Bizim Yıldızlarımızın Savaşları

 

obi-wan_kenobi“Yıldız Savaşları” filmini bilir misiniz? George Lucas’ın yetmişli yılların sonunda anlatmaya başladığı bilim kurgu hikâyesi yirmi beş sene sürdükten sonra bugünlerde hitama eriyor. Bence bu seri başarısını, muhteşem özel efektlerine, yıllar içinde akıllara kazınan müziğine, bitmez tükenmek bilmez karakter tiplerine olduğundan daha çok senaryosuna borçludur.

 

 

Klasik iyiler ile kötüler savaşı ekseni üzerine kurulmuş filmde Jedi (jeday diye okunuyor) şövalyeleri çok ilgi çekicidirler. Jedi şövalyeleri çok üstün kabiliyetleri ile her türlü savaşın belirleyici unsuru olmakla kalmaz bir tür irfanın da temsilciliğini yaparlar. Bütün uzayı saran tek bir kuvvet alanı hem kötü hem iyi Jedi şövalyelerinin beslendiği kaynaktır. Bazıları gücün karanlık-şer tarafında bazıları aydınlık-hayır tarafında yer alırlar. Bir Jedi şövalyesinin gerçek rakibi ancak başka bir Jedi şövalyesi olabilir. Diğer insanlar ve yaratıklar “gücü” anlamak ve kullanmak noktasında bir fikir sahibi olmadıklarından kuru kalabalık sayılırlar.

Filmin ilk bölümlerini seyrettiğim yıllarda gücün aydınlık tarafında kalan son Jedi şövalyesi, ihtiyar Obi Van Kenobi’yi körpe zihnimle ne kadar sevmiştim. Beyaz sakalı, bol beyaz cüppesi, kuşağı ve kuşağından asılı duran kılıcıyla görünüşünü “Çağrı” filminde heyecanla seyerttiğim sahabelerin görünüşlerine benzetmiştim.

 

Karanlığın bütün kainatı kaplar gibi olduğu anlarda ihtiyar Obi Van kendine bir talebe bulup yetiştirmeye başlamıştı. İşin garibi gücün karanlık tarafında da sadece bir karanlık Jedi kalmıştı. Yani büyük kitlerleri karanlığa sevkedenler de onların karşısında durmaya çalışanlarda sayıca fazla değillerdi. Kemiyetteki eksikliği keyfiyetler kapatıyordu.

 

Sıradan insanlar ve uzaylı yaratıklar “gücü” anlamaktan da dönen kavganın mahiyetini kavramaktan da fersah fersah uzaktaydılar. Bir tür dolgu maddesiydiler sanki.

 

Şimdi düşünüyorum da bugünkü halimizi izah için bu mazmun kullanılabilir. Alan, satan, kavga veren, yükselen, düşen, oynayan, eğlenen, kızan, hesap yapan, tuzak kuran, tuzağa düşen, aldatan, aldatılan insanlar olarak aslında kartondan bir hayatın içinde oyalandığımızı farkedemiyoruz. Daha kötüsü, ömür sermayesini hayatın mahiyetini kavramak için çalışarak tüketen büyük adamları, sayılı nefeslerini kendilerini neredeyse cinnetin eşiğine taşıyan bir tecessüsle peşine düştükleri arayışlarda harcayan arifleri anlayamıyoruz. Kendimize o kadar güveniyoruz ki bir üstad aramayı yahut ariflerin asırlar ötesinden yankılanan seslerine kulak vermeyi bile lüzumsuz görüyoruz. Muhabere imkanlarının tekamülüyle artık herkes kendi başına bir “arif” müsveddesi, plastik bir “Jedi” olma yolunda ilerliyor… Tekerlek her ferdin şahsında yeniden keşfolunuyor. Bütün bir kavramlar dünyasının kendimize göre yeniden inşa ettiğimizi düşünüyoruz ve yanılıyoruz. Böylesine büyük bir inşanın altından kalkmamız mümkün olmadığından bize farkettirmeden sunulan kavramlara razı oluyoruz. Bu süreçte o çok güvendiğimiz aklımızı, muhakememizi hiç devreye sokmuyoruz bile. Bize “lego setleri” misali sunulan kavramlar dünyası alternatifleri arasındaki seçimimizi çocukça hislerimize bırakıveriyoruz.

 

Bir misal vermeye çalışalım. Farzedelim üniversite talebesi bir genciz. Üniversite ortamına girene kadar üzerinde hiç düşünmediğimiz bir dizi mesele gündemimize giriyor. Ne kadar kaçmak istesek de yeni meseleler hakkında bir kanaat sahibi olmamız bekleniyor. Türkiye’nin siyasî, iktisadî, tarihî, ilmî meseleleri yanında eğitim, sanat, kültür hususlarında da fikir sahibi olmamız gerekiyor. Nasıl da ağır bir yük, müşkül bir vaziyet! İmdadımıza çevremiz yetişiyor hemen. Solcu bilinen bir çevredeysek bütün müşkül meselelerimizin çözümü de bu mevzular açıldığında tekrar edilecek laflar da paketlenip önümüze koyuluyor:

 

     Türkiye 1950’lerden sonra adım adım bozulmuş, geri gitmiş ve bugünkü haline gelmiştir. Bütün sıkıntılarımız Atatürk ilkelerine ve inkılaplarına ihanet eden gizli karşı devrimci, sağcı hükumetler yüzünden başımıza gelmiştir.

          Din insanla Allah arasındadır. İkisinin arasına girenler din istismarcıları ve dini siyasete alen edenlerdir.

          İlk öğretimi ne kadar uzun ve kesintisiz tutarsak o kadar ileri gideriz. Ülkenin kurtuluşu eğitimledir.

          Kimsenin dinini öğrenmesine karışmayız ama dini eğitim alanların diğer meslek alanlarında çalışmasına mani olunmalıdır.

          Kamusal alanda herkes devletin belirlediği kıyafete uymak zorundadır.

          Nazım Hikmet Türk şiirinin en büyük şairidir.

          Deniz Gezmiş bir halk kahramanıdır.

          Faşistler buldukları her fırsatta devlette kadrolaşarak devleti ele geçirmeye çalışırlar.

          Halk cahildir ve etkilere çok açıktır. Bu yüzden batı tipi demokrasi bizde uygulanamaz. Bazen halk istemese de halk için neyin iyi olduğuna kararı seçkin kişilerin vermesi gerekir.

 

Ülkücüysek üzülmeye hiç mahal yoktur! Bizim için de bir paket hazır beklemektedir. İşte, kahvede, okulda, piknikte, e-mail gruplarında yeni bir şey söylüyormuş gibi tekrarlayacağımız laflar altın tabakta sunulmuştur:

 

          Türkiye’nin bu günkü vaziyetinin müsebbibi, gayri milli siyaset takip ederek bizi kimliğimizden uzaklaştıran solcu hükumetlerdir.

          Devlet, Türk ırkından olmayanların eline geçmiş vaziyettedir. Bütün köşe başlarını sabetaycılar, gizli, açık yahudiler, hıristiyanlar, rumlar, ermeniler tutmuştur.

          Eğitimde millî hassasiyetler ön plana çıkarılmalıdır. Gayri milli unsurlar, vatan hainlerinin yazdıkları ders kitaplarından çıkarılmalıdır.

          Milli tezlerimize aykırı fikir beyan edenler bizdenseler vatan haini, dışarıdansalar bizi bölmeye çalışan ajanlardır. Ülkeyi bölmek için içeride ve dışarıda sürekli faaliyet sürdürülmektedir.

          Devlet kutsaldır. Devletin bekası için gerekirse adam dövülebilir, öldürülebilir.

          Necip Fazıl Kısakürek Türk şiirinin en büyük şairidir.

          Haluk Kırcı vatana hizmetlerinin karşılığında hapis yatırılan bir kahramandır.

 

Misalleri arttırmak, Kemalist paketten, Erbakancı paketten, Perinçekçi paketten, hatta masonik paketten, asker paketinden maddeler sunmak çok kolay. İşin ilginç tarafı bu paketlerin zaman içinde gizli bir el tarafından güncellenip değiştirilebilmesi. Mesela yetmişli yılların ülkücü düşünce paketinden yer alan “kanımız aksa da zafer İslam’ın” maddesi ikibinli yıllarda yerini “İslamcı siyaset yapanlar da gayri milli siyasetler takip ettiklerinden tehlikelidirler” maddesine bırakmıştır. O gizli el, zaman ve değişimin gücüdür diye düşünenler olabilir. Ben şahsen çok daha dünyevi ve maddi bir elin, gücün karanlık tarafından beslenen bir “Jedi” elinin varlığından şüphe ediyorum.

 

Yine Yıldız Savaşları’na dönelim. Filmi seyredenler hatırlayacaktır. Jedi şövalyeleri öyle güçlüdürler ki ölüm kusan robotlar, lazer silahlı askerler üzerlerine doğru koşarken rakiplerini yere çalıvermek için sadece ellerinin bir hareketi kâfidir. Haluk Kırcı’nın hatıralarında Kızılay’da yetmişlerin sonunda düzenlenen en büyük eylemin tam başarıya ulaşacağı anda “reis” Çatlı’ya gelen bir telefonla nasıl dağılıverdiğini okuduğumda, yahut güneydoğuda askerlik yapanların anlattığı çembere alınan teröristlerin yine telefonun bir ucundan gelen emirle nasıl kurtulduğuna dair hikayeleri dinlediğimde hep aklıma Jedi şövalyelerinin o basit el hareketleri gelir. O el müthiş bir eldir. Bir işaretiyle size sadece nasıl düşüneceğizi değil, nasıl hissedeceğinizi de söyler. Dün PKK kampında teröristleri teftiş ederken poz veren Perinçek’in ardından gidenler bugün sanki sihirli bir el işaretiyle büyülenmiş gibi en keskin milliyetçi tezlerin müdafii kesilmiş başka bir Perinçek’i şevkle alkışlarlar.

 

George Lucas’ın kurgusunda hayır tarafında da olsa şer tarafında da gücün tek kaynağı önünde saygıyla eğilen Jedi’lar vardı. Bizim “gerçek” dünyamızda ise vaziyet biraz farklı. Şer tarafında faaliyet gösteren efendiler kendilerini iyice tanrı yerine koyuyorlar. Belki de gerçek rakiplerini tamamen tasfiye ettiklerini düşündüklerinden dünya üzerinde gönüllerince at oynatıyorlar. Her geçen gün dünyayı biraz daha kendi karanlıklarına çekiyorlar.

 

Peki biz “sıradan” insanlar ne yapabiliriz bu sürükleniş karşısında?

 

Belki aramızdan kabiliyetli olanlar talebe Luke Skywalker misali, gücün iyi tarafında kalabilmiş bir Jedi ustasından ders almalı. Bu tür arayışa girenler için üstadın hayatta olmasının ehemmiyeti olmayacaktır. Filmde hologramlar olarak görünen ölmüş üstadlar gerçek hayatta bizi kitap sayfaları arasında beklemektedirler.

 

Bu kadar büyük iddiası olmayanlar ise en azından şu paket ideolojilerden yakalarını kurtarmaya çalışabilirler. Birilerinin milyon kez tekrarlanmış klişelerini çöpe atarak işe başlayabiliriz. Belki de cesur olanlar bugüne kadar tekrarladıklarım arasında yanlışlar olabilir mi sorusunu sormalılar kendilerine. Acaba dünyaya bakayım diye bana sunulan daracık pencere aslında görüşümü tahdit için mi diye merak etmeliler. Cemil Meriç’in kendine has üslubuyla ifade ettiği gibi “ideolojiler idarikimize giydirilmiş deli gömlekleridir”. Bu deli gömleklerini yırtıp atmak elimizdedir. Gereken biraz cesaret, biraz delikanlılık, biraz tecessüs, belki biraz da isyandır…

 

 

Salih Cenap Baydar

19 Temmuz 2005 Salı

11:15:12

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s