Memento Notlarım

MementoYönetmen Christopher Nolan’ın 2000 yapımı filmi “Memento” sinema tarihine bir klasik olarak geçmeye namzet, çok mühim bir film. Sinema tekniği açısından senaryonun baştan sona doğru değil, sondan başa doğru akması, sıkıcı olmadan tersine çevrilebilmiş sebep-sonuç ilişkisi gibi hayret ve hayranlık uyandırabilecek birçok unsuru ihtiva eden filmin anlatıkları, anlatım şeklindeki orjinallikleri, filmi müstesna bir yere koymamızı gerektiriyor.


Filmin ana karakteri Leonard Shelby, nadir görülen bir hastalıktan muzdariptir. Travma neticesinde hasar gören beyni yüzünden, yaşadığı travmatik hadiseden sonra vuku bulan hiçbirşeyi hafızasında tutamamaktadır. Yaklaşık onbeş dakikada bir hafızası sıfırlanmakta, son yaşadığı herşeyi, tanıştığı insanları, söylediklerini ve dinlediklerini, yani özetle “herşeyi” unutmaktadır.  Başına gelen hadiseye kadar yaşadıklarını, adını, tanıdıklarını hatırladığı halde, sonrası sıfırlanmaktadır. İşin kötüsü, son hatırladığı şeyin, eşinin bir cinayete kurban gitmesi ve eşinin katillerini bulup öldürmeyi kendisi için hayat gayesi olarak benimsemiş olmasıdır.


Sürekli unuturken gayesine ulaşması nasıl mümkün olacaktır? Vaziyetinin farkındadır. Bunun için bir sistem geliştirir. Yeni öğrendiği herşeyi not alacak, kandırılmamak, manipüle edilmemek  için kendi el yazısına güvenecektir. Bir de polaroid fotoğraf makinesi ile yeni tanıştığı insanların, gittiği yerlerin fotoğraflarını çekecek, çektiği fotoğrafların üzerine aldığı notlarla kendisine adeta suni bir hafıza yaratacaktır. Ona bu da kafi gelmez ve öğrendiği “hakikatleri” vücuduna yazmaya, asla unutmaması gereken, çok zahmetle öğrendiği en önemli “gerçekleri” dövme şeklinde vücuduna yazdırmaya başlar. Tavsiyelere, hatıralara değil “gerçek” diye isimlendirdiği kanıtlara itibar edecektir. Filmde bir motel odasında uyanan Leonard kendine şöyle der:


“Çekmecelerde hiçbir şey yok. Ama yine de bak. Tabii ki dindarca okuduğum Kutsal Kitap dışında. Kim olduğunu ve kendin hakkında her şeyi biliyorsun. Ama günlük işler için notlar çok yararlıdır.”


Burada yapılan gönderme çok dikkat çekici.  Çekmeceler aslında kahramanımızın hafızasına bir remiz. Çekmeceler boş. Çünkü hafızası boş. Çekmecede bulunan tek şey “dindarca okuduğu” “kutsal kitap”. Bu gönderme iki şekilde anlaşılabilir:


1. Kahramanımız bu hastalığa düşmeden önceki hatıralarını (ki onun varlık sebebidir bu hatıralar) adeta kutsal bir kitap gibi benimsemiştir. Çünkü o hatıralar silinip gitmemekte “sabit” durmaktadırlar.


2. Günlük hayatta her türlü manüpülasyona açık, sürekli değişen “bilgilerle” karşılaştırıldığında, değişmeyen kutsal kitap yegâne istinat noktasıdır.


Leonard’ın tedbirleri, elbette işe yaramıyor. Neticede etrafında sağlıklı bir şekilde “hatırlayan” kötü niyetli insanlar onu manipüle etmeye başlıyorlar. Hatta bunda o kadar ileri gidiyorlar ki, bir tanesi, nasılsa az sonra unutacağını bilerek, onu suistimal edeceğini Leonard’ın yüzüne söylüyor. Kahramanımızın çaresizlik içinde bunu not etmek için kalem arayıp bulamadığı için, az önce kendisine hakaret ettiği için vurup gözünü morarttığı kadının, birkaç dakika sonra başka biri tarafından dövülmüş de ona sığınıyormuş gibi yaparak kendisini manüple etmesine mani olamadığı sahneyi mutlaka bir yere not etmek gerekiyor.


Bu sahne ile aslında kahramanımızın aldatılmamak için benimsediği ilkelerden birisinin işe yaramadığı tescillenmiş oluyor. Leonard, insanlarla göz teması kurmanın onu aldatılmaktan koruyacağına inanıyor. Eski bir sigorta müfettişi olarak geliştirdiği kabiliyetlerine güvenebileceğini sanıyor. Telefonda kimseyle konuşmak istemiyor, konuştuğu kişi güneş gözlüğü takıyorsa çıkarttırıyor. Ama gel gör ki, yarım metreden gözlerinin içine bakan bir kadın tarafından kandırılıyor.


Filmin unutulmaz bir başka sahnesi de Leonard’ın kendini koşarken bulduğu sahne. Kahramanımız kendisi gibi koşan ikinci bir adam daha görüyor. İki ihtimal olabileceğini düşünüyor: ya kaçıyor, ya kovalıyor olmalıdır. Önce kovaladığını düşünüp biraz kovalamaya girişir gibi olsa da, diğer adam ona ateş ettiğinde aslında kaçtığını anlıyor.


Memento filmin son sahnesi, aslında hikâyenin başladığı anı gösteriyor. Hikâyeyi anladık, senaryoyu çözdük derken son derece sarsıcı bir şekilde, hiçbirşeyin düşündüğümüz gibi olmadığını görüyoruz.  Meğer Leonard, karısını öldüren adamlar hikâyesini tamamen kendisi uydurmuş ve daha sonra hastalığından dolayı şuursuzca bu kendi uydurduğu hikâyeye iman etmiş. Buna samimiyetle inandığı sırada eşi ile birlikte yaşamaya devam ediyor olması bile vaziyeti değiştirmemiş. Hatta bir ihtimal şeker hastası eşini, bilmeden aşırı dozda insülin vererek öldürenin, Leonard’ın bizzat kendisi olabileceği bile ima ediliyor. Kendi uydurduğu intikamın peşindeki Leonard’ın, kendisine yardım eden polis Teddy ile birlikte eşinin katili olduğunu düşündüğü birini bulduğunu ve öldürdüğünü öğreniyoruz. Hatta bunu yaptıktan sonra, unutmamak için sevinç içinde göğsüne “İşi halletim” yazıp bir fotoğraf bile çektirmiş. Fakat tıpkı dğer herşey gibi bu yaptığını da derhal unutuvermiş. Ve aynı takıntının peşinde koşmaya evam etmiş. Yani eşinin -çoktan bulup öldürdüğü- katilini, elindeki ipuçlarından yola çıkarak arama macerasına atılmış. Bir noktada bütün bunları kendisine hatırlatan polis Teddy için, onunla ilgili hakikati en iyi ve en doğru bilen kişi olduğunu bile bile “Yalanlarına inanma” diye not alan Leonard, bu notu alırken bir sonraki hedefinin “rahatsız edici gerçekleri ona hatırlatan ve dilediğince inanmasına mani olan” Teddy olması için adamın arabasının plakasını notları arasına eklemeyi de unutmamış.


Bu müthiş final bize şunu anlatıyor. Beşer nisyan ile malûldür evet! İnsan unutur. Fakat bazen -belki de çoğu zaman- neyi unutacağımızı, neyi hatırlayacağımızı belirleyen malûliyetimiz değil, bizzat kendimizizdir.


Şu anlattıklarımız filmi görmemiş kimseler için son derece karışık ve anlaşılmaz olacağının farkındayım. Bu yüzden bu filmi herkese tavsiye ediyorum. Şimdi gelelim filmin ilham ettiği düşüncelere…


Bir an için unutma hastalığına düşenin bir adam değil de bir millet olduğunu farzedelim. Hatta filmdeki adamın yerine milletimizi koyalım.


Büyük bir travma yaşayan bir millet olarak, neredeyse her sabah hafızası silinmiş olarak uyanıyoruz.


Hafızamızda bir süreklilik olmadığından, mahmurluğu, şaşkınlığı bir türlü üstümüzden atamıyor, her türlü manipülasyona açık halde bulunuyoruz.


Oryantasyonumuzu kaybetmiş olduğumuz için bir nirengi noktası, bir referans, bir istinat noktası arıyoruz. Çevremizden hayalet sesler, yardımımıza koşmakta gecikmiyor, aradığımız şey için derhal tekliflerde bulunuyorlar. Mesela kimisi, “Siz yüzünü batıya çevirmiş, doğulu bir milletsiniz, hedeflediğiniz değerler modern batı medeniyetinin değerleridir, bunun delili de kılığınız kıyafetiniz, kullandığınız alfabe, benimsemiş olduğunuz ölçü değerleri, tercüme ettiğiniz kanunlardır. Şimdi aylaklığı  bırakın ve batılılaşma maceranıza devam edin.” diyor.  Diğer birisi, “Siz aslında sizi sömürgeleştirmeye çalışan emperyalistlere karşı savaşan bir ulus devletsiniz. Bunun delili, vermiş olduğunuz istiklal savaşının fotoğrafları ve ülkenizi istilaya kalkışan sömürgeci güçlerin ordularını nasıl denize döktüğünüze dair kahramanlarınızın sizlere bırakmış olduğu hatıralardır. Haydi kendinizi toplayın ve emperyalist güçlerin kılık değiştirerek devam ettirdiği sinsi oyunlara karşı çıkın.” diye yol gösteriyor. Şuuraltımızdan gelen boğuk, belirsiz, anlam veremediğimiz ve bastırmaya  gayret ettiğimiz bir ses de bize “Sen kendini bildin bileli son dinin bayraktarlığını yapmış, doğuyla batıyla değil, hakkı tutup kaldırmakla meşgul olmuş bir milletsin. Düştün ama artık düştüğün yerden kalmanın vaktidir. Hatırla kendini. Canlan!” diye fısıldayıp duruyor.

Bizim bu durumda başvuracağımız yer tarih oluyor. Ama sonra dehşetle tarihin de manipüle edilmiş olduğunu farkediyoruz.  Üstelik sesler bu kadarla da kalmıyor, artıyor, çeşitleniyor. Bir türlü uyanamayan zihnimiz bu bombardıman altında iyice dumura uğruyor. Kime, neye inanacağımızı bilemez oluyoruz. Sonra günlük hadiselerin girdabı, taş üstüne taş koyamadan yutuveriyor bizi. Ve ertesi sabah uyandığımızda yine herşeyi unutmuş oluyoruz. Herşey baştan başlıyor.


İnsanlar ve milletler hafızalarından mı ibarettir? Bizi biz yapan başka unsurlar var mıdır? Bocalayıp durmamızın sebebi nedir? Belki ikiyüz senemizi milletçe adeta bir alzheimer hastası gibi yaşadık. Biz yaşadığımız derin travmayı atlatıp sıhhatli bir şekilde hafızamızı toparlayamadığımız müddetçe iyileşmemiz çok zor görünüyor. Hafızayı toparlamak elbette kafi değildir. O hafızanın yardımıyla sıhhatli bir tefekkür ve muhakeme kaabiliyeti geliştirmeye de mecburuz. Ve nihayet aradığımız hakikatin sadece hafızamızda değil ruhumuzda da olduğunu anlamamız gerekiyor.


Salih Cenap Baydar
20.12.2011

Total Recall

Sen unut geçmişini
Ben Aklımda Tutarım
Adamım
Bu küçük işlere ben bakarım
Behçet Aysan


22 Ekim 2011 Cumartesi günü TYB Sinema Kulübünde 1990 yapımı bir film seyrettik. Filmimiz Arnold Schwarzenegger’in başrolünü oynadığı, ülkemizde “Gerçeğe Çağrı” ismiyle gösterilen “Total Recall” isimli filmdi. Filmi ya da başrol oyuncusuna duyan, bilen birçok kişi bu “vurdulu kırdılı” film üzerine ne konuşulabilir ki diye düşünüp dudak bükmüş olacak ki katılım diğer gösterimlere nispetle çok fazla olmadı. Ama bu filmi seçmemizin bir nedeni vardı ve filmden sonra oldukça hoş bir sohbet seansı gerçekleşti.


Film her ne kadar bir aralar ulusal kanalların “vurdu kırdılı filmler” kontenjanında dolgu malzemesi olarak kullanılmış olsa da konusu, senaryosu itibarıyla “Dark City”, “The Matrix”, “existenZ”, “Thirteenth Floor”, “Vanilla Sky”, “Shutter Island”, “Inception” gibi birçok filme ilham kaynağı olmuş bir eser.


Sanal gerçekliğin (virtual reality) ötesinde, bir “simule edilebilir gerçeklik” (simulated reality) mümkün olabilir mi? Olursa nasıl olur? gibi sorulara cevap aranan film 2084 yılında geçiyor.


Filmin senaryosu yetmişli yıllarda büyük şöhrete kavuşmuş bir yazar olan Philip K. Dick’in “We can remember it for you wholesale” isimli kısa hikâyesinden uyarlanmış. “Sizin için toptan hatırlayabiliriz” şeklinde çevrilebilecek bu başlık bana yukarıya epigraf yaptığım dizeleri hatırlattı. Philip K. Dick bazıları Türkçe’mize de çevirilen birçok kısa hikayenin yazarı. Başrolünü Tom Cruise’un oynadığı “Vanilla Sky” filmi de aynı yazarın diğer bir hikâyesinden uyarlanmış. Bu yazarın şizofreni hastası olduğunu internet forumlarında okudum. Belki gerçeklik hissinin aslında o kadar da güvenilir bir his olmadığını anlamak ve anlatmadaki ustalığını bu hastalığa borçlu bile olabilir.


Philip K. Dick’in hikâyesinin ve filmin başlığının hatırlamayla ilgili vurgusu, Türkçe’ye tercüme edilirken kaybolmuş gibi geldi.


LSD kullanan kişilerin nöroaktif yahut halusinojen maddelerin beyni etkilemesi sonucu gerçeklikten uzaklaşmaları, hatta alternatif bir gerçekliğe geçmeleri uzun zamandır bilinen bir konu. Filmde, kimyasal maddelerle gerçekleşen ama kontrol edilemeyen bu durumun ileri bir teknoloji marifetiyle kontrol edilebilir olması halinde neler olabileceği anlatılıyor.


İnsanın algılarıyla oynanması, gerçekliğin olduğundan farklı algılanması işin sadece bir boyutu. Gerçeklik algısının manüplasyonu, sadece hafızda bir simülasyon şeklinde gerçekleşse bile insanlarda gerçekliğe dair oryantasyonun kaybolması kolay kolay gerçekleşmez. Rüya gördüğümüzde de aslında alternatif bir gerçekliğe geçer ve bir süre orada bulunduktan sonra geri geliriz. Çok nadiren, o da çok kısa bir süreliğine, rüya ile gerçeği birbirine karıştırdığımız olur. Burada gerçekliğimize dönmemize yardım eden temel unsur, “devamlılıktır” . Eğer her uyuduğumuzda, aynı rüyaya, son kaldığımız yerden devam etmemiz söz konusu olsaydı, başka bir değişle rüyalarımızın bir devamlılığı olsaydı hangi gerçekliğin “gerçek gerçeklik” olduğunu bilemezdik.


Ziya Gökalp “Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak” isimli eserinde Bergson’un şu görüşünden bahsediyor: ”Ferdin ruhu hâtırâlarının toplamı, cesedi ise itiyatlarının toplamından ibarettir.” Filmdeki karakterlerden biri şu cümleyi sarfediyor: ”A man is defined by his actions, not his memory” yani bir insan hafızasıyla değil hareketleriyle tanımlanır. Filmde söylenen cümlenin doğru olabilmesi için tanımlamayı kimin, hangi gerçeklikte yaptığının da belirtilmesi gerekiyor.


Filmde dikkatimi çeken replikleri not etmek istiyorum:


– Bir rüyayı kıskandığına inanamıyorum


– Birisi olmak istiyorum, herhangi birisi olmak istemiyorum.

– Zaten öylesin, sevdiğim adamsın


– Üzgünüm tüm hayatın sadece bir rüyadan ibaret.


– Cohaagen’in sırrı sizin beyin dediğiniz o kara delikte saklı.


– Sen hiçkimsesin. Aptal bir rüyadan başka birşey değilsin.


– İsyancılar ne istiyorlar?

– Her zaman ki şeyi: Daha fazla para, özgürlük, hava.


– Siz, yaptıklarınızsınız.

– İnsanoğlu yaptıklarıyla ölçülür, hatıralarıyla değil.


– Bir iltifatta bulunmam gerekiyor: Dahîce bir düşünce manipülasyonuydu.


– Hadi Cohaagen, istediğini aldın, insanlara hava ver!

– Dostum, 5 dakika sonra insanlar seni hiç ilgilendirmeyecek artık.

Film otuz sene önce, geleceğe dair bir takım öngörülerle çevrilmiş. Geleceğe dair bu tasavvurların ve tahminlerin bazıları çoktan gerçekleşti bile. Teknoloji ilerledikçe filmde görülen keskin köşeli araçlar yerine çok daha yuvarlak hatlı otomobillerin piyasaya sürülmüş olması ilginç. İnce monitörler, kendini sürebilen araçlar, görüntülü telefonlar ve boyları filmdekinden çok daha küçük olsa da GPS cihazları gerçekleşen öngörülerden. Üç boyutlu hologramın da gerçekleşmek üzere olduğu söylenebilir.


Filmde herşey karşıtlıklar üzerine kurulmuş. Quaid-Hauser, Esmer-Sarışın, Dünya-Mars, Gerçek-Rüya, İnsan-Mutant ve nihayet hologram ikiz bunlara örnek verilebilir.


Total Recall Hollywood’da bilgisayar animasyonları, grafikleri kullanılmadan yapılmış son büyük prodüksiyon. Sadece canlı röntgen görüntülerinin olduğu sahnede bilgisayar kullanılmış. Özel efektler maketlerle, kuklalarla gerçekleştirilmiş. Buna rağmen özel efekt dalında ödül alması dikkate değer.


Film 1990 yapımı ama 1980’lerin bütün klişelerini filmde bulmak mümkün. Kadınlarda kabartılmış saçlar, vatkalar, kalın kaşlar ve aerobik kıyafetleri ilk bakışta seksenlerin modasını gösteren noktalar.


Tabi bir de bol bol da gizli reklam var. Birçok sahnede, arkadan, sağdan, soldan pepsi, coca-cola, fuji film, sony trinitron reklamları seyircinin üzerine atlıyor.


Sadece dokuz sene sonra çekilen The Matrix filminin yapımcılarının bu filmden çokça ilham aldığını söylemek mümkün. Vücuda saklanmış takip cihazı, kırmızı hap, sömürülen alt sınıflar, enerji için verilen kavga gibi pek çok unsur her iki filmde neredeyse birebir kullanılmış.


Bir Schwarzenegger aksiyon filmini Paul Verhoeven çekince rahatsız edici bir şiddet gösterisi neredeyse kaçınılmaz oluyor. Film boyunca ölen insanların hesabını tutmak mümkün değil. Şahsen böylesine ilgi çekici bir konu, böylesine bir kan banyosuna çevrilmeden anlatılabilse çok daha iyi olacaktı diye düşünüyorum.


Filmin sonlarına doğru Cohaagen’in kırdığı akvaryumda susuz kalıp ölen balıklar, havasız kalıp ölümü bekleyen mutantları hatırlatan bir sembol olarak kullanılmış.


Filmde, zihin manipülasyonu için hemen her şeyin kullanılabileceğini görüyoruz. Aile-eş sevgisi, anne sevgisi, beslenecek çocuklar sömürüsü, arkadaş sohbeti bunlardan hemen göze çarpanları. Hatta sahte bir suikast teşebbüsü bile inandırma “tezgâhının” parçası olabiliyor. Bunlar da yetmemeye başlayınca kişinin kendisinin bile kendisine karşı kandırma, yönlendirme aracı olarak kullanılabiliyor.


Son notum “vamp” kadın karakterle ilgili. Bizim Yeşilçam sinemasında birkaç istisna gözardı edilirse esas kız için hemen her zaman esmer, kötülük peşinde vamp kadın hep sarışın bir oyuncu tercih ediliyormuş. Hatta bugünün dizilerinde bile bu yazılı olmayan kural tatbik ediliyormuş. Batı sinemasında ise bunun tam zıddı bir vaziyet söz konusuymuş. Bu filmde bir istisna yapılarak masum sarışına karşı şeytani esmer klişesi tersine çevrilmiş.


Film bittiğinde anlatılanların tümünün aslında bir rüya olup olmadığı sorusunun cevabı verilmiyor. Hatta şöyle bir mesaj bile verildiği söylenebilir: Yaşadıklarınızın bir rüya olup olmadığından asla emin olamazsınız. O yüzden hayatınız (ânınız) iyi gidiyorsa tadını çıkartmaya bakın. Zira her an uyanabilirsiniz.


S. Cenap Baydar

25 Ekim 2011

Salı

Ölü Ozanlar Derneği Notlarım

1989 yapımı “Ölü Ozanlar Derneği” şahsen Robin Williams ile ilk tanıştığım filmdi. Talebelerini etkileyen, bilgi ve birikimiyle kendisine hayran edip onları avucunun içine alan hoca teması pek çok filmde işlenmiştir. Nedense bu tür filmlerin kötü çekilmiş olanları bile izleyiciye derinden tesir eder. Şöyle talebesi olup peşine düşülebilecek sağlam bir hoca bulamayışımızın bunda etkisi vardır muhakkak!

Sarmaşık Ligi

Robin Williams’ın böylesi bir hocayı başarıyla oynadığı bir film olan “Ölü Ozanlar Derneği” 1958 yılında, Wellton isimli kurgusal bir okulda geçiyor. O sene okulda öğretmenliğe başlayan John Keating isimli edebiyat hocası aslında öğretmenlik yaptığı okulun eski mezunlarından. Wellton isimli bu lise aslında sarmaşık ligi (Ivy Leaguge) denilen, ABD’nin  kuzeydoğusundaki sekiz vakıf üniversitesinin oluşturduğu birlik okullarına öğrenci yetiştirmekle övünen bir lise. Aslında bir spor ligi olarak kurulmuşolan “Sarmaşık Ligi” artık bugün, akademik mükemmellik, zor öğrenci alma ve elitizm ile bağdaştırılmakta. Bu lige dahil olan okullardan birkaçını sayarsak zaten hemen bir fikir uyanacaktır: Harward, Princeton, Pensilvanya ve Yale…

Kalvinistler

Okulda dini temellere oturtulduğu sıkça vurgulanan bir disiplin söz konusu. Orta-üst sınıftan aileler, ciddi maddi zahmetlere girerek, yukarıda bahsedilen üniversitelere gidip mühendis, doktor, avukat olarak mezun olsunlar diye çocuklarını Wellton lisesine gönderiyorlar. Burada öğrencilerin ailelerinden tevarüs etmeleri beklenen bir Kalvinist adanmışlık söz konusu. Vikipedia’da yardım alarak Kalvinizm ya da Kalvenizm hakkında bir not düşelim:

“Protestanlık’ta Kalvenizm mezhebine göre dürüstlük ve çalışkanlık birinci sırada yer alır. Calvin’e göre çalışkan, dürüst olan, dünya nimetlerinden uzak durarak ibadet edenler rahipler kadar Tanrı’nın selametine hak kazanmış, küçük seçilmişler grubunun üyeleriydi. Günah olansa lüks yaşam, süslü elbiseler ve mücevher kullanmak; dans etmek, sarhoş olmak ve tembellikti.”

Batı medeniyetini bugün bulunduğu bilimsel, teknolojik üstünlük noktasına getiren önemli anlayışlardan biri sayılan bu anlayışın filmde derinden eleştirildiğini görüyoruz. Öğrenciler okulun Wellton olan ismini bir harf değişikliğiyle İngilizce hell:cehennem kelimesine gönderme yaparak Hellton olarak telaffuz ediyorlar. Bu aslında okuldan ve benimsenen usullerden ne derece nefret ettiklerini gösteriyor. Tabi bu görüş tüm öğrencilerce paylaşılmıyor. Kalvinist ideallere inanan, kendisi için tasarlanan geleceği elde etmek için gayret eden çok öğrenci de var.

Gassal Elinde Meyyit

İlk edebiyat dersinde öğretmen John Keating klasik bir giriş yapıyor ama hemen sonra  o klasik anlayışı tamamen değersiz bulduğunu belirtince öğrenciler ciddi bir gayretle aldıkları notları karalayıveriyorlar. Eskiler talebenin hocası karşısındaki vaziyetini tarif ederken “gassal elinde meyyit” deyimini kullanırlarmış. Gassal, gusleden, ölüyü yıkayan kişiye deniyor. Meyyit de ölü. Bir ölü beden, onu yıkayan kişinin elinde nasıl tepkisizi nasıl itirazsızsa ideal talebe de ideal hocanın elinde öylesine itaatkâr olur denilir. İşte Keating’in de karşısında böyle bir sınıf bulunuyor. O noktadan itibaren de Keating öğrencilerinin kafalarına yeni fikir tohumları atmaya başlıyor. İlk iş olarak onlara, şiir hakkında beğenmediği kanaatler öne süren kitap sayfalarını yırtmalarını söylüyor.

Kitap Sayfası Yırtmak

Benimsedikleri “kutsal doktrini” simgeleyen ders kitaplarından sayfa yırtmak öğrenciler için hiç de kolay birşey değil. Zira bunu onlara salık veren kişi yine şartsız itaatle teslim oldukları müessesenin “hocası”. Aslında bu çatışmayla Bay Keating ilk anda “surda bir gedik” açmış, müesses nizamın şiddetle sorgulanabilmesine ilk defa imkan sağlamış oluyor.

Böylesine şiddetle eleştirilen görüş bir şiiri kıymetlendirmekle ilgili. Okudukları kitabın yazarı bir şiirin kıymetini anlamak için iki temel soruya cevap aranması gerektiğini söylüyor. İlki şiirin anlatmak istediği meselenin ne kadar ustalıkla işlenmiş olduğu, ikincisi bu meselenin ne kadar önemli olduğu. Filme Keating şiirin böyle matematiksel yaklaşımlarla değerlendirilemeyeceğini öğrencilerine anlatmak istiyor.

Şiir

Ben filmden istenen dersi çıkaramamış olacağım ki bu konuda Keating’in fena halde yanıldığını düşünüyorum. Şiirin, hayatın pek çok dalında olduğu gibi kıymetlendirilmesi için bazı objektif kriterler bulunması gerektiğine inananlardanım…

Carpe Diem

Keating öğrencilerine latince bir söz öğretiyor: “Carpe Diem – Günü yakala” Hayatın iliğini emmekten, bunu yapmak için de kendilerine sunulan kalıpları kırmaları gerektiğinden bahsediyor.

Hedonizm

Burada yüceltilen “hayatın iliğini emmek” hedefi-ideali bana son derece hedonist bir hedef gibi geldi. Hiç de şiirsel bir çekicilik bulabildiğimi söyleyemeyeceğim bu çağrıda. Dünü ve yarını düşünmeden, sadece bugün azami zevk ve asgari acı çerçevesinde bir hayat peşinde koşmak insanî olmaktan çok çok uzak göründü gözüme…

Okulun eski bir albümünde fotoğrafını bulup getiren öğrencilerine Keating’in albümü yakmalarını söylemesi de carpe diem ideali doğrultusunda görünüyor: dünü bırak günü yakala…

Farklı Açılar

Meselelere farklı açılardan bakabilmek için bulunulan yerden ayrılmak, yer değiştirmek önerisi filmde altı çizilmesi gereken önemli bir motif. Keating talebelerine “yanlış ve aptalca görünse de kendi seslerini bulana kadar bunu denemeleri gerektiğini söylüyor. Gençlerin kendi yürüyüşlerini bulmaları için denemeler yapmaları, akıntıya karşı yüzmeleri ve kendileri için düşünmeyi öğrenmeleri  konusunda öğütlenenler de bu kapsamda dikkat çekiyor.

Okul ve Hocalar

Filmde beni en çok etkileyen şeylerden biri hadiselerin geçtiği okul binası ve çevresi oldu. Şehirden uzak, tabiatın ortasında, yakınlarından ırmaklar akan, bir yanında göl, bir yanında orman bulunan, ördeklerin gezdiği, kürek çekme antrenmanlarının yapılabildiği, bisikletle gezilebilen, futbol sahalarının bulunduğu böylesi bir okulun bir eşi ülkemizde var mıdır acaba diye düşünmeden edemedim.. Sadece okulun fiziki şartları değil, hocaların kendilerini adamışlıkları, mesleklerini derinden benimsemeleri de çok dikkat çekici geldi.

Sıradan Olmamak

Hocanın “avucuna alamadığı” bazı tipler de var elbette. Bunlardan birisinin kendisini ciddiye almadığını gösteren öylesine yazılmış “şiirine” karşı Keating’in sözü akıllarda kalıyor: “Şiir çok basit olabilir bunda bir sakınca yok. Yeter ki şiirlerinizin sıradan olmasına müsaade etmeyin.”

Sıradan olmamak için talebelerden Charlie’nin sıradan adını reddedip kendine “Nuwanda” diye isim koyması Keating’in öğrencilerine ulaştığını gösteriyor. Fakat burada da bir “ölçü” problemi başgösteriyor. Öğrenciler işi abartıp kendilerini ciddi risklere atmaya başlayınca hocalarının onları uyarmak zorunda kalması insana “ne oldu carpe diem?” diye sordurtuyor!

Filmde “akıntıya karşı yüzme” iradesi kırılan delikanlının intihar etmesi dramatik bir öğe olarak katkı sağlasa da verilen mesaja biraz gölge düşürüyor doğrusu… İdealler uğruna çatışmayı göze almanın anlatıldığı bir hikayede bu öğütlenen hareket tarzını deneyip yapamayan öğrencinin canına kıyması çok da uygun olmamış gibi geliyor.

Filmin unutulmaz son sahnesinde öğrenciler okuldan atılan hocalarını, şiddetle uyarıldıkları halde sıralarının üzerine çıkarak uğurluyorlar. Burada hem sisteme meydana okuma potansiyeline kavuştukları, hem de bakış açılarını değiştirdikleri vurgulanıyor. Son sahnede kamera kapıdaki Keating’e yukarıdan, öğrencilerin baktıkları yerden, yani Keating’in öğrencileri çektiği yeni yükseklikten bakıyor.

Film pedagojik, felsefi ve dini açılardan çok çeşitli ve zengin çağrışımlarıyla mühim filmler listemizde yerini alıyor. Şahsen beğenmediğim ve benimsemediğim bir mesajı olsa da bu filmin seyredilmesi ve tartışılması gereken bir film olduğunu not etmek istiyorum.

Salih Cenap Baydar
19.12.2011