Saddam’ın yıkılan heykelleri mağara duvarındaki gölgelerdi aslında

Eflatun’un mağara istiaresini (benzetmesi – analojisi) hatırlayacaksınız. Biz yine de kısaca tekrarlayalım. Muhtelif versiyonları bulunan istiare temel olarak şöyle: Bir mağara hayal edin. Mağaranın güneş ışığının hiç ulaşmadığı derinliklerinde, orta yerde bir duvar olsun. Sırtları bu duvara dayalı, elleri bağlı, hareket edemeyen, başlarını karşı duvardan başka yöne çeviremeyen insanlar bulunsun. Duvarın arkasında bir mum, üzerinde küçük heykeller tasavvur edelim. Mum alevi oynadıkça heykellerin hareket eden gölgeleri karşı duvara düşmektedir. Sırtları orta yerdeki, üzerinde heykellerin bulunduğu duvara dayalı insanlar ise karşı duvarda oynaşan gölgeleri hakikat sanmaktadırlar. Ben, zihnimde bu istiareyi bir adım daha ileri götürüyorum. Duvar önündeki insanlardan biri, bir şekilde zincirlerinden kurtulmuş olsun. Hareket kabiliyeti kazanınca önce duvarı, heykelleri ve mumu görecektir. Sonra belki korka korka mağaranın ışık sızan çıkışına doğru yürüyecektir. Mağaranın kapısından dışarıya doğru atılan ilk adım, tabi ki acı dolu bir tecrübe olacaktır. Işığın böylesine kuvvetlisiyle, parlağıyla ilk kez karşılaşan gözler kızaracak, sızlayacak, yanacak ama nihayetinde bu ışığa da alışacaktır. İşte o an, şanslı insanımızın gölgelere inanmakla geçen zamanlarına yandığı an olacaktır. Bu hislerle geri dönüp, eski dostlarına “hakikati” anlatmak isteyen adamımızı bekleyenler ise reddedilme, meczup sayılma ve dışlanmadan başka bir şey olmayacaktır. Mağaradakiler gölgelere öylesine inandırılmış yahut inanmış olacaklardır ki, bırakın bu gölgelerin oluşmasına sebep olan heykellerin, mumun bile hakikat olmadıklarına inanmayı, gölgelerin bile sahteliğine inanmayacaklar, hakikatin, mağaranın dışında olduğunu, ağaçları, dereleri, güneşi anlatmak hiç kâr etmeyecek, anlatanlara kazandıkları nefretle kalacaklardır.

Bu benzetmede aslında dikkat çekilmek istenen, sembollerin nasıl hakikatin yerine ikame edilebileceğidir. Eğer insanların ellerini bağlayıp, gözlerini istediğiniz noktaya sabitleyebilirseniz, onları, gölgelerin hakikatin ta kendisi olduğuna inandırabilirsiniz. Peki bu söylediğimizin gerçek hayatta karşılığı nedir? Başka bir misalle açıklamaya çalışalım: Bir ülke idare ettiğinizi düşünün. Okullarda ne okutulacağına siz karar veriyorsunuz. Ders ne olursa olsun öğretmenlerin aslı vazifeleri sizin propagandanızı yapmak. Müfettişleriniz aralıksız bir şekilde sizin propagandanızın yapılıp yapılmadığını kontrol ediyorlar. Televizyonların, radyoların yayınlarını tamamen kontrol ediyorsunuz. Yayınlarda hoşunuza gitmeyen bir konu yer alırsa programcılara çok büyük cezalar verebiliyorsunuz. Gazeteleri, dergileri, çizgileri ne olursa olsun son tahlilde sizin “dokunulmaz”, “yarı tanrı” rolünüzü kabul etmeye zorlayabiliyorsunuz. Bir meclisini var ama size bağlılık yemini etmeyen milletvekili olamıyor. Kaza eseri propagandanız tesirinden kendini uzak tutabilmiş vatandaşlarınızı da tesbit etmek için istihbarat örgütünüzü kullanıyor, yakaladığınızda hapishanelerinize tıkıyor, o da olmazsa kendinize bağlı silahlı gruplar marifetiyle sessizce ortadan kaldırıyorsunuz. Yine kontrolünüz altındaki sözde sivil toplum örgütlerini, muhaliflerinize karşı kullanarak toplumda hiçbir zorlama olmadan sevilen lideri oynuyorsunuz. Silahlı kuvvetleriniz her gün sizin izinizden ayrılanları doğduklarına pişman edeceklerine yemin ediyor. Bütün sanatçılarınız sizin izinizde olduklarını söylüyorlar. Ülkenizin ressamları sizin portrelerinizi yapmak için yarışıyorlar. Heykeltıraşlarınıza, her şehrinizin her meydanını, her okulunu, her resmi binasını heykellerinizle, büstlerinizle doldurmaları emri veriyorsunuz. Ülkenizde herkes sizi seviyor yahut acı çekiyor.

Şimdi bu farazi dünya ile mağara istiaresi arasındaki irtibatı kuralım. Farazi dünyanızdaki gücünüz, acı kuvvetiniz, mağaradaki insanların ellerinin bağlayan iplere, bakışlarını karşı duvarda sabitleyen güce tekabül ediyor. Medya, sarı sendikalar, sözde sivil toplum örgütleri sizin imajınızı (gölgenizi) karşı duvara olduğundan daha büyük ve daha farklı şekilde aksettirmek için yerleştirilmiş “mumlara” karşılık geliyor. Bütün zalimliğinizle siz ve icraatlarınız, duvarın üzerindeki heykellere tekabül ediyor. Sürekli aldatarak yeriniz muhafaza edebildiğiniz halkınız, mağara duvarında eli bağlı insanlar oluyor. Ve nihayet sizin imajınız, insanları kâh korkutmak, kâh sindirmek, kâh kandırmak için bazen abartılan, bazen saklanan fikirleriniz, emelleriniz, hareketleriniz, gölgelere karşılık geliyor.

Yukarıda anlattığımız farazi ülkenin en azından benzerlerini görmek için başınızı kaldırıp etrafa bakmanız yeter! Irak böyleydi, Suriye böyle, Libya böyle, Suudi Arabistan böyle ve bölgede daha birçok ülke daha böyle. Burada insanı dehşete düşüren, gölge oyunun çift katmanlı yapısı. Eğer Saddam’ın vatandaşı değilseniz yahut onun tesir alanından uzakta durabiliyorsanız oyunun birinci katmanını görebilirsiniz: Saddam zalim bir diktatördür. Aslında halk falan onun umurunda değildir. Halkının sefaleti üzerinde bir saltanat kurmuştur. Dinden bahsediyorsa yalandır. Milliyetçilik nutukları palavradır. Bu nutukları tesir alanındakiler gözyaşları içinde alkışlar, siz acı acı tebessüm edersiniz. Ama mesele bundan ibaret değildir! Saddam bir şekilde hükümetini devirip iktidarı gasp eden bir eşkıya değildir. Onu oraya getiren bir takım güçlere karşı el altından ödediği bedel sayesinde varlığını devam ettiren bir zavallıdır. Ağa değil kahyadır. Marabaların, köylülerin kanlarının, emeklerinin, tabi kaynaklarının gerçek ağaya pompalandığı boru hattının başında bir kontrol memurudur. Ağa marabasını kovmuş, heykelini mağara duvarından indirmiştir. Yeni kahyanın heykelinin duvar üstünde yerini alması gecikmeyecektir.

Irak’ta bir zalim bir diktatörün heykelleri alaşağı edildi. Duvarın üstündeki heykel düşünce bir an için mağara duvarında ışık ve gölgeler de kayboldu. Ama yanılmayalım! İnsanlar hürriyetlerine kavuşmadılar. Hatta hadiseyi anlamadılar bile. Oldukları yerde şaşkın, duvarda yeniden gölgelerin oynaşmaya başlamasını bekliyorlar. İnanın bu çok gecikmeyecek, eskisinin yerine yeni ışıkları ile aydınlatılan yeni heykeller gecikmeden ikame edilecektir.

Bizimkiler gibi ülkelerde kendilerine “aydın” denen insanlar, maalesef üzerlerinde oynanan oyunları ya hiç anlayamıyorlar, ya kısmen kavrayabiliyorlar, ya da anlasalar da tesir sahasında bulundukları lider ve çevresinin şerrinden korkup gerçeği ortaya koymaktan imtina ediyorlar. Libyalı bir “aydın” bir Libya gazetesinde şöyle bir yazı yazsa hiç şaşırtıcı olmazdı: “Şu Irak’lılar Saddam’dan neler çekiyorlar! Aslında bu adam sahtekârın birisi. Acımasız bir diktatörden başka bir şey değil! Milliyetçiliği de yalan, vatanseverliği de. Tabi herkesin yüce önderimiz Kaddafi gibi bir lidere sahip olma şansı olamaz ki!” Bir Suriye gazetesinde de şöyle bir yazı hiç garip kaçmazdı: “Irak’ın düştüğü vaziyet ne kadar acı! Aslında bizi kendilerine örnek alsalar, Hafız Esad’ın bize açtığı yolda, gösterdiği ilkeler istikametinde yürüyebilmiş olsalar asla bu hale düşmezlerdi!”

Bilmem anlatabiliyor muyum! Hakkın yolunda, hakikatin peşinde olanların işi ne gölgelerle ne de heykellerledir. Edinilen tecrübeler, gören gözler, hisseden kalpler için kuklacının adresini tüm açıklığıyla işaret etmektedir.

Salih Cenap Baydar
17 Nisan 2003
Perşembe
Frankfurt – Seckbach

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s