Memento Notlarım

MementoYönetmen Christopher Nolan’ın 2000 yapımı filmi “Memento” sinema tarihine bir klasik olarak geçmeye namzet, çok mühim bir film. Sinema tekniği açısından senaryonun baştan sona doğru değil, sondan başa doğru akması, sıkıcı olmadan tersine çevrilebilmiş sebep-sonuç ilişkisi gibi hayret ve hayranlık uyandırabilecek birçok unsuru ihtiva eden filmin anlatıkları, anlatım şeklindeki orjinallikleri, filmi müstesna bir yere koymamızı gerektiriyor.


Filmin ana karakteri Leonard Shelby, nadir görülen bir hastalıktan muzdariptir. Travma neticesinde hasar gören beyni yüzünden, yaşadığı travmatik hadiseden sonra vuku bulan hiçbirşeyi hafızasında tutamamaktadır. Yaklaşık onbeş dakikada bir hafızası sıfırlanmakta, son yaşadığı herşeyi, tanıştığı insanları, söylediklerini ve dinlediklerini, yani özetle “herşeyi” unutmaktadır.  Başına gelen hadiseye kadar yaşadıklarını, adını, tanıdıklarını hatırladığı halde, sonrası sıfırlanmaktadır. İşin kötüsü, son hatırladığı şeyin, eşinin bir cinayete kurban gitmesi ve eşinin katillerini bulup öldürmeyi kendisi için hayat gayesi olarak benimsemiş olmasıdır.


Sürekli unuturken gayesine ulaşması nasıl mümkün olacaktır? Vaziyetinin farkındadır. Bunun için bir sistem geliştirir. Yeni öğrendiği herşeyi not alacak, kandırılmamak, manipüle edilmemek  için kendi el yazısına güvenecektir. Bir de polaroid fotoğraf makinesi ile yeni tanıştığı insanların, gittiği yerlerin fotoğraflarını çekecek, çektiği fotoğrafların üzerine aldığı notlarla kendisine adeta suni bir hafıza yaratacaktır. Ona bu da kafi gelmez ve öğrendiği “hakikatleri” vücuduna yazmaya, asla unutmaması gereken, çok zahmetle öğrendiği en önemli “gerçekleri” dövme şeklinde vücuduna yazdırmaya başlar. Tavsiyelere, hatıralara değil “gerçek” diye isimlendirdiği kanıtlara itibar edecektir. Filmde bir motel odasında uyanan Leonard kendine şöyle der:


“Çekmecelerde hiçbir şey yok. Ama yine de bak. Tabii ki dindarca okuduğum Kutsal Kitap dışında. Kim olduğunu ve kendin hakkında her şeyi biliyorsun. Ama günlük işler için notlar çok yararlıdır.”


Burada yapılan gönderme çok dikkat çekici.  Çekmeceler aslında kahramanımızın hafızasına bir remiz. Çekmeceler boş. Çünkü hafızası boş. Çekmecede bulunan tek şey “dindarca okuduğu” “kutsal kitap”. Bu gönderme iki şekilde anlaşılabilir:


1. Kahramanımız bu hastalığa düşmeden önceki hatıralarını (ki onun varlık sebebidir bu hatıralar) adeta kutsal bir kitap gibi benimsemiştir. Çünkü o hatıralar silinip gitmemekte “sabit” durmaktadırlar.


2. Günlük hayatta her türlü manüpülasyona açık, sürekli değişen “bilgilerle” karşılaştırıldığında, değişmeyen kutsal kitap yegâne istinat noktasıdır.


Leonard’ın tedbirleri, elbette işe yaramıyor. Neticede etrafında sağlıklı bir şekilde “hatırlayan” kötü niyetli insanlar onu manipüle etmeye başlıyorlar. Hatta bunda o kadar ileri gidiyorlar ki, bir tanesi, nasılsa az sonra unutacağını bilerek, onu suistimal edeceğini Leonard’ın yüzüne söylüyor. Kahramanımızın çaresizlik içinde bunu not etmek için kalem arayıp bulamadığı için, az önce kendisine hakaret ettiği için vurup gözünü morarttığı kadının, birkaç dakika sonra başka biri tarafından dövülmüş de ona sığınıyormuş gibi yaparak kendisini manüple etmesine mani olamadığı sahneyi mutlaka bir yere not etmek gerekiyor.


Bu sahne ile aslında kahramanımızın aldatılmamak için benimsediği ilkelerden birisinin işe yaramadığı tescillenmiş oluyor. Leonard, insanlarla göz teması kurmanın onu aldatılmaktan koruyacağına inanıyor. Eski bir sigorta müfettişi olarak geliştirdiği kabiliyetlerine güvenebileceğini sanıyor. Telefonda kimseyle konuşmak istemiyor, konuştuğu kişi güneş gözlüğü takıyorsa çıkarttırıyor. Ama gel gör ki, yarım metreden gözlerinin içine bakan bir kadın tarafından kandırılıyor.


Filmin unutulmaz bir başka sahnesi de Leonard’ın kendini koşarken bulduğu sahne. Kahramanımız kendisi gibi koşan ikinci bir adam daha görüyor. İki ihtimal olabileceğini düşünüyor: ya kaçıyor, ya kovalıyor olmalıdır. Önce kovaladığını düşünüp biraz kovalamaya girişir gibi olsa da, diğer adam ona ateş ettiğinde aslında kaçtığını anlıyor.


Memento filmin son sahnesi, aslında hikâyenin başladığı anı gösteriyor. Hikâyeyi anladık, senaryoyu çözdük derken son derece sarsıcı bir şekilde, hiçbirşeyin düşündüğümüz gibi olmadığını görüyoruz.  Meğer Leonard, karısını öldüren adamlar hikâyesini tamamen kendisi uydurmuş ve daha sonra hastalığından dolayı şuursuzca bu kendi uydurduğu hikâyeye iman etmiş. Buna samimiyetle inandığı sırada eşi ile birlikte yaşamaya devam ediyor olması bile vaziyeti değiştirmemiş. Hatta bir ihtimal şeker hastası eşini, bilmeden aşırı dozda insülin vererek öldürenin, Leonard’ın bizzat kendisi olabileceği bile ima ediliyor. Kendi uydurduğu intikamın peşindeki Leonard’ın, kendisine yardım eden polis Teddy ile birlikte eşinin katili olduğunu düşündüğü birini bulduğunu ve öldürdüğünü öğreniyoruz. Hatta bunu yaptıktan sonra, unutmamak için sevinç içinde göğsüne “İşi halletim” yazıp bir fotoğraf bile çektirmiş. Fakat tıpkı dğer herşey gibi bu yaptığını da derhal unutuvermiş. Ve aynı takıntının peşinde koşmaya evam etmiş. Yani eşinin -çoktan bulup öldürdüğü- katilini, elindeki ipuçlarından yola çıkarak arama macerasına atılmış. Bir noktada bütün bunları kendisine hatırlatan polis Teddy için, onunla ilgili hakikati en iyi ve en doğru bilen kişi olduğunu bile bile “Yalanlarına inanma” diye not alan Leonard, bu notu alırken bir sonraki hedefinin “rahatsız edici gerçekleri ona hatırlatan ve dilediğince inanmasına mani olan” Teddy olması için adamın arabasının plakasını notları arasına eklemeyi de unutmamış.


Bu müthiş final bize şunu anlatıyor. Beşer nisyan ile malûldür evet! İnsan unutur. Fakat bazen -belki de çoğu zaman- neyi unutacağımızı, neyi hatırlayacağımızı belirleyen malûliyetimiz değil, bizzat kendimizizdir.


Şu anlattıklarımız filmi görmemiş kimseler için son derece karışık ve anlaşılmaz olacağının farkındayım. Bu yüzden bu filmi herkese tavsiye ediyorum. Şimdi gelelim filmin ilham ettiği düşüncelere…


Bir an için unutma hastalığına düşenin bir adam değil de bir millet olduğunu farzedelim. Hatta filmdeki adamın yerine milletimizi koyalım.


Büyük bir travma yaşayan bir millet olarak, neredeyse her sabah hafızası silinmiş olarak uyanıyoruz.


Hafızamızda bir süreklilik olmadığından, mahmurluğu, şaşkınlığı bir türlü üstümüzden atamıyor, her türlü manipülasyona açık halde bulunuyoruz.


Oryantasyonumuzu kaybetmiş olduğumuz için bir nirengi noktası, bir referans, bir istinat noktası arıyoruz. Çevremizden hayalet sesler, yardımımıza koşmakta gecikmiyor, aradığımız şey için derhal tekliflerde bulunuyorlar. Mesela kimisi, “Siz yüzünü batıya çevirmiş, doğulu bir milletsiniz, hedeflediğiniz değerler modern batı medeniyetinin değerleridir, bunun delili de kılığınız kıyafetiniz, kullandığınız alfabe, benimsemiş olduğunuz ölçü değerleri, tercüme ettiğiniz kanunlardır. Şimdi aylaklığı  bırakın ve batılılaşma maceranıza devam edin.” diyor.  Diğer birisi, “Siz aslında sizi sömürgeleştirmeye çalışan emperyalistlere karşı savaşan bir ulus devletsiniz. Bunun delili, vermiş olduğunuz istiklal savaşının fotoğrafları ve ülkenizi istilaya kalkışan sömürgeci güçlerin ordularını nasıl denize döktüğünüze dair kahramanlarınızın sizlere bırakmış olduğu hatıralardır. Haydi kendinizi toplayın ve emperyalist güçlerin kılık değiştirerek devam ettirdiği sinsi oyunlara karşı çıkın.” diye yol gösteriyor. Şuuraltımızdan gelen boğuk, belirsiz, anlam veremediğimiz ve bastırmaya  gayret ettiğimiz bir ses de bize “Sen kendini bildin bileli son dinin bayraktarlığını yapmış, doğuyla batıyla değil, hakkı tutup kaldırmakla meşgul olmuş bir milletsin. Düştün ama artık düştüğün yerden kalmanın vaktidir. Hatırla kendini. Canlan!” diye fısıldayıp duruyor.

Bizim bu durumda başvuracağımız yer tarih oluyor. Ama sonra dehşetle tarihin de manipüle edilmiş olduğunu farkediyoruz.  Üstelik sesler bu kadarla da kalmıyor, artıyor, çeşitleniyor. Bir türlü uyanamayan zihnimiz bu bombardıman altında iyice dumura uğruyor. Kime, neye inanacağımızı bilemez oluyoruz. Sonra günlük hadiselerin girdabı, taş üstüne taş koyamadan yutuveriyor bizi. Ve ertesi sabah uyandığımızda yine herşeyi unutmuş oluyoruz. Herşey baştan başlıyor.


İnsanlar ve milletler hafızalarından mı ibarettir? Bizi biz yapan başka unsurlar var mıdır? Bocalayıp durmamızın sebebi nedir? Belki ikiyüz senemizi milletçe adeta bir alzheimer hastası gibi yaşadık. Biz yaşadığımız derin travmayı atlatıp sıhhatli bir şekilde hafızamızı toparlayamadığımız müddetçe iyileşmemiz çok zor görünüyor. Hafızayı toparlamak elbette kafi değildir. O hafızanın yardımıyla sıhhatli bir tefekkür ve muhakeme kaabiliyeti geliştirmeye de mecburuz. Ve nihayet aradığımız hakikatin sadece hafızamızda değil ruhumuzda da olduğunu anlamamız gerekiyor.


Salih Cenap Baydar
20.12.2011

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s