Düğün Danışmanlığı

Düğün sezonu geldi çattı. Aylarca önceden bu günler için ayırtılmış düğün salonları dolup dolup boşalıyor bu günlerde. Genç insanlar, şaşaalı düğün merasimleriyle dünya evine giriyorlar. Bizler de sevdiklerimizin heyecanlarını paylaşmak, hayatlarının en özel günlerinden birinde yanlarında bulunup saadetlerine şahit olmak için düğün düğün geziyoruz.

Düğün merasimleri, hayatımızda mühim yer işgal eden, en sık iştirak ettiğimiz sosyal organizasyonlar oldukları halde, üzerlerinde pek az düşündüğümüz faaliyetler. Belki de üzerlerinde bu kadar az düşündüğümüz için, giderek birer acayiplik manzumesine dönüşüyorlar!gelin-damat

Düğünler, bir cemiyetin inancından, folklörüne, musikisinden, aile ve dostluk bağlarına dek içinde sakladığı cevherleri, kendi tarzında izhar ettiği zamanlardır. O yüzden her milletin, her topluluğun düğünleri birbirinden farklıdır.

Maalesef iki asırdır yaşadığımız savruluş, düğünlerimizi daha birçok müessesemiz gibi, yarı doğulu yarı batılı, melez, eklektik, acayip bir hale sokmuş bulunuyor.

Bu meseleyi müthiş bir kavrayış ve harikulade bir ifade kabiliyeti ile önümüze seren Ahmet Hamdi Tanpınar şöyle söylüyor:

Bugün umumî hayatımızda herhangi kökten bir ameliyeyi yapabilmek için lâzım gelen şartlardan âdeta mahrum gibiyiz. Bizi değiştirecek şeylere karşı ne bir mukavemet gösterebiliyoruz, ne de ona tamamiyle teslim olabiliyoruz. Sanki varlık ve tarih cevherimizi kaybetmişiz; bir kıymet buhranı içindeyiz. Hiç birini büyük mânâsında kendimize ilâve etmeden her şeyi kabul ediyor ve her kabul ettiğimizi zihnimizin bir köşesinde âdeta kilit altında saklıyoruz. (Ahmet Hamdi Tanpınar – Yaşadığım GibiSayfa 35)

Gelin bu düşünceleri düğün meselesine tatbik edelim. Artık bizim damatlarımız smokin, gelinlerimiz beyaz gelinlik giyiyorlar. Bir erkeği en yakışıklı haliyle göstermek istediğimizde aklımıza takım elbiseden, smokinden başka bir kıyafet gelmiyor olması çok acı değil mi? Peki damadın, smokini içinde kollarını kaldırıp “Ankara’nın bağları, büklüm büklüm yolları” türküsü eşliğinde sağa sola sallanırken verdiği fotoğraf daha mı az acayip? Aynı düğünde calipso, salsa, samba, rumba danslarından sonra halay, horon, harmandalı oynanması tam da Tanpınar’ın tarif ettiği, “ne teslim, ne mukavemet” halinin bir göstergesi değil mi?

Artık köylerle irtibatlarını tamamen kopartma noktasına gelen geniş kitleler için köy düğünleri uzak sisli birer hatıra bile değil. Şehirli atalarımız nasıl düğün yaparlardı çoktan unuttuk. Bundan böyle düğünler, hoparlörlerinden yayılan yüksek seslerin kalıcı işitme bozuklukları yapabileceğini adeta iftiharla ilan eden düğün salonlarında yapılacak. Düğünlerimizdeki tüm usuller, merasim adabı, düğün salonu sunucularının, şarkıcılarının, çalgıcılarının irfanına hatta insafına bırakılacak. Belki en muhafazakâr ailelerin çocukları, ilk dans için sahneye davet edildiklerinde mahcubiyetle kızaran yüzlerini saklayarak, inandıkları değerlerle çeliştiği halde adeta mecburi hale getirilen bu anlamsız ritüeli bir an önce başlarından savmanın çaresine bakacaklar.

Neden böyle olmak zorunda? Düğün usullerini, adabını belirleme işi, düğünü idare eden sunucuya, şarkıcıya, piyaniste teslim edilebilecek bir iş midir? Bu işi ciddiyetle yapabilecek, tarihten de, medeniyet fikrinden de, batıdan da doğudan da haberdar, dini, kültürel hassasiyetlerin, hudutların farkında “düğün danışmanlarımız” olsa iyi olmaz mıydı?

Mesela siz sevdiklerinizin düğününü yönlendiren kişinin, ağzına yapıştırdığı mikrofonla bangır bangır yeri göğü inletirken, yılışık bir edayla “genç çiftimizi” dans pistine davet eden bir kasaba çalgıcısı olmaktan ziyade Yakup Kadri’nin Kiralık Konak’ındaki şu satırları kafasının içinde evirip çeviren birisi olmasını tercih etmez miydiniz?

Naim Efendi, mutaassıp bir adam değildi; harem ve selamlık usullerinden çoktan vazgeçmişti. Seniha’yı ve kızını erkekler içinde başı açık görmeye çoktan alışmıştı. Fakat, bazı yeni adetleri sadece güzel ve hoş bulmuyordu. Nitekim, yeni tarz evlenmeler de ona, fena olmaktan ziyade, çirkin ve tatsız geliyordu. Düğünden evvel birbirlerini o kadar iyi tanıyan kızla oğlan için gelin olmanın, güvey girmenin artık ne sırrı, ne heyecanı, ne cazibesi kalır? Duvağı açan el titremeden, duvağı açılan yüz kızarmadan birbirine yaklaşanların düğünlerindeki sevinç ve saadetin manası nedir? Ah, yeni yetişen nesil ne acınacak bir haldeydi? Yarınki çocuklar saygı, itaat ve görenek gibi kayıtlardan kurtulacak, fakat aynı zamanda bu kayıtların temin ettiği zevklerden, saadetlerden de mahrum kalacaktı.

(Yakup Kadri Karaosmanoğlu – Kiralık KonakSayfa 42)

Bu satırlarda, düğün evlerini tüm eğlence unsurlarından ayıklayarak bir tür cenaze evine yahut militan toplantısına çevirmeyi asla kastetmediğimin altını çizmek isterim. Çoktan ölmüş bir takım adetleri mezardan çıkartıp hortlatmaktan da bahsetmiyorum. Ruhumuzu bir hastalık gibi saran ikili düşünceden, eklektizmden kurtulmaktan, hayatımızın elimizden kaçırdığımız dizginlerini yeniden yakalamaktan bahsediyorum. İnançlarımızı hiçe sayan, medeniyetimize, kültürümüze şaka muamelesi yapan, kıblesini çoktan kaybetmiş kimselerin kendi kafa karışıklıklarını dayatmalarına karşı “one minute” diyebilmekten bahsediyorum.

“İyi güzel de hani nerede o ‘düğün danışmanları’” diyen sesleri işitir gibiyim. Aslında temel problemimiz başta belirttiğim gibi birçok medeniyet meselesi gibi “düğün” meselesine fazla kafa yormuyor olmamız. Medeniyetimizi yeniden ihya etme iddiasındaysak bu tür meseleleri kendimize dert edinmemiz gerekiyor. Ne kadar çok kişi bu arayışa girerse, ümid ediyorum ki bahsettiğim nitelikte “düğün danışmanları” hayat okulunda o kadar hızlı bir şekilde yetişeceklerdir. Büyük ihtimal bu fakültenin ilk mezunları da bu meseleyi ilk dert edinenler olacaktır.

twitter: @salihcenap

Reklamlar

Ne Sihirdir Ne Keramet, Kendini Bilmektir Marifet

İllüzyonist, elinde tuttuğu karta yahut şapkasına odaklanmamızı ister. Az sonra gözlerimiz önünde gerçekleşecek ve bizi hayretler içinde bırakacak “numarayı” kavramak, esasında ne olduğunu izah edebilmek için tüm dikkatimizi –tam da illüzyonistin arzu ettiği gibi- istenen noktaya teksif ederiz. Aslında ne kadar yoğunlaşırsak, ne kadar konsantre olup kendimizi verirsek, garip bir şekilde “numarayı” anlamaktan o kadar uzaklaşmış oluruz. Çünkü “numara” dikkatimizi yoğunlaştırdığımız yerde değil, dikkat ordularımızı sevk ederken boş bıraktığımız mevzilerde gerçekleşecektir.

İllüzyonistlere dilimizde “gözbağcı” denilmesi enteresandır. Gerçekten de bu meslekte işin püf noktası, seyircinin gözünün en iyi gördüğünü sandığı anda bağlanmasıdır.

İllüzyonistlerin istifade ettiği zaafımız, aslında küçük bir bölgeyi doğru dürüst görebildiğimiz halde, tüm resmi gördüğümüzü sanıyor olmamız. Dikkatimizi odakladığımız nesneyi tüm hatlarıyla keskin bir netlikle gördüğümüzü kabul etsek bile, o dar dikkat alanımızın hemen çevresinde beynimizin algıladığı görüntü flulaşıyor, tüm teferruatını kaybediyor. İşte tam burada, kendi zihnimizin sebep olduğu derin yanılgımız ortaya çıkıyor.  Beynimiz, sadece küçük bir kısmına odaklandığımız manzaranın sanki her tarafını aynı netlikte görüyormuşuz gibi, büyük resmi tamamlayıveriyor. Bu koca flu resmin netliğine o kadar kaniyiz ki, nasıl olup da o tavşanın “gözümüzün önünde” ansızın peydahlanıverdiğine yahut az önce illüzyonistin elinde tuttuğundan emin olduğumuz iskambil kartının bir anda sırra kadem bastığına akıl sır erdiremiyoruz!

İnsan beyninin bu bahsedilen maluliyeti ile ilgili hoş bir deney var. Aşağıdaki videoda beyaz formalı takımın kaç pas yaptığını saymamız isteniyor.

Bahsettiğimiz illüzyon şaşkınlığına benzer halleri günlük hayatlarımızda sık sık tecrübe ediyoruz. Hiç gündem sıkıntısı yaşamadığımız ülkemizde, hemen her gün çeşitli konularda hızlıca bilgi edinmek ve kanaat oluşturmak için gazeteleri, dergileri, internet sayfalarını okuyor, radyoları dinliyor, televizyonlarda “uzmanları” seyrediyoruz.

Aslında bu halimizle, farkında bile olmadan, toplum mühendislerinin, sosyal gözbağcıların açık hedefi haline geliyoruz.

Televizyonlara, gazetelere, internete, hatta kitaplara başvurup tam “senaryoyu” çözdük derken, bir de bakıyoruz ki hayatımızda en “kötü” diye bellediğimiz şahsiyetler imdat beklediğimiz kurtarıcılar olma yoluna girmiş. Kahramanlarımız, başrol oyuncularımız bir anda figüranlaşmış.

Şaşırıyoruz, afallıyoruz, hayrete hatta bazen dehşete düşüyoruz.

Peki, neden böyle oluyor?

Beynimiz odaklandığımız yer dışında pek de göremediğimiz yerlerin görüntüsünü “tamamlıyor” demiştik. Benzer şekilde beynimiz, detaylarını etraflıca ve derinlemesine öğrenemediği mevzuların eksik taraflarını, sübjektif “inançlarımız” istikametinde “tamamlıyor”. Başka bir deyişle bir mesele hakkında asıl kanaatimizi, odaklandığımız küçücük bölgenin dışında kalan koca alan hakkındaki inançlarımızdan oluşturuyoruz.

Kanaatlerimizi hakikate göre değil, hakikatin kafamızdaki çarpıtılmış bir versiyonu üzerine inşa ediyoruz.

Anlama gayretimiz esnasında önyargısız ve objektif olduğumuzu düşünmemizin bizzat kendisi açık bir yanılgı aslında! Çünkü okumak için seçtiğimiz kaynaklardan, sesine kulak vermek üzere kapısını çaldığımız düşünürlere kadar gayet önyargılı tercihler yapıyoruz. Mesela mevzu tarihse, önceden itimad ve itibar ettiğimiz bir tarihçinin ne dediğine bakıyoruz. Mevzu siyasiyse kimsecikler kendi partisinin liderinden başkasının ne dediğine kulak asmıyor. Mevzu dinî ise kimse, kendi hocasından başka kimsenin sözlerine iltifat etmiyor.

İşin kötüsü, o “kanaat önderleri” bizimle aynı illüzyonun seyircileri oluyorlar çok zaman. Onların manipülasyonu geniş kitlelerin manipülasyonunu kolaylaştırıyor.

Çok az insan görmesi için gözüne sokulanın ötesini sorgulayabiliyor.

Bir örnek: Türk bayrağının indirilmesi hadisesi

2014 yılının ilk baharında özellikle kitle iletişim araçlarıyla aydınlatılan (!) insanımızın “bir bayrak indirme hadisesi” karşısında verdiği tepkiyi ele alalım.

Haber ajansları, 8 Haziran 2014 günü, adeta toplumu infiale sevketsin diye “üretilmiş” bir hadisenin haberini verdiler. Diyarbakır Lice’de 2’nci Hava Kuvvet Komutanlığı’na ait bölgedeki Türk bayrağı PKK sempatizanları tarafından indirilmişti.

Video görüntülerinde “asıl” hadise çok belli değildi. Bayrak indirme anı her nedense videoya alınamamış ama kare kare fotoğraflanmıştı.

Bayrağın indirilmesi
Bayrağın indirilmesi

Fotoğraf kareleri internette, sosyal medyada arzu edilen infiali kısa sürede sağladı. Böyle bir şey nasıl kabul edilebilirdi? Çocukluğundan beri, bayrağını selamlamadan uçan kuşun bile yuvasını bozması gerektiği belletilmiş kitlelerin kışkırtılması çok zor olmamıştı.

Şimdi gözlerimizin önünde cereyan eden bu “müessif” hadisede nedense kimsenin görmediği garipliğe dikkat çekelim. Diyelim ki PKK sempatizanısınız ve askeri bir birliğe girip bayrağı indirecek kadar gözü karasınız. Acaba bunun için, akrobatik kabiliyetlerinizi sergilerken açık bir hedef haline geleceğinizi bile bile bayrak direğine mi tırmanırdınız? Yoksa direğin dibinde bayrağı göndere çekmek için kullanılan mekanizmadaki ipi çözerek bayrağı kolaylıkla indirmeyi mi tercih ederdiniz?

Eğer yüzü saklı eylemcinin niyeti bayrağı indirmekten ibaret olsaydı elbette ki normal yolu tercih ederdi ama o vakit bu infial malzemesi üretilememiş olurdu. Görüldüğü gibi, bu hadisede kanaat oluşturmak için gereken “bilginin” aslında bizzat kendisi son derece manipülatif. Bu garabetin sorgulanmaması için hislerin tahrikinin devreye nasıl sokulduğunu da görmüş oluyoruz.

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak!

Buradan hareketle Uğur Mumcu’nun, ilk görünüşte güzel bir aforizma gibi görünen meşhur sözünü tenkid etmek mümkün: “Bir konuda bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olunmaz.

Acaba bu önerme ne kadar doğru?

Bir konuda bilgi sahibi olmanın ehemmiyetini elbette küçümseyecek değiliz ama bilgi edinme sürecinin sübjektif kanaatlerden yahut fikirlerden azade bir süreç olduğunu iddia etmek yanlış.

Başka bir deyişle, bir konuda başlangıçta hiçbir kanaat sahibi olmadan bilgi edinilebileceği düşüncesi fazlaca steril ve ütopik! Bilgi edinme süreci denilen şey aslında, zaten edinilmiş kanaatlere aklî deliller bulma ve o kanaatlerin yanlışlığını ispat eden gerçekleri inkâr etme, yok sayma yahut ihmâl etme sürecidir.

Bu ne demek?

Bu en keskin kanaatlere sahip olduğumuz, “adımız gibi bildiğimiz” konularda bile çok fena yanılıyor olabiliriz demek! Çünkü neticede gördüğümüz, hakikatin tümü değil inançlarımız süzgecinden geçerken deforme olmuş küçük bir parçası. Çünkü çoğu kez kendi kanaatimiz sandığımız şey bizimle aynı kusurlara sahip başka insanların doğruluğu meşkûk kanaatleri.

Bu bilgiler ışığında “kanaatlerimizi” mütemadiyen ve ciddiyetle sorgulamamız lazım. Soru beyin konforumuzu bozsa da sormalıyız:

Acaba bir çok mevzuda çok fena yanılıyor olabilir miyiz?

Acaba o çok sarsılmaz inançlarımız az sonra bir sihirbazın şapkasında gözden kaybolacak tavşanlardan farksız olabilir mi?

Twitter: @salihcenap

Bin yıl öteden Ankaralı İbocan, Peçenekli Süleyman, Yenikentli Nadir, Ayaşlı Serhat, Şentepeli Şükrü ve Müzik Kültürümüz

Günümüzden bin yıl sonra, arkeologlar, antropologlar, müzik tarihçileri “Ankara’da bin yıl önce yaşamış Müslüman Türkler’in nasıl bir müzik kültürü varmış” diye merak etseler ve araştırsalar ne bulurlar, nasıl sonuçlara ulaşırlardı dersiniz?

Ses ve görüntü kayıtlarının o zamana kadar kısmen de olsa muhafaza edilebileceğini varsayarsak “geleceğin arkeologları” mutlaka Ankara’lı Turgut, Ankara’lı Coşkun, Ankara’lı Yasemin, Ankara’lı Namık, Ankara’lı İbocan, Peçenekli Süleyman, Teksaslı Özcan, Yenikentli Nadir, Ayaşlı Serhat, Şentepeli Şükrü, Oğuz Yılmaz gibi çok sayıda mahalli sanatçı ismiyle karşılaşacaktır.  Bu sanatçıların sahne isimlerindeki coğrafi vurgu elbette dikkatlerini çekecektir. Müzik tarihçilerinin, elektro bağlama ve elektronik davul makinesinin karakterize ettiği bu müzik hakkında söyleyecekleri neler olacaktır acaba? Kimilerince Ankara’nın istiklal marşı sayılan misket ve hüdayda türkülerinin, birkaç notası değiştirilmiş varyasyonlarından ibaret melodiler üzerine değişik sözler yazılarak elde edilen eserler, bunların icra edildiği mekânlar, icracıların kıyafetleri, halleri ve bu müziğin dinleyici kitlesi, müstakbel araştırmacılar için çok renkli bir araştırma konusu olacaktır.

İstikbalin antropologları, muhteva, seviye ve nitelik tartışmalarını ikinci planda ele alacaklarından, bugünün Ankara’sında yeniden üretilen mahalli kültürün, hâlâ atan bir nabza işaret etmekte olduğunu daha rahat göreceklerdir. Yöre insanının –elektronik aparatlarla desteklenmiş olsa da- kendi enstrümanlarıyla, kendi tarzında, kendi sözleri ve espri anlayışı çerçevesinde “yeni” bir şeyler söylemiş olmasının kıymetini takdir edeceklerdir.

Geleceğin antropologlarının bugünü anlamak için yapacakları çalışmalarda, bahse konu şarkıların neredeyse tamamının arkasındaki temel motif olan “âlemcilik” ister istemez dikkat çekecek, araştırmalar nezdinde çok mühim bir anahtar kelime olacaktır. Alkolizm, sarhoşluğa övgü, aşırı cinsellik vurgusu, zaman zaman uyuşturucu göndermeleri, para savurganlığı, bohem bir hayat ve biraz da komiklik sosu, “âlemciliği” tanımlayan alt unsurlar olarak görülecektir.

Bu manzara karşısında, bin yıl sonranın araştırmacıları muhtemelen içinden kolay kolay çıkamayacakları şu müşkül soruyu soracaklardır: Eldeki tüm kayıtlara göre insanlarının dindarlaştığının, muhafazakârlaştığının, İslami köklerine döndüğünün bilindiği bir dönemde, “âlemcilik” neden ve nasıl böyle ilgi uyandırdı? Siyasal İslamcılığın hayli öne çıktığı, geniş kitlelerden destek gördüğü, hatta toplumun belli kesimlerine göre “oldukça boğucu bir baskı olarak” kendini hissettirdiği zamanlarda böylesine dindarlığa, muhafazakârlığa her yönüyle aykırı bir eğlence anlayışı nasıl neşvünema bulabildi?

Bin sene sonrasına bugünden bir iyilik yapalım ve belki o günlere erişir ümidiyle bu “müşkül” suale naçizane cevabımızı kayıtlara geçirelim.

Meselenin bizce iki cephesi var.

Birincisi, bu müziğin ve hayat tarzının tüketici kitlesiyle ilgili. Yukarıda bahsi geçen dindar kitlelerin hiçbir zaman büyük oranlarda “âlemciliğin müşterisi” olmadığını söylemek sanırız yanlış olmaz. Öte taraftan bu müziğin ve hayat tarzının müşterisi olan kitlenin içinde, siyaseten güçlenen İslami anlayışa garip bir şekilde destek verenlerin azımsanmayacak sayıda oldukları tesbitini yapmak da mümkün. Yani çelişkili görünen iki hayat kavrayışının yükseliş sebepleri arasında doğrudan bir korelasyon aramak doğru değil.

İkincisi, yükselen sosyal sınıfların henüz en iptidai seviyede bile olsa kendi müzik kültürlerini üretememiş olmasıyla ilgili. Ülkede adım adım baskılardan yakasını kurtaran geniş dindar halk kesimleri, demokrasinin cilvesiyle kısa zamanda elde etmiş oldukları iktidar koltuklarına, birçok açıdan hayli hazırlıksız olarak yerleştiler.  Mazide üretilmiş yüksek kaliteli eserlerin hiçbir yenilik katılmadan tekrarlanmasında bile ciddi sıkıntılar yaşarken yeni ve orijinal bir musiki tarzının ortaya konması bugünden yarına mümkün görünmüyor. Geçmişle atılan köprülerin yeniden inşası vakit alacak gibi görünüyor. Elbette başarılı denemeler var ama bunlar genelde entelektüel seviye açısından “havas” sayılacak küçük gruplarda ilgi uyandırıp takdir görürken geniş kitlelere “şimdilik” mal olamıyor.

Bin yıl sonrasının mütecessis araştırmacılarına selam ve sevgilerimizle…

Salih Cenap Baydar

Twitter:@salihcenap

7 Haziran 2014

Medeniyetimizin Nabzı Atıyor mu?

Medeniyetlerin yaşayıp yaşamadıklarını anlamak için tıpkı diğer canlılar gibi, kalp atışlarına bakmak gerekir. Medeniyet bir iddiadır, bir prensibin sancağının altında toplanan insanların dünyanın geri kalanına meydan okumasıdır. Eğer bir iddianız, uğrunda dünyayı karşınıza almaktan çekinmeyeceğiniz bir mefkûreniz yoksa, ekonominizin dünyanın kaçıncı ekonomisi olduğu, ordunuzun envanterinde kaç füze olduğu, hatta ürettiğiniz teknolojilerin size getirdiği zenginlik bile bir istatistiktir o kadar. İhtiyar ve güçten düşmüş gibi görünen medeniyetimizin nabzını, ordunun ardına çil çil serptiği kubbelerin mermerlerinde arayan Necip Fazıl’ın şair sezişi ne kadar etkileyicidir:

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?
Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?
Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!

Bugün zincirlerimizi kırıp “öz vatanımızda parya” olmaktan kurtulma yolunda küçük, ürkek ama ümit verici adımlar atıyor gibi görünüyoruz. Kadim medeniyetimizi yeniden ihya etmenin hiç olmasa hayali tüllenmeye başladı düşünce ufuklarımızda ama medeniyetimizin nabzı maalesef hâlâ pek zayıf. Nabzı kuvvetlendirmek için medeniyet iddiamız çerçevesinde önce temel iddiamızı hatırlayıp, o istikamette kültürümüzü yeniden üretmemiz gerekiyor.

Son zamanlarda hemen hemen tüm şehirlerimizde birbirinin peşi sıra yeni hüsn-ü hat, tezhib, ney, minyatür, katı’, ebru, Osmanlıca kursları açılıyor.

Kimine göre, kamusal alanda “görünür olma” hakkını daha yeni elde eden Anadolu insanı varlığını temellendirmeye, anlamlandırmaya ve kıymetlendirmeye çalışıyor. İnsanımız “düştüğü yerden kalkma” gayretinde. Bu yönde her çaba, medeniyetimizin uzun hastalık döneminden sonra nekahet devresini tamamlarken verdiği, sıhhatine yeniden kavuşma sinyalleri…

Kimine göre ‘irrasyonel’ hislerin istismarı üzerinden elde edilen rantın çevirdiği bir çarktan başka bir şey değil bu. Çoktan ölmüş medeniyetimize bir sunî teneffüs çabası…

Kapitalist batı medeniyeti, maddeten ve fikren sömürgeleştirdiği toprakların sakinlerinin beyinlerine ‘homo economicus’ olmaları gerektiği fikrini “eker”. Bu anlayışa göre dünya, kaynakların yetersiz olduğu bir yerdir. Kavga çetindir. Bu dünyanın insanları ellerinde hesap makinesiyle gezip, kârlarını azami seviyeye çekmek için durmadan hesap yapmalı, çok çalışmalıdırlar. Ahlak gibi, mefkûre gibi “romantik” hevesler adına zararı göze almak  “irrasyonel” ve aptalcadır. Geçmiş geçmişte kalmıştır. Delikanlılık devirleri kapanmıştır. Bugünün insanın yegâne ideali sessizce ve itirazsızca çalışıp daha çok üretmek, daha çok kazanmak ve daha çok harcamak olmalıdır. Başka idealler edinmek kapitalizm dinince günahtır!

Bu “ekilen” fikrin tuttuğu zihinlerin sahipleri, tabîi olarak kadim medeniyetimizin bir daha dirilmemek üzere çoktan çürüyüp yok olduğunu düşünmeye meyilliler. Birer “homo economicus” olarak yukarıda bahsettiğimiz faaliyetleri, “kapitalizm dininin günahkârlarının” yani “cahil” halkın irrasyonel hayalleri üzerinde kâr etmeye çalışan siyasetçilerin, iş adamlarının “ticari” faaliyetleri gibi görüyorlar. Bu faaliyetlerin hızla artmasını da getirdiği kârın büyüklüğüne bağlıyorlar. Bu faaliyetlere, birer “homo economicus” olarak, orta ve uzun vadede kendilerine zarar vereceğini düşündüklerinden muhalefet ediyorlar. Ellerindeki tüm vasıtalarla “cahil” insanları aydınlatmaya, bu yolun doğru yol olmadığına iknaya çalışıyorlar.

Öte tarafta, içinde ümidi yeşertenler açısından bu faaliyetler, yitirilen hafızayı yeniden kazanmak için atılan mühim adımlar. Zayıflasa da yok olmamış, sessiz ve derinden atmaya devam etmiş nabzın güçlenmesi için küçük temrinler. Vücudun iyileşmek için kendisi ile mücadelesi. Ama hasta yatağında yeniden kımıldanmayı başarabilmekten, yeniden harp meydanlarında cevelan etmeye uzun ve zorlu bir yol var.

Kim haklı? Medeniyetimizin nabzı atıyor mu, yoksa çoktan durdu mu? Bir “diriliş” mümkün mü yoksa bunlar ham hayaller mi? Bunu zaman gösterecek.

1 Haziran 2014

Twitter: @salihcenap

Üç Ankara – 2

2000’lı yılların Ankara’sını hangi medeniyet algısı, hangi şehir hayatı kavrayışı, hangi şehir planlama yönelişi şekillendirmektedir?

Muhtemelen gelecek nesiller bu suallere, bizden daha sarih ve doğru cevaplar verecektir. İçinde yaşadığımız şehre bugün baktığımızda, herşeyden önce sınırları belli, doğru dürüst bir zihnî altyapı üzerine inşa edilmiş “sağlam” bir şehir felsefesi bulmakta zorlanıyoruz.

Mesela bir asırdır batılılaşma fikri ile beraber, “biz anadolu köylülerinin” kafasına adeta çakılan, şehir planlamasında geometrik düzen-intizam fikrini, içselleştirmek bir tarafa, bu fikirle savaşma noktasında olduğumuzu tespit etmek güç değil.

Bu fikirle savaşmanın hiç de yanlış bir tarafı yok! Batının kültürel hegomonyasına bir yerde sistematik bir aksül amel olması, bir alternatif arayışı, “tek doğru batının doğrusu değildir” çıkışı ne güzel, ne âlâ olurdu! Ama müşahede ettiğimiz tablo bir karşı çıkış, bir meydan okuma olmaktan pek uzak maalesef.

Görebildiğimiz, iddiasız,  tarihsiz, medeniyetsiz, sistemsiz bir yuvarlanıp gitme hâli sadece…

Şuursuzca bir sürüklenme hâli…

Hızla gelişen, genişleyen şehrin, hummalı bir inşaat faaliyeti çerçevesinde devasa şantiyelere dönüşmüş yeni yerleşim yerlerini şöyle bir gezin. Gördükleriniz, sanki insanlar bir başlangıç çizgisi ardında toplanmış da, kendilerine “koş” denildiğinde herbiri boş arazide bulduğu ilk yeri çevirip kafasına –ve parasına- göre bir bina inşaatına girişmiş gibi bir his uyandıracaktır. Aynı mahallede hatta aynı caddede herbiri başka tarafa bakan binalar arasında gökdelen misali kırk elli katlı binalarla, beş katlı apartmanları yan yana göreceksiniz.

Adeta insanlar yerine binaların yalın kılıç karşıkarşıya geldikleri bir ortaçağ harbinden bir enstantane!

Yahut meçhûl bir harbin, henüz dumanı tüten enkazı..

Sadece binalarımızın hali mi perişan? Yollarımıza ne demeli?..

Herşeyin sıfırdan yapıldığı, mahallelerin daha yeni yeni kurulduğu bölgeleri tasarlayanlar, kendilerini sanki yüzlerce sene önce, ne trafik, ne yol, ne park derdinin olmadığı devirlerde kurulmuş şehirlerde yaşıyormuş gibi hissediyor olacaklar ki yolların genişliği, trafik ve park yeri meselelerini kafalarını pek de takmamış gibi görünüyorlar.

Western filmlerde klişedir, kovboylar atlarını barın önünde bir yere bağlayıp içeri girerler ama evlerine gittiklerinde atlarının korunması ve rahat etmesi için ahırları vardır. Bugünün “modern” Ankara’sını inşa edenlerin aklına nedense, akşam işten dönen insanların modern atlar diye tavsif edilebilecek arabalarını koyacakları park yerlerini planlamak bir türlü gelmemektedir. Daha çok ikinci Ankara’nın semtleri sayılabilecek Bahçelievler, Kurtuluş, Demetevler ya da Keçiören’de özellikle akşam vakitleri yollar yol olmaktan çok park yerlerine dönüşmekte şehrin damarları tıkanmakta, kalp atışları yavaşlamaktadır. Bu böyleyken üçüncü Ankara’nın mimarları, karşılarındaki vahim tablodan bir türlü ders çıkaramamaktadırlar. Sincan, Etimesgut, Serhat gibi ‘yeni’ yerleşim bölgeleri de eskilerin kaderini paylaşmaktadırlar.

Askerlere “açık arazide yön bulma” konusu anlatılırken, teorik olarak müslüman mezarlarına bakarak yön bulunabileceği, zira müslüman mezarlarının kıbleye –yani aşağı yukarı güneye- doğru kazıldığı anlatılır. Bugün müslüman mezarlıklarını ziyaret edenler, birbirine doksan derece açıyla yerleşmiş mezarları görünce bu teorik bilginin pratikte artık bir işe yaramayacağını teslim ederler.

Canımızı acıtsa da söylememiz lazım: Maalesef üçüncü Ankara, yani ikibinli yılların Ankara’sı da bahse konu mezarlıklarımız gibi “kıblesini kaybetmiş” vaziyette.

Medeniyeti küllerinden yeniden yükseltmek, düştüğümüz yerden kalkmak iddiasını dillendiren insanların yönettiği şehri böyle mi olmalıydı?..

Twitter: @salihcenap

Üç Ankara – 1

Ankara’nın, tüm o modern makyajının altında, bir orta anadolu bozkır kasabası mevcudiyetini hep muhafaza eder.  Şehrin bozkır ruhu, her mevsim gri betonlar arasından, kara asfaltların altından belli şekillerde kendini hissettirir. Bozkırın en güzel zamanı ilkbahar ve sonbahar zamanıdır. Bu yüzden Ankara ilk ve son baharda bambaşka bir çehre kazanarak gülümser sakinlerinin yüzüne.

Yine bir bozkır baharının sevinçli canlılığı taşıyor bugünlerde Ankara sokaklarından. “Sıcak ve kurak” yazdan esintiler hissedilmeye başlandı bile. Başını kaldırıp gökyüzünü adeta istila etmiş binaların arasından bakmayı hatırlayanlara masmavi bir gökyüzü tebessüm ediyor. Hafif bir bozkır esintisi geziniyor caddelerde.

Ankara, batıcı-pozitivist bir dünya görüşünü benimseyen insanların, özellikle Avrupa’nın tabiat anlayışı çerçevesinde bir bozkır kasabasından batılı bir şehir çıkartma denemesidir. Bu kavrayışa kökten yabancı olan kadim, tabiat ve “tabiat karşısında insan” kavrayışımızın mahsulü olan “eski Ankara” ile “yeni Ankara” arasında ciddi farklar mevcuttur.

Hilmi Yavuz, “Türkiye’nin Zihin Tarihi” isimli eserinde bakın batılı tabiat kavrayışıyla bizim kadim kavrayışımız arasındaki farka nasıl dikkat çekiyor:

“Osmanlı kültürü, bu dünyayı, kullanılabilir bir dünya kılmayı amaçlayan bir kültür değildir. Dünyayı kullanılabilir kılmak, bu dünyayı enstrümantal aklın (yani, doğa bilimlerinin ve teknolojinin) bir nesnesi durumuna getirmeyi içeriyor. Doğayı bütünüyle temellük etmek, onu insanî amaçlar için ehlî ve kullanılabilir kılmak, Osmanlı kültürünün değil, Batı (Avrupa) kültürünün ayırt edici özelliğidir. Bilim ve teknolojinin gelişmesi ile doğanın temellük edilmesi veya dünyanın kullanılabilir bir dünya haline getirilmesi arasındaki bağıntı, Osmanlı kültüründe kurulamaz. Osmanlı’da bilim ve teknolojinin, kendine özgü bir doğrultusu olmuştur ve bu dünyayı, kullanılabilir kılmakla ilgili değildir.

Osmanlı kültürü, doğayı, kullanılabilir bir dünya olarak temellük edilecek bir şey olarak görmüyor; onun için (Osmanlı insanı için) doğa, bir temâşâ (contemplation) nesnesidir.”

Hilmi Yavuz – Türkiye’nin Zihin Tarihi (sf. 14)

Ankara’nın 1930’larda çekilmiş fotoğraflarına baktığımızda tabiatı bir temâşâ nesnesi olarak değil, tamamen temellük edilecek, ehlîleştirilecek ve nihayet kullanıma arz edilecek bir vasıta gibi gören kavrayışın müdahalesini derhal farketmemek mümkün değildir. Artık insanlık tabiat karşısında mahkum değildir! Bilakis tabiata meydan okuma mevkiindedir. Su ihtiyacı için bir dere kenarına yerleşen, soğuk rüzgârlardan korunmak için bir dağ yamacını mesken tutan, aç kalmamak için verimli topraklara köyler kuran insanların devri kapanmıştır. Gerekirse yerin böğrü delinecek metrelerce derinlerden yer altı suları çıkarılacak, yahut uzak derelerin suları dizginlenip istenilen yere akıtılacaktır. Soğuktan korunma için tabiattan medet ummaya hacet kalmamıştır. Tabiata meydan okurcasına dikilen betonarme binaların ısı izolasyonu için akla hayale gelmedik kimyasallar üretecek fabrikalar homurtularıyla iş başındadır. Toprak verimli değilmiş ne gam! Doğru gübre ve sulama teknikleriyle toprak “yola getirilecektir”…

İnsanlar gibi evlerin birbirine sokulmasına artık gerek yoktur. Daracık daracık sokaklarda kızların misket yuvarladığı günler tarih olacaktır. Geniş yollar açılacak, tozumasına bile müsaade etmemek için toprağın yüzü ziftle kaplanacak, yollar hiç bir tümsek bırakılmayacak şekilde ”düzeltilecektir”.

Yeni şehrimizde ağaçlar, çalılar, çiçekler, ancak peyzaj mimarlarının elindeki süs unsurları olarak kendilerine yer bulacaklardır.

Osmanlının tozlu bozkır kasabası Ankara birinci Ankara sayılırsa, cumhuriyetin ilk yıllarının “her bahtı karanın görmek istediği” Ankara’sı ikinci Ankara’dır.

Bir de 2000’li yılların Ankara’sı var ki ona üçüncü Ankara demek istiyorum.

Üçüncü Ankara’yı, diğerlerinden ayrıştıran ve tanımlayan temel fikir nedir, bunu bir sonraki yazımıda ele almaya çalışacağım.

Twitter: @salihcenap

Avatar: İslam’ın içine sızmış bir Hindu inancı

Ehl-i tasavvufça benimsendiği görülen, “insanların aslında tanrının yeryüzündeki birer projeksiyonu -tecellisi- olduğu” yönündeki İslam dışı, batıl inanç aslında Hinduizm kökenlidir. Bazı kimselerin insani kusurlarından çile, oruç, ibadet, zikir vs. ile arınarak adım adım -haşa- içlerindeki tanrıyı “maskeleyen” tüm unsurlardan kurtuldukları bir “seyr-i süluk” neticesinde “Mürşid-i Kamil” sıfatıyla “fenafillah” olacakları, “yani Allah’ta kaybolacakları”, başka bir değişle sadece bir yansımadan ibaret olan kendi benliklerinden kurtulup o yansımanın aslı olan Allah’a dönüşecekleri inancı da bu Hint kökenli batıl inançların İslam kıyafetlerine sokulmuş halidir.
Kâh Abdülkadir Geylani, kâh Mevlana, kâh Bayezid-i Bestamî, kâh diğer “tasavvuf büyükleri” için anlatılan efsaneleri, “şathiyat hikâyelerini” bilirsiniz. Tasavvufcular, bu kişilerin bir kendinden geçme (vecd) halinde ne söylediklerini bilemedikleri için açıkça küfür olan bu sözleri söyleseler bile mazur sayılmaları gerektiğini ileri sürer. Mesela Hallac-ı Mansur’un “Enel hak – Ben Allah’ım” lafını, yahut Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm Yunus diye göründüm” lafını, ya da Bayezid-i Bestami’nin “Sûbhaneû Şanûhû – Kendimi Kendimi (noksanlıklardan) tenzih ederim, şanım ne de yücedir !” lafını böyle zamanlarda söylediklerini, o anda aslında kendilerinde olmadıkları için (yani aslında konuşan onlar değil bizzat -haşa- Allah’ın kendisi olduğu için) söylediklerinden sorumlu tutulmamaları gerektiğini ileri sürerler.
Şimdi bu anlattıklarıma bir örnek vereceğim. Başka bir çok yerde benzer versiyonları bulunabilecek olan şu “anektodu” http://seyhmehmetpehlivanli.blogcu.com/efendimiz-seyh-mehmet-pehlivanli-hz/10593467 adresinden aldım:

Beyazıd-ı Bestami Hz. Bir gün sohbet ederken : “Sûbhaneû Şanûhû “ (Benim Şanım Yücedir) dedi. Müridleri Efendim böyle söylediniz diyince, Onu ben söylemedim dedi, mübarek. Müridler hayır efendim, söylediniz dediler.
Burada ince bir nokta var. Mürid-Şeyh ilişkisi. Onlar hakkı söyler, onlara tabi olup teslim olanlar hidayete erenlerdir. O mübarek o an başka bir makamdadır. Yoksa hâşâ kul hiç Allah Olur mu?
Şair ne güzel söylüyor:
Sen çekilirse aradan geriye kalır YARADAN.
O mübarek sözüne itiraz eden müridlere :
– “Evladım eğer benim ağzımdan bir daha böyle bir söz duyarsanız bana saldırın elinizde o an ne varsa bana fırlatın” buyurdular.
Bir sohbetinde yine mübarek “Sûbhaneû Şanûhû” diyince müridler ellerinde kama, kılıç, bıçak ne varsa mübareğin üzerine atıyordu ki; kim bir şey atmaya yeltendiyse 15–20 metre geriye fırladı. Büyük bir dehşetle sarsıldılar.
O anda Allah’ın nuru zuhur etti, sırra bak!
Hallac-ı Mansur da “Ene’l-Hak” (ben Hakkım) dediğinde de aynısı oldu.

Şu kısa sahne, Avatar: The Last Air Bender (Avatar: Son Hava Bükücü) çizgi dizisinden. Bu sahnede avatar olan, yani tanrının yeryüzündeki yansıması olan “Aang” karakteri, yukarıdaki anektodda bahsedilen vecd halinde tanrıyla bir olma, yahut tanrıya dönüşme anını yaşıyor. O anda kendi arkadaşlarını bile tanımadığına ve dostunu bile yukarıdaki menkıbedeki gibi nasıl 15-20 metre savurduğuna dikkat çekmek istiyorum. Daha sonra “normale” döndüğünde o anda neler yaptığını hatırlamayacaktır. Aang’in bu dizide defalarca bu “avatar state” içine girdiği ve “tanrısal” yetenekler sergilediğini görebilirsiniz…

Avatar bir Hinduizm konsepti, Hindu inancı. Wikipedi şu bilgiyi veriyor:

In Hinduism, an avatar /ˈævətɑr/ (Hindustani: [əʋˈt̪aːr], from Sanskrit अवतार avatāra “descent”) is a deliberate descent of a deity to Earth, or a descent of the Supreme Being (e.g., Vishnu for Vaishnavites), and is mostly translated into English as “incarnation”, but more accurately as “appearance” or “manifestation”.
The phenomenon of an avatar [3] is observed in Hinduism, Ayyavazhi, and Sikhism only.
http://en.wikipedia.org/wiki/Avatar

Avatar’ın Türkçe’ye en doğru tercümesi “tanrının yeryüzündeki tecellisi” şeklinde olurdu sanırım…

Türkçe Vikipedi’de de şöyle deniyor:

Avatar, Hint mitolojisine göre tanrıların yeryüzüne indiklerinde büründükleri şekillerdir. Balarama, Sri, Varaha gibi isimler alan avatarlar, hikâyelere konu olmuştur. Avatar, Sanskritçede ava; aşağı ve tar: iniş anlamına gelen sözcüklerin birleşiminden oluşturulmuş olup bilgi anlamına gelen veda’nın gökyüzünden yeryüzüne; havadan, ateşten, sudan veya topraktan olana inmesi ve ona dahil olması anlamındadır.
Avatar inanışı, MÖ 1500-1000 yılları arasında yazıya dökülen Vedalara dayanmaktadır.
http://tr.wikipedia.org/wiki/Avatar