Matrix Bilmecesinin Cevabı Üzerine

Matrix serisi, üçüncü bölümüyle son buldu. Önceki bölümlerden farklı olarak bu kez havalarda mânâsız tenkid denemeleri uçuşmuyor. Matrix’in insanın zihnini adeta mıncıklayan, kışkırtan kurgusu bu sefer seyircileri şaşkın bırakmışa benziyor. Sanki bir şey yahut birçok şey havada kalmış gibi görünüyor.

İşin doğrusu ilk seyredişimizde serinin sonu bizim için de sürpriz olmuştu. Hollywood kalıplarına, Amerikan sinemasının klişelerine bakarak izah etmekle zorlanacağımız bir sonla karşılaştık. İnsanlığın ümidi, “mesih” nasıl olduysa serinin başından beri mücadele verdiği, yok etmeye çalıştığı makinelere teslim olmakla kalmıyor, makineleri tehdit eden bir unsuru (Smith) onlara teslim etmek ve seyircileri hayal kırıklığına uğratmak pahasına, her yanı mağlubiyet kokan sahte bir barışa imza atıyordu.

Filmdeki kurgunun bir alegori olduğunu, sembolik olarak anlatılmak istenen bir şeylerin olduğunu sanırım alelâde bir kung-fu filmi seyretmediğinin farkında olan herkes teslim edecektir. Peki ama nedir bu sembolizm? Anlatılmak istenen nedir? Bu sorulara cevap verirken iki türlü yol tutulabilir: ya filmi kendi içinde manalı ve tutarlı ama birbirlerinden bağımsız alegorilerden müteşekkil sayacağız, yahut filmin bütününde işlenmiş tek bir alegorinin izlerini süreceğiz. Birinci yol tabi ki kolay bir seçim olacaktır. Bu yolu seçenlerin filmdeki sahnelerin zihinlerde husule getirdiği tedâilere, bir bütünün içinde yer arama zahmetine girmelerine gerek kalmayacaktır. Nitekim filmle ilgili yazan, konuşan kimselerin birçoğunun bu yolu tuttuğuna şahit olduk. Fili tarif eden körler hikayesinde olduğu gibi, kimi “aslında kaşık yok” cümlesinin geçtiği sahneye bakıp tasavvuftan bahsetti, kimisi Neo’nun rüyalarına, “mimar”ın ışıktan kapısına, sezgiyle aydınlanmanın anlatıldığı sahnelere bakıp gnostisizmden. Film serisi tamamlanana kadar bu yaklaşımları mazur görmek mümkündü. Zira bütünü görmek mümkün değildi. Ama şimdi hikayenin anlatımı tamamlandı. Artık tahlilden terkibe uzanmanın vaktidir. Önce “Matrix nedir?” sorusuna verdiğimiz cevabı, sonra da filmdeki diğer sembollerin tekabül ettiği gerçeklikler üzerine düşüncelerimizi aktaralım.

Nedir bu Matrix?

Üçüncü filmi seyrettikten sonra Matrix’in ne olduğuna dair yapmış olduğumuz akıl yürütmelerinin birer birer boşa çıktığını gördük. Serinin bitişi, filmi, “neo-gnostisizm” propagandası veya medyanın modern dünyayı getirdiği noktanın post modern tenkidi olarak basitçe izah etmemize imkân tanımıyordu. Önümüzde, mevcut yaklaşımlarla izahı mümkün olmayan bir vaziyet belirmişti. Makineler dünyası neden yok edilmemişti? Matrix’in varlığını sürdüreceği bilindiği halde neden zafer kutlamaları yapılmıştı?

Bu kez, sayıları yüzleri aşan Internet’teki tartışma grupları bize bir cevap vermekten çok uzaktı. Yardımımıza yaklaşık bir senedir külliyatını okuduğumuz büyük muharririmiz Peyami Safa’nın satırları yetişti. Üstadın “20.Asır, Avrupa ve Biz” adıyla bir araya getirilen makalelerinden birindeki şu satırlar zihnimizdeki ilk kıvılcımları yaktı:

Makine medeniyetinin aleyhinde şerefli bir kafile toplanmıştır. Wagner’den ve Nietzsche’den başlayınız, Fransa’da Georges Duhamel’e gelinceye kadar, Tagore’yi bir yana ayırınız, bu kafile içinde pek çok Avrupalı sanatkâr ve filozof sayabilirsiniz: Rathenau, Keyserling, Thomas Mann, Spengler, Huizinga… Bunların ve daha nicelerinin iddialarını şöyle hülâsa edebiliriz:

İktidarın herhangi bir şekline, herhangi bir rejime, herhangi bir içtimaî sınıfa değil, makineleşmeğe isyan etmek lâzımdır. Derdin başı orada. Çünkü endüstrileşmenin bu derecesi, insan ruhuna karşı işlenen günahların en büyüğüdür. Makine, ruha ait bütün cevherleri tüketerek, insanı iç ve öz hürriyetinden mahrum ediyor. Aklın ve hesabın bu hâkimiyeti serbest fışkırma hamlelerini kaybeden ruhun kanatlarını kırmıştır. Paraya temerküz ettirerek yarattığı sermaye tahakkümüyle çalışan insanların hepsini köleleştiren de, filân içtimaî sınıf değil, tek başına odur: Makine; otomatlaştırıcı, ahmaklaştırıcı, ırgatlaştırıcı makine. (Cumhuriyet, 1939)

Makineler medeniyeti… Ruha ait cevherlerin tüketilmesi… İnsanın hürriyetinden mahrum edilmesi, köleleştirilmesi, ahmaklaştırılması, ırgatlaştırılması… Bu ifadeler, bir arada duran kibrit çöplerinden birinin alev almasıyla hızla fışkırarak birbirine sıçrayan kıvılcımlar misali, zihnimizi aydınlatıverdi. Wachowski kardeşlerin tüm dünyaya sordukları ve yaklaşık dört senedir cevabını aradığımız bilmecenin cevabı bir anda ortaya çıktı:

Matrix

Matrix, emperyalist batının değerler sistemidir.

Bir değer-inanç sistemidir, çünkü sanaldır, maddi bir gerçekliğe doğrudan tekabül etmemektedir. Emperyalist batıya aittir çünkü içine hapsettiği insanları sömürmekte, “pile” çevirmektedir.

Bu kibritin tutuşturduğu diğer kibritlere gelince…

Makineler

Makineler dünyası, emperyalist batı medeniyetinin maddî, teknolojik, fiziksel varlığı için bir remizdir. Karşı durulmaz, askerî ve teknolojik bir gücü simgelemektedir. Kendi değerler sistemi olan Matrix’i inşâ edenler makinelerdir. Dur durak bilmez bir tekamülün, hiçbir türlü ahlâki hudut tanımayan teknolojik gelişmenin, dizginlerini koparmış bir büyüme hırsının, icabında acımasızca sömürmekten, icabında göz kırpmadan yok etmekten kaçınmayan muharip bir kuvvetin sembolü olan makineler.

Zion

Zion, şuurlu yahut şuursuz olarak batının dayattığı değerler sistemini (Matrix’i) kabul etmeye direnen insanların sembolik yurtlarıdır. Şuurlu olanlar, bir zamanlar Matrix’te bulunmuş olup kendi iradeleriyle Matrix’ten çıkanlar ve Matrix’in ne olduğundan haberdar olanlardır. Şuursuzlar (Zion’da doğan ve Matrix’i tanımayanlar) ise Matrix’e girmek için gerekli donanımdan mahrum olan üçüncü dünya vatandaşlarıdır. Zion, üçüncü dünya ülkeleridir, Afrika’nın, Çin’in, Güney Amerika’nın Rusya’nın kapitalizme direnen kesimleridir. Ama bugün en çok Afganistan dır, Iraktır.

Mimar

Mimar, özellikle Rönesans’tan sonra batının değerler sistemini, materyalizm, pozitivizm, determinizm ve emperyalizm üstüne inşa eden batı filozoflarını simgeler. On dokuz ve yirminci asırlara damgasını vuran ve teknolojik sahaya sığmayıp sosyal-psikolojik sahanın hudutlarına tecavüzde bir mahzur görmeyen mimarlık-mühendislik çabalarını çağrıştırır. Mimarın yaptığı toplum mühendisliğidir ve kendini neredeyse tanrı yerine koymaya kalkıştır.

Kahin ve kurabiyeleri

Kahin batının kanayan vicdanıdır. Matrix’in bir parçası olduğu halde, yapılan zulümleri, işlenen cinayetleri, sömürüyü “gören” ve bu duruma çâre arayan (Mimar’ın kurduğu değerler siteminin dengesini bozmaya çalışan) batılı düşünürleri simgelemektedir. Kahinin gözleri bu yüzden değerlidir. O, sistemin açıklarını, zayıf yanlarını görmektedir.

Tam burada Peyami Safa’nın bu sefer 1951 yılından gelen sesine kulak verelim:

Batı medeniyeti kendi kendinden davacıdır. Ona saldıran fikirlerin hepsi kendi tarihinin mahsulleridir. Bu bir itiraftır, pişmanlıktır, vicdan azabıdır. Ruhçularının diliyle, kendi kendine şöyle diyor:

“Ben tarihin en büyük medeniyetiyim. Hiçbir çağ ve hiçbir kıta, insanları tabiatla mücadelesinde benim kadar zaferlere koşturmadı. Her biri bir Ortaçağ adamını hayretinden boğacak kadar şaşırtıcı teknik mucizelerim insan tarihinde eşsizdir. Fakat neye yarar? En ileri asrımda bu mucizeler, birbirinin peşi sıra iki dünya harbi doğurdu, üçüncüsünü hazırlıyor. İnsanın manevî köklerini kuruttu. Bugün kıymet ideallerim buhran içindedir. Nefes alamıyorum. Bütün keşiflerim birer intihar silâhı halini aldı ve beni ölüme çağırıyor. Ruhum bu dar makine cenderesi içinde bunalıyor ve yeni iman kadroları arıyor. Tıkanmak üzereyim.”

Batı medeniyeti, sosyalistlerin diliyle, kendi kendine şöyle diyor:

“İnsanı tabiatın zulümlerinden kurtardı /fakat insanın zulümlerinden kurtaramadım. Gökyüzünü ve toprağı yendim, fakat içtimaî adaletsizliği ortadan kaldıramadım, çalışanla çalıştıran arasındaki âdil muvazeneyi kuramadım. Yaptığım endüstri inkılâbı insanı makineye ve onun sahibi olan sermayeye esir etti. Mülkiyeti iyi dağıtamadım. Bu haksızlıklar benim içtimaî metabolizma muvazenemi altüst etti. Yıkılmak üzereyim.”

Batı medeniyeti, komünistlerinin diliyle, kendi kendine şöyle diyor:

“Ortaçağdan kalan her şeyi tasfiye ettim. Fakat mülkiyeti ortadan kaldıramadım. Bilakis, buharı keşfettikten sonra, mülkiyetin imtiyazlı bir sınıf elinde daha büyük bir istismar vasıtası olmasına meydan verdim. Şimdi kendi sosyal düzenimin kökünü kendi elimle kazımak için, varlığımın gayesini yokluğumda arayacak kadar tezat içindeyim. Selâmetimi ölüp yeniden doğmakta buluyorum.”

(Ulus, 20 Ocak 1951)

Kâhin sembolünün gerçek hayatta tekabül ettiği kimselerin en güzel örneği Karl Marx’tır. Batının göbeğinde yaşadığı ve batı kaynaklarından beslendiği halde, batıyı, emperyalizmi, kapitalizmi şiddetle tenkid etmekte, onun “dengesini” bozacak komplolar, fikirler, ideolojiler (kurabiyeler) üretmektedir. Üstelik bir kahine yaraşır şekilde Matrix’in (kapitalist batının) istikbali ile alâkalı kehanetlerde de bulunmaktadır.

Seraph

Kahinin Matrix’teki güçlü koruyucusu Seraph, demokrasidir. Batının içinde olduğu halde batıyı böylesine şiddetle tenkid eden mütefekkirler, kendilerine tanınan hayat alanını, demokrasiye borçludurlar.

Merovingian

Merovingian, batı medeniyetinde sessizce yer altına inen iktidarın sahiplerinin yahut medeniyetinin temel yapıtaşlarından olan Hıristiyanlığa ve Yahudiliğe yaptığı atıflarla kendine bir hakimiyet alanı açan seçkinlerin filmde tecessüm etmiş halidir. Kutsal kâsenin (holy grail) ve kutsal kanın (Hz. İsa’nın kanının) taşıyıcıları olmakla üstünlük iddiasında bulunan bu kimselerin teşkil ettiği ezoterik müesseseleri (Order de Sion?), kendilerine benzer müesseseler vasıtasıyla bağladıkları insanları (trenci), muhafız olarak ve müdahale gücü olarak kullandıkları grupları (tapınak şövalyeleri) ve Matrix ile dış dünya arasındaki alışverişi kontrol edişlerini, Merovingian karakteri etrafında müşahede ediyoruz. Bilgiyi kontrol eden ve onun üzerinde güç elde eden bu karakterin ismini, şu an ki Amerika başkanının ismiyle beraber Internet’teki arama motorlarına verince elde edilen sonuçların ne kadar ilgi çekici olduğunu deneyerek görmek mümkündür.

Trinity

Kelime manası olarak “teslis” manasına gelen Trinity, dini ve ilâhi aşkı sembolize ediyor. En zor anlarında Neo’ya direnme ve mücadele etme gücünü veren hatta onu dirilten dini ve aşkı.

Smith

Filmin bu en renkli siması neyi sembolize ediyor? Bir zamanlar Matrix’in ajanı olan, Matrix’in düşmanlarıyla mücadelesi esnasında değişime uğrayan ve kontrolden çıkan, nihayet çok güçlenerek hem Matrix’i hem Zion’u hem de makineler dünyasını tehdit eder hâle gelen Smith’in hayattaki karşılığı nedir?

Smith’in bugünün dünyasındaki karşılığı genelde “terörizm”, çok daha özelde Amerika’nın terörist olmakla suçladığı Arap-Afgan savaşçılardır. İlk başta Matrix’in ve dolayısıyla makinelerin (Amerika’nın) kontrolünde makineler dünyasını tehdit eden tehlikeye (komünist Rusya’ya) karşı (Afganistan’da) savaşmak üzere var olan bir programdı Smith (Afgan mücahitler). Sadece maddi açıdan değil her açıdan destekleniyorlardı o zamanlar. Amerikan sinema endüstrisi, yapılan işin propagandasını yapmak için film bile üretmişti. Rambo 3 filminde Afgan mücahidlerin yardımına koşan Amerikan komandosunun heyecanlı macerasını tüm dünya seyretmiş ve alkışlamıştı. Zamanla maksat hasıl oldu. Potansiyel tehlike ortadan kalktı (komünist Rusya yıkıldı) ve artık Smith’e gerek kalmadı. Amaçsız kalan programların silinmesi vakti gelmişti. İşte işlerin istikametinin değişmeye başladığı zaman bu zamandı. Smith (Ladin) kontrolden çıktı ve “sisteme” zarar vermeye başladı. Bir yandan da hızla yayılıyor (Smith’in kendini kopyalaması) ve çevresinde kendi ile aynı istikamette düşünen kalabalıklar topluyordu. Smith’ler öldürmekle tükenmiyordu. Belki de Matrix’i yeniden başlatmanın zamanı çoktan gelmişti!

Neo

Matrix serisinin üzerine en çok yoğunlaştığı karakter olan Neo, anlatılan alegorik hikayenin en iyi işlenmiş parçasıdır bizce. Önce Matrix’ten şüphelenen, Trinity (yani din) ile tanışan, Matrix’ten uzaklaşıp mücadele vermeye başlayan, ardından Kahin (yani batının çözüm arayan vicdanı) ile tanışıp onun kurabiyelerinin (yani batı içinden batıya karşı üretilen ideolojilerin) tadına bakan, sonra kahinden de kurabiyelerinden de şüpheye düşen ve en sonunda gözlerini ve Trinity’sini (yani dinini) kaybederek o zamana kadar mücadele verdiği karanlık makineler dünyasını ışıktan yapılmış görüp teslim olan sahte Mesih: Neo. Matrix’in yani sömürünün devamına razı olan Neo. Düşmanının düşmanını etkisiz hale getirmesi karşılığı kendine lütfedilen sahte “barışa” ve “kurtarıcılığa” evet diyen Neo!..

Neo’nun dünyamızda tekabül ettiği kimseler pek iyi bilinirler. Onlar değişik Matrix versiyonlarının değişik Neo’larıdır. Adları Muammer Kaddafi’dir, Saddam Hüseyin’dir, Habib Burgiba’dır, Ahmet Bokassa’dır, Rıza Pehlevi’dir. Güya ülkelerini yok etmeye yahut sömürmeye gelen makinelerle (emperyalist batı devletleriyle) ve onları üzerlerine sevk eden değerler sistemiyle (Matrix’le) savaşmışlar, hatta güya onları yenmişlerdir. Ama zaferleri Neo’nun uydurma zaferine benzer. Makineler dünyasının (batının) gerçek muhaliflerini boğazlamak, batıya yönelen gerçek tehdidi onların yerine ezmek karşılığında ülkelerinin kurtarıcısı ilan edilmişlerdir. Düne kadar savaşır göründükleri bütün değerleri, ülkelerinde bizzat kendileri zorla yerleştirmişlerdir. Makinelerin pis işlerini yapmak ve Matrix’i ülkelerinde kurup enerji hatlarını makineler şehrine enerji pompalar hâle getirmek karşılığında, ülkelerinin sahte tanrıları haline getirilmişlerdir. Kendi insanlarının beyinlerini, kendi elleriyle yatırdıkları Matrix küvetlerinde yıkamışlardır. Öyle yıkamışlardır ki, halkları bunların nasıl olup da düne kadar düşmanı göründükleri makineler dünyasının azad kabul etmez köleleri haline geldiklerini ve neden kendilerine böylesi zulmettiklerini sorgulayamaz haline gelmişlerdir.

Bütün bu anlatılanlar, mimarın zalim kurgusundaki zaferin ve zavallı Zion’un felaketinin hazin hikayesidir.

Salih Cenap Baydar
10 Aralık 2003

Reklamlar

Ey Zorba!

Ben benim ve sen de sen! Benim kadar insansın. O zaman seni bana üstün yapan nedir?

 

Hemen başta tespit edelim: Kanun, kendini meşrulaştırmak için uydurduğun yalan, uçurduğun koskoca bir balon. Hiçbir zaman âdil olmadın. Aslında âdil olmayı hedeflemiş olduğun da koskoca bir yalan. Hep zorbalık tahtında oturdun. Hep güç üstüne oynadın oyunlarını. Benden aldığını söylediğin gücü bana karşı kullandın. İktidârını, bana faydası dokunacak şekilde kullanmaya mecbur kaldığın zamanları yitirilmiş zamanlar, bana harcadığın paraları boşa gitmiş saydın.

 

Bir simülasyonlar ülkesi kurdun gözümü boyamak için. Baştan aşağı yalandan mamûl müesseseler tesis ettin. Bakanlıkların, Orwell’in 1984’ündeki bakanlıkları gibiydi: Barış bakanlığı savaş üretirdi, adâlet bakanlığı adâletsizlik.

 

Aslında adâletin kadar uydurmaydı üniversitelerin, hastanelerin, okulların. Okulların terbiye etmiyormuş, diplomalı câhiller yetiştiriyormuş, üniversiteler bilim üretemiyormuş,  hastaneler şifâ yerine hastalık saçıyormuş ne gâm! Nasılsa ben kolayca iknâ oluveriyordum senin ve kurumlarının meşrûiyetine.

 

Zorbalığı müesseseleştirdin, bir meslek haline getirdin. İnsanlara ne iş yaptıkları sorulduğunda “zorbalık” demeye başladılar. Baştan aşağı yalan olan adâletinin yerini orman kânunları almaya başladı. Ama sen bunu zâten bilerek yaptın. Nasıl olsa biliyordun ki ormandaki hayvanlar orman kanunun kurallarına uyar ama bunun orman kanunu olduğunu bilmezler.

 

Beni tanımıyordun, benden değildin. Ya da mankurtça bendendin. Ben senin hafızanda silik bir ninni bile değildim. Başka türlü nasıl göz yaşımı akıtırken için sızlamayabilirdi? Başka türlü nasıl acıyla kıvrandığımı göre göre, beni cenderesinde pestil ettiğin, kerâmetleri kendilerinden menkûl kanunlarından söz edebilirdin? Başka türlü nasıl bana ettiğin bin bir türlü zulmün iğrenç kokusu henüz parmaklarında iken rahatça uyuyabilirdin?

 

Bir de sana umutsuzca bağlanmış, zağarların vardı dört bir yanında. İstediğin zaman tekmelediğin, istediğin zaman boğazıma saldığın. Parçalanmış soluk borumu, kanlı dişlerinde neşeyle getirirdiler sana. Sen o zaman okşardın başlarını.

Onlar da  mutlu olurdular. Hatta bazen birini baş zağar yapardın. Ve bâzen sen bile hayret ederdin bu köpeklerin tabiatına.

 

Hiç doğrudan karşılaşamadık seninle. Hep üzerime saldığın ahmak dostlarımla mücâdele etmek zorunda kaldım. Bir gün er meydanında seninle karşılaşmak ve seni alt etmek hayâllerimi süsler oldu. Ama sen, benim kanım, terim ve gözyaşım üzerine inşa ettiğin kuleden hiç inmedin.

 

İşte ilk defa sarsıldı kasvetli kulen. Sıradan bir deprem sarstı seni. Sonsuz gibi görünen iktidârının temellerinden gelen çatırtılarla afalladın. İlk defa yüzünde endişeler gezindi. Küllenmeye yüz tutmuş ümitlerim canlanır gibi oldu. Ama kendini henüz toparlayamadan sen, karanlık ve kasvetli perdeni yeniden üstüme indirmeye kalktın. Bütün sahteliklerin, bütün yalanların ortaya böylesine dökülmüşken, adın, efendilik yaptığın insanların şuurlarında nefretle karışık bir tiksinti yaratıyorken, sensiz bir hayat tasavvur edenlerin sayısı hızla artmaya başlamışken ve sana ümitsizce bağlı zağarlarının bile kafası karışmışken, efendilik taslamaya devam ettin. Geçirdiğin sarsıntının verdiği şaşkınlıkla hatalar yaptın ve yapmaya devam ediyorsun. Dönülmez bir yola girdiğinin sen de farkındasın benim kadar.

 

Bundan sonra tarihin sana vereceği bir tek iş kaldı. İktidârının kulesinin her bir kolonu, her bir kirişi ayrı ayrı parçalanıp yıkılırken, sağa sola koşuşacak, haykıracak, kölelerini tekmeleyeceksin. Hiçbir zaman olmadığın kadar vahşileşeceksin. Akla hayâle gelmeyen zulümler icat edecek, iktidârını kaybetmemek için her yola başvuracaksın. Ama çabaların bir fayda vermeyecek. Er ya da geç, kendi kulenin enkazı altında son nefesini vereceksin. Bana düşen ise senden ve senin zulmünden boşalacak yere, yeni bir zorbanın, yeni zorbalıkların gelip oturmasına engel olmak için çalışmak olacak.

 

16.Eylül.1999

01:11:03

Eshab-ı Fil

 

‘Rabbin fil sahiplerine neler etti, görmedin mi?

Onların kötü planlarını boşa çıkarmadı mı?

Onların üzerine ebabil kuşlarını gönderdi.

O kuşlar onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyorlardı.

Böylece Allah onları yenilip çiğnenmiş ekine çevirdi.’

 

 

Hayat şartlarımızın ağırlaştığı şu günlerde Müslümanlar olarak bir noktaya özellikle dikkat etmemiz gerekiyor ki bu, her ne olursa olsun ümitsizliğe kapılmamaktır. Büyüklerimiz, ümitsizliğin münafıklık alâmeti olduğunu söylerler. Taşları yerinden oynatabilme iktidarımızı ortadan kaldırmak, imanımızın sıhhat verdiği ruhlarımızı çürütmek maksadıyla bünyemize bulaştırılabilecek en tehlikeli virüstür ümitsizlik. İnanırız ki hayır da şer de Allahü Teala’dandır. Biliriz ki ister iyi olsun ister kötü olsun başımıza gelen her şey, sadece Rabbimiz tarafından bir imtihan vesilesi olarak gönderilmiştir.

 

Farzedelim ki yazılı imtihana girmiş bir talebeyiz. Kitap defter açık yapılan bir imtihan olsun bu. Cevaplar gözümüzün önündedir. Bizden beklenen, doğru soruya doğru cevabı, imtihanın süresi bitmeden yazmaktan ibarettir. Böyle bir vaziyette suallerin zorluğundan ya da uzunluğundan yakınmak ne kadar manasızdır! Burada mühim (ve zor) olan, bir irade sergileyebilmektir.

 

Bugünlerde hatırıma sık sık Fil Sûresi geliyor. Amerika’yı eshab-ı fil’i benzetiyorum. Filler o dönem için nasıl karşı konulamaz imha vasıtaları ve bu fillerin sahipleri, nasıl kontrol ettikleri muazzam kuvvetle korku salan kişiler idiyseler, bugün de Amerika aynı konumdadır. Müslümanlar için mesele, her şeyin üstünde olan en muazzam kuvvetin, müstekbirlerin bizzat kendilerinin her bir nefeslerini ancak müsaadesiyle alıp verebildikleri Allahü Teala’nın safında olabilmek ve bu safta bulunuşun bütün korkuları bir anda silivermesinden doğan huzuru hissedebilmektir. Mesele, Allah’ın istediği anda bu modern eshab-ı fil’i tarihteki eshab-ı fil ile aynı akıbete uğratacağına emin olabilmektir. Mesele, yaşadığımız her şeyin imtihanımızın bir parçası olduğunu hatırımızdan çıkartmamaktır.

 

Her şey olabilir! Kanlı bir harbin içinde bulabiliriz kendimizi. Bu bir imtihan sualidir. Doğru cevap kurşunu mazluma değil zalime atmaktır. Harbin neticesi bizi alakadâr etmez, zirâ hesabımız, harbin neticesine göre değil, kurşunu hangi tarafa attığımıza göre görülecektir.

 

Mevcut halde beni en çok endişeye sevk eden husus, müstekbirlerin planladıkları zulmün kendisinden ziyade, insanımızı, bu zulmü sessizce seyretmeleri, hatta lüzum görüldüğünde zalimlerin safında yer almaları hususunda ikna etmek maksadıyla sürdürülen psikolojik harbdir. Saldırıya uğramak, namluların ucunda yaşamak, keskin nişancıların dürbünleri ile takip edilmek, bugün Müslümanların yabancısı oldukları şeyler değildir. Başa gelen çekilir. Sabah yataklarından kalkıp, ölüm kusan silahlarla mücehhez Yahudi askerlerinin kafalarını taşlarla yarmaya giden Filistin’li çocukların hayatları da hayattır. Sokağa çıktığında, her an Amerikan askerlerince tutuklanıp, kimsenin bilmediği bir çöl kuytusunda işkence ile sorgulanıp, vahşice katledilme tehlikesi ile yaşayan Afgan gençlerinin hayatları da hayattır. Bu insanların maruz kaldıkları sıkıntılarla beraber bir avantajlarından da bahsedilebilir.

 

Allah’ın düşmanlarının bizzat kendi elleriyle boğazlarına sarıldığı Müslümanlar, düşmanla sıcak temas halindedirler ve düşmanlarını, neredeyse nefeslerinin, terlerinin kokusundan tanıyabilmektedirler. Bu insanları katletmek, onları acılara gark etmek mümkündür ama onların zihinlerinde, kurşunu atacakları istikamet konusunda bir şüphe uyandırmak asla mümkün değildir. Hâlbuki şu an, acılarla, fizîkî işkencelerle –henüz- sıcak temas halinde olmayan biz Türkiye Müslümanlarının kafası karışıktır ve maalesef daha da karıştırılmaya müsaittir. Damarlarımızda yavaş yavaş yayılarak sinir sitemimizi felç eden bir zehir gibi hayatımıza her geçen gün biraz daha karışan televizyonlar bu işi kendilerine vazife edinmiş ve psikolojik savaşın en ağır topları olarak bombardımana başlamışlardır. Harbe girmenin kaçınılmazlığından, bu harbin bize sağlayacağı maddi imkânlardan, milletler arası arenadaki yerimizin pekişeceğinden, müstekbirlerin safında yer almamak gibi bir tercihimizin imkânsızlığından bahseden irili ufaklı birçok psikolojik harb ajanı, her akşam evimizin başköşesine misafir olmakta, keşfedilmiş en yaman ikna usûlleriyle keskinleştirilmiş fikirlerini doğrudan beyinlerimize saplamaktadırlar.

 

Artık harb, toprak elde etmek, insanları ortadan kaldırmak üzere değil, insanların ruhlarını elde etmek, iradelerini ortadan kaldırmak üzere yapılmaktadır. Madem yeni harb şekli budur, bize düşen yeni taarruz şekillerini anlamak, kullandıkları silahları belirlemek ve tüm bunlara karşı koyabilmek için kendi silahlarımızı geliştirmektir. Müstekbirlerin sanal cenderelerinde her geçen gün biraz daha sıkılan ruhlarımızı kurtarmanın yollarını araştırmaktır.

 

Allah istediği anda Ebabil kuşları, ağızlarında kızgın taşlarla semaları kaplayacaklardır. Kâbe de, Müslümanlar da sahipsiz değillerdir. Göğüs kafeslerimizde imanımızı muhafaza edebildiğimiz müddetçe bize ne filler ne de füzeler korku verebilir.

 

S. Cenap Baydar

20 Ekim 2002 Pazar

 

Efendilerin Şarkıları

Efendilerin Şarkıları

Bugünkü anlamlarıyla psikoloji ve sosyoloji bilimlerinin tarihleri hiç eskilere gitmez. İnsanın zihnî yapısı, şahsî ve toplumsal öğrenme süreçleri, beynin nasıl çalıştığı gibi konularda yapılan araştırmalar, batı dünyasında kabul edilmiş ilmî disiplinler arasına ancak son 100-150 yılda girebilmiştir. Bu yeni araştırmalar hakettikleri saygıyı ve ilgiyi elde etmekle beraber, diğer disiplinlerdeki bir çok araştırmanın kaderini de paylaşmıştır. Kuantum çalışmalarından, gen incelemelerine kadar, insanlığın hayrı için girişilmiş hemen her bilimsel çalışma nasıl yeni ve korkutucu bir silaha dönüştürüldüyse, psikoloji ve sosyoloji alanında edinilen bilgiler de hem fertleri hem cemiyeti yönlendirmek, motive etmek yahut sindirmek gibi gayeler için kullanılır hâle gelmiştir.

zamyatin-bizYevgeni Zamyatin ve George Orwell, meşhur romanlarında, toplumu şekillendirmek ve yönlendirmek maksadıyla vatandaşların zihni süreçlerini kontrol etmeye çalışan zorba diktatörlerin hikâyelerini anlatırlar. Diktatörler, bu hikâyelerde “konvansiyonel” sayılabilecek metotlarla çalışırken Kurt Vonnegut’un, kısa hikâyesi “Harrison Bergeron”da insanları (aptallıkta da olsa) eşitlemek uğruna aptallaştıran elektronik cihazlarla tanışırız. “Distopya” olarak  tasnif edilen bu kurgu romanlar, elbette günümüzün toplum mühendislerine ilham vermek için değil, bizleri, kibirli efendilerin girişebilecekleri çok tehlikeli oyunlara karşı ikâz etmek, uyandırmak için yazılmıştır.

Hemen hemen sözünü ettiğimiz eserlerin yazıldığı tarihlerde, insan zihninin nasıl çalıştığını anlamak için yapılan çok derin ve çeşitli bilimsel çalışmalar yoğunlaştırılmıştır. Eğitim psikolojisi alanında faaliyet gösteren Amerika’lı bilim adamları, 1950’li yıllarda, bugün hâlâ geçerliliğini muhafaza eden bir teori ile zihnî faaliyetleri kabaca üç temel bölgede incelemeye almışlardır. Bunlardan birincisine düşünme, kavramlaştırma, anlama, ispat etme ve benzeri zihnî faaliyetleri ihtiva eden “bilgi bölgesi” (“cognitive domain”), ikincisine, hissetme, sevme, nefret etme, kin duyma, korkma ve benzeri hisleri barındıran “his bölgesi” (“affective domain”) ve sonuncusuna da fiziksel hareketlerimizi idâre eden “hareket bölgesi” (“psycho-motor domain”) isimini vermişlerdir.

bilissel-duyussal-piskomotor2Blooms-Taxonomy-domains

bilissel-duyussal-piskomotor

Biz, yapılan tasnifi biraz derinleştirmek ve şemaya eklemeler yapmak istiyoruz. İlk iki ana kategoriye ait yapıların, yani hislerin ve zihnî süreçlerin, hem kendi içlerinde, hem de birbirleriyle sayısız etkileşime girererek anlaşılması çok daha zor, mücerret bir üst yapı olan “inancı” oluşturacaklarını düşünüyoruz. Ve inançların da üstünde, insanları inançları istikametinde hareket etme, tavır alabilme noktasına taşıyan ihlaslı duruşu, yani “îmânı” buluyoruz. Eğer bilgiyi güfteye benzetirsek, hisler besteye, inanç ise bunların meczolması neticesi vücud bulan şarkıya benzer. Orwell’in, Zamyatin’in, Vonnegut’un resmettiği ve bizim içine doğduğumuz distopyalarda mesele şudur: Kendilerini tanrının yerine koymaktan çekinmeyen, toplum mühendisi-efendiler, kendi güftelerini, bestelerini, şarkılarını idâre ettikleri milyonlara söyletirken, insanların sadece kendi şarkılarını söylediklerinden şüphe duymamalarını sağlamayı başarmaktadırlar. Böylece bu efendiler, insanları hürriyetlerinden şüpheye düşürmeden mükemmel köleler haline getirmek üzeredirler. Peki bunu nasıl yapmaktadırlar?

2017-11-17_08-25-58

Kendimizi bir efendi-mühendisin yerine koyarak önce problemi tanımlayalım: İnsanlara, bestesi de güftesi de bize ait şarkıları söyletmek istiyoruz. Üstelik bunu söyletirken, zor kullanmaksızın, aslında herkesin kendi şarkısını söylediğine inanmasını arzuluyoruz.

Şimdi problemi çözme konusunda yardım için, yeniden başta sözünü ettiğimiz eserlere baş vurarak hislerin ve zihnî süreçlerin değişik kurgularda nasıl ele alındığını inceleyelim.

zamyatin
Yevgeny Zamyatin

Zamyatin’in kurgusunda insanların isimleri yoktur. Bunun yerine harfler ve sayılar kullanılır. Romanın kahramanı olan matematikçi D-503 diye anılır. İnsanlar düşünme, fikir geliştirme işini, adeta tapar hale geldikleri “tek devlet’e” terketmişlerdir. Tek devlet, meşruiyetini ideal doğru olduğu kabul edilen matematiksel kesinlikleri esas almasına borçludur. Romanın isminde de vurgulandığı gibi şahsî olan hemen her şey sıfırlanmış, herşey “biz”e göre ayarlanmıştır. Meselâ, sistemin sadık bir mensubu olan D-503, şahsî saatlerin devlete karşı işlenen suçların kaynaklarından sayılması gerektiğini düşünmektedir. Kusursuz işleyen devlete, yani “biz”e ait, umumî saatler dururken başkasına ihtiyaç yoktur! (Burada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” isimli şaheseri gelir aklımıza.) İnsanların mahremiyetleri asgarî seviyeye çekilmiştir. Sürekli gözetim ve kontrol vardır. “Tek devlet” marşı herkes tarafından coşkuyla söylenmek zorundadır. Gülüşlerin ve iç çekişlerin artması “tek devlete” ve onu yöneten “Velinimet’e” tehdit teşkil ettiğinden “hayal gücü” operasyonu (yahut kampanyası) başlatılır. İnsanlar bu kampanyaya katılarak hayal güçlerini “aldırmaya” davet edilirler.

 

Zamyatin’in distopyasında insanların hem bilgi, hem his bölgeleri baskı altında tutulmaktadır. Bilgi planında sanki çok bir sıkıntı yok gibi görünür. İnsanlar matematiksel kesinliğin bilgi planında alternatif mütealalara yer vermeyecek şekilde hakim olmasını kabul etmiş gibidirler. Çatışma his bölgesinde yaşanır. Zaten D-503 devlete karşı suç işlemeye, yani bazı şeyleri gizlemeye, yalan söylemeye ve standart dışı hareket etmeye E-330 diye anılan kadına aşık olması akabinde başlar. Hislerin topyekün bastırılması değil yönlendirilmesi mevzu-u bahistir. Halktan “tek devlet” adına bir coşku, sadâkat hatta yerine göre ferâgat beklenir.

George-Orwell
George Orwell

Orwell’in 1984’ünde de çok benzer bir tabloyla  karşılaşırız. En büyük fark Zamyatin’in dünyasında daha önce halledilmiş gibi görünen, “bilgi planındaki operasyonun” 1984’te henüz sürüyor olmasıdır. Düşünce dünyasının kontrolü için, kullanımdaki kelimelerin hızla azaltılması, bir “arı dil” oluşturulması yoluna gidildiği görülür. Kelimeler ve kavramlar asıl ifâde ettikleri mânâlardan koparılarak kullanılmaktadırlar. İşkenceden sorumlu bakanlığın adı sevgi bakanlığı, yalan haberler üreterek ve gerçek haberleri yok ederek toplumu yönlendiren bakanlığın adı “doğruluk” bakanlığıdır. Öte yandan hislerin kontrolü asla ihmal edilmez. Meselâ “iki dakikalık nefret” töreni ve nefret haftası halkın, “iç partinin” ve “ağabeyin” düşmanlarına karşı nefret hislerini sergilemesi (yahut ispat etmesi) için bir zemin oluşturur. Ayrıca “zararlı” fikirler üretmemeleri için insanları porno yayınlarla meşgul etme yönünde bir devlet politikası olması da ilgi çekicidir.

 

Kurt-Vonnegut
Kurt Vonnegut

Vonnegut’un dünyasında hislere ilişen kimse yokmuş gibi görünür. Çünkü hislerin bir işe yaraması için, bir başka değişle tehlikeli olabilmesi için, zekâya ihtiyaç duyacağı varsayılır. Yine de hislerin zekayı tetiklememesi için, zekice olma ihtimali olan eserlerle beraber, güzel, estetik açıdan kıymetli olması muhtemel eserlerin halka ulaşmasına mâni olunur. Herkesin kafasına taktığı bir cihaz, sürekli elektrik şokları vererek normal zekâlıları aptallaştırır ve diğerlerinin seviyesine çeker. Hikâyenin kahramanı Bergeron, fırsatı yakaladığı anda estetik kıymeti haiz eserleri kitlelere ulaştırarak bir uyanış sağlamak peşinde koşar ve kısmen muvaffak da olur.

 

İnsanlık tarihinde tanrılık iddiasında bulunan pek çok kral olmuştur. Şeytanın bugünkü ortakları, son asra damgasını vuran mühendislik metodlarının yardımı ve geçmişlerin tecrübelerinden istifâdeyle, en karanlık, en korkunç oyunlarla karşımıza çıkmaktadırlar. İletişim imkânlarının fazlalaşması da, tarihin gördüğü en dehşet verici zihin manüpülasyonların yapılabilmesini mümkün kılmıştır. İletişim imkânlarının bugün vardığı nokta Zamyatin ve Orwell’in tahminlerinin, projeksiyonlarının çok ötesindedir.

Şeytanın en büyük başarısının, insanları, aslında var olmadığına inandırmak olduğunu söylerler. Söylediklerimizi büyük bir komplo teorisi olarak algılamaya temayüllü çok insan çıkacaktır. Halbu ki mesela Orwell’in “arı dil” üzerine kurguladıklarını neredeyse birebir yaşamışlardır bu insanlar. Şuurlu olarak bir kavram kargaşası içine sürüklenmişlerdir. En yakın dostlarıyla bile sıhhatli bir iletişim kurmalarına imkan kalmayacak şekilde, ortak bir kelime-kavram dağarcığından mahrum bırakılmışlardır. Hisleriyle oynanmıştır. Dün nefret ettiklerini bugün sevmeye mecbur edilmişlerdir. Kısacası farkına varmadan, kendi şarkıları yerine ikame ettikleri efendilerin eski şarkılarını unutup, efendilerin yeni şarkılarını söylemeye başlamışlardır.

La-Vefa
La vefâe mi mulûkîn (Kralların vefası olmaz)

Efendilerin kölelerine karşı giriştikleri, artık tamâmen zihnî planda cereyan eden büyük “gayr-i nizâmî harbte” insanlar, “bilgi cephesi” muharebelerini büyük ölçüde kaybetmiş ve daha geride bulunan “his cephesine” çekilmişlerdir. Şu günlerde muharebeler işte bu “his cephesinde” yoğunlaşmaktadır.

Eskinin fikir tartışmaları artık kalmamıştır. Açık oturumlarda, siyâset meydanlarında, sempozyumlarda,  radyolarda, televizyonlarda fikirlerini yarıştıranlar aniden buharlaşıp kaybolmuşlardır. Artık kitleler fikirlerinden değil hislerinden yakalanarak sevk ve idâre edilmeye başlanmıştır. Toplumu meşgûl eden meseleler, artık televizyon şovlarındaki kurgu hayatlara duyulan meraklarla, spor organizasyonlarında peşine düşülen marazî coşkular arasına sıkışmıştır. Bir zamanlar psikolojik harb birliklerin indoktrinasyon üslerine çevrilen televizyon haber bültenleri, artık sadece “üçüncü sayfa haberleri” diye anılan cinayet ve kaza haberlerine hasredilmişlerdir. Bu haberlerin düşünülecek tarafları yoktur. Ekrandan dökülenler insanda sadece acıma, üzülme, merhamet yahut nefret hisleri uyandırır ve birkaç dakîka geçmeden unutulurlar. Karmaşık bilgi bombardımanı nasıl zihnî süreçleri berhavâ ettiyse, bu haberler de insanî hisleri yok etmek üzeredir. Yavrusunun kanlar içindeki cesedini ellerinde taşırken haykırarak ağlayan Filistin’li annenin görüntüleri, tıpkı diğer cinayet görüntüleri gibi herhangi bir düşünme, fikir yürütme süreci başlatmadan acı vererek geçip gitmeye başlar. Hisler her seferinde derinliğini biraz daha kaybeder ve nihâyet bir gün, benzer görüntüler çıktığında “eğlenceli görüntülerin olduğu” başka bir kanal açılıverir. İnsan, efendilerce arzulanan his seviyesine indirilmiştir: zevki arayan ve acıdan kaçan canlılar seviyesine. Tıpkı hayvanlar gibi! Böylece artık sevk ve idâresi bir hayvan sürüsününki gibi kolaylaşacaktır.

Bilgi ile tepki verme iktidarını çoktan kaybetmiş insanlar, artık -en temel (hayvânî) olanlar hariç tutulursa- hissî tepkiler de veremez hale getirilmişlerdir. Böylesi bir his zemini manüpülasyona son derece açıktır. Kamçının yahut ateşin ucunu göstermek bile sürüyü istenen istikamete sevk etmek için kâfi gelebilecektir.

Distopyacılar kurtuluş için çok az ümit verirler ama ümit için çalacağımız kapı onların kapısı değil Mevlana’nın kapısıdır. Hikâyeye göre Mevlana bir gün ney sesinin hatırına şeytanın ağlamasını getirdiğinden bahsetmiş. Çevresindekiler şeytanın neden ağladığını sormuşlar. O da şöyle demiş: “Şeytan binbir emekle kurdurduğu yapıların, hiç yıkılmaz sanılan imparatorlukların, Firavun’ların, Nemrud’ların devletlerinin nasıl zamanla un ufak olup tarihe karıştıklarını görür de çabasının beyhudeliğini fark eder. İşte o zaman oturur ağlar.”

Salih Cenap Baydar

13 Ekim 2004 Çarşamba

Ankara

Çoktan kaybedilmiş maarif davamız

Dikkat ettiniz mi, “muallim” ve “talebe” kelimelerine uydurukça karşılıklarını bulanlar, gülünç vaziyete düşmemek için olsa gerek, uydurukça kelimeleri “imâl” ederken farklı kurallar ihdas etmek mecburiyetinde kalmışlar. Zira aynı kurala göre kelime üretmekten imtina etmeselerdi, şimdi kullandığımız “öğretmen-öğrenci” ikilisi yerine “öğretmen-öğrenmen” yahut “öğretci–öğrenci” ikililerinden birini kullanıyor olacaktık. Bence böyle olmaması çok yazık! Çünkü bu “sözcükler” çoktan kaybedilmiş maarif davamızın baş aktörlerinin sahne isimleri olmaya çok daha müsaittirler.

Öğretmenlere kız(a)mıyorum. Karın tokluğuna ağanın düşmanlarını tepeleyen cahil marabalar gibiler öğretmenler. Bu vaziyette marabaya kızmaktansa ağayı muhatap almak elbette daha makuldür. Benim kızdığım, vaziyetin vahametinden haberdar olanların, bu mide kaldıran endoktrinasyon faaliyetinin şuursuz aktörlerini takdis etmekten hiç geri durmamaları. Türkiye bugün dibe vurduysa, buna bilmeden en büyük katkıyı sağlayanlar cahil öğretmenler güruhudur. Bugün lisede (yani sekiz koca sene boyunca öğretmenlere teslim edildikten sonra) hala okuyup yazamayan çocuklar varsa (ki var), üniversite sınavına girerken hala dört işlemde sıkıntılar çeken gençler varsa (ki var), liseyi bitirdiği halde Tolstoy’un adını hayatta duymamış, bir tane klasik eserin kapağını kaldırmamış yüz binler varsa (ki var), bu ülkede ne eğitim sistemi ne de onun hiçbir alt elemanı övgüyü hak etmiyor demektir.

İşin acı tarafı, öğretmenleri yetiştiren, pedagoji ilmini ilerletmek iddiasında bulunan kurumlardan, yani eğitim fakültelerinden hiçbir ışık, hiçbir parıltı, hiçbir ümit gelmemesidir. Akademik seminerler birer gezinti bahanesi, üniversitedeki iş ekmek kapısı, ikinci öğretim ve pedagojik formasyon kursları ek gelir fırsatı, akademik makaleler lüzumsuz ama terfi için mecburî sıkıntılardır. Eğitimci profesörler eğitimden anlamaz. Bir sınıfa koysanız ders anlatamaz. Batıdan ithal ettikleri ve derslerinde anlata anlata bitiremedikleri bir takım fikirler, uygulanması imkansız hayaller, ütopyalardır onlar için.

Gelin görün şeytanın gör dediğini: Birçok modern devlette eğitim, iktidarı meşru ya da gayri meşru bir biçimde elinde tutan güçlerce, beyin yıkama, efendisinden başkasının sözünü anlamak kabiliyetinden mahrum “mankurtlar” ya da “sadık kullar” yetiştirmek amacıyla kullanılmıştır ve halen de kullanılmaktadır. Sistem, kendini, bütün güç dengelerini muhafaza ederek yeniden üretmek için sadık vatandaşlara muhtaçtır. Öğretmenler sisteme bunu sağladıkları için senede bir kez takdis edilirler. İşin özeti budur.

Peki ben bu yazıyı neden yazdım? Çünkü artık kimsenin kurtaramayacağı eğitim sistemimiz ve o sistemin cahil aktörleri takdis edilsin istemiyorum. Çünkü artık insanların, inkılap niteliğinde adımlar atılmazsa, kangren olmuş organlar kesilmezse neler olacağını fark etmesini istiyorum. Çünkü burada dehşet verici bir yara var ve insanlar artık bunu görsün istiyorum.

Salih Cenap
24 Kasım 2002 – 14:52:05
Seckbach

Bizim Yıldızlarımızın Savaşları

 

obi-wan_kenobi“Yıldız Savaşları” filmini bilir misiniz? George Lucas’ın yetmişli yılların sonunda anlatmaya başladığı bilim kurgu hikâyesi yirmi beş sene sürdükten sonra bugünlerde hitama eriyor. Bence bu seri başarısını, muhteşem özel efektlerine, yıllar içinde akıllara kazınan müziğine, bitmez tükenmek bilmez karakter tiplerine olduğundan daha çok senaryosuna borçludur.

 

 

Klasik iyiler ile kötüler savaşı ekseni üzerine kurulmuş filmde Jedi (jeday diye okunuyor) şövalyeleri çok ilgi çekicidirler. Jedi şövalyeleri çok üstün kabiliyetleri ile her türlü savaşın belirleyici unsuru olmakla kalmaz bir tür irfanın da temsilciliğini yaparlar. Bütün uzayı saran tek bir kuvvet alanı hem kötü hem iyi Jedi şövalyelerinin beslendiği kaynaktır. Bazıları gücün karanlık-şer tarafında bazıları aydınlık-hayır tarafında yer alırlar. Bir Jedi şövalyesinin gerçek rakibi ancak başka bir Jedi şövalyesi olabilir. Diğer insanlar ve yaratıklar “gücü” anlamak ve kullanmak noktasında bir fikir sahibi olmadıklarından kuru kalabalık sayılırlar.

Filmin ilk bölümlerini seyrettiğim yıllarda gücün aydınlık tarafında kalan son Jedi şövalyesi, ihtiyar Obi Van Kenobi’yi körpe zihnimle ne kadar sevmiştim. Beyaz sakalı, bol beyaz cüppesi, kuşağı ve kuşağından asılı duran kılıcıyla görünüşünü “Çağrı” filminde heyecanla seyerttiğim sahabelerin görünüşlerine benzetmiştim.

 

Karanlığın bütün kainatı kaplar gibi olduğu anlarda ihtiyar Obi Van kendine bir talebe bulup yetiştirmeye başlamıştı. İşin garibi gücün karanlık tarafında da sadece bir karanlık Jedi kalmıştı. Yani büyük kitlerleri karanlığa sevkedenler de onların karşısında durmaya çalışanlarda sayıca fazla değillerdi. Kemiyetteki eksikliği keyfiyetler kapatıyordu.

 

Sıradan insanlar ve uzaylı yaratıklar “gücü” anlamaktan da dönen kavganın mahiyetini kavramaktan da fersah fersah uzaktaydılar. Bir tür dolgu maddesiydiler sanki.

 

Şimdi düşünüyorum da bugünkü halimizi izah için bu mazmun kullanılabilir. Alan, satan, kavga veren, yükselen, düşen, oynayan, eğlenen, kızan, hesap yapan, tuzak kuran, tuzağa düşen, aldatan, aldatılan insanlar olarak aslında kartondan bir hayatın içinde oyalandığımızı farkedemiyoruz. Daha kötüsü, ömür sermayesini hayatın mahiyetini kavramak için çalışarak tüketen büyük adamları, sayılı nefeslerini kendilerini neredeyse cinnetin eşiğine taşıyan bir tecessüsle peşine düştükleri arayışlarda harcayan arifleri anlayamıyoruz. Kendimize o kadar güveniyoruz ki bir üstad aramayı yahut ariflerin asırlar ötesinden yankılanan seslerine kulak vermeyi bile lüzumsuz görüyoruz. Muhabere imkanlarının tekamülüyle artık herkes kendi başına bir “arif” müsveddesi, plastik bir “Jedi” olma yolunda ilerliyor… Tekerlek her ferdin şahsında yeniden keşfolunuyor. Bütün bir kavramlar dünyasının kendimize göre yeniden inşa ettiğimizi düşünüyoruz ve yanılıyoruz. Böylesine büyük bir inşanın altından kalkmamız mümkün olmadığından bize farkettirmeden sunulan kavramlara razı oluyoruz. Bu süreçte o çok güvendiğimiz aklımızı, muhakememizi hiç devreye sokmuyoruz bile. Bize “lego setleri” misali sunulan kavramlar dünyası alternatifleri arasındaki seçimimizi çocukça hislerimize bırakıveriyoruz.

 

Bir misal vermeye çalışalım. Farzedelim üniversite talebesi bir genciz. Üniversite ortamına girene kadar üzerinde hiç düşünmediğimiz bir dizi mesele gündemimize giriyor. Ne kadar kaçmak istesek de yeni meseleler hakkında bir kanaat sahibi olmamız bekleniyor. Türkiye’nin siyasî, iktisadî, tarihî, ilmî meseleleri yanında eğitim, sanat, kültür hususlarında da fikir sahibi olmamız gerekiyor. Nasıl da ağır bir yük, müşkül bir vaziyet! İmdadımıza çevremiz yetişiyor hemen. Solcu bilinen bir çevredeysek bütün müşkül meselelerimizin çözümü de bu mevzular açıldığında tekrar edilecek laflar da paketlenip önümüze koyuluyor:

 

     Türkiye 1950’lerden sonra adım adım bozulmuş, geri gitmiş ve bugünkü haline gelmiştir. Bütün sıkıntılarımız Atatürk ilkelerine ve inkılaplarına ihanet eden gizli karşı devrimci, sağcı hükumetler yüzünden başımıza gelmiştir.

          Din insanla Allah arasındadır. İkisinin arasına girenler din istismarcıları ve dini siyasete alen edenlerdir.

          İlk öğretimi ne kadar uzun ve kesintisiz tutarsak o kadar ileri gideriz. Ülkenin kurtuluşu eğitimledir.

          Kimsenin dinini öğrenmesine karışmayız ama dini eğitim alanların diğer meslek alanlarında çalışmasına mani olunmalıdır.

          Kamusal alanda herkes devletin belirlediği kıyafete uymak zorundadır.

          Nazım Hikmet Türk şiirinin en büyük şairidir.

          Deniz Gezmiş bir halk kahramanıdır.

          Faşistler buldukları her fırsatta devlette kadrolaşarak devleti ele geçirmeye çalışırlar.

          Halk cahildir ve etkilere çok açıktır. Bu yüzden batı tipi demokrasi bizde uygulanamaz. Bazen halk istemese de halk için neyin iyi olduğuna kararı seçkin kişilerin vermesi gerekir.

 

Ülkücüysek üzülmeye hiç mahal yoktur! Bizim için de bir paket hazır beklemektedir. İşte, kahvede, okulda, piknikte, e-mail gruplarında yeni bir şey söylüyormuş gibi tekrarlayacağımız laflar altın tabakta sunulmuştur:

 

          Türkiye’nin bu günkü vaziyetinin müsebbibi, gayri milli siyaset takip ederek bizi kimliğimizden uzaklaştıran solcu hükumetlerdir.

          Devlet, Türk ırkından olmayanların eline geçmiş vaziyettedir. Bütün köşe başlarını sabetaycılar, gizli, açık yahudiler, hıristiyanlar, rumlar, ermeniler tutmuştur.

          Eğitimde millî hassasiyetler ön plana çıkarılmalıdır. Gayri milli unsurlar, vatan hainlerinin yazdıkları ders kitaplarından çıkarılmalıdır.

          Milli tezlerimize aykırı fikir beyan edenler bizdenseler vatan haini, dışarıdansalar bizi bölmeye çalışan ajanlardır. Ülkeyi bölmek için içeride ve dışarıda sürekli faaliyet sürdürülmektedir.

          Devlet kutsaldır. Devletin bekası için gerekirse adam dövülebilir, öldürülebilir.

          Necip Fazıl Kısakürek Türk şiirinin en büyük şairidir.

          Haluk Kırcı vatana hizmetlerinin karşılığında hapis yatırılan bir kahramandır.

 

Misalleri arttırmak, Kemalist paketten, Erbakancı paketten, Perinçekçi paketten, hatta masonik paketten, asker paketinden maddeler sunmak çok kolay. İşin ilginç tarafı bu paketlerin zaman içinde gizli bir el tarafından güncellenip değiştirilebilmesi. Mesela yetmişli yılların ülkücü düşünce paketinden yer alan “kanımız aksa da zafer İslam’ın” maddesi ikibinli yıllarda yerini “İslamcı siyaset yapanlar da gayri milli siyasetler takip ettiklerinden tehlikelidirler” maddesine bırakmıştır. O gizli el, zaman ve değişimin gücüdür diye düşünenler olabilir. Ben şahsen çok daha dünyevi ve maddi bir elin, gücün karanlık tarafından beslenen bir “Jedi” elinin varlığından şüphe ediyorum.

 

Yine Yıldız Savaşları’na dönelim. Filmi seyredenler hatırlayacaktır. Jedi şövalyeleri öyle güçlüdürler ki ölüm kusan robotlar, lazer silahlı askerler üzerlerine doğru koşarken rakiplerini yere çalıvermek için sadece ellerinin bir hareketi kâfidir. Haluk Kırcı’nın hatıralarında Kızılay’da yetmişlerin sonunda düzenlenen en büyük eylemin tam başarıya ulaşacağı anda “reis” Çatlı’ya gelen bir telefonla nasıl dağılıverdiğini okuduğumda, yahut güneydoğuda askerlik yapanların anlattığı çembere alınan teröristlerin yine telefonun bir ucundan gelen emirle nasıl kurtulduğuna dair hikayeleri dinlediğimde hep aklıma Jedi şövalyelerinin o basit el hareketleri gelir. O el müthiş bir eldir. Bir işaretiyle size sadece nasıl düşüneceğizi değil, nasıl hissedeceğinizi de söyler. Dün PKK kampında teröristleri teftiş ederken poz veren Perinçek’in ardından gidenler bugün sanki sihirli bir el işaretiyle büyülenmiş gibi en keskin milliyetçi tezlerin müdafii kesilmiş başka bir Perinçek’i şevkle alkışlarlar.

 

George Lucas’ın kurgusunda hayır tarafında da olsa şer tarafında da gücün tek kaynağı önünde saygıyla eğilen Jedi’lar vardı. Bizim “gerçek” dünyamızda ise vaziyet biraz farklı. Şer tarafında faaliyet gösteren efendiler kendilerini iyice tanrı yerine koyuyorlar. Belki de gerçek rakiplerini tamamen tasfiye ettiklerini düşündüklerinden dünya üzerinde gönüllerince at oynatıyorlar. Her geçen gün dünyayı biraz daha kendi karanlıklarına çekiyorlar.

 

Peki biz “sıradan” insanlar ne yapabiliriz bu sürükleniş karşısında?

 

Belki aramızdan kabiliyetli olanlar talebe Luke Skywalker misali, gücün iyi tarafında kalabilmiş bir Jedi ustasından ders almalı. Bu tür arayışa girenler için üstadın hayatta olmasının ehemmiyeti olmayacaktır. Filmde hologramlar olarak görünen ölmüş üstadlar gerçek hayatta bizi kitap sayfaları arasında beklemektedirler.

 

Bu kadar büyük iddiası olmayanlar ise en azından şu paket ideolojilerden yakalarını kurtarmaya çalışabilirler. Birilerinin milyon kez tekrarlanmış klişelerini çöpe atarak işe başlayabiliriz. Belki de cesur olanlar bugüne kadar tekrarladıklarım arasında yanlışlar olabilir mi sorusunu sormalılar kendilerine. Acaba dünyaya bakayım diye bana sunulan daracık pencere aslında görüşümü tahdit için mi diye merak etmeliler. Cemil Meriç’in kendine has üslubuyla ifade ettiği gibi “ideolojiler idarikimize giydirilmiş deli gömlekleridir”. Bu deli gömleklerini yırtıp atmak elimizdedir. Gereken biraz cesaret, biraz delikanlılık, biraz tecessüs, belki biraz da isyandır…

 

 

Salih Cenap Baydar

19 Temmuz 2005 Salı

11:15:12

Biz Hepimiz Mavi Hapçılardanız Aslında!

Kendi kendine çürüyen bir organizmanın hazin hikâyesidir bu. Bataklığın derinliklerinden gelen canhıraş ve faydasız çığlıkların hikâyesi. İblisin bile gözlerini dolduran bir teslim oluş töreni: boynu bükük, direnişsiz…

 

Bize her gün bir kaç kez uzanır Morpheus’un siyâhî elleri. Her gün bir kaç kez tercih fırsatı çıkar önümüze. Mavi hap bir yanda durmaktadır: bir fatura ödememek, taşın altından elini kaçırmak, sessizce ortadan kayboluvermek, itaat, teslimiyet, razı oluş, boyun büküş ve bunlar karşısında lûtfedilmiş sanal huzur… Ve diğer tarafta kırmızı hap parıldar: isyan! Acı, keder, sıkıntı, direniş, karşı koyuş, baş kaldırış, bedeli ödenecek bir özgürlük.

 

Biz her gün bir kaç kez mavi hapı tercih ederiz. Yalan da olsa rahatımızı bozacak hâlimiz yoktur. Zorbalık kasvetli bir heyulâ olur karşımızda yükselen. Elinde korku diye bir silah tutar, kurşunları çeşit çeşittir, kimisine rızık korkusu denir, kimisine gözden düşme korkusu. Korkarız ondan, köşemize sineriz. Korkaklık genlerimize işlemiştir belki de bunca zaman sonra. Çünkü zorbalığa son karşı çıkışımızın üstünden asırlar geçmiştir.

 

Biz her gün zorbanın pis kokan nefesini hissederiz iliklerimize kadar. Bazen de şiddetli bir tokadını yeriz. O zaman bir şimşek çakar gözlerimizde. Kırmızı hap bir başka görünmeye başlar bize. Çocukluğumuzda söndürülmüş ateşin közleri parıldar. Dünya değişir, hayat değişir bir an. Bazen anlamış olarak, bazen mecbur kalarak bırakırız kendimizi kucaklarını bize açmış karanlık ve soğuk sokaklara.

 

Ama zorba kurnazdır. Hiçbir zaman büyük kitleleri almaz karşısına. Bizleri teker teker avlar. Avlananlar bağrışırlar: “Susma sustukça sıra sana gelecek!”. Potansiyel ya da müstakbel avlar ise kafalarını ve sırtlarını dönerler onlara. Sıra onlara hiç gelmeyecek sanırlar. Ama gelecektir. Bu zorbalığın hayat pınarının akış yoluna dikilmiş kapkara bir taş olduğunu, er ya da geç kendilerinin de yoluna dikileceğini anlamazlar, anlayamazlar. Afsunlanmışlardır. Gözleri bağlanmıştır. Bir illüzyondur zaten zorbanın yaptığı ama onun da bilmediği yahut bilip de unutmaya çalıştığı bir gerçek vardır: Sıra ona da gelecektir…

 

Biz her gün kırmızı hapı seçenlere hayret ve dehşetle bakarız. Hatta onları yola getirmeye çalışanlarımız, onlara nasihat edenlerimiz çıkar. “Ne yapabilirsin ki?” deriz. “Elinden ne gelir ki?”, “Gücün neye yeter ki?” . İtiraf ettiğimiz kendi aczimizdir aslında, korkumuzdur. Bastırmaya çalıştığımız, sızlayan vicdanımızın sesidir, doğru tercihleri yapamıyor olmanın verdiği azaptır kalplerimize.

 

Biz her gün gizliden gizliye alkışlarız kırmızı hapçıları. Bazen bir imrenme yalayıp geçtiği bile olur yüreklerimizi. Ama zorbanın silahı parıldayıverir bir anda gözlerimiz önünde, parçalayıverir hayallerimizi. Tövbekâr olur vazgeçeriz aynı anda. Yine teslim olmuşuzdur ve adımız boş yere “mavi hapçı” konmamıştır.

 

Bir de her gün arada kalanlar vardır. Ne kırmızı hapı seçebilmişlerdir ne mavi hapı. Onları saçak altlarında ağlarken görürüz. Mümkün olsa iki parçaya ayrılmak isteyeceklerini hissederiz. Bir parça mavi hapı seçecektir, diğeri kırmızıyı. Ama mümkün değildir ve onlar hep saçak altlarında ağlaşacaklardır. Onların gözyaşları, kırmızı hapçıların sînelerine damlayan kan, mavi hapçıların gözlerine dökülen öfke olur.

 

Biz her gün susarız. Biz sustukça zulüm büyür. Biz sustukça her şey sanallaşır. Her şey o kadar sanal, o kadar yalan olur ki bazen, gerçek tamamen unutulur. Gerçeğin olmadığı yerde yalan gerçek olur.

 

 

Biz aslında sanal bir bataklıkta çürümeye mahkum mavi hapçılarız…

S. Cenap Baydar

11 Ekim 1999

Pazartesi

13:06:39