Delil Üretme

Son yıllarda, özellikle Ergenekon yargılamalarından sonra sıkça işitir olduğumuz bir şikâyet mevzuu oldu “delil üretme”.  Samimiyetle kulak verdiğimizde, gerçek olmaları halinde vicdan sahibi herkesi isyan ettirecek hikâyeler duyuyorduk. İnsanlar, sistemli bir şekilde iftiraya uğradıklarını, varlığından bile haberdar olmadıkları “sahte delillerle” mahkûm edildiklerini söylüyorlardı. Bugün keser döndü sap döndü, çok benzer iddiaları bu sefer başkalarından işitmeye başladık.

İddialar arasında doğru olanlar olduğu gibi manipülatif amaçla üretilmiş olanları da vardır mutlaka. Bu konular algı yönetimine, ajitasyona açık konulardır. İftira ne kadar aşağılık bir şey olsa da insan tabiatında görülebilmektedir. İddiaların odağındaki delil üretilmesi meselesine gelince… Delil üretme iddialarının en azından bir kısmının gerçek olduğunu düşünüyorum. Bununla beraber, “delil üretmenin” şeytani bir şey olmaktan ziyade “insani” bir maluliyet olduğu kanaatindeyim.

Beynimiz her ne kadar aksi yönde bir illüzyonla bizi kandırsa da, hemen hemen hiçbir zaman delilden hareketle bir şeye inanmayız. Önce inanır, sonra o inancımıza uygun deliller buluruz. Yani delilden karara değil, karardan delile gideriz.

Başka bir deyişle varoluşumuzun ayrılmaz bir parçasıdır “delil üretme”.

Mesela elinde hiçbir somut delil olmasa da pek çok fanatik taraftar, filanca takımın şike yaptığını veya hakemleri satın aldığını önceden zaten “bilir”. Bunu bildikten sonra o takımla oynayan rakip takımın kalecisinin “o golü” yalandan yediğini yahut hakemin şikeci takım lehine haksız bir penaltı düdüğü çaldığını “görmek” işten bile sayılmaz.

Mesela pek çok kimse, nefret ettiği rakip siyasi liderin her insan gibi doğruları ve yanlışları olabileceğini düşünmez. Bunun yerine o liderin bütün çirkin vasıfları üzerinde toplamış korkunç bir canavar olduğuna kendisini inandırır. Bir kere sildiyse o lideri, ona ait her şey kötü, yanlış ve kusurludur. O sadece zorba, cahil, küfürbaz, yalancı, sahtekâr değil, aynı zamanda hırsız, korkak, yüzsüz ve ahlaksızdır onun için. Bütün bu sıfatları hak etmesine sebep olan deliller mi? Böyle kuvvetli şekilde onun kötülüğüne inandıktan sonra gözünü çevirdiği her yerde “apaçık” deliller onu bekliyor olacaktır. İyi görülen şeyler bile aslında kötüdür. İnanç filtresi hakikat algısını değiştirmektedir. Mesela çok güzel yollar mı yapılmış, aslında yol ihaleleri yandaşlara verilerek devlet soyulmuştur! Mesela ekonomi mi düzelmiş, haberler yalandır, aslında batmış olan ekonomi düzelmiş gösterilmektedir. Mesela dünyanın bir köşesindeki zulme karşı mı duruluyor, aslında el altından kesin o zalimlerle iş birliği yapılmaktadır…

Beynimiz inançlarımız istikametinde mütemadiyen “delil üretmektedir”. Sadece delil üretmekle kalmayıp, inançlarımıza ters düşen delilleri de görmezden gelerek, küçümseyerek, umursamayarak “yok” etmektedir.

Polisler, savcılar, hâkimler tüm insanlar gibi “hakikati” inançlarının filtresinden geçirerek görürler. Fakat diğer insanların bu “maluliyeti” büyük çapta kendilerini ilgilendirirken, sayılan meslek sahiplerinin aldıkları kararlar başka insanların hayatını karartabilir.

İnsanları inançlarından soyutlayamayacağımıza göre bu tehlikeli vaziyet karşısında ne yapmak gerekir diye sorulursa sanırım en iyi çare, hususen yargıda görev yapan kimselerin inanç ufkunu alabildiğine genişletmeye çalışmak olacaktır.

Yargı mensupları, dini olsun, siyasi olsun, içtimai olsun dar çevrelerden mutlaka kurtarılmalıdır. Bu görevi yapacak kimselerin mutlaka çok sayıda farklı dini, siyasi görüş sahibiyle temas kurması temin edilmelidir. Sadece belli bir siyasi çevre yahut belli bir cemaat içinde oturup kalkan kişilerin etraflarındaki insanların düşüncelerinden fazlasıyla etkilenmeleri kaçınılmazdır. Dar çevreler peşin hükümlerin kaynağıdır. Meselelere farklı pencerelerden bakabilme, yargı mensupları için olmazsa olmaz bir meleke sayılmalıdır. Hukuk eğitiminde münaraza benzeri faaliyetlere çokça yer verilerek hukukçulara tamamen zıddını düşündükleri konularda etkin argümanlar geliştirme temrinleri yaptırılmalı, bu insanlarda empati kabiliyeti arttırılmaya çalışılmalıdır.

Çok tecrübeli bir büyüğüme bu düşüncelerimi açtığımda farklı dini, siyasi, sosyal gruplarla teması arttırma teklifimin “cemaat” mantığına aykırı olduğunu söyledi. Dini, siyasi, iktisadi cemaatlerin kendileriyle aynı anda başka cemaatlerle temasta olanları tam kendilerinden saymadıklarına hatta bunlara biraz da ajan gözüyle baktıklarına dikkat çekti. Dini yahut siyasi bir grubun müntesibinin his ve fikir dünyasının mutlaka ait olduğu grup tarafından beslenmesi gerektiğini, aksi halde grubu bir arada tutmanın çok zor olacağını anlattı.

Bu isabetli tespitler ışığında ister istemez şu noktaya varıyoruz: Kendilerini ait hissettikleri dar çevrelerin taktığı at gözlükleri ile dünyaya bakan kimseler vardır ve hep olacaktır. Bu tür insanları engellemek, özellikle adalet hizmetinden uzak tutmak için, zorbalık yapmadan ve ahlakiliği tartışmalı yöntemlere başvurmadan yapılabilecek pek az şey vardır. O halde yapılması gereken, bu tür gruplardan bir tanesinin eline mutlak hâkimiyetin geçmesine mani olacak sistematik düzenlemelerdir. Sayıca çok az da olsalar farklı görüş sahiplerinin adalet mekanizmalarında kendilerine yer bulması sağlanmalıdır. Böyle farklı görüşlere sahip insanlardan müteşekkil bir adalet mekanizmasının yanlışta ittifak etmesi çok daha zor olacaktır.

Reklamlar

Harp zamanı cephede yaşamaktan başka teselli yoktur

Gazze’nin içinde Gazze muharebelerinin en şiddetli günlerini geçiren bir arkadaşın şu mektubunu alıyorum:
      “Bilsen Gazze’de ne kadar rahatım. Harp zamanı cephede yaşamaktan başka teselli olmadığına artık inanıyorum.”

Falih Rıfkı Atay – Zeytindağı (Sayfa: 178)

Yukarıdaki satırlar bundan tam yüz sene evvel Gazze cephemizde yazılmış. Bugün Siyonist bombaları altında inim inleyen Gazze’mizi müdafaa için o günlerde İngilizlerle çarpışan bir subayımız tarafından…

O mümin askerin sözleri yankılanıp duruyor kafamda: “harp zamanı cephede yaşamaktan başka teselli yoktur.”

Ağzımızın tadı yok. Biz iftarda sahurda mükellef sofralara kurulurken, her an bir bomba ile berhava olması beklenen karanlık bodrumlarda hayatta kalmaya çalışan aç çocuk ve kadınların hayalleri, evlerimizi ve zihinlerimizi istila ediyor.

Çocuklarımızı kucağımıza alıp başlarını okşayacak olsak, sanki kara gözlü, masum ve fakir yavruların kanlı cesetleri karanlıklardan uzanıp ellerimizi tutuyor.

Hiçbir şey yapamamanın dağladığı yüreklerimize yeni çizikler atarcasına F-16’lar, her an dillerinde kelime-i şehadet, evlerinde çaresizce katledilmeyi bekleyen insanlara katliam taşıyor.

Kavurucu yaz sıcağından şikayetlenmeye kalksak,  bombalar babalarının bedenlerini canlı canlı yakıp yok ederken dehşetle haykıran çocuklarının tarifsiz acıları karşımızda tecessüm edip lafı boğazımıza tıkıyor.

Ramazan ekranlarının sözüm ona dini nağmelerini önce ölüm yüklü bomba ıslıkları, sonra yavrularının cesetleri içinde haykıran annelerin çığlıkları bastırıyor.

Ve kanlı yaşlar içinde geçirdiğimiz bir Ramazan günü daha nutkumuz tutulmuş, ölü gibi sessiziz. Ama kim demişse doğru demiş: “böyle zamanda susmak orucu bozar!” Doğru söze kulak vermek lazım…

Bir tarafta günahsız çocukları oynadıkları kumsalda katletmekte tereddüt göstermeyen aşağılık Siyonist kafası, diğer tarafta cinayetin seyircisi ve ortağı “muasır medeniyetler”… Hangisi insanı daha büyük dehşete sevk eder?

Merhum Mehmet Akif ne mübarek insanmış da şunları söylemiş:

Ağlarım ağlatamam; hissederim, söyleyemem,
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzarım!
Oku şâyet sana bir hisli yürek lâzımsa
Oku, zîrâ onu yazdım iki söz yazdımsa.

Bizim ne ağlamaya, haykırmaya, ne hissetmeye söylemeye istidadımız kalmamış. Bütün istinad noktalarımızı kaybetmişiz. Sanki sonsuz bir düşüşteyiz… Görüyoruz, işitiyoruz ama tepki veremiyoruz.

Rabbimiz başkasına değil açıkça bize sesleniyor:

Size ne oluyor da: “Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lutfet” diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz? (Nisâ, 75)

Allahım! Bilmiyoruz bize ne oluyor…  Yanlışız, zayıfız, günahkârlarız, aciziz ama yine senden başka sığınacak kapımız yok… Bize yardım et…

Kalpleri halde hale çeviren sensin. Kalbimizi doğru istikamete çevir. İşitmeyen kulaklarımızı, görmeyen gözlerimizi aç, hissedemeyen kalbimize his ver. Üzerimize serpilen ölü toprağını atmamız için bize yardım et. Senin şu çağrını işitip harekete geçebilmemiz için bize yardım et:

Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mü’min topluluğun gönüllerini ferahlatsın ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.  Yoksa; Allah içinizden, Allah’tan, Resûlünden ve mü’minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeksizin cihad edenleri ayırt etmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (Tevbe 14-16)

Bize öğrettiğin duayla açıyoruz ellerimizi:

“Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et.” (Bakara 286)

Mutluluğun Resmini Yapamayan Müslümanlar

22 Mayıs 2013 günü Amerikalı şarkıcı Pharrell Williams “Happy” (Mutlu) isimli parçasını yayınladı. Parça “Despicable Me 2” (Çılgın Hırsız 2) animasyon filminin müziklerinden biriydi. (“Despicable Me” ifadesinin dilimize doğru tercümesi “Aşağılık Ben” şeklinde ama Türkiye’de filmin “Çılgın Hırsız” ismiyle vizyona girmesi uygun bulunmuş.) Williams’ın şarkısı için 24hoursofhappy.com adresinde “dünyanın ilk 24 saatlik video klibi” sloganıyla bir video yayınlandı. Video gerçekten 24 saat sürüyor, yaklaşık dört dakika süren şarkı sürekli tekrar ederken, Los Angeles civarında sokaklarda, istasyonlarda, duraklarda şarkı eşliğinde danseden insanların görüntüleri şarkıya eşlik ediyordu.

Şarkıda Williams, son derece akılda kalıcı, adeta hipnotik bir melodi üzerinde ne kadar mutlu olduğunu anlatıyor. Şarkıcının mutluluğunu anlattığı şarkının nakaratı şu şekilde;

Çünkü mutluyum – Eğer sen kendini çatısız bir oda gibi hissediyorsan birlikte el çırp
Çünkü mutluyum – Eğer sen mutluluğun hakikat olduğunu düşünüyorsan birlikte el çırp
Çünkü mutluyum – Eğer mutluluğun kendin için ne anlama geldiğini biliyorsan birlikte el çırp
Çünkü mutluyum – Eğer yapmak istediğinin bu olduğunu düşünüyorsan birlikte el çırp

Şarkı ve klibi tüm dünyada büyük ilgi uyandırdı. Böylesine “neşeli” ve “pozitif” bir şarkıyı özellikle otomobil ve otel reklamlarında kullanmak için insanlar yarışa girdi. Ermeniler kliple aynı konsepte “Happy Yerevan” (Mutlu Erivan) isimi bir klip çektiler. Arnavutluk “We are Happy From Tirana” (Tiran’dan “Biz Mutluyuz”) isimli video ile fener alayına katılmakta gecikmedi. Fransa, İtalya, Slovakya, Hollanda, Hindistan, Bombay, Abu Dabi, Tunus, Mısır derken Türkiye ve İstanbul da eksik kalmadı tabi.

Bu şekilde çekilen videoların internette milyonlarca kez seyredilmesi, yani yeni tabiriyle “viral” olması, virüs gibi yayılması insanları daha da teşvik etti ve bu tür videoları çekme işinin bizzat kendisi bulaşıcı bir hastalık misali yayıldı. Çekilen kliplerin tamamında insanlar orijinal kliptekine benzer danslar ederek şarkıya eşlik ediyorlardı. Araya katılan tek tük ihtiyar insan ve çocuk görüntülerini saymazsak çoğu yirmili yaşlarında, mutlu ve “çılgın” gençlerin batılı dans figürleri ile Williams’ın şarkısını söyleyip oynadıkları videolardı bunlar.

İran’dan bile tamamen aynı konseptte bir “mutlu Tahran” videosu gelmesi insanları şaşırttı. İran’da videoyu çekip internete koyan gençler tutuklandılarsa da kısa sürede serbest bırakıldılar. Tabi bu hadise, Williams’ın “mutluluğun yayılmasına çalışan bu çocukların tutuklanması, mutsuzluktan öte bir şey” demeciyle ve twitter’da #freehappyiranians etiketiyle başlatılan kampanyayla İran’ın (ya da Müslümanların) nasıl mutluluğa tahammül edemeyen mahlûklar olduğuna dair propagandaya da zemin hazırlamış oldu.

15 Nisan 2014 tarihinde “Happy British Muslims” (Mutlu İngiliz Müslümanları) isimli bir video internete yüklendi. Videonun altında “Global ümmet neredesin? Biz topu yuvarladık. Mutlu olduğunuzu bize gösterin.” Yazıyordu. Anlaşılan yuvarladıkları kartopunun çığa dönüşmesi gibi bir arzu taşıyorlardı. Klip diğerlerinden sadece bir tarafıyla farklıydı. Klipte başı örtülü ve açık Müslüman kadınlarla, Müslüman erkekler dans ediyorlardı. Bu yazı yazılırken video bir milyon sekiz yüz binden fazla seyredilmişti. İngiliz Müslümanların çağrısı yankı bulmakta gecikmedi. Bu sefer “mutlu Müslüman” videoları yayılmaya başladı. Mutlu Şikago Müslümanları, mutlu Alman Müslümanları videoları, İngilizlerinkini takip etti. Tabi yayınlanan videolar Müslümanlar arasında derhal bir tartışma başlattı. Batı medyasının, özellikle İngilizlerin, bu tartışmalara gayet oryantalist, alaycı ilgisi dikkatlerden kaçmadı.

Bu “salgının” son örneklerinden birini, Fethullah Gülen cemaatine yakınlığı bilinen Akın İpek’in “İpek Üniversitesinin” tanıtım filmini çekenler verdiler.

Klipte üniversite öğrencisi başörtülü kızlarla, şortlu, mini etekli kızlar beraber dansediyor, göbekli ve bıyıklı “hocalar”, zenci ve çekik gözlü delikanlılarla birlikte onlara eşlik ediyorlardı. Bu evlere şenlik videoyu görünce, dünyanın tartıştığı ve artık burnumuzun dibine kadar sokulmuş bu meselenin bizde de etraflıca tartışılması gerektiğini düşünmekten alamadım kendimi.

İpek üniversitesinin klibini seyreden hemen herkeste bir rahatsızlık hissi oluştuğunu gözlemliyorum. İslami bir hassasiyetle tepki verdiğini söyleyen Müslümanların rahatsızlıklarının sebebini araştırırken şunu da sormak gerekiyor. Acaba mahalli kültürümüzü, geleneksel alışkanlıklarımızı (yanlış bir şekilde) İslam mı sayıyoruz? Mesela Amerikan müslümanları tarafından çekilen videoya aynı tepki gösterir miydik? Bizi rahatsız eden hususlar içinde kültürel hassasiyetimizin olduğunu inkâr etmek mümkün değil ama benzer tepkilerin Amerikalı Müslümanlardan da gelmiş olduğunu not etmek lazım. Acaba tepki gösterenler daha çok, Amerika’da yaşadıkları halde kültürleriyle köprülerini henüz atmamış Arap veya Türk Müslümanlar mı?

Peki, acaba işin gelenek boyutunu bir tarafa koysak bile Müslüman olarak Müslüman olmayanlara benzememek, kâfirler, müşrikler “gibi” olmamak diye bir meselemiz olmalı değil mi? Bu konuda çok sayıda hadis de var. Peygamberimizin de müşriklere benzememek için saçını bile farklı tarafa taradığına dair rivayetleri de unutmamak lazım. İpek üniversitesinin klibinde tüm bu “benzememek” bahsini aşan noktalar da var. Bir kere, bir Müslümanın – isterse horon tepsin ya da harmandalı oynasın – paralı bir üniversitenin öğrenci çekmek için hazırladığı reklam filminde dans etmekte bir mahzur görmemesi iç acıtan bir şey. Bu klibi çektiren yöneticilerin tercihleri de kapitalizmin, para kazanma hırsının Müslümanlara neler yaptırabileceğinin acı bir göstergesi.

İkinci olarak bir Müslüman, dilini, dansını, kıyafetlerini, hayat tarzını böylesine benimsediği kâfirlere karşı nasıl mücadele verecek? Şarkının nakaratı bu meyanda oldukça dikkat çekici… Mutluluğun hakikat olduğunu yahut hakikatin mutluluk olduğunu mu düşünüyoruz ki şarkıcının çağrısına uyup el çırpmaya başlıyoruz? Mutluluğun bizim için ne anlama geldiğini ve yapmak istediğimizin el çırpmak olduğunu biliyor muyuz ki sokak ortasında dansa başlıyoruz?

“Eğer kendini çatısız bir oda gibi hissediyorsan” lafını işittiğimde benim aklıma sadece Gazze’de çatısını İsrail bombaların uçurduğu fakir Müslüman odaları geliyor. Bunu düşünürken bir Müslüman nasıl mutlu olabilir ki?

Batılı efendilere benzeme hususunda tüm hissiyatımı Hotel Ruanda filminin en çarpıcı sahnesi özetliyor.

Paul Rusesabagina, Ruanda otelinin batı hayranı zenci müdürüdür. Batılılar gibi giyinir, batılılar gibi konuşur, batılılar gibi puro içmeye özenir, batılılara karşı derin hayranlığını da saklamaz. Ruanda’da iç savaş çıkıp insanlar birbirlerini öldürmeye başladığında ülkedeki bir grup Avrupalı ve yerli insan oteline sığınır. Etrafları sarılmıştır. Katliamın onları da yok etmesi an meselesidir. Sonra helikopterle BM askerleri gelirler. Askerleri heyecanla ve sevinçle karşılayan Paul’un kurtulma sevinci kursağında kalır. Çünkü BM askerlerinin sadece oteldeki beyaz batılıları kurtaracağını, yerlileri ise palalı canilerin elinde ölüme terk edeceğini öğrenmiştir. Bu acı gerçeği öğrenince kafasındaki batı imajı, tüm inançları ile birlikte adeta yıkılan otel müdürü Paul, yardım etmeye çalıştığı insanlarının kanı ile lekelenen gömleğini değiştirmek için odasına gelir. Dolabında duran ütülü ceket, gömlek ve kravatlarını askıya asar ve alışık olduğu “batılı efendilerin” kıyafetlerinden birini sırtına geçirir. Arkasında, belki müdür olmadan önce giydiği, abartılı, insanı komik gösteren otel hizmetçisi kıyafeti dikkati çekmektedir. Fakat Paul o anda bir türlü “medeniyet yularını” bağlayamamaktadır. Nihayet Paul acı içerisinde kravatını fırlatıp atar. Gömleğini kendi elleri ile yırtar ve hüngür hüngür ağlamaya başlar. Mutlu değildir. Hem de hiç mutlu değildir…

Muasır Medeniyetlere Erişme Gayreti Yahut Hamster Çarkı

Hamster nedir bilir misiniz? Kısa kulaklı, kısa kuyruklu, minik, sevimli, evcilleştirilebilir bir fare türüdür. İnsanlar evlerinde kafeslerde besler bu sevimli yaratıkları. Hamster denilince akla kafes içindeki bir çark da gelir. Bu hareketli hayvan koşsun, enerjisini harcasın diye icad edilmiş birşeydir bu hamster çarkları. Gözleri çok da iyi görmeyen hayvan, kafesindeki çarkın içine girer ve hiçbir hedefe varmanın mümkün olmadığı, bitmek tükenmek bilmez yolda saatlerce koşar durur. Sahipleri için bir eğlencedir zavallı hayvanın beyhude çabası.

İnsanın zalimliğine mi verirsiniz yoksa zekâsına mı bilmem, bu hayvanın beyhude koşusu sadece gözüme hitap etmesin, bari elektirik üreteyim diye düşünenler bile var. Bu konuda bir forumda rastladığım hamsterın çark koşusundan üretilecek elektirik ile led ışıklandırma yapmak amacıyla yapılan “ince” hesabı paylaşmak isterim:

Hayvanın 8 saat koşarak harcadığı enerji yediği yemekten kalori olarak bulunur, 1 kalori=4.18 joule dir, 1 joule=1 watt saniye dir yani (1 led beyaz 3.6 volt 10 miliamperde çalışsa 3.6*0.01=0.036 watt güç harcar) saniyede 0.036 watt * 1 saniye = 0.036 joule harcar 0.036 joule =0,008612 kalori eder yani hamster saniyede 0.008612 kalori harcamalıdır 8 saatte ise 8*60*60*0.008612=248,03 kalori harcamalıdır sistemimizin kayıpları olacağı düşünülürse bunun 1.5 katını harcıyor olması iyi olur, yani 372 kalori alıyorsa bu işi yapar! http://www.kontrolkalemi.com/forum/elektrik-genel/70880-hamster-carki-nasil-elektrik-uretebilirim.html

İşte bu “insana” acayip fikirler ilham eden, o hiç varılmayacak menzile doğru durmadan koşturan hamsterlardan birini ne zaman görsem millet olarak perişan halimizle bir paralellik kurarım. Nasıl mı? Anlatayım…

Millet olarak “harikulade” bir hedefimiz, dolayısıyla koşmak için bir sebebimiz vardır: “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak”. Mustafa Kemal, 1933’te verdiği onuncu yıl nutkunda bizim için bu “ulvi” hedefi şöyle tespit etmektedir:

Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.

Bu yaklaşımı, “gelişmekte olan”, yahut “geri kalmış” diye tavsif edilen tüm ülkelerin liderlerinin sözlerinde birebir olarak tespit etmek mümkündür. Uzun eğitim (aslında indoktrinasyon) yılları boyunca zihnimize nakşedilen bu düşünce aslında temel olarak şu varsayımlar üzerine kurulmuştur:

  1. İleri (muasır-çağdaş) medeniyetler ve geri (çağdışı) medeniyetler vardır. Bizim medeniyetimiz geri bir medeniyettir.
  2. Bizim ve tüm insanlık için artık tek bir “medeniyet” vardır ve diğer medeniyet iddialarını bir tarafa bırakıp, o “yegâne” medeniyet yolunda ilerlemekten başka bir alternatif yoktur.
  3. Türk milleti “asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre” çok gayret ederek bu işi başaracaktır çünkü zekidir, çalışkandır ve müspet ilmin aydınlığında ilerlemektedir.

Bir de bu varsayımların arka planını oluşturan temel bir “kabul” var. İnsanlık için tek bir gelişme çizgisinin olduğunun, o çizgiden asla ayrılmadan, önümüzde olanlara yetişmek için hızlanmak ve onları geçmekten başka bir çare bulunmadığının kabulü. Bu kabulü benimsediğinizde gelişmiş batı medeniyetinin o gün bulunduğu noktayı ve kendisi için tespit ettiği hedefi tüm insanlığın ortak hedefi haline getirmiş, batı medeniyetinin geçirdiği merhalelerinden bir bir geçmeden ilerlemenin mümkün olmadığını da kabul etmiş olursunuz.

Bu kabuller çerçevesinde, derin bir vadinin dibinde, mevcut olan tek yolda, bizi çoktan geçmiş araçları yakalamak için elimizden ne gelirse yapıp süratlenmemiz gerektiği önermesi çok da yanlış görünmüyor.

Mesele şu ki, bu paçalarından adeta aşağılık kompleksi ve mağlubiyet çaresizliği sızan varsayımlar ve kabullerde çok ama çok yanlış bir şeyler var.

Her şeyden önce tek ve mutlak bir yolun kabulü, arkadan yetişmeye çalışanları hayli mütevazı bir hedefe mahkum ediyor: Muasır medeniyetleri bu başı sonu belli yarışta yakalasak bile, onların ayak izlerinden giden sadık ve muti tilmizleri olarak, en iyi ihtimalle onların kâmil bir kopyası olabiliriz.

İkinci olarak medeniyetler arasındaki bilek güreşini, birbirleri ile aynı yolu kullanmaktan gayrı bir irtibatları olmayan arabaların yarışı gibi tasavvur etmek çok vahim bir hata. O hayranlıkla seyredilen “gelişmiş” batı medeniyetinin, maddi refahını “geri kalmış” diye yaftaladığı milletlerin kan ve terleri üzerinden sağladığı nasıl görmezden gelinebilir?

Başta bahsettiğim hamster çağrışımına sebep olan hususa gelince… Görüldüğü gibi, izaha çalıştığım problemli varsayım ve kabullerden dolayı “medeniyet yolunda” çırpınmamız, say’ımız bizi ileri götürmüyor. Deli gibi koşturuyor, efendilerin çarkını çeviriyor, onları eğlendiriyor, daha mühimi onları çabamızla biraz daha zengin ediyoruz ancak ne yaparsak yapalım, “muasır medeniyet” dediğimiz mahbubemiz, an be an eteklerini savura savura bizden uzaklaşıyor. Ne teknolojide yetişip uçuşan saçlarına dokunabiliyoruz o dilberin, ne doğal bilimlerde, ne beşeri bilimlerde yakınına yanaşabiliyoruz. Sadece onun sofra artıklarının hovarda müşterileri olabiliyoruz o kadar.

Peki ne yapalım? Çalışmayalım mı? Bu zaten hezimet yaşadığımız mücadelede mağlup mu kalalım?

dune
Dune Kitap Kapağı

Frank Herbert’in 1965’te yayınladığı “Dune” isimli bir bilim-kurgu roman vardır. Dünya çapında oniki milyondan fazla satmış, bütün zamanların en iyi bilim-kurgu romanlarından biri olarak gösterilen bu eserde “ne yapmalı” sorumuza cevap ararken bize ilham verebilecek bir hikâye anlatılır. Hikâye, insanların artık farklı gezegenlerde yaşadığı bir gelecekte geçer. Tüm gezegenlerin yöneticisi -romandaki sıfatıyla- “imparator padişah” dördüncü Şaddam, başka bir soylu hanedan olan Atreides hanedanı dükü Leto’yu, ailesiyle birlikte Dune gezegeninde çalışmak üzere görevlendirir. Dune, o zamanın en kıymetli maddesi olan “spice” üretiminin merkezidir. Bu madde hem insanlara üstün meziyetler kazandırmakta, hem insanların ömrünü uzatmakta, hem de uzay yolculuğunda istikamet belirlemede kullanılmaktadır. Dük Leto’nun görevi, imparatorluk adına bulunduğu çöl gezegeninde mümkün olduğu kadar çok “spice” maddesi çıkartıp imparatora sunmaktır. Aslında imparator bu görevi, kendisine tehdit olarak gördüğü dük ve ailesini çöllerle kaplı ıssız Dune gezegeninde usulünce ortadan kaldırmak için vermiştir. Nitekim Dük Leto gezegendeki ilk günlerinde bir suikaste uğrar ve öldürülür. Kaçıp çöl bedevilerinin arasına sığınarak canlarını kurtaran karısı Jessica ve oğlu Paul için zorlu bir hayat başlar. Daha sonra Paul’un çöl bedevilerinin beklediği “Muad’dib” isimli peygamber olduğu ortaya çıkacaktır. Paul, kendisini ve ailesini önce pasifize edip, sonra ölüme taşımaktan başka bir anlamı olmayan, spice üretim “vazifesini” yapmayı bırakır. Çöllerle kaplı Dune gezegeninde, kimselere muhtaç olmadan sürdürülebilecek bir hayat için yer altı sularıyla tarımı başlatır. Artık içlerinden biri olarak bedevileri örgütleyen Paul, kainattaki en stratejik maddeyi elinde tutma avantajını da kullanarak zalim imparatora karşı büyük bir cihad açar.

Üç ciltlik eserin bu çok kısa özetini neden verdiğimiz herhalde anlaşılmıştır. Galiplerce tayin edilen “vazifeyi” kâmilen yerine getirmek, başkası tarafından beyne sokulan “mefkûreler” peşinde koşmak, yorucu ama büyük ölçüde beyhude bir çabanın ardından -bir arpa boyu kadar olsun- mesafe alamadan ölüp gitmek demektir. Yapmamız gereken en mühim ve en öncelikli şey “itirazımızı” unutmamak, mağlubiyeti benimsememek, “gözümüzün kurdunu” kırdırmamaktır. Bunu sağladıktan sonra bizim için belirlenen senaryoyu nasıl boşa çıkaracağımızın derdine düşmemiz gerekir. Eğer “kızıl elmamızı” doğru tespit edersek elbette hiçbir uydurma gaye bize cazip gelmeyecektir.

Şunu görmemiz gerekir: eğer batı medeniyetinin izinden gidersek, -olmaz ya- bizim için kurulan tuzakları aşıp, “onlar gibi” olmayı başarsak bile, en iyi ihtimalle başka zavallı insanların sömürüsünden beslenen vampir efendilerin saflarına katılmış oluruz. Adaletsizliği biraz daha derinleştirmiş, kendi refahımız için milyarları açlığa ve sonsuz acılara mahkum etmiş oluruz.

Kainattaki en stratejik madde sanırız ki her zaman “adalet” olacaktır. Dünyayı bugün parmaklarının ucunda çeviren efendilerin kendilerinden başkasına layık görmedikleri “adalet”.

Dünya, sonsuz bir kazanma ihtirasının elinde her geçen gün biraz daha adaletsiz bir yer haline geliyor.

O yegâne medeniyet sanılan batı medeniyetinin efendileri, sömürdükleri insanlara “çalışın” diyorlar, “bu halinizden kurtulmanın tek yolu daha çok çalışmak”. Ve çalışma yerleri olarak kendi fabrikalarını gösteriyorlar. Yahut kendilerine ucuz hammadde sağlamak için kurulmuş mahalli tesisleri.

Daha “okumuşlarımıza” gösterilen yerler ise “efendilerin” mallarını kendi insanımıza pazarlayan şirketlerle yine onların çarkına su taşımaktan başka bir işe yaramayan devlet daireleri. Farklı düşünme emaresi gösteren her beyni üç kuruşluk maaş karşısında süngere çeviren, her itirazı cılızlaştıran, gülünçleştiren ve nihayet silip yok eden memuriyetler…

Sonra “efendiler”, sömürdükleri “gelişmekte olan(!)” insanların önüne incik boncuklarını döküyorlar satmak için. Her biri kendilerini biraz daha zenginleştirirken sömürdüklerinin çabalarını sıfırlayan, çoğu gereksiz, ışıltılı mamûllerini..

O da yetmiyor, arada bir savaşlar çıkartıp sömürdükleri zavallıları birbirlerine düşürüyor, sonra kavgaya tutuşturdukları tarafların her birine pahalı silahlar satıp kârlarını arttırıyorlar.

Bu vahim manzara karşısında yumruğunu sıkıp sesini yükseltecek, hakkı tutup kaldıracak, haksızlıklara göğsünü siper edecek, bu gidişe dur demek üzere tarih sahnesine çıkacak bir nesle ihtiyacımız var.

Delikanlılık, cesaret, diğerkamlık gibi hasletlerinin yanı sıra, itirazını üzerine inşa ettiği sağlam ahlaki ve felsefi prensipleri olan bir nesle.

Nefesini hiçbir zaman varamayacağı, “batıl” bir hedef peşinde tüketmeyi reddeden bir nesle…

Hedeflerini efendilerinin değil, kendilerinin belirlediği bir nesle.