Delil Üretme

Son yıllarda, özellikle Ergenekon yargılamalarından sonra sıkça işitir olduğumuz bir şikâyet mevzuu oldu “delil üretme”.  Samimiyetle kulak verdiğimizde, gerçek olmaları halinde vicdan sahibi herkesi isyan ettirecek hikâyeler duyuyorduk. İnsanlar, sistemli bir şekilde iftiraya uğradıklarını, varlığından bile haberdar olmadıkları “sahte delillerle” mahkûm edildiklerini söylüyorlardı. Bugün keser döndü sap döndü, çok benzer iddiaları bu sefer başkalarından işitmeye başladık.

İddialar arasında doğru olanlar olduğu gibi manipülatif amaçla üretilmiş olanları da vardır mutlaka. Bu konular algı yönetimine, ajitasyona açık konulardır. İftira ne kadar aşağılık bir şey olsa da insan tabiatında görülebilmektedir. İddiaların odağındaki delil üretilmesi meselesine gelince… Delil üretme iddialarının en azından bir kısmının gerçek olduğunu düşünüyorum. Bununla beraber, “delil üretmenin” şeytani bir şey olmaktan ziyade “insani” bir maluliyet olduğu kanaatindeyim.

Beynimiz her ne kadar aksi yönde bir illüzyonla bizi kandırsa da, hemen hemen hiçbir zaman delilden hareketle bir şeye inanmayız. Önce inanır, sonra o inancımıza uygun deliller buluruz. Yani delilden karara değil, karardan delile gideriz.

Başka bir deyişle varoluşumuzun ayrılmaz bir parçasıdır “delil üretme”.

Mesela elinde hiçbir somut delil olmasa da pek çok fanatik taraftar, filanca takımın şike yaptığını veya hakemleri satın aldığını önceden zaten “bilir”. Bunu bildikten sonra o takımla oynayan rakip takımın kalecisinin “o golü” yalandan yediğini yahut hakemin şikeci takım lehine haksız bir penaltı düdüğü çaldığını “görmek” işten bile sayılmaz.

Mesela pek çok kimse, nefret ettiği rakip siyasi liderin her insan gibi doğruları ve yanlışları olabileceğini düşünmez. Bunun yerine o liderin bütün çirkin vasıfları üzerinde toplamış korkunç bir canavar olduğuna kendisini inandırır. Bir kere sildiyse o lideri, ona ait her şey kötü, yanlış ve kusurludur. O sadece zorba, cahil, küfürbaz, yalancı, sahtekâr değil, aynı zamanda hırsız, korkak, yüzsüz ve ahlaksızdır onun için. Bütün bu sıfatları hak etmesine sebep olan deliller mi? Böyle kuvvetli şekilde onun kötülüğüne inandıktan sonra gözünü çevirdiği her yerde “apaçık” deliller onu bekliyor olacaktır. İyi görülen şeyler bile aslında kötüdür. İnanç filtresi hakikat algısını değiştirmektedir. Mesela çok güzel yollar mı yapılmış, aslında yol ihaleleri yandaşlara verilerek devlet soyulmuştur! Mesela ekonomi mi düzelmiş, haberler yalandır, aslında batmış olan ekonomi düzelmiş gösterilmektedir. Mesela dünyanın bir köşesindeki zulme karşı mı duruluyor, aslında el altından kesin o zalimlerle iş birliği yapılmaktadır…

Beynimiz inançlarımız istikametinde mütemadiyen “delil üretmektedir”. Sadece delil üretmekle kalmayıp, inançlarımıza ters düşen delilleri de görmezden gelerek, küçümseyerek, umursamayarak “yok” etmektedir.

Polisler, savcılar, hâkimler tüm insanlar gibi “hakikati” inançlarının filtresinden geçirerek görürler. Fakat diğer insanların bu “maluliyeti” büyük çapta kendilerini ilgilendirirken, sayılan meslek sahiplerinin aldıkları kararlar başka insanların hayatını karartabilir.

İnsanları inançlarından soyutlayamayacağımıza göre bu tehlikeli vaziyet karşısında ne yapmak gerekir diye sorulursa sanırım en iyi çare, hususen yargıda görev yapan kimselerin inanç ufkunu alabildiğine genişletmeye çalışmak olacaktır.

Yargı mensupları, dini olsun, siyasi olsun, içtimai olsun dar çevrelerden mutlaka kurtarılmalıdır. Bu görevi yapacak kimselerin mutlaka çok sayıda farklı dini, siyasi görüş sahibiyle temas kurması temin edilmelidir. Sadece belli bir siyasi çevre yahut belli bir cemaat içinde oturup kalkan kişilerin etraflarındaki insanların düşüncelerinden fazlasıyla etkilenmeleri kaçınılmazdır. Dar çevreler peşin hükümlerin kaynağıdır. Meselelere farklı pencerelerden bakabilme, yargı mensupları için olmazsa olmaz bir meleke sayılmalıdır. Hukuk eğitiminde münaraza benzeri faaliyetlere çokça yer verilerek hukukçulara tamamen zıddını düşündükleri konularda etkin argümanlar geliştirme temrinleri yaptırılmalı, bu insanlarda empati kabiliyeti arttırılmaya çalışılmalıdır.

Çok tecrübeli bir büyüğüme bu düşüncelerimi açtığımda farklı dini, siyasi, sosyal gruplarla teması arttırma teklifimin “cemaat” mantığına aykırı olduğunu söyledi. Dini, siyasi, iktisadi cemaatlerin kendileriyle aynı anda başka cemaatlerle temasta olanları tam kendilerinden saymadıklarına hatta bunlara biraz da ajan gözüyle baktıklarına dikkat çekti. Dini yahut siyasi bir grubun müntesibinin his ve fikir dünyasının mutlaka ait olduğu grup tarafından beslenmesi gerektiğini, aksi halde grubu bir arada tutmanın çok zor olacağını anlattı.

Bu isabetli tespitler ışığında ister istemez şu noktaya varıyoruz: Kendilerini ait hissettikleri dar çevrelerin taktığı at gözlükleri ile dünyaya bakan kimseler vardır ve hep olacaktır. Bu tür insanları engellemek, özellikle adalet hizmetinden uzak tutmak için, zorbalık yapmadan ve ahlakiliği tartışmalı yöntemlere başvurmadan yapılabilecek pek az şey vardır. O halde yapılması gereken, bu tür gruplardan bir tanesinin eline mutlak hâkimiyetin geçmesine mani olacak sistematik düzenlemelerdir. Sayıca çok az da olsalar farklı görüş sahiplerinin adalet mekanizmalarında kendilerine yer bulması sağlanmalıdır. Böyle farklı görüşlere sahip insanlardan müteşekkil bir adalet mekanizmasının yanlışta ittifak etmesi çok daha zor olacaktır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s