Dövüş Kulübü

Gerçek bir intihar girişiminden çok, ümitsizce bir yardım çağrısının hikâyesi…

Bu yazının erkek okuyucularına bir kaç soru:

– En son ne zaman dövüştünüz?
– En son ne zaman kendinizi gerçek bir “erkek” gibi, cesur bir ‘delikanlı’ gibi hissettiniz?
– En son ne zaman bir yanlışlığa dur demek için yumruklarınızı sıkıp bir zorbanın üzerine yürüdünüz?

Cevaplarınız, “hatırlamıyorum” ya da “ne mânâsız sorular bunlar” gibi cümleler etrafında dolaşıyorsa, kendi hikâyenizden parçalar bulabileceğiniz bir filmden bahsedeceğiz.

Dövüş Kulübü 1999 yapımı bir film. Yönetmeni David Fincher olan filmde başrollerde Brad Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter rol almış. Gişede beklenen ölçüde başarılar göstermese de sinema tarihine en tartışmalı filmlerden biri olarak geçen Dövüş Kulübü, modern batı medeniyetine getirdiği şiddetli eleştirileri ile tartışılmayı, üzerinde düşünülmeyi hak eden, ilgi çekici bir film.

Genel olarak modernitenin sınırlarını belirlediği, çağdaş, batılı hayat tarzının derin bir eleştirisinin yapıldığı filmde, modern çağın ve kapitalizmin insanlara getirdiği psikolojik buhranlar, anarşizm, vandalizm, kimliksizlik, kıymetsizlik, şiddet ve pornografi gibi kavramlar üzerinde duruluyor.

Filmin, Edward Norton tarafından canlandırılan temel karakteri ve anlatıcısının bir ismi yok! Filmin önemli temalarından biri olan “kapitalizmin kişiliksizleştirdiği, kimliksizleştirdiği, sıradanlaştırdığı ve değersizleştirdiği modern insan” fikrini desteklemesi açısından bu isimsizlik oldukça anlamlı.

Aynı zamanda anlatıcı olan kahramanımız, filmin ilk saniyelerinde ağzına sokulmuş silah namlusuna bakıp “bir an için Tyler’ın kontrollü yıkım planını unutup silahın ne kadar temiz olduğunu düşündüm” diyor. Kahramanın bu sözlerinden, filmin ilerleyen dakikalarında şahit olacağımız şiddetin meşruiyeti ile ilgili vicdanî kuşkularının olduğunu anlaşılıyor. Zaten tüm film kişilik bölünmesi yaşayan bir adamın kendisiyle mücadelesi şeklinde geçiyor.

İlk sahnenin ardından, bir flash-back ile filmin hikayesine geçiyoruz. Kahramanımız sıradan Amerikalı bir vatandaş. Bir otomobil şirketinde, iyi bir işte çalışıyor, güzel bir dairede yalnız başına oturuyor. Tüm hayatı, içine doğup büyüdüğü kapitalist dünyanın görünmez baskılarıyla şekillendirilmiş. Onu sadece daha çok tüketmeye yönlendiren yaşadığı dünya, ona insan olduğunu, müstakil bir şahsiyet olduğunu hissettirmekten çok uzak. “Tıpkı birçok diğer insan gibi ben de IKEA yuva kurma dürtüsünün kölesi haline gelmiştim” diyen kahramanımız adeta IKEA kataloglarındaki mobilyaları satın almak için yaşar hale gelmiş. Adeta bağımlılık haline gelmiş bir hırsla mobilyalar aldığını anlatıyor. Her reklam kampanyasının, her pazarlama stratejisinin birinci elden muhattabı ve azad kabul etmez kölesi haline gelmiş olduğunu söylüyor. “Hangi yemek takımının kişiliğimi yansıttığını merak ediyordum” derken, satıcıların aslında onbinlerce farksız kopyasını sattıkları sanayi ürünleri hakkındaki pazarlama yalanları ile inceden inceye dalga geçiyor.  Bu arada, “dürüst, çok çalışmak zorunda olan yerlilerce yapıldığı belli olsun diye mahsus hatalı üretilmiş cam tabaklardan bile almıştım” derken, kapitalizmin bir yandan insanı tüketmeye teşvik ederken, bir yandan da alttan alta vicdanları rahatsız etmesi gereken unsurları bile satış stratejisinin bir parçası yapabileceğini anlatıyor. Kahramanımızın, IKEA çağrı merkezindeki görevlinin telefondaki “lütfen bekleyin” sözlerine ölgün bir sesle “bekliyordum zaten” demesinin de sembolik bir anlamı bulunuyor. Yaşadığımız kapitalist dünya, satıcıların bizi mallarını satmak için bekleme kuyruğuna dizdiği bir dünya…

Kahramanımız ciddi bir uykusuzluk problemi yaşıyor. Gittiği doktorlar derdine bir çare bulamıyorlar. Uykusuzluk yavaş yavaş başka psikolojik sorunların başgöstermesine sebep oluyor. Zaten kişilik bölünmesi rahatsızlığının ve -dolayısıyla- Tyler Durden karakterinin ortaya çıkması da tam da bu döneme denk geliyor. Filmin ilerleyen bölümlerinde Tyler Durden’dan bahseden bir kişinin “bir akıl hastanesinde doğmuş, geceleri sadece bir saat uyuyormuş” sözleri zaten bu noktaya işaret ediyor.

Yaşadığı uyuyamama problemini aşmak için, doktorunun tavsiyesiyle “gerçekten acı çeken” insanların birbirlerine destek olmak için kurdukları grupların toplantılarına katılmaya başlayan kahramanımız, bu toplantılardan birinde tanıştığı Bob’a sarılıp doya doya ağladıktan sonra biraz rahatlıyor. Bob karakteri de oldukça sembolik bir karakter. Bob, aslında televizyon programları yapacak kadar ön plana çıkmış bir vücüt geliştirmeci. Steroidler, hormonlar kullandığı için kanser olan ve göğüsleri büyüyen Bob, kapitalizme hem özne hem nesne olarak hizmet etmiş ama yine kapitalizm tarafından her türlü şekilde kullanıldıktan sonra fırlatılıp atılmış, unutularak ölüme terkedilmiş bir zavallı.

Kahramanımızın Bob ile tanıştığı toplantı, sembolik anlamıyla filme esas teşkil eden temaya kuvvetli bir destek sağlıyor. Toplantı, kanser sebebiyle testisleri alınmış kişileri bir araya getiren bir toplantı ve “birlikte erkek kalalım” yazan bir panonun önünde yapılıyor. Artık erkekliklerinden şüphe eden ve bu fikrin yarattığı depresyonun üstünden gelmeye çalışan kişilerin toplantısının hiç de “erkekçe” bir toplantı olmadığını görüyoruz. Kendilerini inandırmak istercesine “evet biz erkeğiz, başka bir şey değiliz” diyerek birbirlerine sarılıp ağlayan erkeklerin trajik manzaraları müthiş! Derdini bir grup erkek önünde paylaşarak, hatta grubun içinde ağlayarak ve nihayet birilerine sarılarak ve sarıldığı kişinin omuzunda ağlayarak rahatlamak fikrinin hiçbir tarafının “erkekçe” olmadığı gayet aşikâr! Kahramanımızın da kapitalist düzen tarafından -tabiri caizse- “hadım edilmiş” bir kişi olması hasebiyle kendini ait hissettiği bir topluluk bulmuş olması, gerçekten incelikle işlenmiş akıllıca bir motif.

Bu sahnede dikkati çeken bir nokta da, “asgari acı, azami zevk arayışı” şeklinde formüle edilebilecek hedonist dünya görüşünün vaadettiği saadetin yerinde ancak hastalık bulan modern insanın, huzuru bilakis acıda, başkalarının dertlerini dinlemekte ve ağlamakta buluyor olması. Kahramanımız doyasıyla ağlamasının ardından “Özgürlüğü buldum. Tüm ümidi kaybetmek özgürlüktü” cümlelerini sarfederken aslında, ölüm yoluna girince tüm ümidini kaybeden insanların artık içinde yaşadıkları düzenin dayatmalarına aldırmaktan vazgeçmelerine gönderme yapıyor.

İnsanların bencilce çekildikleri dünyalarında, başka insanların varlığına, başka insanları dinlemeye ve onlara dertlerini anlatmaya duydukları karşı konulmaz ihtiyacın, ancak ölüme yaklaşırken su yüzüne çıkması da ibret alınacak bir nokta. “İnsanlar öleceğini düşününce seni gerçekten dinliyorlar yoksa sadece sıranın kendilerine gelmesini beklerlerdi” sözleri ile samimi bir dinleyici bulmanın neredeyse imkânsızlaştığı gayriinsanî, karanlık ve soğuk bir dünyanın hikâyesinin anlatıldığını anlıyoruz.

Bundan sonra filmin ana karakterlerinden Marla Singer hikâyeye dâhil oluyor. Marla, tıpkı kahramanımız gibi buhranlarına çare ararken, ölümcül hastalıklara yakalanmış insanların toplantılarını mesken tutan, ve yine tıpkı kahramanımız gibi psikolojik açıdan mahvolmuş biri. Hayatı, her an ölecekmiş gibi yaşıyor, yoğun trafiği umursamadan yola atlıyor, başkalarının umûmî çamaşırhanelerde bıraktığı giysileri çalıp satarak karnını doyuruyor.

Kahramanımızın kendisi gibi, hasta olmadığı halde o toplantılara devam eden biri – başka bir yalancı- olduğunu keşfettiği andan itibaren “derde deva” toplantıların da tüm büyüsü bozuluyor ve uykusuzluk illeti geri geliyor. Çünkü yalan ve illüzyon, nefret edilen ve onları hasta eden düzenin temel bileşenleri. Uçaklarda yer alan acil durum bilgilendirme kartlarındaki çizimlere bakarken “güvenlik illüzyonu” kelimelerini işitmemiz de aslında kahramanımızın varlığını saran her türlü illüzyona ve yalana tepkisi olarak değerlendirilebilir.

Kahramanımızın çalıştığı şirkette yaptığı vazife gereği, sürekli ülkenin değişik yerlerine uçarak seyahat ettiğini, insan hayatlarını hiçe sayarak ölümlerin bile formüllere döküldüğü mâliyet hesaplarıyla kârını maksimize etmeye çalışan bir otomotiv şirketinin elemanı olduğunu daha sonra görüyoruz. Uçuşlar esnasında kullanılan tek kullanımlık şeker, krema, tereyağı ve derken tek kullanımlık arkadaşlardan bahseden kahramanımız aslında kapitalist endüstri toplumunun fert ile ilişkisine de gönderme yapıyor. Bu düzende tüm fertleriin, müşteri olduğu esnada geçici bir anlam ve özel bir kıymet kazanıp, sonra -tekrar- anlamsızlaşan, -tekrar- bir “hiç” mesabesine inen kapitalizm nesneleri olduğu anlatılıyor belki de. Seyahatleri esnasında bir kazada ölmeyi arzulayan, ama bunu düşünürken bile sigortadan ödenecek parayı hesaplayan kahramanımız, kafası allak bullak olmuş bir “kapitalizm nesnesi” olarak karşımıza çıkıyor.

Tek kullanımlık ürünlerin ekonomi çarklarının sürekli dönmesi için ekonomistlerin bir icadı olduğu da bilinen bir gerçek. Özellikle 1950’lerden sonra yaygınlaştırılan tek kullanımlık eşyaların, insanların sahip olduklarını yenileme döngülerini, mecburi bir tempoya soktuğu söylenir. Böylece insan sürekli tüketip yeniden almak üzere programlanmış bir robota dönüştürülmeye başlanmıştır.

Çocukluk hatıralarını boyası dökülmüş yelelerinde saklayan basit, demirden bir oyuncak atın, ilk gençlik ürpertilerini dişlerinde bulabileceğiniz bir kemik tarağın, eski, rengi atmış el örgüsü bir kazağın, biraz yıpranmış olsa da işini kâmilen gören bir koltuğun, bugünün dünyasında yeri ancak çöplükler olmuştur.

Kahramanımızın hayatında, evinin havaya uçmasıyla yeni bir perde açılıyor. Polisin “arayabileceğiniz kimse var mı?” sorusu adeta cevapsız kalmaya mahkum. Bütün hayatını üzerine kurduğu mobilyaların, yanmış, paramparça olmuş kalıntılarına bakıp “Ne utanç verici: bir ev dolusu sos var ama yemek yok” diye söylenen adamın trajedisini izliyoruz. Tyler Durden karakterinin devreye tam girdiği an da bu oluyor. Tyler Durden karakteri aslında kahramanımızda olmayan ne varsa ona sahip bir karakter. Her şeyden önce kapitalist düzenin bütün zincirlerinden kurtulmuş biri. Korkusuz, gözü kara bir “delikanlı”. Filmin unutulmaz repliklerinin bazılarını bu sahnede tespit ediyoruz:

… Evet biz tüketiciyiz. Bir hayat tarzı takıntısının yan ürünleriyiz. Cinayet, suç, fakirlik. Bunlar beni ilgilendirmiyor.Benim için önemli olan magazin dergileri, 500 kanallı televizyon…iç çamaşırımda kimin adının yazdığı, Rogaine, Viagra. Olestra…

…Sonunda, sahip oldukların sana sahip oluyor…
Ve bu noktadan sonra filme adını veren “dövüş kulübünün” temellerine ilk harç atılıyor. Filmin özellikle “erkeklik” ve “delikanlılık” vurgusu çok belirgin. Modernitenin ve kapitalizmin tabiri caizse “kadınlaştırdığı” erkeklerin yumruklarını tekrar sıkıp, erkekliklerini hatırlaması ve onları bu noktaya getiren herkes ve her şeyden intikam almaları işleniyor.

Tyler Durden “hiç bir yara izine sahip olmadan ölmek istemiyorum” derken, medenilik, modernlik kisvesi altında “hanım evladı” olmaya, “kız gibi” olmaya tepkisini gösteriyor. “Biz kadınlar tarafından büyütülmüş bir erkek nesliyiz. Aradığımız cevabın, gerçekten başka bir kadın olduğundan şüpheliyim” repliği oldukça ilginç. Daha küçük bir çocukken babası tarafından terkedilen ve bir erkek rol modelinden mahrum olarak, annesi tarafından yetiştirilen bir çok Amerikalı erkeğe gönderme yapan bu cümlelerden çıkartılabilecek bazı neticeler var. Hristiyan batı medeniyetinde bilindiği üzere tanrı-baba eşleştirmesi yaygındır. Aslında babası tarafından terk edilen çocuktan bahsederken, tanrısını kaybeden, hatta tanrı tarafından mahsus terk edildiğini düşünen bir nesilden bahsedilmiş oluyor. Babanın umursamazlığından bahsederken, tanrının umursamadığı ve değer vermediği bir nesilin durumuna telmih yapılıyor. Tyler Durden’ın unutulmaz repliğini olduğu gibi buraya alıyorum:

Lanet olsun bütün bir nesil benzin pompalıyor.

Garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köleler oluyorlar.

Reklamlara kanıp araba ve kıyafet kovalıyorlar.

Nefret ettiğimiz işlerde çalışıp ihtiyaç duymadığımız şeyler alıyoruz.

Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız.

Ne bir amacımız var ne de bir yerimiz.

Ne büyük savaşı yaşadık ne de büyük buhranı.

Bizim savaşımız, ruhani bir savaş

En büyük buhranımız: hayatlarımız.

Televizyonla büyürken bir gün milyoner bir film yıldızı ya da Rock yıldızı olacağımıza inandık ama olmayacağız.

Bunu yavaş yavaş öğreniyoruz ve çok ama çok kızgınız…
Bahsedilen kızgınlık hızla büyüyen bir şiddete dönüşüyor.

Tyler Durden’ın evi ve işyeri “Kağıt Caddesi”nde. İş yerinin adı “Kağıt Caddesi Sabun Şirketi” Kağıdın, modern-kapitalist nizamın, “erkekliğini yeniden hatırlayan mağdurlarının” kolayca paramparça edebilecekleri kartondan müesseselerini işaret ettiği düşünülebilir. Sabunu ise kirleri temizlemekte kullanılan bir vasıta olarak ele alırsak, hammadesi sabun olan patlayıcıların da sistemin kirlerini “temizlemekte” kullanılması şeklinde bir mazmuna ulaşabiliriz.

Filmde bunun gibi birçok gönderme, sembolik anlatım, kelime oyunları tespit etmek mümkün. Bunlardan örnekler verecek olursak;

  • Sadece bir dolara bitpazarından aldığını söylediği elbise için Marla şunları söylüyor: “Birisi bu elbiseyi bir günlüğüne çok sevmiş, sonra bir köşeye atmış. Bir Noel ağacı gibi.” Bu sözlerde tüketim toplumuna, kutsalları bile tek kullanımlık metalara çeviren kapitalist sermayeye gösterilen tepkiyi bulmak mümkün.
  • Dövüş kulübüne ev sahipliği yapan barın sahibi Lou, Tyler Durden’ı öldüresiye dövdüğünde, Durden kendisini mahveden ve iğrenç bir hale koyan kişiye, kendi sebep olduğu kanı, iğrençliği bulaştırma tehdidiyle istediklerini elde ediyor. Aslında kendini rezil bir hale koyduğunu düşündüğü topluma, düzenin kurumlarına karşı organize ettiği saldırılar da mantıken farklı değil.
  • Tyler Durden, birer askere dönüştürdüğü dövüş kulübünün mensuplarına ilk görev olarak, çatılara çıkıp antenleri parçalamayı veriyor. Bu hamle yüzlerce kanallı televizyonun kölesi haline gelen modern insanı kurtarma yahut en azından uyandırma girişimi olarak değerlendirilebilir.
  • Marla telefonda “bu gerçek bir intihar girişimi değil, daha çok yardım çağrısı gibi bir şey” derken içimizi acıtıyor. Aslında “dövüş kulübü” fikrinin kendisi de bir intihardan çok yardım çağrısı olarak değerlendirilebilir.
  • Dövüş kulübünün militanlara dönüştürülen mensuplarından, siyah kıyafetler getirmeleri isteniyor. Bilindiği gibi siyah anarşistlerin rengidir.
  • Filmin bir yerinde anlatıcı “dövüş kulübünde biz Tyler’a inanıyorduk – (In Tyler we trusted)” diyor. Bu ifade bir doların üzerinde yazan “biz tanrıya inanıyoruz – (In God We Trust)” ifadesine yapılan bir gönderme.
  • Araba kazasından hemen sonra, ölümden şans eseri kurtulup yara bere içinde arabadan çıkan Tyler Durden, “az önce hayata yaklaşma tecrübesi yaşadık (We’ve just had a near-life experience!)” diyor. Aslında İngilizce’de sık kullanılan “ölüme yaklaşma tecrübesi (near-death experience)” kalıbı üzerinde bir kelime oyunu yapılıyor.
  • Tyler Durden, dövüş kulübü mensuplarına “gentlemen” diye hitap ediyor. Centilmen kelimesi, özellikle bizim lisanımızda biraz anlam kaymasına uğramış bir kelime. Bizde sadece kibar, efendi, muaşeret kurallarını iyi bilen ve tatbik eden mânâlarında kullanılan bu kelime aslında tüm bu anlamların yanısıra “erkeklik”, “delikanlılık” ve “özgürlük” anlamlarını da ifade ediyor. Mesela kelimenin yaygın kullanıma kavuştuğu yılların İngiltere’sinde centilmen kıyafetinin mütemmim cüzünün bir kılıç olduğu biliniyor. Başka bir deyişle “kılıçsız” centilmen olunmuyor.
  • Tyler Durden telefonda polisle konuşan kahramanımıza kendisinden “mülkümü yok ederek kendimi bulmamı sağlayan kişi” şeklinde bahsetmesini söylüyor. Mülke, mülkiyet fikrine karşı çıkış, Kropotkin, Bakunin, Proudhon ve hatta Marks gibi birçok düşünürün çeşitli seviyelerde benimsediği bir anlayış. İlk anarşist düşünür Pierre-Joseph Proudhon’un 1841’de yayınlanan “Mülkiyet nedir?” başlıklı kitabında verdiği cevap meşhurdur:“Ben, vatandaşlar, -çok iyi bildiğiniz gibi- o kelimeleri yazan adamım: mülkiyet hırsızlıktır. sözlerimi geri almıyorum, tanrı korusun. … mülkiyet hırsızlıktır dediğimde ortaya bir ilke koymuyorum, aksine varılan bir sonucu ifade ediyorum. aradaki müthiş farkı kolaylıkla kavrayacaksınız.”

    Ursula K. Leguin’in Türkçe’ye “Mülksüzler” ismiyle çevirilen ve bir anarşist ütopya kurgusu olan roman da tam olarak bu teorik görüşün pratik uygulamalarının nasıl olabileceği üzerine bir denemedir.

  • Kahramanımız “dövüş kulübünde mesela kazanmak ya da kaybetmek değildi, meselenin kelimelerle ilgisi yoktu, histerik çığlıklar daha çok bir pentekostal kilisesi ayininde olduğu gibi anlamsız mırıldanmalardı” diyor. Pentekostal kilise, özellikle 1900’lerin sonuna doğru kıyametin kopacağın ve mesihin geleceğine inanan hristiyanlarca benimsenmiş bir dini akım. Muharref İncil’in tanrı kelamı olmadığını bilen bu insanlar anlamsız kelimeler mırıldanırlar ve bunun tanrının gerçek dili olduğunu ve ancak bazı ruhani seviyelere erişmiş kimselerin bu sözleri anlayabileceklerini söylerlermiş. Bu benzetmeyle dövüş kulübü fikrinin ardında, şuursuzca da olsa bir kurtarıcı, yahut ilahi bir hedef arayışı olduğu hissettiriliyor.
  • Kimliksizleştirilmiş babasını -ve tanrısını- kaybetmiş insanlar adına konuşan Tyler Durden “Tanrı’nın kızdığı kişiler olmak en kötüsü değil” derken daha kötüsünün, tanrının en ufak bir değer verip dikkate bile almadığı sıradan, kimliksiz, şahsiyetsiz, amaçsız kişiler olmak olduğunu söylemek istiyor.
  • Eski dostu Bob bir eylem esnasında polis kurşunu ile  öldürüldüğünde onu sessizce bahçeye gömmek isteyen adamlarına şiddetle tepki gösteren, ölen kişiye insan gibi muamele edilmesini, arkadaşının isimsiz ve yok edilmesi gereken bir kanıt muamelesi görmesine razı olmayan kahramanımızın sözleri elemanlarca anlaşılamıyor. Elemanlar ölen kişinin bir tür “şehit” muamelesi görmesi gerektiğine inanıp “onun adı Robert Paulsen” cümlerini sloganlaştırarak tekrarlamaya başlıyorlar. Böylece sistem içinde kimliksizleştirilen insana en azından ölümünden sonra bir şahsiyet sahibi olma şansı veren bir anlayışa sahip olduklarını düşünüyorlar.

Filmin final sahnesi gerçekten çok etkileyici. Finalde, artık psikoljik rahatsızlığının ve ikinci kişiliğinin tamamen farkına varan kahramanımız, başlattığı yıkım projesinin, artık durdurulamayacak bir noktaya geldiğini görüyor. Bu “çılgınlığa” bir son vermek için intihar dahil her şeyi deneyen kahramanımıza filmin son karelerinde, modern putlar gibi birbiri ardına patlatılarak yıkılan gökdelenleri, kredi kartı şirketlerinin binalarını ve global ölçekte faaliyet gösteren dev şirketlerin merkezlerini seyretmekten başka yapacak bir şey kalmıyor. Modern batı medeniyetini “sıfırlamak” ve “başa döndürmek” maksadıyla birincil hedef olarak kredi kartı merkezlerinin belirlenmiş olması son derece ilginç.

Dövüş Kulübü filmi, ihtiva ettiği bir çok mesaj dikkate alınarak seyredilmesi gereken bir film. Kapitalizmin modern insanı hem manen hem maddeten sürüklediği felaketi tüm çıplaklığıyla göstermesi açısından son derece kıymetli ve ibretlik bir eser.

Salih Cenap
18 Ocak 2011

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s