini seven ve yaygın kullanıma sokan çevreler daha ziyade Ortodoks bir din anlayışına sahip Hıristiyanlar ve din adamları olduğu için literatürde “kült” ifadesi “teolojik” bir tanımlama sayılıyor (Kirman, Yeni Dinî Hareketleri Tanımlama Problemi Ve Tipolojik Yaklaşımlar, 2003).

Bizde “kült” kavramının böyle bir tarihi/etimolojik bagajı yok. Hatta dilimizde yaygın olarak kullanıldığı alan sinema (kült filmler) olduğu için müspet çağrışımları bile olabilir. Kült film Vikipedi’de sadık, tutkulu ama görece az sayıda bir hayran kitlesine sahip filmler için kullanılan bir terim olarak tanımlanıyor. Kült kelimesi batı dillerine tapınma anlamındaki Latince “cultus” kelimesinden girmiş ve tutku, ilahlaştırma derecesinde aşırı saygı anlamlarını taşıyor.

Tarihi arkaplan

Max Weber, Schiller’den ödünç aldığı “dünyanın büyü bozumu” (disenchantment of the world) kavramını kullanırken batı tipi modernliğin insanları tek, değiştirilmez ve geri dönülemez bir yola mahkûm ettiğini ve bu yolun da insanları eninde sonunda büyü gibi, batıl inançlar gibi, din gibi “irrasyonel” (akıl dışı) ne varsa soyutlandıkları rasyonel bir dünyaya eriştireceğini ileri sürüyordu. Gel gör ki işler pek de Weber ve çağdaşı diğer modern düşünürlerin öngördüğü gibi gitmedi. “En hakiki mürşit” olacağına inanılan modern bilim beklenen kaçınılmaz hakimiyetini kuramadı. Modernite, özellikle yetmişli yılların başından itibaren sıkı şekilde sorgulanmaya başladı. Vaat edilen gerçekleşmemiş, inanılmaz bilimsel ve teknolojik ilerlemelere rağmen, “rasyonel” olan “irrasyonel” olanın yerini dolduramamıştı (Jenkins, 2000). Dünyanın her tarafında, çeşitli şekillerde tezahür eden bir “ruhani uyanış” görülüyordu. Semavi dinler yeniden ilgi görürken bir sürü de yeni din türüyordu. Uzak doğu dinlerinden mülhem “new age” inançların müntesipleri, meditasyon grupları, semavi dinlerin heteredoksileri, bilim kurgu dinleri, serbest cinsellik ve uyuşturucu kullanımı üzerine kurulu komünler, uzaylılara iman eden cemaatler, kıyametin kopmak üzere olduğuna inanan apokaliptik örgütler gibi sayısız akım ortaya çıktı. Tabiatıyla bu “yeni” akımlarla ilgili ilk tepki semavi dinlerin temsilcilerinden geldi. Zaten modern öncesi dönemde de bu tür “heretik” inançlarla mücadele eden, bu konuda tecrübesi bulunan teologlar hızla yeni bir literatür oluşturdular ve apologeticssearch.com gibi, cultwatch.com web siteleri kurdular.

Ortaya yeni çıkan cemaatlerden bir kısmı aşırı güçlenip müntesiplerine ve çevrelerine zarar verecek adımlar atmaya başlayınca adalet mekanizmalarının da ilgi sahasına girdiler. Örneğin Amerikan Federal Araştırma Bürosu (FBI), 20 Ekim 1999’da milenyumun sonunda kıyametin kopacağına inanan grupların işlemesi muhtemel suçlara, intihar ve terör eylemlerine karşı hazırlıklı olma adına Project Megiddo isimli bir araştırma raporu yayımladı (Wikipedia, 2018).

Bilim dünyasının böylesi bir gelişmeye duyarsız kalması elbette düşünülemezdi. Sosyologların, psikologların, davranış bilimcilerin konuya ilgisi özellikle yetmişli yıllardan sonra arttı. 

Örnekler vermek gerekirse 1979’da Amerikan Aile Kurumu (AFF: American Family Foundation) ismiyle kurulan ve daha sonra 2004 ismini Uluslararası Kült Araştırma Derneği (ICSA:International Cultic Studies Association) olarak değiştiren organizasyon kült mağdurlarına destek vermenin yanısıra konuyla ilgili akademik çalışmalar yürütüyor.

Her kült sosyolojik anlamda bir cemaattir ama her cemaat bir kült değildir. Kültün efradını cami ağyarını mâni bir tanımını yapmak için hem din hem bilim adamları yoğun çalışmalar yürüttüler. Din sosyolojisi alanında çalışanların en önemli hareket noktalarından birisi Weber’in ideal tipleridir. Weber kilise (church) ve tarikat (sect) ayrımını üyelik şekline göre yapar: Kiliseye üyelik doğuştan gelir, anne-babanızın kilisesine doğuştan üye sayılırsınız ama tarikat mensubiyeti sizin kararınıza bağlıdır (Swatos, 1998). Bu tanımlar, ideal tipler Hıristiyan toplumuna göre düşünülmüş oldukları için bizim toplumumuzda birebir karşılıklarını bulmak mümkün değildir ama belki kiliseyi doğrudan İslam’la “sect”i de bazen mezheplerle bazen de tarikatlarla karşılamayı düşünebiliriz.

Önemli Bir İsim:  Ernst Tröltsch

Weber’in çalışmalarını daha ileriye taşıyan Alman teolog Ernst Tröltsch, “Die Soziallehren der christlichen Kirchen und Gruppen” adlı eserinde ideal tipleri organizasyona göre değil de daha çok davranış şekillerine göre yapmayı tercih ederek üç dini davranış tipi belirlemiştir: kilise tarzı, tarikat tarzı ve mistik davranışlar (Swatos, 1998). Weber’in ideal tiplerine eklenen üçüncü “tip” olan “mistisizm konsepti” Tröltsch’ün literatüre en yenilikçi, en öne çıkan katkısı olarak görülür (Garrett, 1975).

Tröltsch konumuz açısından çok önemli bir isim. Çünkü onun keskin, formel dini yapılara bir tepki olarak içe dönmede ve inancı kişisel seviyede yaşamada ısrar anlamında kullandığı üçüncü ideal tip olan mistisizm, bugün “kült” olarak anılan yapıları tanımlamaya yönelik ilk adımdı (Campbell, 1978). Kurumsallaşan, sertleşen, keskinleşen dine karşı tepki olarak tamamen kişisel ve içe dönük bir dini tecrübe olarak tanımladığı mistisizm, formel bir örgütlenme yerine ruhani bir yol arkadaşlığıyla, nefis terbiyesi için kurulmuş, kişinin ihtiyaçlarına göre sürekli değişime açık yakın ilişkilerle, gönüllü üyelikle ve geleneksel yapılara karşı kayıtsızlıkla karakterize oluyordu. Tröltsch mistik tipi kendi içinde iki alt kategoride inceliyordu: mevcut dinlerin içinde yaşanan mistisizm ve bugün kültlerle ilişkilendirilen mistisizm tipi olan, dinlerin çizdiği sınırların tamamen dışında yaşanan mistisizm (Campbell, 1978).

Kilise-tarikat dikotomisini Amerikan akademisi ve sosyoloji çevrelerine tanıtan isim olan Helmut Richard Niebuhr Tröltsch’ün üçüncü ideal tipinden bahsetmemiş olsa da konuya ilgi gösteren diğer bir sosyolog, Howard P. Becker Niebuhr’un yolunu izleyerek tüm Hıristiyan örgütleri yerleştirebileceği dört sosyolojik kategori üretti: ecclesia (kilise), sect (tarikat), denomination (mezhep) ve cult (kült) (Tınaz, 2005).

Kült nedir? Neye kült denir?

Kült’ün tanımını yapmak başlıbaşına bir problem olduğu için bu konuda çok sayıda makale ve kitap yazıldığını görüyoruz. Sadece kült’ün tanımını yapmak için kurulmuş bir web sitesi (http://cultdefinition.com) bile var. Yukarıda belirttiğimiz gibi konu çok farklı disiplinlerden kimselerin ilgilendiği bir konu olunca din adamlarının, teologların, psikologların, psikiyatrların ve sosyologların yaptığı çeşit çeşit tanımlardan birkaçına bakalım:

Snow ve Machalek’in sosyolojik tanımına göre kültler, üyelerine, hayatın anlamı, eşyanın tabiatı gibi en temel sorulara nihai bazı cevaplar sunan dini ve felsefi bir dünya görüşü önererek aşkın bilgi, ruhi dinginlik ve iç huzura erme, potansiyellerini ortaya çıkarma ve nihayet manevi yönden olgunlaşma ve gelişme gibi elde edilebilir bazı yüksek gayeler için vasıta ve imkanlar sağlama iddiasında örgütlerdir (Snow & Machalek, 1984).

Bruce Campbell’e göre kültler şahsi tecrübeyi ve bireysel meseleleri vurgulayan, müesses dini yapıların dışında kalan, kişilerin içinde tanrısal bir cevher olduğuna inanılan, gelenek dışı dini gruplardır. Campbell kültler için üç ideal tip belirler:

  1. Mistik esaslı aydınlanma tipi
  2. Ruhi/sezgisel/iç tecrübenin sadece oluşturacağı etki için arzulandığı manipülatif tip
  3. Başkalarına yardımı odağına alan hizmet tipi (Campbell, 1978)

James T. Richardson 1978’te şöyle bir tanım yapar:

Kült, genel olarak belli bir otorite yapısı olmayan, spontane şekilde ortaya çıkıp büyüyen, çoğu zaman içinde karizmatik bir lider ya da liderler grubu barındıran, mistik ve bireysel esaslar üzerine kurulu ve ilhamını/ideolojisini dışındaki hâkim dini kültürden derleyen küçük gayrı resmi gruplara denir (Richardson, 1993).

Psikiyatr Robert Jay Lifton kültlerin şu üç karakteristik özellikleriyle tanınacağını söyler:

  1. Başta grubu kuran ve ayakta tutan genel prensipler zayıfladıkça artan şekilde bir tapınma nesnesine dönüşen karizmatik lider
  2. Zorla ikna ya da fikir devrimi denen süreç
  3. Grup üyelerinin lider ya da yöneticiler tarafından cinsel, ekonomik ve diğer yönlerden istismarı (Lifton, 1981).

Kült araştırmalarıyla ilgili 25.000 makaleyi e-kütüphanesinde üyelerinin kullanımına sunan Uluslararası Kült Araştırma Derneği ICSA’nın web sitesinde kült şöyle tanımlanır:

Bir “kült” karizmatik ilişkilerle bir arada tutulan, yüksek seviyede adanmışlık talep edilen ideolojik bir örgüttür. Kültler üyelerini aşırı derecede manipüle ve suiistimal eden bir yapıya dönüşme riski taşırlar. Birçok uzman ve araştırmacı “kült” kavramını manipülasyon ve suiistimal vaziyetinin sürekliliği anlamında kullanırlar. Farklı insanlar aynı kült çevrelerinde farklı tepkiler verirler (ICSA, 2018). “Kült” grupların karakteristik özellikleri şöyle listelenir:

  1. Grup, ister ölü olsun ister diri, liderine aşırı ve sorgusuz bir bağlılık sergiler, onun inanç sistemine, ideolojisine ve hareketlerine mutlak hakikat muamelesi yapar.
  2. Sorgulama, şüphe, muhalefet hoş karşılanmaz, hatta cezalandırılır.
  3. Grup ve lider hakkında olabilecek şüpheleri baskılamak için, meditasyon, ilahiler, zikir, toplu kınama törenleri, üyeleri bitkin düşürecek kadar yorucu çalışma programları gibi zihin kontrol yöntemleri aşırı derecede kullanılır.
  4. Üyelerin nasıl düşünmeleri, hareket etmeleri ve hissetmeleri gerektiği lider tarafından –bazen çok detaylı olarak- dikte edilir. Mesela üyeler karşı cinsten biriyle görüşmek, iş değiştirmek, evlenmek için liderden izin almak zorundadır. Yahut lider müritlerin nasıl giyineceklerini, nerede yaşayacaklarını, çocuk sahibi olup olmayacaklarını, çocuklarını nasıl yetiştireceklerini söyler.
  5. Grup seçkinlik iddiasındadır. Grubun, liderin ve üyelerin kendileri için özel ve yüksek bir statü iddiaları vardır. Mesela liderin seçilmiş bir kişi, mesih ya da avatar (Tanrı’nın yeryüzündeki tecellisi) olduğuna ve cemaatiyle beraber tüm insanlığı kurtarmak gibi özel bir misyonla gönderildiğine inanılır.
  6. Grupta iyice kutuplaşmış bir “biz ve onlar” düşüncesi hâkimdir ve bu da geniş toplum kesimleriyle grup arasında çatışmalara sebep olabilir.
  7. Grup liderinin, mesela öğretmenler, komutanlar, din adamlarının mesul olduğu şekilde hiçbir otoriteye karşı mesul olmadığına inanılır.
  8. Grupta, peşinde olunan çok yüce hedeflere ulaşmak doğrultusunda “ne gerekiyorsa” yapılması gerektiği öğretilir ya da ima edilir. Bu da üyelerin gruba girmeden önce gayri ahlaki saydıkları, ailelerine ve arkadaşlarına yalan söylemek, sahte yardım kampanyaları yaparak gruba para toplamak gibi işlere katılmaları ile neticelenebilir.
  9. Liderlik grup üyelerini etkilemek ve/veya kontrol altında tutmak için utanç ve/veya suç hislerini kullanır. Genellikle bu mürit baskısı ve incelikli ikna yöntemleri ile gerçekleştirilir.
  10. Üyelerin lidere ve gruba tam teslimiyet için aileleri ve arkadaşlarıyla bağlarını kesmeleri ve gruba dâhil olmadan önceki kişisel hedeflerini radikal biçimde değiştirmeleri gerekir.
  11. Grup sürekli yeni kimseler kazanma işiyle meşguldür.
  12. Grup sürekli para toplama işiyle meşguldür.
  13. Üyelerin gruba ve grupla ilgili aktivitelere tüm zamanlarını ayırmaları istenir.
  14. Üyeler sadece grubun diğer üyeleriyle birlikte yaşamaya ve sosyalleşmeye teşvik edilir ya da zorlanır.
  15. En sadık üyeler (en hasbiler) grubun dışında bir hayat olamayacağı hissine kapılırlar. Kendilerinin ya da diğer üyelerin –bırakın gruptan ayrılmayı- ayrılmayı akıllarından geçirmeleri halinde bile cezalandırılacağından korkarlar (Langone, 2015).

Bir de İngilizlerin 1987’de kurdukları, Londra merkezli “Kült Enformasyon Merkezi” (Cult Information Center, CIC) isimli organizasyonunun tanımına bakalım:

Şu beş niteliğin hepsini birden taşıyan gruplara “kült” denir:

  1. Üyelerini psikolojik baskı ile devşirir, beyinlerini yıkar ve gruba bağlılıklarını sağlar.
  2. Seçkinci totaliter bir yapısı vardır.
  3. Kurucu lideri kendi kendini atamış, dogmatik, mesihlik/mehdilik havasında, kimseye hesap vermez ve karizmatik bir kişidir.
  4. Üyeler “gaye vasıtayı meşru kılar inancıyla” para ve üye toplamada her yola başvurabilir.
  5. Toplanan servetten grup üyeleri yararlanmaz (Cult Information Center: What is A Cult?, 2018).

Toplumsal tepki olarak yeni dini akımlar

James Richardson, din sosyolojisi alanında kendi zamanında sunulan tanımlardan daha genellenebilir, daha kapsayıcı bir kavramsallaştırma yapmak amacıyla tepkisellik üzerinden iki boyutlu bir matris geliştirmiştir. Bu matris, “bireyci – toplumcu” ve “mistik – akılcı” eksenlerinden oluşmaktadır. Richardson’a göre kültler içinde bulundukları topluma bir tepki olarak ortaya çıkarlar. Eğer içinde bulundukları toplum -mesela Amerika gibi- “bireyci-akılcı” bir toplumsa ortaya çıkabilecek kültler buna tepki olarak “bireyci-mistik”, “toplumcu-rasyonel” ya da “toplumcu-mistik” kategorilerden birinden çıkar (Richardson, 1993).

 MistikAkılcı
Bireyci12
Toplumcu34

Bu kavramsallaştırma gerçekten de sadece Hıristiyan topluluklar dikkate alınarak yapılan kavramsallaştırmalardan daha kapsayıcı, daha evrensel görünmektedir. Toplumumuz, hâkim kültürel değerler açısından bakıldığında matrisin “Toplumcu-Akılcı” ve “Toplumcu-Mistik” olarak isimlendirilen üç ve dördüncü bölgeleri arasında bir yerde sayılabilir. Bu yüzden bizde ortaya çıkmış ve çıkacak yeni/alternatif dini hareketlerin “bireyci-mistik” ve “bireyci-akılcı” kategorilerde olması ihtimali daha yüksektir. Coğrafi olarak daha küçük bölgelere gidildikçe yahut incelenen çevre daraltıldıkça “yeni dini akımlara” yönelen grupların matristeki yer daha belirginleşir.

Kişisel manevi/mistik gelişimi, ilerlemeyi her şeyin önüne koyan, bireye insan-ı kâmil olma yolunda kişisel reçeteler sunan, bireyi Molla Kasım’ların elinde ruhunu yitirmiş, akılcı açıklamalar ve zorlamalardan ibaret kalmış formel bir dinden hakiki inanca taşıma iddiasındaki tasavvufi akımlar “bireyci-mistik” kategorinin örneği olabilirler.

Adnan Oktar cemaatinin ortalama müntesip profiline bakıldığında, kendi batılı, seküler, akılcı ve bireyci çevrelerine tepki içerisinde manevi bir arayışa giren gençlere “toplumcu-mistik” bir reçete sunulduğu görülmektedir.

Gülen cemaatinin kendi organik/geleneksel toplumsallığından kopartılmış gençlere yeni ve alternatif bir toplumsallık sunduğu ortadır ancak bu cemaatin bahse konu matriste yerini (toplumcu-mistik) belirleyen asıl unsur, bir yandan müntesiplerini son derece rasyonel, akılcı, seküler bir eğitim sürecine maruz bırakırken bir yandan da onlara rüyalarla, öte alemlerden gelen mesajlarla süslenmiş son derece irrasyonel, mistik bir zemin sunmasıdır.

Son yıllarda etkinliğini arttıran, İslam’ı Kur’an merkezli okuma ve anlamaya dayalı, dinin tamamen rasyonel ve bilimsel açıklamalar çerçevesinde algılanıp yaşanabileceğine inanan, toplumcu-mistik geleneğin önemli dayanaklarından biri olan hadislere fazla iltifat etmeyen, başını daha çok başta ilahiyat olmak üzere çeşitli disiplinlerden akademisyenlerin çektiği yeni dini akımların “bireyci-akılcı” kategoride yer aldıkları söylenebilir.

Doğu-Batı Ekseninde Yeni Dini Hareketler

Yeni dinî hareketlerle ilgili olarak yapılan tipolojilerden en yaygınlarından birisi, bu hareketleri ortaya çıktıkları dinî geleneklere, yani kökenlerine göre ele alan İngiliz din sosyoloğu James Arthur Beckford’un tipolojisidir. Batıda ortaya çıkan yeni dinî hareketlerle ilgili çalışmaları nedeniyle sahanın otoritelerinden biri kabul edilen Beckford, yeni dinî hareketleri Asya, Uzak Doğu kökenli olanlar ve Hıristiyanlık içinde ortaya çıkanlar şeklinde iki ayrı kategoride ele alır (Kirman, Batıda Ortaya Çıkan Yeni Dinî Hareketlerin Bazı Özellikleri ve Toplumsal Tabanları, 1999).

Beckford’un mistik Doğunun hayata materyalist Batıdan daha fazla anlam kattığına inananların oluşturduğu ve daha ziyade Asya’nın Hint ağırlıklı felsefî ve mistik geleneğine dayalı hareketleri ilk kategoride ele alırken, kendilerinin Hıristiyan olduğunu savunan, ancak gerek Hz. İsa’nın dönüşü ve gerekse modern toplum hayatında manevî kurtuluşa ermenin çeşitli yolları ile ilgili geliştirdikleri yeni ve farklı öğretiler etrafında bir araya gelen insanların oluşturduğu hareketlere ikinci kategoride yer verir (Kirman, Yeni Dinî Hareketleri Tanımlama Problemi Ve Tipolojik Yaklaşımlar, 2003).

Beckford bu tür hareketleri ideolojileri ve örgüt yapılarına göre iki kategoride ele alır: Uyumcu (adaptive) hareketler ve marjinal hareketler. Uyumcu hareketler, marjinalleşen kişileri bünyesine alarak geleneksel mesleki ve eğitim rutinlerine uydururlar. Onları yeniden asimile ederler. Marjinal hareketler ise bunun aksine, müntesiplerini geleneksel yollardan uzaklaştırarak sosyal olarak marjinalleştirirler (Beckford, 1978).


Türk “Babaları” Hareketi

Beckford’un dikkat çektiği Hint etkisinin doğu-batı arasında bir köprü olan ülkemizde yoğun şekilde hissedildiği söylenebilir. Özellikle ülkemizin birçok bölgesinde Hint mistik öğretilerinden birçok unsuru bünyesinde taşıyan mistik cemaatleri tespit etmek mümkündür. Beckford’un makalesinde uyumcu hareketlere örnek olarak verdiği Anthony ve Robbins’in “Meher Baba kültü” araştırmasında incelenen ruhani önderin taşıdığı “Baba” sıfatı ülkemizde sayısız dini/mistik liderin de sıfatıdır.

Basit bir araştırmayla bu sıfatı taşıyan kişilerin kabarık bir listesine ulaşabiliriz: Dumlu Baba (Erzurum), Ethem Baba (Erzurum), Maran Baba (Erzurum), Horasan Baba (Erzurum), Pir Ali Baba (Erzurum), Rasim Baba (Erzurum), Habip Baba (Erzurum), Yağan Baba (Erzurum), Sümmani Baba (Erzurum), Nazilli Baba (Erzurum), Hasan Baba (Erzurum), Hamdi Baba (Bolu), Şeyh Muhlis Baba (Bilecik), Baba Nimeti (Konya), Yuh Baba (Konya), Akyazılı Sultan Baba (Bulgaristan), Kum Baba (Çorum), Diri Baba (Azerbaycan), Yakup Baba (Muğla), Samud Baba (İzmir), Demir Baba (Bulgaristan), Abalı Baba (Ankara), Aydul Baba (Ankara), Tuz Baba (İstanbul), Koç Baba (Kastamonu), Nusret Baba (Edirne), Kaplan Baba (Edirne), Gül Baba (Ankara), Hasan Baba (Safranbolu), Ergüllü Baba (Safranbolu), Geyikli Baba (Bursa), Somuncu Baba (Aksaray), Yusuf Hakiki Baba (Aksaray), Külhani Ali Baba (Aksaray),  Bayram Baba (Aksaray), Hamza Baba (Aksaray), Kemal Baba (Aksaray), Uzun Baba (Aksaray), Kasım Baba (Mersin), Haydar Baba (Antalya), Koçali Baba (Urfa), Seyit Veli Baba (Isparta), Büklü Baba (Karaman), Sultan Sarı Baba (Denizli), Celal Baba (Kars), Keserci Baba (İstanbul), Koca Vaiz Baba (Malatya), Aydın Baba (Gaziantep), Kara Baba (Gaziantep), Sümbüllü Baba (Tokat), Ali Baba (İzmir), Kurt Baba (İzmir), Çağırgan Baba (Gümüşhane), Gizlice Baba (Eskişehir), Kazancı/Kaçkancı Baba (Ankara), Gül Baba (Ankara), Haçkalı Mustafa Baba (Trabzon), Bostancı Baba (Kayseri), Koçu Baba (Kırıkkale), İğneci Baba (Amasya), Telli Baba (Edirne), Eskici Baba (Edirne), Koca Baba (Yalova), Emir Baba (Çanakkale), Abdal Musa Baba (Bursa), Ekmekçi Baba (İstanbul), Tezveren Baba (İstanbul), Arap Baba (İstanbul), Gül Baba (İstanbul), Yatır Baba (İstanbul), Baba Haydar Semerkandi (İstanbul), Alemdar Baba (İstanbul), Sefer Baba (İstanbul), İskender Baba (İstanbul), Zakir Baba Bursa, Haydar Baba (Kırıkkale), Liman Baba (Kırklareli), Terzi Baba (Erzincan), Kurt Baba (Edirne), Taşkent Baba (Edirne), Tütünsüz Baba (Edirne), Altıparmak Ahmet Baba (İstanbul),  Haydar Baba (İstanbul), Oruç Baba (İstanbul), Laleli Baba (İstanbul), Derya Ali Baba (İstanbul), Yazıcı Baba (İstanbul), Turabi Baba (İstanbul), Evlice Baba (İstanbul), Gözcü Baba (İstanbul), Erikli Baba (İstanbul), Akbaba (İstanbul), Dolu Baba (Bursa), Tabakçı Baba (Edirne), Sofi İlyas Baba (Edirne), Hıdır Baba (Edirne), Helvacı Baba (İzmir), Hasan Baba (Balıkesir), Arap Baba (Elazığ), Fatih Ahmet Baba (Elazığ), Üryan Baba (Elazığ), Beşikli Baba (Elazığ), Baba Sultan (Çanakkale), Bayraklı Baba (Çanakkale), Kaşıklı Baba (Çanakkale), Baba Sultan (Kocaeli), Arap Baba (Niğde), Koyun Baba (Çorum), Babam Sultan (Sakarya), Hızır Baba (Amasya), Komutan Baba (Düzce), Sofracı baba (Malatya), Baba Sultan (Ankara), Karasi Baba (Balıkesir), Sultan Baba (Bitlis), Piri Baba (Amasya), Süt Baba (Manisa), Şirvanlı Baba (Amasya), Yıldız Baba (Karabük), Tavus Baba (Konya), Haki Baba (Manisa), Avdan Baba (Denizli), Deynekli Baba (Denizli), Sarı Gazak Baba (Denizli), Sultan Sarı Baba (Denizli), Müştak Baba (Muş), İsa Baba (Samsun), Sofu Baba (Van), Abdurrahman Baba (Van) (Akit, 2018) (Evliyalar Ansiklopedisi, 2018) (Evliyalar, 2018).

Ahmet Yaşar Ocak, hem İranlı hem de Türk sûfilerinin kullandıkları “baba” unvanının, sıradan derviş ve şeyhlerin değil, en üst kademedeki şeyhlerin unvanı olduğunu belirtir (Ocak, 2011).

Osmanlıdan hatta Selçukludan günümüze kadar bu tür mistik hareketlerin böylesi yaygın şekilde örgütlenebilmiş ve faaliyet gösterebilmiş olmasının ardında, bu hareketlerin Beckford’un uyumcu (adaptive) olarak tanımladığı şablona uygun hareketler olmasının yattığı kolayca ileri sürülebilir. “Babalar” hareketlerinin, kamu düzeninin sağlanmasında, fertlerin siyasi radikalizmden uzak tutulmasında, devletçe uygun görülen temel dini bilgilerin kitlelere ulaştırılmasında hatta bazen devlet ideolojisinin endoktrinasyonunda tarihten günümüze önemli roller oynadığı görülmektedir.

Özellikle kırklı-ellili yıllarda taraftarlarının sayısını arttırıp güçlenen “nurculuk” hareketi her ne kadar sıkı bir şekilde takibata uğramışsa da mensuplarını radikalizmden, aktivizmden, hatta siyasetten uzak tutmaya azami dikkat göstermiş, bir “iman” hareketi olarak döneminin batıcı pozitivist iktidarı karşısında gençlerin radikal tutumlar almasını engellemiştir.   

Günümüzde, önde gelen dini cemaatlerden Erenköy cemaatinin gönüllü eğitim faaliyetlerine ağırlık vermesi, devletin ideolojisiyle ters düşmeyecek şekilde eğitim kurumları açması, Adıyaman Menzil cemaatinin özellikle suça bulaşmış kimselerin gidip tövbe ettikleri bir merkez olarak temayüz etmesi de Beckford’un “uyumcu dini hareketler” şablonuna uymaktadır.

Aslında benzer bir hareket olan Gülen cemaati de özellikle pozitif bilimlere vurgu yaparken, devletin eğitim hizmetinin sağlama noktasında yetersiz kaldığı birçok yerde öğrencilere dershaneler ve özel dersler yoluyla imkanlar sağlarken ve özellikle dini radikalleşmenin önüne geçerken çeşitli şekillerde desteklendiği için gelişip güçlenme imkânı bulmuş, ta ki Beckford’un tipolojisindeki ikinci gruba dönüştüğü açıkça ortaya çıkıncaya kadar kendine geniş bir hareket alanı bulabilmiştir.

Yine bu makalenin yazılmasına sebep olan Adnan Oktar cemaati de özellikle seksenli yıllardan sonra (devletin ideolojisiyle uyum içinde) Komünizm, Darwinizm ve Yahudilik-Masonluk karşıtı bir diskurla ortaya çıkarken, zihinsel ve duygusal olarak içinde yaşadığı topluma yabancılaşan zengin elitlerin çocuklarını yeniden geleneksel topluma (genel geçer din/devlet anlayışına) entegre ederek bir meşruiyet kazanmıştır. Bu anlamda uyumcu bir dini hareket olarak değerlendirilebilir. Ancak daha sonraları gerek cinselliğin teşhiri noktasında gerek İsrail yanlısı söylemler noktasında marjinalleşmiş, artık eski siyasi ve ekonomik önemini yitirmeye başlayan elitlerin çocuklarına yönelik çabaları da anlamını yitirince kendine meşruiyet sağlayan kalkanı kaybetmiştir. 

Beckford uyumcu ve marjinal hareketler arasındaki temel farkları açıklarken, marjinal hareketlerin uyumcu hareketlere göre çok daha sıkı kontrol edilen, sık dokulu ve ekonomik açıdan kendi kendine yeten kurumlar olduğunu, uyumcu hareketlerin ise grup içi sosyal kontrolün ve fertler üzerindeki grup baskısının zayıf, grup sınırların belirsiz, geçişkenliğin fazla, diğer grupları dışlama fikrinin az olduğu yapılar olduğunu söyler (Beckford, 1978).

Gülen cemaatinde de Adnan Oktar cemaatinde de Beckford’un marjinal hareket tipolojisinin izleri sürülebilir. Her iki harekette de zaman içinde grup içi kontrol ve baskılar sıklaştığı, diğer grupları dışlayan anlayışın güçlendiği, ekonomik açıdan kendine yeterliliğin sağlandığı ve en önemlisi cemaat mensuplarının “seçilmiş” kişiler olarak içinde bulundukları topluma git gide yabancılaştıkları, yani marjinalleştikleri görülmektedir.

Şerif Mardin “Türkiye’de Din ve Siyaset” isimli eserinde, temel görünüşleri ve bugünkü Türkiye’nin dinî dinamiğine girmiş olan ilgili kurumsal mekanizmaları anlamak için ülkemizin dinî tarihinin anlaşılmasının kesinlikle gerekli olduğunu söyler. Ona göre Türk İslâmı’nın farklılığını yaratan ortak değerler, aynı zamanda Osmanlı sülalesini kuracak olan aynı Türk grubun en eski dini olan Şamanizmden gelir (Mardin, 1991). Mardin yukarıda bahsettiğimiz “babaları” da bu bağlamda ele alırken şunları söyler:

“Göçebeliğin siyasî ekolojisi tarafından siyasî liderliğe sevkedilmiş ve daha önce pek çok defa içinden devletlerin doğduğu kabile federasyonları kurmuş olan Türk toplulukları, kutsal bir kitaba dayalı İlahî dinleri, babadan oğula intikal eden yönetim usulü ve devletin yönetimi için Şamanizmden daha uygun buldular. İslâm, bir kitabî din olarak Türk elitleri tarafından Batı Asya’da yeni siyasî merkezler yaratma fikrine, sürekli silah altında tutulan ordularla beraber, bir grup kâtibin istihdam edildiği yeni Türk hükümdar sülaleleri kurma düşüncesine oldukça uygun gelmişti. Bu devletler için İslâm, İlahî mesajın yorumunu yapacak olan dinî personel ve bunların aracılığıyla da gücünü merkezî bir değer kaynağından alan sosyal kontrolü getiriyordu. Kabilevî düzeyde Şamanizm, dünyevî ve kutsal arasında ve bu dünyayla öbür dünya arasında bir köprü oluşturuyordu. ../.. Şaman türündeki dinî rehberler, Türklerin Müslüman olmasıyla ortadan kalkmadı. Şamanizm, babadan oğula geçen Türk devletlerinde, neyin en iyi olabileceği hesaplarında oldukça geri plana atıldıysa da; bu yeni tür yapılanmaya kendisini uyduramayanların dini olarak yaşamaya devam etti. Türkmen savaşçıları, kendi liderleri gibi İslamiyet’i benimsemişlerdi; fakat Şamanist alışkanlıktan gelme tortular en fazla bunlar arasında yaygındı. Merkezî iktidar müesseselerinin kurulması aleyhinde çalışan göçebe eğilimlerin canlı tutulduğu ve Şamanizm’le ilişki içinde yaşatıldığı bu bölgelerde, sözkonusu türde yeni kurulmuş devletlerin varlığını tehlikeye atan büyük isyanlar olmuştu. Bu durum, özellikle Selçuklu devleti açısından geçerliydi ve aynı süreç Osmanlı devletinde de yaşandı.8 Hatta, Osmanlı imparatorluğu gücünün zirvesindeyken bile “Padişah… dinî liderlerin, özellikle de popüler şeyh ve dervişlerin gücünden çekindi ve Türkmen isyanları da bunu doğrulamış oldu.

Kendi geniş görüşlülükleriyle Orta Asya Türklerinin İslâmiyeti benimsemesini kolaylaştırmış olan Tasavvufî tarikatler, eski ile yeni arasında bir teğet noktası oluşturdular ve böylece daha evvelki “putperest” alışkanlıklar, bu yeni patrimonyal İslâmî düzen içinde varlığını sürdürmeyi başardılar. Her ne kadar heterodoks müslümanlık, mistisizm ve Sufî tarikatleri arasında gerçekte sadece kısmî bir irtibat noktası olmuş ve Osmanlı görevlileri bütün dinî kurumları ortak bir çatı altına yerleştirmek için büyük gayretler sarfetmişlerse de; Selçuklu veya Osmanlı için bu heterodoks Müslümanlık, mistisizm ve Sufî tarikatlerin hepsi muhtemel siyasî yıkıcılık özelliği taşıyan yapılarla birlikte aynı şemsiyenin altına konuldu. Osmanlılar açısından asıl fesat, Türkmen aşiretlerine yapılacak bir şiilik çağrısıydı; çünkü bu mezhep İran’daki Safeviler nezdinde kendi resmî koruyucusu olarak rakip bir hanedanlığa sahip bulunuyordu. Bu hanedanlık, Anadolu’da aşırı bir şekilde etkili hale gelmiş olan “Safaviya” tarikatiyle de içiçeydi ve ismini de buradan almıştı.

Bu tarikat 14. yy.’da, o günlerde Anadolu’yu dolduran ve bilinen her tür Müslümanlığı yaymakta olan Türk babaları hareketinin beslendiği yerde, yani Azerbaycan ve Gilan’da doğmuştu. Bu “babalar“, Osmanlıları ve onların seleflerini daha önceki yüzyıllarda korkutmuş olan, aynı tür Şamanvarî sorun yaratan insanlardı.” (Mardin, 1991)

Elbette “Türk babaları hareketlerinin” her biri uyumcu hareketlerden sayılamazdı.  Mardin’in bahsettiği “siyasi yıkıcılık” özelliği taşıyan “marjinal” hareketlere Baba İshak ve şeyhi Baba İlyas’ın başını çektiği Babailer (Vefaiyye tarikatı) örnek verilebilir. Osmanlı devletinin kurulmasından yaklaşık altmış sene önce, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde, Anadolu’da büyük bir Türkmen ayaklanmasını başlatan hareket, ancak kiralanan Frank askerlerinin yardımıyla bastırılabilmiş, Anadolu Selçuklu Devleti’ni zayıflatarak çöküşünü hızlandırmıştır (Ocak, 2011).


Sonuç

Tarihten günümüze cemaatlerin, bünyelerinde taşıdıkları potansiyel tehdidin büyüklüğüne rağmen varlıklarını sürdürebilmelerin sebebi, bir yandan çok önemli sosyal ihtiyaçları karşılamalarında, bir yandan da devlete toplumu kontrol etmek ve yönlendirmekte çok işe yarayan bir enstrüman vazifesi görmelerinde aranabilir.

Bin yılı aşkın tarihi tecrübemiz, coğrafyamızda dini cemaatlerin çok önemli roller oynadığını, köklü bir sosyolojik zemine oturduğunu ve bu durumun kısa vadede değişmeyeceğini açıkça gösteriyor. Post modern dönemde, itelendiği kuytu köşelerden eskisinden de fazla güçlenmiş olarak çıkıp yeniden görünürlük kazanan ruhani arayışlara cevap verme iddiasında yeni sosyal gruplar olacaktır. Bunların kimisi yüzlerce yıllık geleneğin çağdaş uzantıları olarak ortaya çıkacak kimisi de “yeni dini hareketler” başlığı altından incelenebilecek, daha önce hiç görülmemiş hareketler olacaktır.

Adnan Oktar hareketi “şimdilik” dağıtılmış görülüyor ancak gerçek bir sosyolojik tabana dayanan oluşumların kanun zoruyla ya da devlet gücüyle yok edilemediklerini, bir süreliğine yer altına inerek yahut yeni formlar alarak yaşamaya devam ettiklerini de unutmamak gerekiyor. Aynı şekilde diğer dini cemaatlere karşı, “devletin bekası” ileri sürülerek alınan tedbirlerin de orta-uzun vadede arzu edilen neticeleri doğurmayacağını hatırda tutmak şart.

Her dini hareket, yıkıcı bir karaktere bürünme potansiyelini içinde taşıyabilir. Bu potansiyel, uygun şartların oluşmadığı uzun yıllar boyunca “potansiyel” olarak kalmaya devam edecektir. Belki alınacak gerçek tedbir, cemaatlere topyekûn baskı uygulamak yerine, cemaat içi sosyal baskılar, cemaat yönetimindeki güç ilişkileri, toplumun geri kalanına yabancılaşma, mali yapı gibi bazı temel noktalarda bağlayıcı kurallar koyup sıkı şekilde takip etmek olmalıdır. Tabi bu konularda doğru teşhis ve tedbirlerin seçilebilmesi için sosyal bilimcilerin ortaya, saha araştırmalarıyla elde edilmiş somut bilgilerle desteklenen yeni teoriler koyması da çok önemlidir.  


Başvurular

Akit, Y. (2018, Nisan 18). Hangi ilimizde hangi Allah dostu var? İşte evliyalar haritası.. Ağustos 18, 2018 tarihinde Yeni Akit Gazetesi Web Sitesi: https://www.yeniakit.com.tr/haber/hangi-ilimizde-hangi-allah-dostu-var-… adresinden alındı

Beckford, J. A. (1978). Cults and Cures. Japanese Journal o f Religious Studies , 225-257.

Campbell, B. (1978). A Typology of Cults. Sociological Analysis, 228-240.

Cult Information Center: What is A Cult? (2018, 07 22). Retrieved 07 22, 2018, from Cult Information Center: http://www.cultinformation.org.uk/question_what-is-a-cult.html

Evliyalar. (2018, Ağustos 2018). Ağustos 2018, 2018 tarihinde turbeler.org: https://www.turbeler.org/evliyalar adresinden alındı

Evliyalar Ansiklopedisi. (2018, Ağustos 18). Ehli Sünnet Büyükleri: http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-Ansiklopedisi/Ulkeler/Turk… adresinden alındı

Garrett, W. R. (1975). MalignedMysticism: TheMaledicted Career of Troeltsch’s Third Type. SociologicalAnalysis, 36(3), 205-223.

ICSA. (2018, 07 22). FAQS – International Cultic Studies Association. Retrieved 07 22, 2018, from International Cultic Studies Association: http://www.icsahome.com/elibrary/faqs

Jenkins, R. (2000). Disenchantment, Enchantment and Re-Enchantment: Max Weber at the Millennium. Max Weber Studies, 1(1), 11-32.

Kirman, M. A. (1999). Batıda Ortaya Çıkan Yeni Dinî Hareketlerin Bazı Özellikleri ve Toplumsal Tabanları. Dinî Araştırmalar, 2(4), 223-233.

Kirman, M. A. (2003). Yeni Dinî Hareketleri Tanımlama Problemi Ve Tipolojik Yaklaşımlar. Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 3(4), 27-43.

Langone, M. D. (2015). Characteristics Associated with Cultic Groups. Retrieved 07 22, 2018, from International Cultic Studies Association: http://www.icsahome.com/articles/characteristics

Lifton, R. J. (1981). Cult Formation. The Harvard Mental Health Letter, 7(8).

Mardin, Ş. (1991). Türkiye’de Din ve Siyaset Makaleler III. İstanbul: İletişim Yayınları.

Ocak, A. Y. (2011). Babailer İsyanı – Aleviliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadolu’da İslam – Türk Heterodoksisinin Teşekkülü. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Richardson, J. T. (1993). Definitions of Cult: From Sociological-Tehnical To Popular-Negative. REview of Religious Research, 34(4).

Snow, D. A., & Machalek, R. (1984). The Sociology of Conversion. Annual Review of Sociology, 10, 167-190.

Swatos, W. H. (1998). Encyclopedia of Religion and Society. Walnut Creek: AltaMira Press.

Tınaz, N. (2005). A Social Analysis of Religious Organisations: The Cases of Church, Sect, Denomination, Cult and New Religious Movements (NRMs) and Their Typologies. İslâm Araştırmaları Dergisi, 63-108.

Wikipedia. (2018, 07 12). Project Megiddo. Retrieved 07 15, 2018, from Wikipedia, The Free Encyclopedia: https://en.wikipedia.org/w/index.php?title=Project_Megiddo&oldid=849894…


Bu yazı ilk olarak 18 Ağustos 2018’de fikircografyasi.com adresinde yayınlanmıştır.

Postmodern Etik

Postmodern Etik

Bugünlerde Zygmunt Bauman’ın “Postmodern Etik” isimli meşhur kitabını okuyorum. Zygmunt Bauman, (1925-2017) Polonya doğumlu Yahudi bir sosyolog ve filozof. Postmodern felsefeyi teorik olarak inceleyen ve sosyoloji alanına uyarlamasını yapan bir isim. Varşova Üniversitesi’nde doktorasını yapmış. 1968 yılında, karşısında eleştirel bir pozisyon aldığı Polonya Komünist Partisi’nden ayrılınca sosyoloji profesörlüğü unvanı da elinden alınmış. Bu sefer İsrail’e göç eden Bauman 1971 yılında İngiltere’den gelen daveti kabul ederek Leeds Üniversitesi’nde hocalık yapmaya başlamış.

Bauman’ın tek başına yazdığı yahut katkıda bulunduğu 70’den fazla kitabı var. Varşova Üniversitesi dönemine (1954-1968) Lehçe eserler olsa da onu asıl meşhur eden çalışmaları 1972’de Leeds Ünivesitesi’ndeki görevi sırasında yazdığı İngilizce eserler.

Aslında ilk olarak Bauman’ın “Parçalanmış Hayat” isimli kitabını okumaya teşebbüs etmiştim ama çevirisi o kadar berbattı ki, çevirmenin berbat, anlaşılmaz, çakır çukur Türkçesine ancak kırkıncı sayfasına kadar tahammül edebildim. Abarttığımı düşünenler için şu dehşet verici cümleyi örnek verebilirim:

Öyle görünüyordu ki ümidin ölümsüzlüğü, hiçbir zaman ulaşılamayan gelecek ile bu geleceği daima daha yakınlaştıran şimdi arasındaki bastırılamaz gerilim tarafından garanti ediliyordu; yani, “şimdinin tikelliği, olumsallığı ve matlığı ile bunun vaat ettiği geleceğin evrenselliği, öz-belirlenimi ve şeffaflığı” arasındaki gerilim tarafından…

Postmodern Etik kitabının çevirisini Alev Türker yapmış. Bu çeviri diğerinden sonra çok daha tahammül edilebilir geldi.

Bauman’ın ileri sürdüğü fikirler oldukça zihin açıcı hatta biraz da provokatif. Tartışılmasını yeni ufuklar açacağı belli bir takım meseleleri gündemimize sokuyor. Bu meselelerden bir kaçını bu yazıya taşımak istiyorum.

Kitabının on üçüncü sayfasında Bauman “eski” ahlaki şartları şöyle özetliyor:

“Ahlâk”, insanın düşünce, duygu ve eylemlerinin “doğru” ve “yanlış” arasındaki ayrımla ilişkili yönü olarak ayrıldıysa, bu, genel olarak modern çağın başarısıydı. “Yararlılık”, “hakikat”, “güzellik”, “uygunluk” gibi, insan davranışının bugün kesin bir şekilde ayrılan standartları arasında, insanlık tarihinin büyük kısmı boyunca pek az fark görüldü ya da hiçbir ayrım yapılmadı. Ender olarak uzaktan bakılan ve dolayısıyla üzerinde nadiren düşünülen “geleneksel” yaşam tarzında, her şey aynı önem düzeyinde görülüyor, aynı doğru ve yanlış terazisinde Ölçülüyordu. Tüm veçheleriyle, yolların ve araçların bütünlüğü, hiçbir insan iradesinin ya da kaprisinin karşı çıkamayacağı güçler tarafından geçerli kılınmış gibi yaşanıyordu; yaşam bir bütün olarak İlahi yaratımın ürünüydü, İlahi takdirin gözetimindeydi. Özgür irade, varsa bile ancak -St. Augustine’in üzerinde durduğu ve Kilisenin elden geldiğince engellemeye çalıştığı gibi- yanlışı doğruya tercih etme özgürlüğüydü; yani Tanrı’nın emirlerini ihlal etmekti: Tanrı’nın buyurduğu şekliyle dünyanın yolundan ayrılmaktı; ve âdetlerden görünür bir şekilde sapan her şey bir ihlal olarak görülüyordu. Öte yandan, doğru yolda olmak bir seçim meselesi değildi: Tersine, seçimden kaçınmak -âdet olmuş yaşam tarzını izlemek- anlamına geliyordu. Ancak bütün bunlar, geleneğin kontrolünün (sosyolojik deyişle, bireysel davranışa yönelik, dağınık olmakla birlikte, sıkı ve her yerde hazır ve nazır olan komünal gözetim ve yönetimin) giderek gevşemesiyle ve artan sayıda erkek ve kadının yaşamının yönlendirildiği, karşılıklı olarak özerk olan bağlamların artmasıyla birlikte; başka bir deyişle, bu erkeklerin ve kadınların, henüz verilmemiş ya da verilmiş ama eksik olarak verilmiş kimliklerle donatılmalarıyla -dolayısıyla bu kimlikleri “kurma” ve bu süreçte seçimler yapma ihtiyacıyla karşı karşıya olan – bireyler konumuna gelmeleriyle- birlikte değişti.

Modernleşme serüvenini sadece ve sadece Batı’ya mahsus sayan Weber’in yolundan giden Bauman dünyanın “eski durumunu” anlatırken aslında çoğunlukla Hıristiyanlığın belirleyici olduğu Avrupa’dan bahsediyor. İleri sürdüğü iddialar Hıristiyan topluluklar için ne derece doğrudur bilemem ama Müslümanlar için asla geçerli değil. İslam’da “doğru yolda olmak” -burada iddia edilen tam aksine- bir seçim meselesidir. Allah, bu kabiliyeti insana verdiğini ve insanın ancak doğru olanı seçerek kurtulabileceğini Şems Suresi’nde belirtir:

Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. (Şems, 8-9)

İnsanın hür iradesi ile iyi ve kötü arasında seçim yapabileceği başka ayetlerde de vurgulanır. Örnek vermek gerekirse:

İşte bu, hak olan gündür. Artık dileyen kimse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.(Nebe, 39)

De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 29. Ayetin başı)

Hazreti peygamberin mücadelesini de hatırlarsak, konformizmin değil, cahiliye toplumu olarak adlandırılan toplumun “yanlış” geleneklerinden, “batıl” pratiklerinden sıyrılıp kurtulma çabasının ne kadar öne çıktığını görürüz. Müslüman kadın ve erkekler İlahi mesajı öğrendikçe içinde yaşadıkları toplumun yanlışlarını reddetmişler, gerektiği yerde adetlerine, alışkanlıklarına, kurallarına sırtlarını dönmüşlerdir. İslam’la şereflenenlerin yeni kimlikleri, kendilerine aktif olarak doğruyu seçme imkanı sunmuştur.

Bauman, İlahi olanın yerini alan “modern” aklın seçimleri nasıl çeşitlendirip müphemleştirdiğini şöyle dile getiriyor:

Hesaplanması, ölçülmesi ve değerlendirilmesi gereken, kişinin seçmesi gereken eylemlerdir, seçilebilecek olan ama seçilmeyen öbür eylemler arasından seçtiği eylemlerdir. Değerlendirme, seçmenin, karar almanın vazgeçilmez bir parçasıdır; karar alan insanın hissettiği, yalnızca alışkanlıkla hareket edenlerin nadiren üzerinde düşündüğü bir ihtiyaçtır. Ancak değerlendirmeye başlayınca, “yararlı”nın mutlaka “iyi” olmadığı ya da “güzel”in “hakiki” olmak zorunda olmadığı açığa çıkar. Bir kez değerlendirme ölçütleri sorulmaya başlandığında, değerlendirmenin boyutları dallanmaya ve birbirinden giderek uzaklaşan yönlerde gelişmeye başlar. Bir zamanlar tek ve bölünmez olan “doğru yol”, “ekonomik olarak makul”, “estetik olarak hoş”, “ahlâki olarak uygun” şeklinde bölünmeye başlar. Eylemler bir açıdan doğru, başka bir açıdan yanlış olabilirler. Hangi eylem, hangi ölçütlerle değerlendirilmelidir? Ve birden fazla ölçüt uygulanıyorsa, hangisine öncelik verilmelidir?

Ahlaki karar verme süreçleri söz konusu olunca aklın pek de parlak bir rehber olmadığı açıkça görülüyor. Bauman, kitabının yirmi sekizinci sayfasında şunları söylüyor:

Kuralların çoğulluğu (ki biz çoğulluk çağında yaşıyoruz), ahlâki seçimlerin (ve bu seçimlerin dümen suyunda bırakılan ahlâki vicdanın) içkin ve onarılamaz bir şekilde müphem görünmesine neden olur. İçinde bulunduğumuz çağ, ahlâki müphemliğin güçlü bir şekilde hissedildiği bir çağdır. Bu çağ bize daha önce hiç sahip olmadığımız bir seçim özgürlüğü sunar, ama öte yandan bizi daha önce hiç bu kadar ıstıraplı olmayan bir tereddüt durumuna sokar. Seçimlerimize ilişkin olarak bizi sürekli tedirgin eden sorumluluğun bir kısmının omuzlarımızdan kaldırılabilmesi için, güvenebileceğimiz ve bel bağlayacağımız bir yol göstericiliği özleriz. Ama güvenebileceğimiz otoritelerin hepsine karşı itirazlar vardır ve hiçbiri aradığımız garantiyi verecek kadar güçlü görünmez. Sonunda, hiçbir otoriteye güvenmeyiz, en azından hiçbirine tamamen ve uzun süre güvenmeyiz: Her yanılmazlık iddiasına kuşkuyla yaklaşmadan edemeyiz. Yerinde bir deyişle “postmodern ahlâki kriz” olarak adlandırılan krizin en ağır ve en belirgin pratik yönü budur.

Bauman’ın Çivisi Çıkmış Dünyası

Bu satırları okurken aklıma dilimizdeki o garip “dünyanın çivisi çıkmış” ifadesi geldi. Bauman çivisi çıkmış bir dünyayı tarif ediyor dedim içimden. Aslında Bauman, dünyanın hiçbir tarihte bir çivisinin olmadığını, aklı yavaş yavaş eren insanın, önce dinlerde, sonra bilimsellikte aradığı “çivinin” bir illüzyon, hatta zorla kabul ettirilen bir tahakküm aracı olduğunu gördüğünü ve nihayet postmodern dönemde modernitenin çivisini söküp attığını anlatıyor.

Bauman, eleştirdiği modernitenin kalıplarını takip ederek rasyonel, insan mamûlü bir “çivinin” anlamsızlığına, temelsizliğine ulaşıyor ve o noktada çaresizlik içinde kaybolduğumuzu, kaosa teslim olmaktan başka çaremiz olmadığını haykırıyor.

Dinlerin esaretinden kurtulduğuna inanırken sonsuz ve korkunç bir boşlukta kendisini sürüklenen insanoğluna gerçekten bir “çivi” lazım. Aklımıza Alak süresinin ayetleri geliyor:  

Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. ﴾3﴿ O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir. ﴾4-5﴿ Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder. ﴾6-7﴿

Bauman’ı okurken, geldiği noktaya bakarak yetersizliğinin farkına varan ama bunu kabul etmekte zorlanan modern aklın çaresizliğini ve trajedisini hissediyor insan. Post modern düşünürler, rasyonel düşüncenin evrensellik iddiasının çöküşünü, hayatı bütünüyle kucaklamasının imkansızlığını itiraf ederek modern düşünürlerden ayrılıyorlar. Fakat bir taraftan da, gelinen bu noktanın kaçınılmaz bir son olduğunu, bütüncül tüm anlayışların ilelebet geçersiz olacağını, bundan böyle hayatın ancak birbirinden kopuk, insicamsız, çelişkili parçalara bölünerek yaşanabileceğini ileri sürmekten geri de kalmıyorlar.


Bu yazı ilk olarak 1 Temmuz 2018’de fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.