Hayal Dükkânı

 

Geçenlerde bir sokak arasında yürürken küçücük bir kuruyemişçi dükkânı gözüme çarptı. Bir anda düşünceler treninin bir vagonunda hayaller dünyasına seyahat ederken buldum kendimi.

 

Acaba ben de ticaretle uğraşsaydım, bir de dükkânım olsaydı nasıl bir hayatım olurdu?

 

Mesela ben de kuruyemişçi olsaydım…

 

Küçük bir dükkân olurdu herhalde. İçinde uzunca bir tezgâh… Tezgâhın üstünde, üzümlü, fındıklı ve portakallı drajelerin minik çakıl taşları misali insanı cezbeden ışıltılarına ev sahipliği yapan camdan yarımküreler… Onların yanında şekerli, şekersiz, nâneli, çilekli, muzlu çeşit çeşit sakızın rastgele doldurulduğu bir kutu… Sonra gıda boyasının pek cazip bir kırmızı renkle sarıp sarmaladığı elmalı şekerler de olurdu. Parlak kağıtlara sarılmış lolipoplar ve iki kontrast rengin bir sarmal halinde kucak kucağa döne döne gidip tek bir noktaya saplandığı şekerler, plastik sapları kartona saplanmış halde müşterileri beklerdi.

 

Tezgâhın hemen altı, kuruyemiş çeşitlerinin sergilendiği bir vitrin olurdu. Ay çekirdeği, kabak çekirdeği, beyaz leblebi, sarı leblebi, tuzlu fıstık, şam fıstığı, fındık, ceviz yan yana yerleştikleri bölmelerinden müşterilere selam dururdu.

 

Dükkânın duvarı boyunca raflar yaptırmış olurdum. Sütlü, fındıklı, fıstıklı çikolatalar, gofretler rafları süslerdi. Rafların zemine ulaştıkları yerde gazozlar, meyve suları dizili olurdu.

 

Tezgâhın arkasındaki duvarda vergi levhası ile iş yeri açma evrakı çerçevelenmiş vaziyette asılırdı muhakkak. Bir saat, bir namaz vakitlerini gösterir takvim ve yine itinayla çerçeveletilmiş bereket duası duvardaki kompozisyonu tamamlardı.

 

Dükkânın önünde domatesli, biberli, kekikli patates cipslerinin sergilendiği raflardan koyardım. Hani sabah çıkarılıp akşam dükkân kapatılırken içeri alınanlardan… 

 

Sabahları dükkânı erken açmak icap ederdi herhalde. Sabah namazından sonra yatmazdım. Ya nasip, ya kısmet diye dua ederdim. Helâlinden hayırlı kazançlar için mülkün tek gerçek sahibine el açardım. Seher vaktinin sihirli dakikaları arasından süzülüp dükkânıma giderdim. Kim bilir belki yol üstünde bir “selamünaleyküm” diyecek dost tebessümlere bile rast gelirdim.

 

Günün ilk ışıkları, her daim yorgun şehrin gözlerini aralarken ben de dükkânımın kepenklerini kaldırırdım. İlk işim pilli radyomu açmak olurdu. TRT 4’ten benim gibi, büyük şehirde sabah güneşinin mahdut sayıdaki karşılayıcısı için çalınan unutulmuş şarkılar, türküler doldururdu küçük dükkânımın içini.

 

Her sabah mutlaka bir temizlik yapmak gerekirdi. Önce dükkânın içini sonra önünü ıslatıp süpürürdüm. Vitrinin, tezgâhın, gün boyu dışarıda beklemekten kirlenmiş cips paketlerinin tozunu alırdım.

 

Dükkânımın mutlaka müdavimleri olurdu. Kahveyi az miktarlarda alıp, bittikçe hem tedarik hem sohbet için gelen yaşlı teyzelerden mahallenin son havadislerini alırdım. Fakülte yolunu adımlarken yüz gram fıstık yemeği itiyad edinmiş üniversite talebeleri uğrardı belki. Okula giderken harçlığının bir kısmını çikolataya tahvil etmek isteyen bıdıklar uğrardı… Akşam gelecek dünürcülere değişik bir tatlı yapmak isteyen anneler ellerinde televizyondan aldıkları tariflerin malzeme listeleriyle bitiverirlerdi dükkânın kapısında.

 

Yaz aylarında isek çubuk dondurmaların tepeleme istiflendiği bir dolap atardım kapının önüne. Üzerine büyükçe bir şemsiye…

 

Muhtemelen dükkânımda sıkılır, komşu çarşı esnafıyla kapı önünde bir çay içmek için iki sandalye çıkarırdım dışarıya. Büyük ihtimal siyasetten konuşurduk kahveden gelen çaylarımızı yudumlarken. Önümüzde gazeteler, kendimizce gündemi yorumlardık.

 

Her namaz vaktinde, ezanı duyar duymaz, bir çırağım varsa dükkânı ona bırakır caminin yoluna düşerdim. Çırağım yoksa dükkânın kapısını kilitler, kapıya önceden özene bezene hazırladığım, üzerinde “namaza gittim geleceğim” yazan bir karton sıkıştırırdım.

 

Ben muhakkak şu “esnaf ağabeylerden” olurdum. Akşam dükkânı kapattıktan sonra genç talebelerin evlerine uğrar bir şeylere ihtiyaçları var mı yok mu bakardım. Bazı akşamlar yer sofralarına misafir olur, çorbalarına kaşık sallar, onlarla beraber çay içer bisküvi yerdim. Param oldukça dünyanın bilmem neresindeki bir okul için “himmet” eder, ne verdiğimi, ne vaat ettiğimi başka kimselere söylemezdim.

 

Muhtemelen sıkılırdım bu yeknesak hayattan, bitmek tükenmek bilmez tekrarlardan. Ama fazla da düşünmezdim. Hayat coşkun bir nehir, ben sürüklenen kuru bir yaprak… Kafa yormazdım fazla…

 

Geceleri erken yatardım sabah ezanları ile başlayacak yeni bir güne zinde uyanabilmek için. Herhalde tüm günün yorgunluğu ile başımı yastığa koyar koymaz uyurdum. Kim bilir belki rüyamda yazılım işiyle uğraştığımı, sabahtan akşama bir ofiste kafa patlattığımı görürdüm. Uyandığımda ömür sermayemi bir monitörün donuk ışığı karşısında geçirmek nasıl olurdu acaba diye düşünür, meraklanırdım belki de! Kim bilir!..

 

31 Ocak 2007

Çarşamba

Ankara

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s