Eshab-ı Fil

 

‘Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi?

Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?

Onların üzerine ebabil kuşlarını gönderdi.

O kuşlar onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyorlardı.

Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.’

 

 

Hayat şartlarımızın ağırlaştığı şu günlerde Müslümanlar olarak bir noktaya özellikle dikkat etmemiz gerekiyor ki bu, her ne olursa olsun ümitsizliğe kapılmamaktır. Büyüklerimiz, ümitsizliğin münafıklık alâmeti olduğunu söylerler. Taşları yerinden oynatabilme iktidarımızı ortadan kaldırmak, imanımızın sıhhat verdiği ruhlarımızı çürütmek maksadıyla bünyemize bulaştırılabilecek en tehlikeli virüstür ümitsizlik. İnanırız ki hayır da şer de Allahü Teala’dandır. Biliriz ki ister iyi olsun ister kötü olsun başımıza gelen her şey, sadece Rabbimiz tarafından bir imtihan vesilesi olarak gönderilmiştir.

 

Farzedelim ki yazılı imtihana girmiş bir talebeyiz. Kitap defter açık yapılan bir imtihan olsun bu. Cevaplar gözümüzün önündedir. Bizden beklenen, doğru soruya doğru cevabı, imtihanın süresi bitmeden yazmaktan ibarettir. Böyle bir vaziyette suallerin zorluğundan ya da uzunluğundan yakınmak ne kadar manasızdır! Burada mühim (ve zor) olan, bir irade sergileyebilmektir.

 

Bugünlerde hatırıma sık sık Fil Sûresi geliyor. Amerika’yı eshab-ı fil’i benzetiyorum. Filler o dönem için nasıl karşı konulamaz imha vasıtaları ve bu fillerin sahipleri, nasıl kontrol ettikleri muazzam kuvvetle korku salan kişiler idiyseler, bugün de Amerika aynı konumdadır. Müslümanlar için mesele, her şeyin üstünde olan en muazzam kuvvetin, müstekbirlerin bizzat kendilerinin her bir nefeslerini ancak müsaadesiyle alıp verebildikleri Allahü Teala’nın safında olabilmek ve bu safta bulunuşun bütün korkuları bir anda silivermesinden doğan huzuru hissedebilmektir. Mesele, Allah’ın istediği anda bu modern eshab-ı fil’i tarihteki eshab-ı fil ile aynı akıbete uğratacağına emin olabilmektir. Mesele, yaşadığımız her şeyin imtihanımızın bir parçası olduğunu hatırımızdan çıkartmamaktır.

 

Her şey olabilir! Kanlı bir harbin içinde bulabiliriz kendimizi. Bu bir imtihan sualidir. Doğru cevap kurşunu mazluma değil zalime atmaktır. Harbin neticesi bizi alakadâr etmez, zirâ hesabımız, harbin neticesine göre değil, kurşunu hangi tarafa attığımıza göre görülecektir.

 

Mevcut halde beni en çok endişeye sevk eden husus, müstekbirlerin planladıkları zulmün kendisinden ziyade, insanımızı, bu zulmü sessizce seyretmeleri, hatta lüzum görüldüğünde zalimlerin safında yer almaları hususunda ikna etmek maksadıyla sürdürülen psikolojik harbdir. Saldırıya uğramak, namluların ucunda yaşamak, keskin nişancıların dürbünleri ile takip edilmek, bugün Müslümanların yabancısı oldukları şeyler değildir. Başa gelen çekilir. Sabah yataklarından kalkıp, ölüm kusan silahlarla mücehhez Yahudi askerlerinin kafalarını taşlarla yarmaya giden Filistin’li çocukların hayatları da hayattır. Sokağa çıktığında, her an Amerikan askerlerince tutuklanıp, kimsenin bilmediği bir çöl kuytusunda işkence ile sorgulanıp, vahşice katledilme tehlikesi ile yaşayan Afgan gençlerinin hayatları da hayattır. Bu insanların maruz kaldıkları sıkıntılarla beraber bir avantajlarından da bahsedilebilir.

 

Allah’ın düşmanlarının bizzat kendi elleriyle boğazlarına sarıldığı Müslümanlar, düşmanla sıcak temas halindedirler ve düşmanlarını, neredeyse nefeslerinin, terlerinin kokusundan tanıyabilmektedirler. Bu insanları katletmek, onları acılara gark etmek mümkündür ama onların zihinlerinde, kurşunu atacakları istikamet konusunda bir şüphe uyandırmak asla mümkün değildir. Hâlbuki şu an, acılarla, fizîkî işkencelerle –henüz- sıcak temas halinde olmayan biz Türkiye Müslümanlarının kafası karışıktır ve maalesef daha da karıştırılmaya müsaittir. Damarlarımızda yavaş yavaş yayılarak sinir sitemimizi felç eden bir zehir gibi hayatımıza her geçen gün biraz daha karışan televizyonlar bu işi kendilerine vazife edinmiş ve psikolojik savaşın en ağır topları olarak bombardımana başlamışlardır. Harbe girmenin kaçınılmazlığından, bu harbin bize sağlayacağı maddi imkânlardan, milletler arası arenadaki yerimizin pekişeceğinden, müstekbirlerin safında yer almamak gibi bir tercihimizin imkânsızlığından bahseden irili ufaklı birçok psikolojik harb ajanı, her akşam evimizin başköşesine misafir olmakta, keşfedilmiş en yaman ikna usûlleriyle keskinleştirilmiş fikirlerini doğrudan beyinlerimize saplamaktadırlar.

 

Artık harb, toprak elde etmek, insanları ortadan kaldırmak üzere değil, insanların ruhlarını elde etmek, iradelerini ortadan kaldırmak üzere yapılmaktadır. Madem yeni harb şekli budur, bize düşen yeni taarruz şekillerini anlamak, kullandıkları silahları belirlemek ve tüm bunlara karşı koyabilmek için kendi silahlarımızı geliştirmektir. Müstekbirlerin sanal cenderelerinde her geçen gün biraz daha sıkılan ruhlarımızı kurtarmanın yollarını araştırmaktır.

 

Allah istediği anda Ebabil kuşları, ağızlarında kızgın taşlarla semaları kaplayacaklardır. Kâbe de, Müslümanlar da sahipsiz değillerdir. Göğüs kafeslerimizde imanımızı muhafaza edebildiğimiz müddetçe bize ne filler ne de füzeler korku verebilir.

 

S. Cenap Baydar

20 Ekim 2002 Pazar

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s