Hakîkî Tecessüs At Gözlüğü Kabul Etmez

Sâbit noktalara saplanmayarak bütün tezleri ve antitezleri kucaklayan geniş bir tecessüs ve kültür…
Ey genç! Başka yolun yok.

Peyami Safa

İnanç sistemlerimiz, üst üste binerek yükselen bloklardan ziyade örümcek ağlarına benziyor. Değişik noktalardan başlayıp sayısız düğümle birbirlerine bağlanan sayısız iplikçikler misali inançlarımızla, kuvvetli, karmaşık bir sistem vücuda getiriyoruz. Kanaatlerimizi bir değil bir çok noktadan besliyoruz. Bebekliğimizden itibaren teşekkül etmeye başlayan inanç sistemimiz zamanla bir filtreye dönüşüyor. Beş hissimizle algıladığımız her şeyi, onun imbiğinden geçirmeden hafıza hücrelerimize teslim etmez hale geliyoruz. Sadece hadiseleri değil, insanları bile, bazen kendi icat ettiğimiz, bazen farkında olmadan çevreden alıp kullanmaya başladığımız kalıplara döküp beynimizin belirli raflarında istifliyoruz.

Birçok insanda algıları doğru şekilde mânâlandırma konusunda büyük kolaylıklar sağlayan bu sistem, zamanla vazifesini icra edemez hale geliyor. Hatta yeni karşılaşılan şeylerin doğru anlaşılmasına mâni teşkil etmeye başlıyor. Lunapark aynaları misâli görünenleri deforme ediyor. Yahut at gözlüğü gibi görüşü tahdit etmeye başlıyor. Şablonlara, kalıplara uymayan algılar, ya yok sayılıyor, ya da zorla kalıplara uydurulmaya çalışılıyor. Bu zorlamalar inanç sistemini laçkalaştırdıkça tasavvurlarda sakatlıklar husule gelmeye başlıyor.

Alev Alatlı’nın “Schrödinger’in Kedisi” isimli kitabında anlatarak kitlelere tanıttığı toplumsal “afazi” hastalığının kaynağını araştıranların yollarının mutlaka inanç sistemlerindeki sözünü ettiğimiz “anomali’ye” uğraması gerektiğini düşünüyoruz. Garip bir şekilde hayata dâir hemen her mevzuda “tembihli” hale gelen-getirilen insanların artık sağlıklı iletişim kurmaları zorlaştıkça zorlaşıyor. İdeolojik kamplar bile artık insanların belli bir ideolojiyi inceleyip benimsemesiyle değil, belli düşünce desenlerini tekrarlayan insanların arasına katılmasıyla kurulur hâle geliyor. Düşünce desenleri sabitleşip donuklaştıkça, onların ifâdesi için kullanılan kelime kadrosu da belirginleşiyor, standart hale geliyor ve daralıyor. İletişimin en mühim medyası olan lîsan böylesine tahdit edilince mânâların da solması, flulaşması kaçınılmaz hale geliyor. Tamamen hissî yaklaşımlar kıymet kazanırken, aklın mantığın imbiğinden geçirilmiş, serinkanlı mütealâlar sırra kadem basıyor. Bir yandan kelime kadrosu daralırken bir yandan da kelimelerde ciddi mânâ kaymaları oluşmaya başlıyor. Ancak fikir grubunun sınırlı sayıdaki mensubunun üzerinde (o da kısmen) uzlaşmaya varabileceği yeni mânâlara bürünmüş kelimeler “içeride” iletişim için işe yarıyor gibi görünüyorlar. Fakat “içeridekiler” maalesef bu kelimelerden mamul kayığın “dış” dünya sularına açıldıkları anda batacak kadar çürük olduğunu göremiyorlar.

Bir misal vererek meseleyi açmayı deneyelim. Kısa zaman önce, bazı alevi dernekleri Amerika’nın Hz. Ali’nin türbesini bombalamasına tepkilerini göstermek için bir basın toplantısı düzenlediler. Derneklerin temsilcisinin konuşması şu şekildeydi: ”Bu yapılan saldırı, emperyalist bir saldırıdır. Emperyalist Amerika bombalarını, eşitliğe, insan haklarına, laikliğe atmıştır!”

Sınırlı kelime kadrosu, kayan manalar, sadece hislerin eline teslim edilmiş cümleler bakış açısını işte böyle daraltıyor. Hani meşhur bir söz vardır, “elinde çekiçten başka aleti olmayana bütün meseleler çivi gibi görünür” diye. Bu hataya maalesef her geçen gün daha çok kişinin düştüğünü müşahede ediyoruz. Bir misal daha verelim:

Anlı şanlı üniversite hocalarının, koca koca profesörlerin, dekanların, rektörlerin, koltuklarını koruma mücadelelerini “laiklikle” irtibatlandırdıklarını müşahede ediyoruz. Hocaların bu davranışları sadece, “laikliği” kendi davaları için kullanıyor olmalarıyla açıklanamaz. Aslında mahut hocaların elinde kalan birkaç çekiçten biridir “laiklik”. Sosyal ilişkiler tesis ettikleri çevreler, okudukları gazeteler, kitaplar, seyrettikleri programlar onlara hayatın farklı renklerini göstermek şöyle dursun, gittikçe daha kesinleşen çizgilerle siyah-beyaz bir dünya tasavvuru sunmaktadır. Onlar da buna razıdır zaten. Bu basit dünyada öyle çok fazla kelimeye ihtiyaç yoktur. Camiada herkes birbirini anlamaktadır. Dışarıda kalanlar ise zaten “cahiller”, ”aymazlar” ve “düşmanlardır”. Bu hocaların, “Atatürk”, “laiklik”, “irtica”, “bölücülük”, “devrim”, “takiyye” gibi yirmi kadar kelimeyi kullanmaları yasaklansa kürsülerde tutulup kalacaklarını söyleyenler yanılmamaktadırlar.

Sözünü ettiğimiz hastalık maalesef her yeri sarmış gibi görünüyor. Çok yakın çevremiz de buna dahil. Gittikçe eski dostlarımızla bile sağlıklı iletişim kuramaz hâle geliyoruz. Fikirlerimizi müşterek satıhlarda buluşturamıyoruz. Birbirleriye fikir teatisinde bulunmak, istişare yapmak için bir araya gelen insanlar aslında birbirlerini dinlemiyorlar. Dinleseler de anlamıyorlar. Herkes eteğindeki taşları ortaya boşaltıp çekiliyor. Tabiatıyla neticede hiçbir yere varılamıyor. Canları sıkılmış, insanlar ağızlarında buruk bir tatla evlerinin yollarını tutuyorlar. Bugün biricik dünyamızda herkes “başka dünyaların” insanı olmak yolunda koşuyor.

Peki ne yapmalı? Bu hastalıkla nasıl mücadele etmeli?

Belki en doğrusu işe hakîkî tecessüsün at gözlüğü kabul etmeyeceğini kabul ederek başlamak. Tecessüsümüze giydirdiğimiz at gözlüklerini çıkarmanın yolu ise önce tahammülden geçiyor. Farklı fikirlere, anti-tezlere, hatta bazen spekülasyonlara tahammül kabiliyetimizi inkişaf ettirmeliyiz. Her şeyi çözmüş, her sırra vakıf olmuş gibi davranmaktan vazgeçmeliyiz. Alternatif hatta spekülatif mütealaları, bir çırpıda mahkum edivermek için değil, anlamak için, icabında bilgilerimizi tashih edebilmek için, sabırla ve dikkatle dinlemeyi denemeliyiz. Anlamak için, kavramak için dinlemek… Ama mesele bundan ibaret değildir. Tezlerle beraber anti-tezleri de kucaklayacak bir tecessüs tesis edebilmek için zihnimizin tüm kompartımanlarını aynı tezin ikametine teslim etmekten vazgeçmeliyiz. “Acaba hakikaten her şey bildiğim gibi mi?”, “yoksa doğrusu bildiğim gibi değil mi?”, “yanılmış olabilir miyim?”, “ya muhatabım haklıysa” gibi suallere zihnimizde kontrollü serbest dolaşım hakkı vermeliyiz.

Tecessüsün arkasına saklanmış kararsızlığı, tarafsızlık kılığına girmiş korkaklığı, herkese bir selam sarkıtan yalakalığı, nabızlara göre şerbet veren pragmatizmi, asla müdafaa etmediğimizi ifâde etmek isteriz. Meselemiz şuurlarımızı örten, bakışımızı şaşılaştıran inanç sistemimizin ıslahından başka bir şey değildir.

Salih Cenap Baydar
9 Haziran 2004
Çarşamba
Ankara-Ataç Sokak

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s