Matrix Filminin İlk Bölümü ve Düşündürdükleri

The Truman Show filmiyle başlayan bir trendin son temsilcisi sayılabilecek filimde insanların güvenilirliğini sorgulamaya hiç yanaşmadıkları bir inançlarının, duyu organlarıyla algıladıkları dünyanın gerçek olduğuna dair inançlarının, ne kadar güvenilir olduğu sorgulanıyor. Bu günlerde insanlar, Ankara sokaklarında birbirlerine şu soruyu soruyorlar:

-Sen olsan hangi hapı alırdın? Kırmızıyı mı, maviyi mi?

Aslında kırmızı hap sadece özgürlüğü, esârete başkaldırıyı temsil etmiyor. Aynı zamanda acıyı, sıkıntıyı ve envâi çeşit zorluğu sembolize ediyor. Ve zihinlerimize kritik bir soru bırakıyor: Eğer beynimize, -gerçek olmadığını bilsek de- iyi yemekler yediğimize, iyi bir hayat yaşadığımıza dair sinyaller gidiyorsa ve biz de buna inanıyorsak, ne diye rahatımızı bozmalı, lağımlarda, aminoasitlerden müteşekkil yemekleri iğrene iğrene yemeli? Ancak seçilmiş kişi -the one ya da belki mesih- olmak karşılığında tercih edilebilecek bir yol mu bu?

Aslında ne kadar uçuk kaçık görünse de, her gün yaşadığımız tecrübelerin tecessüm etmiş hallerini seyrettik sinema perdelerinde. Bu dünya değil mi hakla haksızlığın, eğriyle doğrunun, gerçekle yalanın muharebe meydanı? Bu dünya da yaşadıklarımızın gerçek olmadığını zaman zaman hepimiz dile getirmiyor muyuz? “Dünyada ölümden başkası yalan” diye terennüm etmiyor muyuz? Evet! Her şey yalan! Ama biz yine de yalanı, yahut mavi hapı tercih ederiz! Çünkü gerçeği daha doğrusu hakîkati seçmek ateşe atmaktır kendini, yalanın ilham ettiği tatlı rüyalara bir daha dönmemek üzere elveda demektir. Çünkü gerçeği tercih etmenin faturasını ödemek istemez kimse. Bu faturayı ödeyenlere hayranlıkla bakar kalabalık, ama takip etmez! Gerçeğin kahramanlarına “gerçek kahraman” payesi vermekten bile ürker ve gerçeğin yalanla savaşında, reyini yalandan yana kullanır.

Tolkien’in hobbitleri gibidir yalanı seçenler. Suya sabuna dokunmadan yaşar, problemleri çözmektense sessizce ortadan kaybolmayı seçerler. Tüm hayat felsefeleri kovuklarında huzurları bozulmadan yaşamaktır. Hiç bir risk almaz, kafalarında büyüttükleri korkularla yaşarlar. Ve Stendhal’in nefis tespiti tamamlar gerisini: “Korku içinde olan toplumları, kıt zekalı, gözü dönmüş kimseler yönetir.”

Filmde Neo (Mr. Anderson), Trinity, Morpheus ve diğerleri -gerizekâlıca bir tercümeyle “bilgisayar korsanı” diye tanıtılsalar da- birer “hacker”. Hacker jargonunu tanıyan ya da kuru bir ilginin ötesinde bu işle bizzat uğraşanlar, dünyâdaki tüm “hacker” ların anarşist felsefeyi benimsediğini bilir. Bu yazıyı okurken bile insanların tepkisini çekebilecek bu “tehlikeli” kelime aslında batı medeniyetinin kendi vahşiliğine, kendi zehrine karşı ürettiği bir panzehirin ta kendisidir. Hacker grupları anarşist gruplardır. Grup elemanları, bir kardeşlik bağıyla birbirlerine bağlıdırlar. Paylaşma ve işbirliğini benimserler. Para için değil, özgürlük için yaşarlar. Hiç bir sınır, sınırlama ve tahakkümü kabul etmezler. (Anarşist ütopyanın pratik uygulamalarıyla ilgili olarak Ursula K. Leguin’in Türkçeye kazandırılmış eseri olan “Mülksüzler” isimli romana başvurulabilir.) Bilgisayar âleminin anarşistleri olan hacker’ların da yaptıkları -çok insanın sandığı gibi- masum insanların bilgisayarlarına illegal yollardan girip zarar vermek değildir. Hacker, sadece bilgiye ulaşmak için önüne koyan engellere isyan etmektedir. Herkesin kullanımına açık olması gereken bilginin, çoğunlukla para kazanmak amacıyla saklanmasına, şifrelenmesine karşı çıkar. Çoğu hacker, kendilerine has bir takım etik kurallara bağlıdır (Kropotkin’in dilimize de kazandırılmış bulunan kitabı “Anarşist Etik” bu konuya ilgi duyanlar için bir kaynak sayılabilir). Hacker, girilen yere, varlığını belli edecek bir işâret koymakla yetinir. Bir tuşa basmakla Amerika’nin tüm telefon iletişimini kesebilecek noktaya gelen ama bunu yapmayan hackerların sayfalar süren hikâyeleri internette bulunabilir.

Otoriteye isyan, anarşistin en önemli vasfıdır. Bu meyanda Cemil Meriç şunları söylüyor:

“Anarşist belli bir şeye isyan etmektedir. Bu belli şey, hem eylemin biçimini hem de düşüncesinin muhtevasını tâyin eder. Anarşi, mutlak olarak siyasi ve içtimai her türlü baskının reddi diye tarif edilebilir. Ama anarşist, hedefi belli bir otorite biçimine, mevcut otoriteye düşmandır. Bu yönüyle felsefeden uzaklaşır ve tarihin malı olur. Modern anarşi, otoritenin modern biçimine -yani modern devlete- karşıdır, zamanımızda bütün sosyal yapının belkemiği olan devlete. Demek ki modern devletin doguşu ve gelişmesine bağlıdır anarşinin tarihi.” (Bir Facianin Hikayesi, 1981)

Peki mevcut yapı karşısında anarşistler ne yapabilir? Neo, Morpheus ve Trinity’den oluşan bir hacker grubunun afsunlanmış milyonlar karşısında şansı nedir? Bu yazıyı, bu sorunun cevabını da Cemil Meriç’ten alarak bitirelim:

“Anarşizm başarıya ulaşamaz, hele modern dünyada. İnsana Don Kisot’un trajik asaletini hatırlatır ister istemez. Yel değirmenlerinin toprağa fırlattığı Don Kişot’un. Bu değirmenler makinalaşan dünyanın sembolü. Hayata da insana da aldırmazlar.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s