Matrix’i Yeniden Yüklemek

Sistem inşa etme ameliyesinin, “sıradan olanın” çok fevkinde bir şuur seviyesinin kârı olduğunu teslim etmemiz gerekir. Yazımızda, bu üst şuur seviyesine ulaşmış insanlardan bundan sonra “mimarlar” diye bahsedeceğiz.

Sıradan insanın, çocukluğundan itibaren, belki de başka mimarlarca şekillendirilmiş zihniyle, bir sistem kurması, hele hele mimarların sistemlerine muhalif yahut onlara alternatif sistemler kurması asla söz konusu olamaz. Buna gücü yetmez sıradan insanın. Mimarların gıdalandıkları bilgi kaynaklarına ulaşmak, yani sıradan olanın biraz ötesine erişmiş olmak da kâfi gelmez. Çok daha ötesi lazımdır. Bu konuya döneceğiz.

Sistemi inşa etmiş olmak, işin ilk adımıdır aslında. Mimarlar, müesseselerinin hayatiyetini sürdürebilecek şekilde idaresini, ta en baştan planlarlar ve müesseselerini daha inşa aşamasında bu planlara göre şekillendirirler. İyi mimarlar, iyi programcılar, iyi tasarımcılar, tasarladıkları yapı, program yahut müesseselerde meydana gelebilecek hataları, kusurları, eksikleri, yani “anomalileri” önceden düşünüp ona göre tedbirleri alanlardır. Eşyanın tabiatı gereği, sistemler de doğar, gelişir, zamanı bitince çöker ve yok olur giderler. Bu kaçınılmazdır ama kimi mimar kendisini “ölümsüz sistemlerin tesisi” illüzyonuna kapılmaktan alıkoyamadığından, kimisi de (daha arif olanları da) en azından sistemlerinin hayatlarını uzatabilmek maksadıyla tedbirler alırlar.

Mimarların sahip olduğu üst şuur seviyesinden bahsederken aslında yüksek bir “farkındalık” seviyesinden de bahsetmiş oluyoruz. Mimarlar, tıpkı satranç oyuncuları gibi, sadece mevcut haldeki muhtemel tehdit ve fırsatların değil, müstakbel tehlike ve fırsatların da, -sıradan insanlara nispetle çok daha fazla- farkında olan kişilerdir.

Satranç oyuncusu, ancak rakibine göre tehdit ve fırsatların daha fazla farkındaysa başarılı olur. Satranç oyuncusunun stratejisini, rakibinin stratejisinden daha üstün yapan işte bu “farkındalıktır”. Tehdit ve fırsatların farkında olabilmek için onları bilmek gerekir. Analojimizdeki bu “bilginin” hayattaki karşılığı, hemen hemen her akademik disiplinin sağladığı bilgilerdir. Bununla beraber, bu bilgiler içinde tarih bilgisinin ve tarih felsefesinin müstesna bir yeri vardır. George Orwell, harika aforizmasıyla bizi bu noktada tasdik eder: “Geçmişe hükmeden, bugüne ve geleceğe de hükmeder.”

Bilmek ve hükmetmek mimarlar için eş mânâlıdır. Çünkü bilgi güçtür. Hükmetmeye götüren güç.

Bilgisayar programcıları, muhtemel “hataların” yahut programcı lisanıyla söylersek “istisnaların” (exception ların) “çaresine bakacak” kodlar (error-handlers) yazarlar. Program, işleyişi esnasında bir dosyayı olması gereken yerde bulamazsa yahut mevcut olması gereken bir bağlantı kopmuşsa çökmemeli, kullanıcıya meselenin ne olduğuna dair bilgi vermeli ve eğer kapatılması kaçınılmaz hale gelmişse kayıtlı bilgilerin kaybolmasına yahut bozulmasına müsaade etmemelidir. Dahası, programın tüm sistemi çökertmesi tehlikesinin de (bir programın kilitlemesi yüzünden yeniden başlatılması gereken sistemleri hatırlayın) hatalara karşı tedbir alınması tüm sistemin sıhhati açısından elzemdir.

Bilgisayar programcısını mükemmelliğe taşıyan bu yaklaşım, toplum mühendisliği yapmaya kalkan mimarların da akıllarından hiç çıkarmadıkları bir yaklaşımdır. Ne var ki: Ne kadar hatanın çaresine bakarsanız bakın, hiçbir sistem ölümsüz değildir. Dünyanın en büyük satranç oyuncusu da bir gün kaybetmeye mahkûmdur.

Şimdi mücerret plandan müşahhas plana geçelim…

İsimlerine toplum mühendisleri denilen ve çoğu zaman nefretle anılan insanların sıradan insanlardan daha üst bir bilinç seviyesinde olduklarını kabul etmemiz gerekir ama bunlar asla “mimar” değillerdir. Olsa olsa gerçek mimarların inşa ettiği işletim sisteminin üzerinde çalışan önemli programlar, pseudo-mimarlardır bunlar.

Aslında gerçek müelliflerin eserlerinde kendilerine ayrılan yerlerini alan pseudo-mimarların acemilikleri yahut başarısızlıkları hiçbir şey ifade etmez! Birkaç program (belki de bilinçli olarak) doğru işlemese de asıl işletim sistemi tamamen ayaktadır ve tıkır tıkır işlemektedir.

Mevcut sistemden sadece rahatsızlık duymak bile sıradan insanın şuur seviyesinden fazlasını gerektirir. Rahatsızlığın doğru adresini bulmak çok daha ötesini. Bu rahatsızlığın da bir “istisnai durum” olarak çaresine bakacak yapıların mevcudiyeti de asla akıldan çıkarılmamalıdır.

Sistemin alternatifini kurmadan, en azından bunu yapabilecek yüksek şuur seviyesine ulaşmadan sistemi çökertmek, çok zor olmakla beraber, mümkündür ama felaketten başka bir şey getirmeyecektir.

Öte yandan alternatifi üretilemeyen sistemin, öldürülse bile dirilebileceği, hatta kontrollü bir çöküşün son bir çıkış kapısı olabileceği de unutulmamalıdır. Yani bu, sırf yeniden hayatiyet kazanmak, tazelenmek için mimarların kabul edebileceği bir yol olabilir. Bilgisayarı yeniden başlatırsın ve sistem kapanmadan önceki tüm hatalarından arınmış olarak yeniden başlar.

Daha da açmaya çalışalım… Burada sistemden kastımız, hâlen hâkim olan dünya düzenidir. Globalleşmedir, tek tipleşmedir. Sokağa çıktığımızda gördüklerimiz, artık bize, ülkemize, kültürümüze mahsus değildir. Mesela genç kızlarının göbeklerini açıkta bırakan elbiseler giymeye başlaması, Türkiye’ye mahsus bir moda değildir. Dünyanın aşağı yukarı bütün şehirlerinin sokaklarında aynı manzarayla karşılaşacağınızı bilmelisiniz. Her sitemin, her düzenin, her modanın arkasında başlatıcılar, idareciler bulunur. İşte mimarlar diye bahsettiklerimiz de bunlardır. Dünyayı idare eden güçlü devletlerin stratejistleri, çok konuda çok şey bilen, ve bilgisini güce çevirmesini bilen efendiler, komplo teorilerine itibar edersek Bilderbeg’ciler, biraz daha ileri gidersek İlluminati teşkilatı mensupları, sistemin mimarları sayılabilir. Peki pseudo-mimarlar kim? Bunlara pek çok misal verilebilir: Milli kahramanlar, siyasetin “duayenleri”, “trend-maker”lar, mesela Türkiye’de hangi kitapların çok satacağına, hangi müziğin çok dinleneceğine, bu yaz hangi mekânın, hangi lokantanın, hangi barın popüler olacağına karar veren küçük çaplı efendiler… Geriye hataların çaresine bakan programlar kalıyor. Bunları da kabaca istihbarat teşkilatları, gizli servisler, silahlı kuvvetler olarak düşünebiliriz.

İnsanlar, belki de tabiatları gereği, sistemsiz bir hayat sürdüremiyorlar. Eğer kendileri bir sistem inşa edemiyorlarsa, başkalarınca inşa edilmiş sistemlerin içinde yerlerini alıyorlar. Mesele de burada düğümleniyor. Herkesin kendine şu suali sorması gerekiyor: “Ben mevcut sistemi, dolayısıyla bu sistemin muhtemel dayatmalarını kabul ediyor muyum?” Mavi hapçılara hiç sözüm yok. Ama kırmızı hapçıların düşünmesi gereken çok şey var. Sisteme kuru itirazın hiçbir şey ifâde etmeyeceğini yukarıda anlatmaya çalıştım. Sistemi reddeden herkesin, kendi sisteminin mimarı olmak için, yahut en azından imar faaliyetinin bir ucundan tutabilmek için öğreneceği çok şey, yapacağı çok iş, alacağı çok yol vardır.

Salih Cenap Baydar
Seckbach
7 Haziran 2003 Cumartesi

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s