Kışkırtılmış Cehalet Soslu Nefis Pasta Tarifi

Discovery Channel’da “Myth Busters-Efsane Avcıları” adında hayli ilginç bir program yayınlanıyor. Bu programda insanların tecrübe etme imkânı bulamadıkları için körü körüne inandıkları şeylerin gerçekten mümkün olup olmadığı araştırılıyor. Yağmurda yürüyen kişi koşandan daha mı az ıslanır, yeterli sayıda uçan balonu elinde tutan bir kişi havalanabilir mi, suyun içinde yeterli derinlikte olunursa suyun dışında atılan mermiler etkisini yitirir mi, filmlerdeki gibi insan yutan bataklıklar gerçekte var olabilir mi gibi ilginç konuları araştırıyorlar. Bu programların birinde yine Hollywood filmlerindeki bir klişenin gerçek olup olmadığını araştırdılar. Hepimiz Amerikan filmlerinde şöyle bir sahneye şahit olmuşuzdur: Filmin kahramanı pompalı tüfeğiyle ateş eder. Silahın atış gücü o kadar fazladır ki vurulan kişi kurşunu yer yemez müthiş bir savruluşla beş on metre geriye düşer. Programda araştırılan bunun mümkün olup olmadığıydı. En güçlü silahlarla gerçek insan ağırlığında mankenlere ateş ettiler. Ortaya çıkan şuydu. Vurulanın on metre savrulması için ateş edenin de ters yönde on metre savrulması gerekiyormuş. Ne kadar etki ederseniz o kadar tepki alıyormuşsunuz. Filmlerde seyrettiklerimiz sinema hileleriyle elde edilen görüntülermiş meğer.

 

Hakikat arayışımızı beş duyumuzla tahdit ettiğimizde aldatılmamız ne kadar kolay! Sadece gördüklerimiz ve işittiklerimiz hakikati tayin etmemize kifayet etmiyor. Hele hele araya transfer edilen bilgiyi manipüle etmeyi çocuk oyuncağı haline getiren başka medyalar karışınca.

 

Maalesef inanç kalelerimizi beş duyumuzun bize armağan ettiği çürük tuğlalarla örüyoruz çoğu zaman. Kalemizin müteahhidi olan muhakeme kabiliyetimiz, zayıflığı nispetinde malzemeden çalınmasına göz yumuyor. Yapı denetiminden mesul şüphe ve sorgulama melekelerimizi uğratmıyoruz inşaatımızın yalınlarına. Nihayet inanç kalelerimizden saydığımız yapılardan biri daha ortaya çıkmış oluyor. Aslında çürük ama yıkılıp yeniden yapılması neredeyse imkânsız bir gecekondu olan inanç kalemiz…

 

Bizimkilerden üstün, şeytanî zekâlar, kurnaz kafalar, içinde oynayacağımız kum havuzları sunuyor bizlere. Bu kum havuzlarında “hakikat” kumdan heykellere benziyor. İhtiyaç hâsıl olunca eskisi bir fiskeyle yıkılıp yenisi yapılıveriyor.

 

Son günlerde, kum havuzumuzda yeni heykellerin nasıl “tıraşlandığını” hep beraber müşahede ediyoruz. Çoğumuz çoktan yeni kumdan heykellerini benimseyip eskilerini unuttular ama biz “tarifi” kaçıranlar için ağır çekimde tekrar yayınlayalım.

 

Önce malzeme:

  1. Ne söylediği doğru düzgün dinlenmeden anlaşılmadan, hatta önemsenmeden itham edilen bir ermeni gazeteci.
  2. Hiçbir baltaya sap olamamış, ailevî meseleler yüzünden meyus, her türlü telkine açık cahil bir delikanlı. Bir başka maşanın maşası…
  3. Bol miktarda siyah karton, beyaz boya, bir matbaa ve kâfi miktarda para.
  4. Siyasi rakiplerini itham ve mahkûm etmek için her sahte hakikati –her kumdan heykeli- vasıta kılmaktan, istimal etmekten çekinmeyecek ümitsiz sağ – sol gruplar ve ellerinde bulunan yayın organları.
  5. Birkaç kamera ve fotoğraf makinesi ile birkaç cahil jandarma ve emniyet görevlisi.

 

Şimdi tarif:

  1. Ermeni gazeteci ensesine sıkılan iki kurşunla katledilir. Ancak yazımızın başında anlattığımız hadisedeki gibi etki ile tepki denk olmak zorundadır ve oluşturulmak istenen boyutta bir tepki basit bir cinayet ile elde edilemez. Bunun için “tıraş”ın ikinci safhasına geçilir.
  2. Maktulün yüzükoyun düştüğü kaldırımda, üstüne örtülmüş gazetenin altından sızan kanlarının ve delik ayakkabılarının yürek sızlatan görüntüleri bombardıman edilir. Siyasi cinayetlerden bıkmış usanmış kitlelerde infial uyandırmak için görüntüler kâfi gelir.
  3. Medya organlarının yardımıyla büyük bir cenaze merasimi tertip edilir. Meçhul eller, üzerinde “Hepimiz Ermeniyiz” “Hepimiz Hrant’ız” türünden ifadelerin yer aldığı pinpon raketi biçimindeki pankartların seri imalatını kısa sürede tamamlar. Bu garip pankartlar, cenaze merasimine katılmak üzere kışkırtılmış onbinlerin eline tutuşturulur. İşin sonunda hedeflenen boyutta “tepkiyi” oluşturacak “etki” fırına verilmeye hazırdır.
  4. İstenen tepkinin işaretleri gelmeye başlar. Bu tür bir dalganın üzerinde sörf yapmak için aportta bekleyen siyasi güçler gönüllü olarak maksada hizmet edeceklerdir. Sanki “Hepimiz Ermeniyiz” pankartlarını taşıyan kışkırtılmış kimseler Ermeni olmuş gibi bu sefer başka türlü kışkırtılan cahiller “Hepimiz Türk’üz” diye sloganlar atmaya başlarlar. Sanki böyle slogan atınca Türklükleri pekişecekmiş yahut bir sözle Ermeni oluvermiş kitleleri Türklüğe geri kazandıracaklarmış gibi.
  5. Katil çocuğun cinayeti unutulmasa da, tarihte Ermenilerin öldürdükleri Türkler’in isimleri tekrar gündeme taşınarak adeta meşrulaştırılacaktır. İstenen tepki sağlanmıştır ama sürekliliği sağlamak için yeni hamleler gerekmektedir.
  6. Aniden katilin emniyette ne yaptığından habersiz jandarma ve polis görevlileriyle beraber çekilen fotoğrafları ve “cinayet hatırası” görüntüleri “sızdırılır” ve televizyonlarda yayınlanır. Hem de bu tür görüntülerin kasetlerini götürüp ellerine verseniz, bırakın haber yapmayı, kasetleri dehşet içinde ellerinden fırlatarak kaçacak, günlerce ellerini yıkayarak bu “kirden” kurtulmaya çalışacak, hayatlarında etliye sütlüye bulaşmamış TGRT muhabirlerinin eliyle. Ama artık onlar TGRT muhabirleri değil Amerika’nın Bush yardakçısı İsrail hizmetçisi, şahinlerinin televizyonu FOX-TV muhabirleridirler. Enver Ağabey çok sevdiği “Türkiye”sine son hizmetini de böyle yapmış olacaktır.
  7. Bu sefer, ilk kışkırtılan kitle alarma geçecek ve katili desteklerken cürm-ü meşhut halinde yakalanan devlet müesseselerini ithama başlayacaktır.
  8. Artık birbirini deviren domino taşları kendi hallerine bırakılabilir. Yuvarlanan kartopu zamanında ve yerinde müdahalelerle büyütülerek bir çığa bir felakete dönüştürülmüştür.
  9. Kışkırtılan ikinci grup, devletin emniyet kuvvetlerinin de desteğini arkasında hissederek çoktan meşrulaştırdığı ve hatta haklı ve yerinde bulmaya başladığı cinayetle ilgili kanaatlerini pekiştirecek ve ilk kışkırtılan kitleyi vatan haini, asker polis ve nihayet Türklük düşmanı ilan etmekten çekinmeyecektir.
  10. Yapılanlar sayesinde sadece cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler değil bölgeyi bekleyen büyük değişiklikler de kontrol altına alınmış, yönlendirilme kıvamına getirilmiş olacaktır.
  11. Mikro milliyetçilik bıçağıyla dilimlenmiş, kışkırtılmış cehalet sosuyla tatlandırılmış Türkiye pastası, bölgede benzer tariflerle yapılmış diğer yemeklerle beraber “neo-con” efendilerin tabaklarına servis edilmeye işte böylece hazır hale gelecektir.

 

Kimse cehaleti kışkırtılanın aslında kendisi olduğunu kolay kolay idrak ve itiraf edemez elbette. Ama gelin hep beraber bir kez daha düşünelim, bir kez daha ölçüp biçelim fikirlerimizi. Kendimize samimiyetle şu soruları soralım:

 

  1. Bu fikirler tamamen bana mı ait yoksa çevremdekilerle beraber kapıldığım bir akıntıda mı sürükleniyorum
  2. Hakikat sandığım şey, sırrına vakıf olduğumu zannettiğim hadiseler aslında düşündüğüm gibi olmayabilir mi?
  3. Acaba farkında olmadan düşmanıma hizmet ediyor, onun ekmeğine yağ sürüyor olabilir miyim?

 

3 Şubat 2007

Cumartesi

 

 

Not: Bu yazıda geçen Enver Ağabey, TGRT ve Fox TV ile ilgili kısımlarla ilgili daha fazla bilgi edinmek isteyenler için iki köşe yazısını aşağıya iktibas ediyorum.

 

Neo-Con’la İhlas’lı patronun alışverişi

Ergun Babahan-26.07.2006-Sabah

 

“Paranın dini, imanı olmaz” sözünün doğruluğu bir kez daha kanıtlandı. Türkiye’nin Müslüman kimliği öne çıkan bir patronu, TV kanalını milyonlarca dolara son dönemde Hıristiyan kimliğin en ateşli savunucusu olarak sahneye çıkan Rubert Murdoch’a sattı.

Murdoch sıradan bir basın patronu değil. Amerikan Yeni Sağ’ının ve İsrail politikalarının en ateşli savunucusu. CNN’ene rakip olarak kurduğu Fox TV insanın yüzünü kızartacak kadar yanlı yayınlarıyla tanınıyor.

İsrail’in Lübnan ve Filistin’e yönelik politikalarına ateş püsküren Başbakan Erdoğan, bu Murdoch’la birden fazla kez buluştu ve Türkiye’ye girmesini teşvik etti.

Kaderin cilvesi, Murdoch televizyon kanallarından İsrail kıyımına övgüler yağdırırken Türkiye’nin İslamcı bir kanalını satın aldı.

Bakmayın Ertegün’ün sahip göründüğüne, o RTÜK engelini aşmak için bir oyun.

Türkiye’de kurallar zaten hileyle aşılmak için koyulur.

Bay Enver Ören, İslamcı kimlikle çıktığı macerasını Neo-Con bir işadamıyla pazarlıkla noktaladı.

İhlas Finans’ta milyonları perişan eden Ören, kendini düze çıkaracak bir anlaşmaya imza attığı için mutludur.

Şu anda Ören’in İsrail’i, Filistin’i veya din kardeşliğini düşünecek hali yoktur elbette.

Mağdurlarını din kardeşliği hikayeleriyle avutup işine devam edebilir artık.

Türkiye’de ise yeni bir oyuncu var. Rubert Murdoch…

Bussinessweek’e göre 5 kıtada yayın yapan televizyon istasyonlarının 72 yaşındaki sahibi, 175 gazete yayınlıyor. Twentieth Centruy Fox Stüdyoları, Fox Network ile Amerika’nın yüzde 40’ını kapsayan 35 televizyon istasyonunun patronu.

Medya imparatorluğunun toplam değerinin 30 milyar pound olduğu tahmin ediliyor.

Bir başka özelliği ise bu dev gücü sağ ideolojileri desteklemek için kullanması.

Medya gücünü siyasi amaçlar için kullandığı yolundaki iddiaları saçma olarak niteleyen Murdoch’un sahip olduğu yayın organları Irak Savaşı’nın en ateşli savunucularıydı.

Murdoch, Irak’ın işgali için tüm ağırlığını koydu ve Başkan Bush’u sonuna kadar destekledi.

Murdoch’un sahibi olduğu neo-conservative Weekly Standard’ın yazarları, bu haksız savaş için ideolojik alt yapıyı hazırladı.

Ancak savaştan umduğu sonucu alamadı.

Çünkü savaşın petrolün varil fiyatını 20 dolara indireceğini düşünüyordu. Bunun dünya ekonomisi için çok iyi bir itici güç olacağını söylüyordu. Bu hesabı büyük ölçüde şaştı, bugün petrolün varilinin 100 dolar olacağı konuşuluyor.

Genelde sağ ve baskıcı rejimleri destekleyen, anti-komünistliğiyle övünen Murdoch, gerekli gördüğünde komünistlerle de işbirliğinden kaçınmadı. Çin’deki yayın haklarını tehlikeye düşüreceğini düşündüğü için Hong Kong eski valisinin anılarını yayınevinin basmasını engelledi.

Tiananmen Meydanı katliamını küçümsedi, insan hakları ihlallerini görmezden geldi. Bunu sadece kişisel olarak yapmadı elbette, yayınlarıyla yaptı.

Şimdi bu Bay Murdoch Türkiye’de. Müslüman kimliğini öne çıkaran bir hükümet döneminde, Müslüman kimliğini öne çıkaran bir işadamından aldığı televizyon kanalıyla.

Hayırlara vesile olur inşallah!

 

 

 

Medyasına Murdoch gelmiş memleketimin…

Umur Talu-26.07.2006-Sabah

 

Dağlarına bahar gelir, yaz gelir, ölüm doluşurken… Memleketimin medyasına hoş gelişler ola Murdoch Paşa!

BBC, “Bu konuda ne düşündüğümü” sorduğunda, kayıt için 5 dakika vardı ve beş dakikada Beşiktaş, ne düşündüğümü düşünüverdim.

“Yabancı sermaye ne kadar yabancı”… ve “yerli sermaye ne kadar yerli” dir?

Sermayenin iyiliğini kötülüğünü nereye kadar ve ne kadar, yabancı mı yerli mi olması belirler?

Meseleye, herhangi bir yabancı sermaye diye mi, medyada yabancı sermaye diye mi, yoksa bizatihi “Avustralya asıllı, İngiltere sıçramalı, ABD vatandaşı, ilk gençliğinde biraz solcu, şimdi muhafazakarlığın ve azgın piyasanın en vahşi, en yılmaz savunucusu ve saldırıcısı” Rupert Murdoch diye mi bakmalı? Şöyle de mi bakmalı? Türkiye’de, din, millilik, milliyetçilik, muhafazakarlık, manevi değerler adına mangalda kül bırakmayıp yıllarca kapı kapı, kafa kafa, kalp kalp, inanç inanç bir kısım ahaliyi sürükleyenler neden bu kadar kolayca “yabancılaşabiliyor”?

Bir Murdoch’un yerli ya da yabancı olması arasında, zihniyetleri ve gazetecilik ile insan hayatı üstündeki arsız tahakkümleri benzer düştükten sonra, büyük bir fark bulunabilir mi? Başka bir ülkenin işgalini savunurken, bunu kolaylaştırmak üzere yalan haber üretenlerin, gazetecilik değil propaganda faaliyeti yürütenlerin “yabancı” sayılmaları için gerçekten “yabancı” olmaları şart mı? Yahut Murdoch medyası bunu evrensel olarak becermesiyle ne kadar dışımızdaydı ki? Onun medyasının yazdıklarını, izlettiklerini çevirip çevirip burada pişirenler yerli mi oluyordu yani?

 

***

 

Basında sansürün kaldırılışının yıldönümü diye bir şeyi kutladığımız sırada…

Komik duruma düşüyorduk zaten. Sansür denenin tüm günahı uzat bir tarihin sırtında bırakılmış, nice kesif sansürle idrak edilen onca tek parti, çok parti, darbe, demokrasi yılları sanki hiç yaşanmamış; tam da bugün TMK’larla yeni sansür seferberliklerine girişmemiştik zahir.

Kambersiz düğün olmazdı elbet! Siz, Batı’dan geliyor diye, bir medya imparatorunun demokrasiyi, liberalizmi, fikir özgürlüğünü, medya etiğini kafadan sapına kadar temsil ettiğini düşünmüyorsunuz herhalde! Bir başkası yerli diye, yurdunun insanını, mağdurunu, mazlumunu, sansürsüz yayıncılığı, çok seslilik ve çok renkliliği, değerlerin çeşitliliğini otomatikman sapına kadar savunmasını beklemediğiniz gibi herhalde!

“Murdoch sansürü” günü gelir, boynu eğik, yiğitlik taslarken vicdanı güdük yerli otosansürlerimize de taş çıkartır.

Kendisi, “anti-demokratik” Çin’den uydu hakkı alabilmek için, kendi medyasında Çin aleyhindeki haberleri kestirmiş, yetmemiş, o uyduya İngiliz özerk devlet kuruluşu BBC’yi de bindirmemiş bir küresel şeydir.

Küresel her şeyin demokrasiyi temsil ettiğini sananlar için birebirdir.

 

***

 

Şimdi, ha filanca yerli kanal, ha Murdoklaşmış Enver Abi kanalı; vur patlasın çal oynasına gömmeyip de deve kuşu gibi o narin kafamızı, azıcık tartmak istersek hakikaten…

Bir beş dakika hiç olmazsa…

Meselenin; yerli mi, yabancı mı olduğundan ziyade, yani kafa kağıdından önce, hakikatte kim olduğunda, ne için var olduğunda düğümlendiğini…

Hangi hakikati temsil ettiğinde, hangi hakikatleri gizlediğinde, hangi hakikatleri ezip geçtiğinde yattığını düşünebiliriz mesela.

Düşünmeyebiliriz de.

Kimileri zaten tamamen bunun için var!

Reklamlar

Hayal Dükkânı

 

Geçenlerde bir sokak arasında yürürken küçücük bir kuruyemişçi dükkânı gözüme çarptı. Bir anda düşünceler treninin bir vagonunda hayaller dünyasına seyahat ederken buldum kendimi.

 

Acaba ben de ticaretle uğraşsaydım, bir de dükkânım olsaydı nasıl bir hayatım olurdu?

 

Mesela ben de kuruyemişçi olsaydım…

 

Küçük bir dükkân olurdu herhalde. İçinde uzunca bir tezgâh… Tezgâhın üstünde, üzümlü, fındıklı ve portakallı drajelerin minik çakıl taşları misali insanı cezbeden ışıltılarına ev sahipliği yapan camdan yarımküreler… Onların yanında şekerli, şekersiz, nâneli, çilekli, muzlu çeşit çeşit sakızın rastgele doldurulduğu bir kutu… Sonra gıda boyasının pek cazip bir kırmızı renkle sarıp sarmaladığı elmalı şekerler de olurdu. Parlak kağıtlara sarılmış lolipoplar ve iki kontrast rengin bir sarmal halinde kucak kucağa döne döne gidip tek bir noktaya saplandığı şekerler, plastik sapları kartona saplanmış halde müşterileri beklerdi.

 

Tezgâhın hemen altı, kuruyemiş çeşitlerinin sergilendiği bir vitrin olurdu. Ay çekirdeği, kabak çekirdeği, beyaz leblebi, sarı leblebi, tuzlu fıstık, şam fıstığı, fındık, ceviz yan yana yerleştikleri bölmelerinden müşterilere selam dururdu.

 

Dükkânın duvarı boyunca raflar yaptırmış olurdum. Sütlü, fındıklı, fıstıklı çikolatalar, gofretler rafları süslerdi. Rafların zemine ulaştıkları yerde gazozlar, meyve suları dizili olurdu.

 

Tezgâhın arkasındaki duvarda vergi levhası ile iş yeri açma evrakı çerçevelenmiş vaziyette asılırdı muhakkak. Bir saat, bir namaz vakitlerini gösterir takvim ve yine itinayla çerçeveletilmiş bereket duası duvardaki kompozisyonu tamamlardı.

 

Dükkânın önünde domatesli, biberli, kekikli patates cipslerinin sergilendiği raflardan koyardım. Hani sabah çıkarılıp akşam dükkân kapatılırken içeri alınanlardan… 

 

Sabahları dükkânı erken açmak icap ederdi herhalde. Sabah namazından sonra yatmazdım. Ya nasip, ya kısmet diye dua ederdim. Helâlinden hayırlı kazançlar için mülkün tek gerçek sahibine el açardım. Seher vaktinin sihirli dakikaları arasından süzülüp dükkânıma giderdim. Kim bilir belki yol üstünde bir “selamünaleyküm” diyecek dost tebessümlere bile rast gelirdim.

 

Günün ilk ışıkları, her daim yorgun şehrin gözlerini aralarken ben de dükkânımın kepenklerini kaldırırdım. İlk işim pilli radyomu açmak olurdu. TRT 4’ten benim gibi, büyük şehirde sabah güneşinin mahdut sayıdaki karşılayıcısı için çalınan unutulmuş şarkılar, türküler doldururdu küçük dükkânımın içini.

 

Her sabah mutlaka bir temizlik yapmak gerekirdi. Önce dükkânın içini sonra önünü ıslatıp süpürürdüm. Vitrinin, tezgâhın, gün boyu dışarıda beklemekten kirlenmiş cips paketlerinin tozunu alırdım.

 

Dükkânımın mutlaka müdavimleri olurdu. Kahveyi az miktarlarda alıp, bittikçe hem tedarik hem sohbet için gelen yaşlı teyzelerden mahallenin son havadislerini alırdım. Fakülte yolunu adımlarken yüz gram fıstık yemeği itiyad edinmiş üniversite talebeleri uğrardı belki. Okula giderken harçlığının bir kısmını çikolataya tahvil etmek isteyen bıdıklar uğrardı… Akşam gelecek dünürcülere değişik bir tatlı yapmak isteyen anneler ellerinde televizyondan aldıkları tariflerin malzeme listeleriyle bitiverirlerdi dükkânın kapısında.

 

Yaz aylarında isek çubuk dondurmaların tepeleme istiflendiği bir dolap atardım kapının önüne. Üzerine büyükçe bir şemsiye…

 

Muhtemelen dükkânımda sıkılır, komşu çarşı esnafıyla kapı önünde bir çay içmek için iki sandalye çıkarırdım dışarıya. Büyük ihtimal siyasetten konuşurduk kahveden gelen çaylarımızı yudumlarken. Önümüzde gazeteler, kendimizce gündemi yorumlardık.

 

Her namaz vaktinde, ezanı duyar duymaz, bir çırağım varsa dükkânı ona bırakır caminin yoluna düşerdim. Çırağım yoksa dükkânın kapısını kilitler, kapıya önceden özene bezene hazırladığım, üzerinde “namaza gittim geleceğim” yazan bir karton sıkıştırırdım.

 

Ben muhakkak şu “esnaf ağabeylerden” olurdum. Akşam dükkânı kapattıktan sonra genç talebelerin evlerine uğrar bir şeylere ihtiyaçları var mı yok mu bakardım. Bazı akşamlar yer sofralarına misafir olur, çorbalarına kaşık sallar, onlarla beraber çay içer bisküvi yerdim. Param oldukça dünyanın bilmem neresindeki bir okul için “himmet” eder, ne verdiğimi, ne vaat ettiğimi başka kimselere söylemezdim.

 

Muhtemelen sıkılırdım bu yeknesak hayattan, bitmek tükenmek bilmez tekrarlardan. Ama fazla da düşünmezdim. Hayat coşkun bir nehir, ben sürüklenen kuru bir yaprak… Kafa yormazdım fazla…

 

Geceleri erken yatardım sabah ezanları ile başlayacak yeni bir güne zinde uyanabilmek için. Herhalde tüm günün yorgunluğu ile başımı yastığa koyar koymaz uyurdum. Kim bilir belki rüyamda yazılım işiyle uğraştığımı, sabahtan akşama bir ofiste kafa patlattığımı görürdüm. Uyandığımda ömür sermayemi bir monitörün donuk ışığı karşısında geçirmek nasıl olurdu acaba diye düşünür, meraklanırdım belki de! Kim bilir!..

 

31 Ocak 2007

Çarşamba

Ankara

Fikrî Mutantların Tartışmasından Ne Çıkar?

Hayli zaman önce, televizyonlardan adeta fışkıran tartışma, açık oturum türü programları seyretmek bende bir iptila halini almış idi. Bu lüzumsuz ve dahi akıllara ziyan meşgaleden yakamı sıyırmak için derhal çareler düşünmeye başlamıştım. Bilhassa tartışma programlarını hızla atlayarak kanaldan kanala gezinmek aklıma gelen ilk çareydi. Fakat bunun da başka türlü bir iptila olduğunu fehmetmem uzun sürmedi. Kablo televizyonun sunduğu elli civarında kanalı yaklaşık birer dakika süren fasılalarda tekrar tekrar turlayıp durmam yüzünden çevremde kopan feryad-u figanın da aklımı başıma almama yardımcı olduğunu itiraf etmeliyim.  Nihayet, seyrettiğim program sayısını dört-beş ile tahdit etmiş ve kısacık ömrümün kıymetli saatlerini daha faideli meşgalelere tahsis etmeye muvaffak olmuştum.

Kurtulmuş olmakla iftihar ettiğim o eski iptila, bugünlerde maalesef yeniden çevremi sararak tehlike arzeder oldu. Hususen cumhurbaşkanlığı seçimi çerçevesinde televizyonlarda yayınlanan münakaşalara önce gözüm sonra aklım takılmaya başladı.

Biz zaman önce naçizane kaleme aldığım bir yazıda “fikrî mutantlar” mazmununu ortaya atmıştım. Ortaya attığım fikirler pek harc-ı âlem, pek zayıf olacaklar ki, üstadımızın deyimiyle “Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı ülkede” birkaç mütecessis dosttan gayrı kimseciklerin dikkatini çekmedi. Bu fikirleri bırakın dönüp kovalamayı, okumaya dahi tenezzül etmedi kimseler. Kayıtsızlığın karanlık kalbinde solup gittiğine üzüldüğüm o satırlarda şunları yazmıştım:

Maalesef “tanrıyı oynayanlar” kirli ellerini insanların beyinlerine ve kalplerine de uzatmaktan çekinmiyorlar. Biyo-teknoloji sahasında girişilen mahut “mühendislik” çalışmalarına tekabül eden çalışmalar, beşerî ilimler sahasında da, yürütüldü ve halen yürütülüyor. Domatesin genleriyle oynamak hakkını kendisinde bulan batı medeniyeti, sosyal mühendislik çalışmaları çerçevesinde küçüklü büyüklü toplulukların sosyo-kültürel genleriyle oynamakta bir mahzur görmedi. Genetik mühendislerinin mikro-enjeksiyon usullerine mütekabil içtimai müdahale ve telkin usulleri geliştirildi. Bu usuller gerçekten de kitlelerin sosyo-kültürel genlerine müdahaleyi mümkün kıldı. Elde edilen netice, domateslerde elde edilenden çok da farklı olmadı: mühendislerin istedikleri istikamete sevk edilmiş zombi toplulukları! Kılık kıyafetleriyle tam arzulanan kalıba uyan ama ne düşüneceğini, nasıl düşüneceğini şaşırmış, zihni muvazenesini kaybetmiş zavallılar. Sosyo-kültürel genlerinin mutasyonu sonucu zihinleri kalıplanmış, kalıplanırken de ağır tahribat görmüş fikrî mutantlar!

Başta sözünü ettiğim eski iptila beni yine sarıp sarmalamaya başlayınca, yeniden tartışmaları seyretmeye, seyrederken gayri ihtiyari sinirlenmeye ve yukarıdaki satırlarda anlattığım “fikrî mutantları” düşünmeye başladım. Gecenin geç vakitlerinde yastığa koyduğum efkârlı başımda uykularım kaçacak yer arar oldu.

Televizyondaki tartışma programlarına iştirak için hazır bulunan zevatı seyretmek acı veriyor şimdilerde. Genetiği ile oynamış domatesin rengi ve şekli mükemmel ama ne tadı var ne kokusu. Programlarda fikir beyan eden, sosyo-kültürel kodlarıyla oynanmış zevatın da aynı şekilde şekil şemail açısından hiçbir noksanları yok! Unvanları da oturaklı mı oturaklı. Gelin görün ki ağızlarından dökülen ilk kelimelerle sihir bozuluyor. Kafaları son derece karışık. Sözlerinde kaypak kavramların arkasına saklanmış korkunç bir boşluğun tedirgin edici varlığı seziliyor.

Bilmem ki yeniden yakama sarılan bu dertten bir kez daha kurtulabilir miyim? Akıl ve ruh sıhhati açısından gayret etmem şart.