Efendilerin Şarkıları

Efendilerin Şarkıları

Bugünkü anlamlarıyla psikoloji ve sosyoloji bilimlerinin tarihleri hiç eskilere gitmez. İnsanın zihnî yapısı, şahsî ve toplumsal öğrenme süreçleri, beynin nasıl çalıştığı gibi konularda yapılan araştırmalar, batı dünyasında kabul edilmiş ilmî disiplinler arasına ancak son 100-150 yılda girebilmiştir. Bu yeni araştırmalar hakettikleri saygıyı ve ilgiyi elde etmekle beraber, diğer disiplinlerdeki bir çok araştırmanın kaderini de paylaşmıştır. Kuantum çalışmalarından, gen incelemelerine kadar, insanlığın hayrı için girişilmiş hemen her bilimsel çalışma nasıl yeni ve korkutucu bir silaha dönüştürüldüyse, psikoloji ve sosyoloji alanında edinilen bilgiler de hem fertleri hem cemiyeti yönlendirmek, motive etmek yahut sindirmek gibi gayeler için kullanılır hâle gelmiştir.

zamyatin-bizYevgeni Zamyatin ve George Orwell, meşhur romanlarında, toplumu şekillendirmek ve yönlendirmek maksadıyla vatandaşların zihni süreçlerini kontrol etmeye çalışan zorba diktatörlerin hikâyelerini anlatırlar. Diktatörler, bu hikâyelerde “konvansiyonel” sayılabilecek metotlarla çalışırken Kurt Vonnegut’un, kısa hikâyesi “Harrison Bergeron”da insanları (aptallıkta da olsa) eşitlemek uğruna aptallaştıran elektronik cihazlarla tanışırız. “Distopya” olarak  tasnif edilen bu kurgu romanlar, elbette günümüzün toplum mühendislerine ilham vermek için değil, bizleri, kibirli efendilerin girişebilecekleri çok tehlikeli oyunlara karşı ikâz etmek, uyandırmak için yazılmıştır.

Hemen hemen sözünü ettiğimiz eserlerin yazıldığı tarihlerde, insan zihninin nasıl çalıştığını anlamak için yapılan çok derin ve çeşitli bilimsel çalışmalar yoğunlaştırılmıştır. Eğitim psikolojisi alanında faaliyet gösteren Amerika’lı bilim adamları, 1950’li yıllarda, bugün hâlâ geçerliliğini muhafaza eden bir teori ile zihnî faaliyetleri kabaca üç temel bölgede incelemeye almışlardır. Bunlardan birincisine düşünme, kavramlaştırma, anlama, ispat etme ve benzeri zihnî faaliyetleri ihtiva eden “bilgi bölgesi” (“cognitive domain”), ikincisine, hissetme, sevme, nefret etme, kin duyma, korkma ve benzeri hisleri barındıran “his bölgesi” (“affective domain”) ve sonuncusuna da fiziksel hareketlerimizi idâre eden “hareket bölgesi” (“psycho-motor domain”) isimini vermişlerdir.

bilissel-duyussal-piskomotor2Blooms-Taxonomy-domains

bilissel-duyussal-piskomotor

Biz, yapılan tasnifi biraz derinleştirmek ve şemaya eklemeler yapmak istiyoruz. İlk iki ana kategoriye ait yapıların, yani hislerin ve zihnî süreçlerin, hem kendi içlerinde, hem de birbirleriyle sayısız etkileşime girererek anlaşılması çok daha zor, mücerret bir üst yapı olan “inancı” oluşturacaklarını düşünüyoruz. Ve inançların da üstünde, insanları inançları istikametinde hareket etme, tavır alabilme noktasına taşıyan ihlaslı duruşu, yani “îmânı” buluyoruz. Eğer bilgiyi güfteye benzetirsek, hisler besteye, inanç ise bunların meczolması neticesi vücud bulan şarkıya benzer. Orwell’in, Zamyatin’in, Vonnegut’un resmettiği ve bizim içine doğduğumuz distopyalarda mesele şudur: Kendilerini tanrının yerine koymaktan çekinmeyen, toplum mühendisi-efendiler, kendi güftelerini, bestelerini, şarkılarını idâre ettikleri milyonlara söyletirken, insanların sadece kendi şarkılarını söylediklerinden şüphe duymamalarını sağlamayı başarmaktadırlar. Böylece bu efendiler, insanları hürriyetlerinden şüpheye düşürmeden mükemmel köleler haline getirmek üzeredirler. Peki bunu nasıl yapmaktadırlar?

2017-11-17_08-25-58

Kendimizi bir efendi-mühendisin yerine koyarak önce problemi tanımlayalım: İnsanlara, bestesi de güftesi de bize ait şarkıları söyletmek istiyoruz. Üstelik bunu söyletirken, zor kullanmaksızın, aslında herkesin kendi şarkısını söylediğine inanmasını arzuluyoruz.

Şimdi problemi çözme konusunda yardım için, yeniden başta sözünü ettiğimiz eserlere baş vurarak hislerin ve zihnî süreçlerin değişik kurgularda nasıl ele alındığını inceleyelim.

zamyatin
Yevgeny Zamyatin

Zamyatin’in kurgusunda insanların isimleri yoktur. Bunun yerine harfler ve sayılar kullanılır. Romanın kahramanı olan matematikçi D-503 diye anılır. İnsanlar düşünme, fikir geliştirme işini, adeta tapar hale geldikleri “tek devlet’e” terketmişlerdir. Tek devlet, meşruiyetini ideal doğru olduğu kabul edilen matematiksel kesinlikleri esas almasına borçludur. Romanın isminde de vurgulandığı gibi şahsî olan hemen her şey sıfırlanmış, herşey “biz”e göre ayarlanmıştır. Meselâ, sistemin sadık bir mensubu olan D-503, şahsî saatlerin devlete karşı işlenen suçların kaynaklarından sayılması gerektiğini düşünmektedir. Kusursuz işleyen devlete, yani “biz”e ait, umumî saatler dururken başkasına ihtiyaç yoktur! (Burada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” isimli şaheseri gelir aklımıza.) İnsanların mahremiyetleri asgarî seviyeye çekilmiştir. Sürekli gözetim ve kontrol vardır. “Tek devlet” marşı herkes tarafından coşkuyla söylenmek zorundadır. Gülüşlerin ve iç çekişlerin artması “tek devlete” ve onu yöneten “Velinimet’e” tehdit teşkil ettiğinden “hayal gücü” operasyonu (yahut kampanyası) başlatılır. İnsanlar bu kampanyaya katılarak hayal güçlerini “aldırmaya” davet edilirler.

 

Zamyatin’in distopyasında insanların hem bilgi, hem his bölgeleri baskı altında tutulmaktadır. Bilgi planında sanki çok bir sıkıntı yok gibi görünür. İnsanlar matematiksel kesinliğin bilgi planında alternatif mütealalara yer vermeyecek şekilde hakim olmasını kabul etmiş gibidirler. Çatışma his bölgesinde yaşanır. Zaten D-503 devlete karşı suç işlemeye, yani bazı şeyleri gizlemeye, yalan söylemeye ve standart dışı hareket etmeye E-330 diye anılan kadına aşık olması akabinde başlar. Hislerin topyekün bastırılması değil yönlendirilmesi mevzu-u bahistir. Halktan “tek devlet” adına bir coşku, sadâkat hatta yerine göre ferâgat beklenir.

George-Orwell
George Orwell

Orwell’in 1984’ünde de çok benzer bir tabloyla  karşılaşırız. En büyük fark Zamyatin’in dünyasında daha önce halledilmiş gibi görünen, “bilgi planındaki operasyonun” 1984’te henüz sürüyor olmasıdır. Düşünce dünyasının kontrolü için, kullanımdaki kelimelerin hızla azaltılması, bir “arı dil” oluşturulması yoluna gidildiği görülür. Kelimeler ve kavramlar asıl ifâde ettikleri mânâlardan koparılarak kullanılmaktadırlar. İşkenceden sorumlu bakanlığın adı sevgi bakanlığı, yalan haberler üreterek ve gerçek haberleri yok ederek toplumu yönlendiren bakanlığın adı “doğruluk” bakanlığıdır. Öte yandan hislerin kontrolü asla ihmal edilmez. Meselâ “iki dakikalık nefret” töreni ve nefret haftası halkın, “iç partinin” ve “ağabeyin” düşmanlarına karşı nefret hislerini sergilemesi (yahut ispat etmesi) için bir zemin oluşturur. Ayrıca “zararlı” fikirler üretmemeleri için insanları porno yayınlarla meşgul etme yönünde bir devlet politikası olması da ilgi çekicidir.

 

Kurt-Vonnegut
Kurt Vonnegut

Vonnegut’un dünyasında hislere ilişen kimse yokmuş gibi görünür. Çünkü hislerin bir işe yaraması için, bir başka değişle tehlikeli olabilmesi için, zekâya ihtiyaç duyacağı varsayılır. Yine de hislerin zekayı tetiklememesi için, zekice olma ihtimali olan eserlerle beraber, güzel, estetik açıdan kıymetli olması muhtemel eserlerin halka ulaşmasına mâni olunur. Herkesin kafasına taktığı bir cihaz, sürekli elektrik şokları vererek normal zekâlıları aptallaştırır ve diğerlerinin seviyesine çeker. Hikâyenin kahramanı Bergeron, fırsatı yakaladığı anda estetik kıymeti haiz eserleri kitlelere ulaştırarak bir uyanış sağlamak peşinde koşar ve kısmen muvaffak da olur.

 

İnsanlık tarihinde tanrılık iddiasında bulunan pek çok kral olmuştur. Şeytanın bugünkü ortakları, son asra damgasını vuran mühendislik metodlarının yardımı ve geçmişlerin tecrübelerinden istifâdeyle, en karanlık, en korkunç oyunlarla karşımıza çıkmaktadırlar. İletişim imkânlarının fazlalaşması da, tarihin gördüğü en dehşet verici zihin manüpülasyonların yapılabilmesini mümkün kılmıştır. İletişim imkânlarının bugün vardığı nokta Zamyatin ve Orwell’in tahminlerinin, projeksiyonlarının çok ötesindedir.

Şeytanın en büyük başarısının, insanları, aslında var olmadığına inandırmak olduğunu söylerler. Söylediklerimizi büyük bir komplo teorisi olarak algılamaya temayüllü çok insan çıkacaktır. Halbu ki mesela Orwell’in “arı dil” üzerine kurguladıklarını neredeyse birebir yaşamışlardır bu insanlar. Şuurlu olarak bir kavram kargaşası içine sürüklenmişlerdir. En yakın dostlarıyla bile sıhhatli bir iletişim kurmalarına imkan kalmayacak şekilde, ortak bir kelime-kavram dağarcığından mahrum bırakılmışlardır. Hisleriyle oynanmıştır. Dün nefret ettiklerini bugün sevmeye mecbur edilmişlerdir. Kısacası farkına varmadan, kendi şarkıları yerine ikame ettikleri efendilerin eski şarkılarını unutup, efendilerin yeni şarkılarını söylemeye başlamışlardır.

La-Vefa
La vefâe mi mulûkîn (Kralların vefası olmaz)

Efendilerin kölelerine karşı giriştikleri, artık tamâmen zihnî planda cereyan eden büyük “gayr-i nizâmî harbte” insanlar, “bilgi cephesi” muharebelerini büyük ölçüde kaybetmiş ve daha geride bulunan “his cephesine” çekilmişlerdir. Şu günlerde muharebeler işte bu “his cephesinde” yoğunlaşmaktadır.

Eskinin fikir tartışmaları artık kalmamıştır. Açık oturumlarda, siyâset meydanlarında, sempozyumlarda,  radyolarda, televizyonlarda fikirlerini yarıştıranlar aniden buharlaşıp kaybolmuşlardır. Artık kitleler fikirlerinden değil hislerinden yakalanarak sevk ve idâre edilmeye başlanmıştır. Toplumu meşgûl eden meseleler, artık televizyon şovlarındaki kurgu hayatlara duyulan meraklarla, spor organizasyonlarında peşine düşülen marazî coşkular arasına sıkışmıştır. Bir zamanlar psikolojik harb birliklerin indoktrinasyon üslerine çevrilen televizyon haber bültenleri, artık sadece “üçüncü sayfa haberleri” diye anılan cinayet ve kaza haberlerine hasredilmişlerdir. Bu haberlerin düşünülecek tarafları yoktur. Ekrandan dökülenler insanda sadece acıma, üzülme, merhamet yahut nefret hisleri uyandırır ve birkaç dakîka geçmeden unutulurlar. Karmaşık bilgi bombardımanı nasıl zihnî süreçleri berhavâ ettiyse, bu haberler de insanî hisleri yok etmek üzeredir. Yavrusunun kanlar içindeki cesedini ellerinde taşırken haykırarak ağlayan Filistin’li annenin görüntüleri, tıpkı diğer cinayet görüntüleri gibi herhangi bir düşünme, fikir yürütme süreci başlatmadan acı vererek geçip gitmeye başlar. Hisler her seferinde derinliğini biraz daha kaybeder ve nihâyet bir gün, benzer görüntüler çıktığında “eğlenceli görüntülerin olduğu” başka bir kanal açılıverir. İnsan, efendilerce arzulanan his seviyesine indirilmiştir: zevki arayan ve acıdan kaçan canlılar seviyesine. Tıpkı hayvanlar gibi! Böylece artık sevk ve idâresi bir hayvan sürüsününki gibi kolaylaşacaktır.

Bilgi ile tepki verme iktidarını çoktan kaybetmiş insanlar, artık -en temel (hayvânî) olanlar hariç tutulursa- hissî tepkiler de veremez hale getirilmişlerdir. Böylesi bir his zemini manüpülasyona son derece açıktır. Kamçının yahut ateşin ucunu göstermek bile sürüyü istenen istikamete sevk etmek için kâfi gelebilecektir.

Distopyacılar kurtuluş için çok az ümit verirler ama ümit için çalacağımız kapı onların kapısı değil Mevlana’nın kapısıdır. Hikâyeye göre Mevlana bir gün ney sesinin hatırına şeytanın ağlamasını getirdiğinden bahsetmiş. Çevresindekiler şeytanın neden ağladığını sormuşlar. O da şöyle demiş: “Şeytan binbir emekle kurdurduğu yapıların, hiç yıkılmaz sanılan imparatorlukların, Firavun’ların, Nemrud’ların devletlerinin nasıl zamanla un ufak olup tarihe karıştıklarını görür de çabasının beyhudeliğini fark eder. İşte o zaman oturur ağlar.”

Salih Cenap Baydar

13 Ekim 2004 Çarşamba

Ankara

Çoktan kaybedilmiş maarif davamız

Dikkat ettiniz mi, “muallim” ve “talebe” kelimelerine uydurukça karşılıklarını bulanlar, gülünç vaziyete düşmemek için olsa gerek, uydurukça kelimeleri “imâl” ederken farklı kurallar ihdas etmek mecburiyetinde kalmışlar. Zira aynı kurala göre kelime üretmekten imtina etmeselerdi, şimdi kullandığımız “öğretmen-öğrenci” ikilisi yerine “öğretmen-öğrenmen” yahut “öğretci–öğrenci” ikililerinden birini kullanıyor olacaktık. Bence böyle olmaması çok yazık! Çünkü bu “sözcükler” çoktan kaybedilmiş maarif davamızın baş aktörlerinin sahne isimleri olmaya çok daha müsaittirler.

Öğretmenlere kız(a)mıyorum. Karın tokluğuna ağanın düşmanlarını tepeleyen cahil marabalar gibiler öğretmenler. Bu vaziyette marabaya kızmaktansa ağayı muhatap almak elbette daha makuldür. Benim kızdığım, vaziyetin vahametinden haberdar olanların, bu mide kaldıran endoktrinasyon faaliyetinin şuursuz aktörlerini takdis etmekten hiç geri durmamaları. Türkiye bugün dibe vurduysa, buna bilmeden en büyük katkıyı sağlayanlar cahil öğretmenler güruhudur. Bugün lisede (yani sekiz koca sene boyunca öğretmenlere teslim edildikten sonra) hala okuyup yazamayan çocuklar varsa (ki var), üniversite sınavına girerken hala dört işlemde sıkıntılar çeken gençler varsa (ki var), liseyi bitirdiği halde Tolstoy’un adını hayatta duymamış, bir tane klasik eserin kapağını kaldırmamış yüz binler varsa (ki var), bu ülkede ne eğitim sistemi ne de onun hiçbir alt elemanı övgüyü hak etmiyor demektir.

İşin acı tarafı, öğretmenleri yetiştiren, pedagoji ilmini ilerletmek iddiasında bulunan kurumlardan, yani eğitim fakültelerinden hiçbir ışık, hiçbir parıltı, hiçbir ümit gelmemesidir. Akademik seminerler birer gezinti bahanesi, üniversitedeki iş ekmek kapısı, ikinci öğretim ve pedagojik formasyon kursları ek gelir fırsatı, akademik makaleler lüzumsuz ama terfi için mecburî sıkıntılardır. Eğitimci profesörler eğitimden anlamaz. Bir sınıfa koysanız ders anlatamaz. Batıdan ithal ettikleri ve derslerinde anlata anlata bitiremedikleri bir takım fikirler, uygulanması imkansız hayaller, ütopyalardır onlar için.

Gelin görün şeytanın gör dediğini: Birçok modern devlette eğitim, iktidarı meşru ya da gayri meşru bir biçimde elinde tutan güçlerce, beyin yıkama, efendisinden başkasının sözünü anlamak kabiliyetinden mahrum “mankurtlar” ya da “sadık kullar” yetiştirmek amacıyla kullanılmıştır ve halen de kullanılmaktadır. Sistem, kendini, bütün güç dengelerini muhafaza ederek yeniden üretmek için sadık vatandaşlara muhtaçtır. Öğretmenler sisteme bunu sağladıkları için senede bir kez takdis edilirler. İşin özeti budur.

Peki ben bu yazıyı neden yazdım? Çünkü artık kimsenin kurtaramayacağı eğitim sistemimiz ve o sistemin cahil aktörleri takdis edilsin istemiyorum. Çünkü artık insanların, inkılap niteliğinde adımlar atılmazsa, kangren olmuş organlar kesilmezse neler olacağını fark etmesini istiyorum. Çünkü burada dehşet verici bir yara var ve insanlar artık bunu görsün istiyorum.

Salih Cenap
24 Kasım 2002 – 14:52:05
Seckbach

Bizim Yıldızlarımızın Savaşları

 

obi-wan_kenobi“Yıldız Savaşları” filmini bilir misiniz? George Lucas’ın yetmişli yılların sonunda anlatmaya başladığı bilim kurgu hikâyesi yirmi beş sene sürdükten sonra bugünlerde hitama eriyor. Bence bu seri başarısını, muhteşem özel efektlerine, yıllar içinde akıllara kazınan müziğine, bitmez tükenmek bilmez karakter tiplerine olduğundan daha çok senaryosuna borçludur.

 

 

Klasik iyiler ile kötüler savaşı ekseni üzerine kurulmuş filmde Jedi (jeday diye okunuyor) şövalyeleri çok ilgi çekicidirler. Jedi şövalyeleri çok üstün kabiliyetleri ile her türlü savaşın belirleyici unsuru olmakla kalmaz bir tür irfanın da temsilciliğini yaparlar. Bütün uzayı saran tek bir kuvvet alanı hem kötü hem iyi Jedi şövalyelerinin beslendiği kaynaktır. Bazıları gücün karanlık-şer tarafında bazıları aydınlık-hayır tarafında yer alırlar. Bir Jedi şövalyesinin gerçek rakibi ancak başka bir Jedi şövalyesi olabilir. Diğer insanlar ve yaratıklar “gücü” anlamak ve kullanmak noktasında bir fikir sahibi olmadıklarından kuru kalabalık sayılırlar.

Filmin ilk bölümlerini seyrettiğim yıllarda gücün aydınlık tarafında kalan son Jedi şövalyesi, ihtiyar Obi Van Kenobi’yi körpe zihnimle ne kadar sevmiştim. Beyaz sakalı, bol beyaz cüppesi, kuşağı ve kuşağından asılı duran kılıcıyla görünüşünü “Çağrı” filminde heyecanla seyerttiğim sahabelerin görünüşlerine benzetmiştim.

 

Karanlığın bütün kainatı kaplar gibi olduğu anlarda ihtiyar Obi Van kendine bir talebe bulup yetiştirmeye başlamıştı. İşin garibi gücün karanlık tarafında da sadece bir karanlık Jedi kalmıştı. Yani büyük kitlerleri karanlığa sevkedenler de onların karşısında durmaya çalışanlarda sayıca fazla değillerdi. Kemiyetteki eksikliği keyfiyetler kapatıyordu.

 

Sıradan insanlar ve uzaylı yaratıklar “gücü” anlamaktan da dönen kavganın mahiyetini kavramaktan da fersah fersah uzaktaydılar. Bir tür dolgu maddesiydiler sanki.

 

Şimdi düşünüyorum da bugünkü halimizi izah için bu mazmun kullanılabilir. Alan, satan, kavga veren, yükselen, düşen, oynayan, eğlenen, kızan, hesap yapan, tuzak kuran, tuzağa düşen, aldatan, aldatılan insanlar olarak aslında kartondan bir hayatın içinde oyalandığımızı farkedemiyoruz. Daha kötüsü, ömür sermayesini hayatın mahiyetini kavramak için çalışarak tüketen büyük adamları, sayılı nefeslerini kendilerini neredeyse cinnetin eşiğine taşıyan bir tecessüsle peşine düştükleri arayışlarda harcayan arifleri anlayamıyoruz. Kendimize o kadar güveniyoruz ki bir üstad aramayı yahut ariflerin asırlar ötesinden yankılanan seslerine kulak vermeyi bile lüzumsuz görüyoruz. Muhabere imkanlarının tekamülüyle artık herkes kendi başına bir “arif” müsveddesi, plastik bir “Jedi” olma yolunda ilerliyor… Tekerlek her ferdin şahsında yeniden keşfolunuyor. Bütün bir kavramlar dünyasının kendimize göre yeniden inşa ettiğimizi düşünüyoruz ve yanılıyoruz. Böylesine büyük bir inşanın altından kalkmamız mümkün olmadığından bize farkettirmeden sunulan kavramlara razı oluyoruz. Bu süreçte o çok güvendiğimiz aklımızı, muhakememizi hiç devreye sokmuyoruz bile. Bize “lego setleri” misali sunulan kavramlar dünyası alternatifleri arasındaki seçimimizi çocukça hislerimize bırakıveriyoruz.

 

Bir misal vermeye çalışalım. Farzedelim üniversite talebesi bir genciz. Üniversite ortamına girene kadar üzerinde hiç düşünmediğimiz bir dizi mesele gündemimize giriyor. Ne kadar kaçmak istesek de yeni meseleler hakkında bir kanaat sahibi olmamız bekleniyor. Türkiye’nin siyasî, iktisadî, tarihî, ilmî meseleleri yanında eğitim, sanat, kültür hususlarında da fikir sahibi olmamız gerekiyor. Nasıl da ağır bir yük, müşkül bir vaziyet! İmdadımıza çevremiz yetişiyor hemen. Solcu bilinen bir çevredeysek bütün müşkül meselelerimizin çözümü de bu mevzular açıldığında tekrar edilecek laflar da paketlenip önümüze koyuluyor:

 

     Türkiye 1950’lerden sonra adım adım bozulmuş, geri gitmiş ve bugünkü haline gelmiştir. Bütün sıkıntılarımız Atatürk ilkelerine ve inkılaplarına ihanet eden gizli karşı devrimci, sağcı hükumetler yüzünden başımıza gelmiştir.

          Din insanla Allah arasındadır. İkisinin arasına girenler din istismarcıları ve dini siyasete alen edenlerdir.

          İlk öğretimi ne kadar uzun ve kesintisiz tutarsak o kadar ileri gideriz. Ülkenin kurtuluşu eğitimledir.

          Kimsenin dinini öğrenmesine karışmayız ama dini eğitim alanların diğer meslek alanlarında çalışmasına mani olunmalıdır.

          Kamusal alanda herkes devletin belirlediği kıyafete uymak zorundadır.

          Nazım Hikmet Türk şiirinin en büyük şairidir.

          Deniz Gezmiş bir halk kahramanıdır.

          Faşistler buldukları her fırsatta devlette kadrolaşarak devleti ele geçirmeye çalışırlar.

          Halk cahildir ve etkilere çok açıktır. Bu yüzden batı tipi demokrasi bizde uygulanamaz. Bazen halk istemese de halk için neyin iyi olduğuna kararı seçkin kişilerin vermesi gerekir.

 

Ülkücüysek üzülmeye hiç mahal yoktur! Bizim için de bir paket hazır beklemektedir. İşte, kahvede, okulda, piknikte, e-mail gruplarında yeni bir şey söylüyormuş gibi tekrarlayacağımız laflar altın tabakta sunulmuştur:

 

          Türkiye’nin bu günkü vaziyetinin müsebbibi, gayri milli siyaset takip ederek bizi kimliğimizden uzaklaştıran solcu hükumetlerdir.

          Devlet, Türk ırkından olmayanların eline geçmiş vaziyettedir. Bütün köşe başlarını sabetaycılar, gizli, açık yahudiler, hıristiyanlar, rumlar, ermeniler tutmuştur.

          Eğitimde millî hassasiyetler ön plana çıkarılmalıdır. Gayri milli unsurlar, vatan hainlerinin yazdıkları ders kitaplarından çıkarılmalıdır.

          Milli tezlerimize aykırı fikir beyan edenler bizdenseler vatan haini, dışarıdansalar bizi bölmeye çalışan ajanlardır. Ülkeyi bölmek için içeride ve dışarıda sürekli faaliyet sürdürülmektedir.

          Devlet kutsaldır. Devletin bekası için gerekirse adam dövülebilir, öldürülebilir.

          Necip Fazıl Kısakürek Türk şiirinin en büyük şairidir.

          Haluk Kırcı vatana hizmetlerinin karşılığında hapis yatırılan bir kahramandır.

 

Misalleri arttırmak, Kemalist paketten, Erbakancı paketten, Perinçekçi paketten, hatta masonik paketten, asker paketinden maddeler sunmak çok kolay. İşin ilginç tarafı bu paketlerin zaman içinde gizli bir el tarafından güncellenip değiştirilebilmesi. Mesela yetmişli yılların ülkücü düşünce paketinden yer alan “kanımız aksa da zafer İslam’ın” maddesi ikibinli yıllarda yerini “İslamcı siyaset yapanlar da gayri milli siyasetler takip ettiklerinden tehlikelidirler” maddesine bırakmıştır. O gizli el, zaman ve değişimin gücüdür diye düşünenler olabilir. Ben şahsen çok daha dünyevi ve maddi bir elin, gücün karanlık tarafından beslenen bir “Jedi” elinin varlığından şüphe ediyorum.

 

Yine Yıldız Savaşları’na dönelim. Filmi seyredenler hatırlayacaktır. Jedi şövalyeleri öyle güçlüdürler ki ölüm kusan robotlar, lazer silahlı askerler üzerlerine doğru koşarken rakiplerini yere çalıvermek için sadece ellerinin bir hareketi kâfidir. Haluk Kırcı’nın hatıralarında Kızılay’da yetmişlerin sonunda düzenlenen en büyük eylemin tam başarıya ulaşacağı anda “reis” Çatlı’ya gelen bir telefonla nasıl dağılıverdiğini okuduğumda, yahut güneydoğuda askerlik yapanların anlattığı çembere alınan teröristlerin yine telefonun bir ucundan gelen emirle nasıl kurtulduğuna dair hikayeleri dinlediğimde hep aklıma Jedi şövalyelerinin o basit el hareketleri gelir. O el müthiş bir eldir. Bir işaretiyle size sadece nasıl düşüneceğizi değil, nasıl hissedeceğinizi de söyler. Dün PKK kampında teröristleri teftiş ederken poz veren Perinçek’in ardından gidenler bugün sanki sihirli bir el işaretiyle büyülenmiş gibi en keskin milliyetçi tezlerin müdafii kesilmiş başka bir Perinçek’i şevkle alkışlarlar.

 

George Lucas’ın kurgusunda hayır tarafında da olsa şer tarafında da gücün tek kaynağı önünde saygıyla eğilen Jedi’lar vardı. Bizim “gerçek” dünyamızda ise vaziyet biraz farklı. Şer tarafında faaliyet gösteren efendiler kendilerini iyice tanrı yerine koyuyorlar. Belki de gerçek rakiplerini tamamen tasfiye ettiklerini düşündüklerinden dünya üzerinde gönüllerince at oynatıyorlar. Her geçen gün dünyayı biraz daha kendi karanlıklarına çekiyorlar.

 

Peki biz “sıradan” insanlar ne yapabiliriz bu sürükleniş karşısında?

 

Belki aramızdan kabiliyetli olanlar talebe Luke Skywalker misali, gücün iyi tarafında kalabilmiş bir Jedi ustasından ders almalı. Bu tür arayışa girenler için üstadın hayatta olmasının ehemmiyeti olmayacaktır. Filmde hologramlar olarak görünen ölmüş üstadlar gerçek hayatta bizi kitap sayfaları arasında beklemektedirler.

 

Bu kadar büyük iddiası olmayanlar ise en azından şu paket ideolojilerden yakalarını kurtarmaya çalışabilirler. Birilerinin milyon kez tekrarlanmış klişelerini çöpe atarak işe başlayabiliriz. Belki de cesur olanlar bugüne kadar tekrarladıklarım arasında yanlışlar olabilir mi sorusunu sormalılar kendilerine. Acaba dünyaya bakayım diye bana sunulan daracık pencere aslında görüşümü tahdit için mi diye merak etmeliler. Cemil Meriç’in kendine has üslubuyla ifade ettiği gibi “ideolojiler idarikimize giydirilmiş deli gömlekleridir”. Bu deli gömleklerini yırtıp atmak elimizdedir. Gereken biraz cesaret, biraz delikanlılık, biraz tecessüs, belki biraz da isyandır…

 

 

Salih Cenap Baydar

19 Temmuz 2005 Salı

11:15:12

Biz Hepimiz Mavi Hapçılardanız Aslında!

Kendi kendine çürüyen bir organizmanın hazin hikâyesidir bu. Bataklığın derinliklerinden gelen canhıraş ve faydasız çığlıkların hikâyesi. İblisin bile gözlerini dolduran bir teslim oluş töreni: boynu bükük, direnişsiz…

 

Bize her gün bir kaç kez uzanır Morpheus’un siyâhî elleri. Her gün bir kaç kez tercih fırsatı çıkar önümüze. Mavi hap bir yanda durmaktadır: bir fatura ödememek, taşın altından elini kaçırmak, sessizce ortadan kayboluvermek, itaat, teslimiyet, razı oluş, boyun büküş ve bunlar karşısında lûtfedilmiş sanal huzur… Ve diğer tarafta kırmızı hap parıldar: isyan! Acı, keder, sıkıntı, direniş, karşı koyuş, baş kaldırış, bedeli ödenecek bir özgürlük.

 

Biz her gün bir kaç kez mavi hapı tercih ederiz. Yalan da olsa rahatımızı bozacak hâlimiz yoktur. Zorbalık kasvetli bir heyulâ olur karşımızda yükselen. Elinde korku diye bir silah tutar, kurşunları çeşit çeşittir, kimisine rızık korkusu denir, kimisine gözden düşme korkusu. Korkarız ondan, köşemize sineriz. Korkaklık genlerimize işlemiştir belki de bunca zaman sonra. Çünkü zorbalığa son karşı çıkışımızın üstünden asırlar geçmiştir.

 

Biz her gün zorbanın pis kokan nefesini hissederiz iliklerimize kadar. Bazen de şiddetli bir tokadını yeriz. O zaman bir şimşek çakar gözlerimizde. Kırmızı hap bir başka görünmeye başlar bize. Çocukluğumuzda söndürülmüş ateşin közleri parıldar. Dünya değişir, hayat değişir bir an. Bazen anlamış olarak, bazen mecbur kalarak bırakırız kendimizi kucaklarını bize açmış karanlık ve soğuk sokaklara.

 

Ama zorba kurnazdır. Hiçbir zaman büyük kitleleri almaz karşısına. Bizleri teker teker avlar. Avlananlar bağrışırlar: “Susma sustukça sıra sana gelecek!”. Potansiyel ya da müstakbel avlar ise kafalarını ve sırtlarını dönerler onlara. Sıra onlara hiç gelmeyecek sanırlar. Ama gelecektir. Bu zorbalığın hayat pınarının akış yoluna dikilmiş kapkara bir taş olduğunu, er ya da geç kendilerinin de yoluna dikileceğini anlamazlar, anlayamazlar. Afsunlanmışlardır. Gözleri bağlanmıştır. Bir illüzyondur zaten zorbanın yaptığı ama onun da bilmediği yahut bilip de unutmaya çalıştığı bir gerçek vardır: Sıra ona da gelecektir…

 

Biz her gün kırmızı hapı seçenlere hayret ve dehşetle bakarız. Hatta onları yola getirmeye çalışanlarımız, onlara nasihat edenlerimiz çıkar. “Ne yapabilirsin ki?” deriz. “Elinden ne gelir ki?”, “Gücün neye yeter ki?” . İtiraf ettiğimiz kendi aczimizdir aslında, korkumuzdur. Bastırmaya çalıştığımız, sızlayan vicdanımızın sesidir, doğru tercihleri yapamıyor olmanın verdiği azaptır kalplerimize.

 

Biz her gün gizliden gizliye alkışlarız kırmızı hapçıları. Bazen bir imrenme yalayıp geçtiği bile olur yüreklerimizi. Ama zorbanın silahı parıldayıverir bir anda gözlerimiz önünde, parçalayıverir hayallerimizi. Tövbekâr olur vazgeçeriz aynı anda. Yine teslim olmuşuzdur ve adımız boş yere “mavi hapçı” konmamıştır.

 

Bir de her gün arada kalanlar vardır. Ne kırmızı hapı seçebilmişlerdir ne mavi hapı. Onları saçak altlarında ağlarken görürüz. Mümkün olsa iki parçaya ayrılmak isteyeceklerini hissederiz. Bir parça mavi hapı seçecektir, diğeri kırmızıyı. Ama mümkün değildir ve onlar hep saçak altlarında ağlaşacaklardır. Onların gözyaşları, kırmızı hapçıların sînelerine damlayan kan, mavi hapçıların gözlerine dökülen öfke olur.

 

Biz her gün susarız. Biz sustukça zulüm büyür. Biz sustukça her şey sanallaşır. Her şey o kadar sanal, o kadar yalan olur ki bazen, gerçek tamamen unutulur. Gerçeğin olmadığı yerde yalan gerçek olur.

 

 

Biz aslında sanal bir bataklıkta çürümeye mahkum mavi hapçılarız…

S. Cenap Baydar

11 Ekim 1999

Pazartesi

13:06:39