Matrix Çoktan Gerçek Oldu!

Matrix Çoktan Gerçek Oldu!

Matrix filmi 1999 senesinde vizyona girdiğinde büyük ilgi toplamıştı. İnsanları beyinlerine gönderilen elektrik sinyalleriyle gerçekten yaşadıklarına, birbirleriyle etkileşme girdiklerine, iş ve aile kurduklarına, âşık olup evlendiklerine, kavga edip küstüklerine inandıran bir sanal gerçeklikti “Matrix”  Koşuyoruz, oynuyoruz zanneden insanlar aslında vücutlarına bağlanmış hortumlarla enerjilerini emen küvetlerde yatıyorlardı. “Matrix” bir yandan da bu insanların zihinsel etkileşimlerinden ibaret sanal dünyayı ajanlarıyla tarassut altında tutarak kendisine tehdit arz edebilecek tüm gelişmeleri daha başlangıç anında tespit edip yok ediyordu.

İlk Matrix filminin çekilmesinden çok değil on beş sene sonra o günlerin bilim-kurgu senaryosu hayatlarımızın mücessem bir parçası haline gelmiş bulunuyor.

Facebook 2014 yılının başında aktif kullanıcı sayısının 1,2 milyarı aştığını duyurdu. Facebook kullanıcıları tıpkı Matrix filmindeki insanlar gibi sanal bir etkileşim ağının parçası oluyor, gerçek dünyadaki ilişkilerini sanal âleme taşıyor ve adım adım o sanal âlemin sakinleri olmaya başlıyorlardı. Analojide “enerji sömürüsü” kısmı da eksik değildi. Facebook’un varlığını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu “muhtevayı” kendisi değil “kullanıcıları” üretiyor, aile fotoğraflarını, gezdikleri, gördükleri, bulundukları mekânları, yedikleri yemekleri, sevinçlerini, öfkelerini, hayal kırıklıklarını bu dev “sosyal ağın” damarlarına zerk ederek onu canlı tutuyorlardı.

 

Peki, Matrix’in ajanları? Günümüzün Matrix’i olan sosyal medyada onlar da mevcut ve kendilerine özel bir yer ayrılmasını hak ediyorlar.

2013 yılının Haziran ayında Edward Snowden isimli, 1983 doğumlu bir NSA (National Security Agency – Milli Güvenlik Ajansı) çalışanı ve bilgisayar uzmanı, belki de tarihin en büyük ifşaatlarından birini yaptı. Snowden, İngiliz “Guardian” gazetesinin Amerika kolu olan “Guardian US” gazetesi çalışanı Glenn Greenwald’a sızdırdığı belgeler ile Amerika’nın neredeyse tüm dünyanın elektronik iletişimini dinlediğini ortaya koydu. Hemen 14 Haziran’da, Amerikan Adalet Bakanlığı Snowden hakkında soruşturma başlattı ve onu Amerika’nın 1917 tarihli Casusluk Kanununun (“Espionage Act”)  iki maddesini ihlâl ve Amerikan Hükümetinin malını çalmakla suçladı. Bir hafta sonra, 22 Haziran’da Amerika Snowden’in pasaportunu iptal etti. Bunlar olurken Hong Kong’da bulunan Snowden apar topar Rusya’ya kaçtı ve o günden beri kendisine verilen geçici vize ile orada bulunuyor.

Aslında Snowden’in ifşaatı kadar Amerikan hükumetinin tepkisi de dünyayı sarsmıştı. Amerikan hükümeti devasa takip faaliyetini kabul etmek zorunda kalırken, Obama “merak etmeyin Amerikalıları değil diğer ülkelerin vatandaşlarını takip ediyoruz” meyanında, her tarafından Amerikan küstahlığı ve nobranlığı akan, akıllara zarar bir açıklama yapınca başta Almanya, Çin, Rusya, Fransa, İspanya, İtalya ve Hollanda olmak üzere dünyanın birçok güçlü ülkesi alarma geçti.

Snowden, Amerika’nın artık bir teknik takip ejderhasına dönüşmüş olan organizasyonu NSA’nın birçok projesini de sponsorlarıyla, kod isimleriyle ve hedefleriyle ifşa etmişti. Bunlar kabaca şöyleydi:

Five Eyes (Beş Göz): Amerika ve İngiltere’nin ikinci dünya savaşı zamanlarında ortaklaşa kurup (United Kingdom – United States of America Agreement (UKUSA)), daha sonra Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı da kattıkları istihbarat paylaşım ağı. Snowden, NSA’nın gözleme programlarının “beş göz” tarafından yürütüldüğünü ortaya koymuştu.

GCHQ: Government Communications Headquarters (Devlet İletişim Karargâhı) İngilizlerin birinci dünya savaşından sonra kurdukları Devlet Kod ve Şifre Okulu (Government Code and Cypher School (GC&CS)) 1946’da “beş göz” antlaşmasıyla birlikte bugünkü ismini almıştı. İngiltere’nin tüm elektronik istihbarat toplama ve manipüle etme işlerini üstlenen birimdi.

Boundless-heatmap-large-001

Boundless Informant (Hudutsuz Muhbir): NSA’nın toplanan devasa istihbarat verisini analiz edip görselleştirmek için kullandığı bilgisayar programı. Snowden’in ifşa ettiği belgeler, NSA’nın 1978 tarihli Dış İstihbarat Kanunu’nu (Foreign Intelligence Surveillance Act of 1978 (FISA)) ihlal ederek Amerikalıları da dinlediklerini ortaya koyuyordu. Programın sızdırılan bir ekran görüntüsü 2013 yılında sadece otuz gün içerisinde İran’da 14 milyar, Pakistan’da 13,5 milyar, Ürdün’de 12,7 milyar,  Afganistan’da 2,3 milyar telefon ve internet görüşmesinin kaydedilip analiz edildiğini gösteriyordu.

Bu yazının kapsamını aştığı için ifşa edilen diğer programların bir kısmının isimlerini ve görevlerini vermekle iktifa edelim: Bullrun ve Edgehill (donanım arka kapılarından şifreli verileri toplama, Bullrun Amerikalılara, Edgehill İngilizlere ait), Co-Traveller Analytics: Herkese ait GPS konum ve hareket bilgileri toplama, Dishfire: tüm SMS’ler üzerinden istihbarat, XkeyScore: hedefe koyulan herhangi bir kişinin tüm elektronik faaliyetini takip, Tempora: ülkelerin internet trafiğini taşıyan ana fiber optik kablolardan akan veriyi toplama ve analiz (GCHQ tarafından kullanılıyor), MUSCULAR (DS-200B) Google ve Yahoo arasındaki veri iletişimini takip. FASCIA: trilyonlarca mobil cihazın ürettiği konum ve hareket bilgisini saklayan devasa veri tabanı.

Bu programlar içerisinde bir tanesi var ki tam olarak bu yazının başında bahsedilen analojideki “Matrix ajanlığına” tekabül ediyor: PRISM

PRISM, Amerikalıların NSA’sının, İngilizlerin GCHQ’su ile birlikte yürüttüğü bir program. Başta Facebook olmak üzere, Google Plus ve Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinin üzerinde kullanıcıların girdiği tüm bilgilere sınırsız erişim sağlayarak veri toplamak ve analiz etmek amacıyla yürütülüyor. Böylece herhangi bir fiber optik kabloyu hacklemeye, bilgisayarlara bir takım virüsler bulaştırmaya, donanım üreticilerine açtırılmış gizli arka kapılara müracaat etmeye lüzum kalmadan, ayrıntılı bir şekilde tasnif edilmiş hem de bizzat kullanıcı tarafından sağlanmış bilgilere erişilmiş oluyor. Takip edilmek istenen kullanıcının arkadaşlarından tuttuğu takıma, dinî-siyasi görüşlerinden kime âşık olduğuna, hatta sevmediği yemeklerden adımını attığı her mekânın koordinatlarına kadar tüm bilgiler toplanarak “gerektiğinde” kullanılmak üzere depolanıyor.

1,2 milyarı aşkın insan, bugünün Matrix’i olan Facebook, Google ve Twitter sanal gerçekliklerinde ajan Smith’lerin kontrolünde yaşıyor.

Bugünün Matrix’inin mimarları elbette sadece “bilmek” için takip etmiyor bizleri. Aynı zamanda manipüle de ediyorlar. Şu satırlar Chip dergisinin Ağustos 2014 sayısından ve Barış Emre Alkım imzalı:

Nisan ayında Associated Press (AP) haber ajansı ABD hükümetinin Küba’daki gizli operasyonuna ilişkin bir soruşturmayı yayımladı. ABS Uluslararası Geliştirme Ajansı (UAID) tarafından organize edilen ve fonlanan bu gizli operasyonda, bir paravan şirket ağı 2009’dan bu yana Karayip adalarında Twitter’a benzeyen kısa mesaj hizmeti ZunZuneo’yu inşa ediyordu. Bunun orijinal Twitter’dan farkı, bilginin internet üzerinden değil de SMS ile paylaşılmasıydı. Bunun nedeni ise çoğu Kübalının zaten sıkı denetim altındaki internete erişiminin olmamasıydı. Klasik mobil telefonların aksine, akıllı telefonlar Küba adasında resmen yasak.

 

ZunZuneo’nun genç üyelerinin (en yoğun saatte 40.000 civarı) bilmediği şey, ABD hükümetinin müzik ya da futbol haberleri gibi zararsız içeriği paylaşarak üyeleri bir kritik kütleye ulaştırmaya çalıştığıydı. Bu rakama erişilir erişilmez Amerikan hükümetinin ajanları ağ üzerinden politik bilgi paylaşarak üyeleri komünist rejime karşı ayaklandıracaktı. AP’nin referans verdiği bir USAID belgesine göre, amaç Küba halkını “devlet ile toplum arasındaki güç dengesini yeniden düzenlemeye” teşvik etmek, bir başka deyişle bir “Küba baharı” başlatmaktı.

Bu bilgiler ışığında Arap baharından Gezi hadiselerine kadar son yıllarda şahit olduğumuz ayaklanmaların, “kendiliğinden”, “masum”, “spontane” halk hareketleri olduğunu iddia etmek ancak epeyce safdil olmakla mümkün görünüyor.

Matrix gerçek oldu. O zaman unutmayalım ki bu sistem, kendisini ile savaşacak direniş kahramanı “Neo’yu” bile kontrollü bir şekilde kendi “seçecek”, palazlandıracak ve nihayet yok edecek kadar akıllı mimarlar tarafından kurulmuş bir sistem olmalı. Bu sistemin “içinden” çıkacak hiçbir fikre, hiçbir kahramana itimat edilemez!

Maalesef bugünün Matrix’i, her geçen gün daha çok zihni küvetlerine yatırırarak güçleniyor ve bu korkunç tehlikenin farkına varılmadığı müddetçe ciddi bir tedbir alınacak gibi de görünmüyor.

İşte piyon, işte kale, işte vezir, işte şah!..

İnsanların, bir arada yaşayabilmek için, hareket alanlarını daraltan bazı kuralları “ihtiyari” olarak kabul etmeleri gerekir. Orman kanununun, yani “kimin gücü kime yeterse” düşüncesinin ötesine geçmek için “hakkı” tanımlamaya ve yazılı yahut sözlü kurallara teminat altına almaya ihtiyacımız var.

Gönüllü olarak kabul etiğimiz içtimaî, dinî, ahlaki kurallar, genel olarak sosyal bir hayat kurup birlikte yaşayabilmek için gerekli zemini sağlarlar. Ancak bazı kimseler bu kurallar üzerine, kendi icat ettikleri özel bir kurallar kümesi daha eklerler. Benimsenen genel kuralları daha da sınırlayan, daraltan bu yeni kurallar katmanının, asıl kuralları daha iyi özümseyip daha rafine hale getirmeye yardımcı olduğu iddiasındadırlar.

Şimdi bu soyut formülü somut örneklerle izah etmeye çalışalım:

Mesela satranç oyununun kuralları, temel kurallara güzel bir örnektir. Satranç tahtası, taşları, taşları hareket ettirme şekilleri ve nihayet satrancın genel kuralları, oyunu oynamak isteyenlerin ihtiyaç duydukları tüm altyapıyı sağlar. Bu kurallar içinde kalındığı müddetçe bazı farklı taktikleri kullanmakta bir mahzur yoktur. İsterseniz oyunu, şahın önündeki piyonu iki ilerleterek veya atınızı çıkartarak açabilirsiniz. Ama kurallardan bir tanesini bile değiştirirseniz, oynadığınız oyuna artık satranç denemez. Mesela “benim oyunumda piyonlar sadece ileri değil geriye de gidebilir” derseniz, bu yeni uydurduğunuz kuralı kabul edip sizinle oynayacak rakipler bulsanız bile, oynadığınız oyun artık satranç değil başka bir şeydir.

Mesela her din gibi İslamiyet de genel bir kurallar kümesi tanımlar. İnsanların kendi aralarında, yabancılarla ve yaratıcıyla olan ilişkilerinde uyacakları kaideleri tespit eder. Kul hakkı, komşu hakkı gibi tanımlar yapar. Savaş, ticaret, evlilik ve boşanma durumlarında uyulacak kurallar koyar. Bu kurallar genel olarak Müslüman bir topluluğa bir arada yaşayabilmek için gereken ortamı sağlarlar. Ancak bazı “Müslümanlar” muhtelif gerekçelerle, temel İslami kuralların ötesinde, daha farklı ve dar bir kurallar kümesi sürerler ortaya. Mesela temel kurallarda öyle bir gereklilik söz konusu değilken, İslam’ı doğru yaşamanın ancak olgunlaşmış, aydınlatıcı, yol gösterici bir insana bağlanarak mümkün olduğunu iddia ederler. Belli kelimeleri her gün belli sayıda tekrar etmeyi yeni bir dini ritüel olarak benimserler. Bazı başka müslümanlar ise, yine dinin temelinde böyle bir hedef bulunmadığı halde, “hakiki” müslümanlığı yaşayabilmenin ancak siyasi yahut bürokratik yönetim kadrolarını ele geçirmekle mümkün olduğunu iddia ederler.

Özellikle İslamiyet bahis konusu olduğunda, uydurulan yeni kuralların, asıl kuralları bırakın ihlal etmeyi, daraltması bile kabul edilemez. Bu konuyla ilgili şu hadis meseleyi çok güzel özetlemektedir:

Enes ibni Mâlik radıyallahu anh şöyle dedi:

Peygamber Efendimizin nâfile ibadetlerini öğrenmek üzere, sahâbeden üç kişilik bir grup, Peygamber hanımlarının evlerine geldiler. Kendilerine Efendimiz’in ibadetleri bildirilince, onlar bunu azımsadılar ve

– Allah’ın Resûlü nerede biz neredeyiz? Onun geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmıştır, dediler. İçlerinden biri:

– Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım, dedi. Bir diğeri:

– Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım ve oruçsuz gün geçirmeyeceğim, dedi. Üçüncü sahâbî de:

– Ben de sağ olduğum sürece kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim, diye söz verdi. Bir müddet sonra Peygamberimiz onların yanına geldi ve kendilerine şunları söyledi:

– “Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en saygılı olanınızım. Fakat ben bazen oruç tutuyor, bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor, hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir.”

Buhârî, Nikâh 1; Müslim, Nikâh 5. Nesâî, Nikâh 4.

Peygamberimizin, tebliğ ettiği kuralları iyi niyetle olsa bile “daraltmaya” kalkanlar için, “Benim sünnetimden yüz çeviren kimse benden değildir.” gibi çok ağır bir ifade kullanması dikkat çekicidir. Daha yoğun ibadet, daha zengin bir manevi hayat, daha derin bir teslimiyet için yapılıyor görünse bile peygamberin sünnetinde olmayan hareketlerin benimsenmesi, kuralların kişilerin kendi indî mütalaalarına göre değiştirilmesi (vahiy temelli kuralların modifikasyonu) şiddetle yasaklanmıştır.

Genel kurallar kümesinin bir alt kümesini benimseyenler, hususen mevzu İslam olduğunda, önce ” helali haramı saymak” gibi dinen şiddetle yasaklanmış bir fiili irtikâp etmekte, bu yola bir defa girdikten sonra da “haramı helal sayma” çukuruna yuvarlanıvermektedirler. Üstelik başta belirtildiği gibi bunu, daha “rafine”, daha “doğru” bir dini hayat sürebilmek adına yaptıklarına inanmaktadırlar.

Mesela belli kurumlarda yer tutabilmek “gayesi” uğrunda, inançlarının hayatlarına yansımalarını saklayan, eşlerinin başlarını açtıran, hatta alkol almaya başlayan kimseler bu büyük “fedakârlıkları” İslam adına yaptıklarına kendilerini inandırabilmektedirler.

Maalesef bu tür insanlar, kendi uydurdukları bir takım kurallarla icat ettikleri satrançtan bozma oyunu, aynı kendileri gibi benimseyip oynayan diğer insanlara bir arada dura dura, “en hakiki, öz” satranç zannetmeye başlıyorlar. Oynadıkları oyunun satranç olmaktan çıktığını görüp kendilerini ikaz edenlere önlerindekini gösterip “işte…” diyorlar, “işte satranç tahtası, işte satranç taşları.. işte piyon, işte kale, işte vezir, işte şah!” bizi nasıl başka bir oyun oynamakla itham edebilirsiniz? Oynadığımız satrançta piyonlar geri, kaleler çapraz gidiyorsa ne olmuş? Bize böyle oynamayı, mucidiyle sürekli temasta olduğundan dolayı satrancı hepimizden iyi bilen muhterem hocamız öğretti…”

İdeal, Ülkü, Mefkûre, Ümniyye

Uçsuz bucaksız bir okyanus düşünün. Ortasında su üstüne kalmak için çabalayan kalabalık bir insan topluluğu… Ve ne tarafa, hangi vasıtayla gideceğini tayin etmeye çalışan kalabalıkları davet eden, insanlara -sanki kendileri bilirmiş gibi- “doğru yolu” göstermeye çalışan, bunun için onları hararetle gemilerine davet eden gemi kaptanları… Bu kaptanlardan kimisi çok akıllı. Kurtuluş rotasını aklî delillerle, rüzgârların istikametiyle, akıntıların sıcaklıklarıyla, yıldızların pozisyonuyla mânâlandırıyor. Gemisinin birinci kalite malzemesinden, suya dayanıklı boyasından bahsediyor. Kimisi çok cerbezeli. İnsanların hislerine hitap ediyor. Doğru rotanın yüreğine dolan mistik bir ilhamla kendisine bildirildiğini iddia ediyor. Dinleyenleri öylesine tesir altındalar ki rotayı falan umursamıyor, önderlerinin gemisine atlayıp o hangi istikameti gösterse o tarafa doğru deli gibi kürek çekmeye hazırlanıyorlar. Kimisi pek meyus. Gidecek bir yön falan olmadığına, bir istikamet belirlemeye çalışmanın beyhude bir çaba olduğuna  ikna etmeye çalışıyor dinleyenleri… Ama o meyus kaptan bile gemisine davetten geri kalmıyor insanları…

Tüm kaptanların ortak noktaları birer zan ve temenni sahibi olmaları. Benimsedikleri, kendilerini inandırdıkları, mutlak zannettikleri “hedefin” kitlelerce kabulünü temenni ediyorlar. Takipçileri, onların “zanlarını” içselleştirdikçe hakikâte daha çok yaklaştıklarına inanıyorlar.

Nihayet çoğu insan teklif edilen vasıtalardan bir vasıta seçiyor kendisi için.

Aslında çoğu insanın istikamet endişesi falan yok. Tek dertleri su üzerinde kalmak ve tanıdıklarıyla sevdikleriyle aynı gemiye kapağı atmak. Kendilerini “kuru” ve “yakınlarıyla bir arada” tuttukça bindikleri vasıtanın nereye gittiği umurlarında değil.

Bazıları için “doğru istikamette” olmak önemli ama “doğru istikameti”, sözlerine inanıp davetini kabul ettikleri kaptanın tanımladığına inanıyorlar. Kaptan zaman içinde dümeni, birbirine taban tabana zıt istikametlere çevirse de “önemli değil” diyorlar. “Bizi selamet sahiline çıkartacağına iman etmiş olduğumuz kaptanımız ne tarafa dönerse doğru istikamet orasıdır!”

Neticede milyonlar, hayat yolculuklarını akıllarına yahut hislerine hitap etmeyi bilen birkaç zeki ve cerbezeli insanın idealize edilmiş zanlarının peşinde koşarak tamamlıyorlar.

İdeolojiler, ülküler, idealler, mefkûreler, ne kadar allanıp pullansalar da, aslında zan ve temennilerin farklı elbiseler giymiş hallerinden başka bir şey değiller. Hepsinde şeytanın Adem’i cennetten kovdurmak için kullandığı ağacın cazibesi ve zehri var.

Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz peygamberimize şöyle sesleniyor:

Senden önce hiçbir resul ve nebi göndermedik ki, bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun bu temennisine dair vesvese vermiş olmasın. Ama Allah şeytanın vesvesesini giderir. Sonra Allah âyetlerini sağlamlaştırır. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.
Kuran-ı Kerim, Hac Suresi 52. ayet

Büyük mütefessir Elmalılı Hamdi Yazır bu ayetin tefsirini yaparken şunları söylüyor:

Temennînin asıl anlamı, gönlün arzu ettiği şeyi kişinin kendi içinde, hayalinde şekillendirip canlandırmasıdır. Zihinde canlandırılmış olan bu tabloya “ümniyye” veya “münye” denilir ki, Fransızca “ideal” diye tabir edilir. Son zamanlarda bu kelime felsefede hayli önem kazanmış ve idealizm adı ile bir felsefe ekolünün oluşmasına kaynak görevini yapmış ve sanki uydurma olduğunun belli olmaması için dilimize tercüme edilirken “mefkûre” kelimesi uydurulmuş ve her tarafa yayılmış. Şu halde “temenni“, bir ümniyye beslemek, bir mefkûre kurmak demek olur. İdealistler bütün gerçeklerin aslının “benlik” de olduğunu varsaydıkları için, nefsin istek ve arzusunu her gerçeğin temel taşı gibi görmek isterler. Bu yüzden hayatta başarılı olmuş büyük adamları hep idealci (idealist) kabul ederler. Bununla ulûhiyyet ve nübüvvet meselesini de çözdüklerine inanarak, peygamberi bir ideal kurmuş, bir müddet programını yapmakla uğraşmış, sonra da peygamberlik davasıyla ortaya atılmış bir idealist gibi göstermek isterler. Fakat Kur’ân özellikle bu âyetle anlatıyor ki, peygamberlik bir arzu bir temenni işi değildir. “O hevadan (kendi nefsinden) söylemiyor; Kur’ân sadece bir vahiydir, ancak vahyolunur” (Necm, 53/3-4) âyetiyle anlatılan peygambere temenni yakışmaz, çünkü vahiy tamamen hakkın emridir. Ümniyye’ye ise şeytan karışır. Başkaları şöyle dursun peygamber bile, insanlık gereği temennide bulunduğu vakit Şeytan onun arzusuna şüpheler karıştırır. Ümniyye (temenni) ise, heves ve hayal ile isabetsizlikten kurtulamaz. Demek ki peygamberlerin ismeti (masum olmaları) kesinlik ifade eden vahiy yönüyledir, yoksa içtihadıyla hareket ettiği zaman hata yapması mümkündür.

Bu satırlar açıkça ortaya koyuyor ki “İslam“, peygamberler de dahil hiçbir beşerin, zannı, temennisi, yahut şahsi arzuları üzerine inşa edilmiş değildir. İslam asla bir ülkü, bir mefkûre, bir ideal veya ideoloji seviyesine indirgenemez. Bu noktadan hareketle İslamcılık da, ülkücülük de, cemaatçilik de, tarikatçılık da birer “mefkûre” olmaları hasebiyle İslam’la aynı ontolojik düzlemde bulunamazlar, zira bu “ideolojiler” bir takım akıllı/cerbezeli zevatın zan ve temennilerinden ibarettirler. Fıtratına müdahale edilmiş, genetiği ile oynanmış bir inanç sisteminin, şeytanın müdahale ettiği bir ümniyyenin mahsulüdürler. İlk bakışta köklendikleri inancın en rafine bir numunesi gibi göründükleri halde aslında içlerinde ölümcül hastalıklar taşımalarının sebebi de işte budur.

Yeri geldiğinde haramı helal saymakta tereddüt etmeyen “cihangirlerin” kalabalıkları peşleri sıra sürüklemek için kullandıkları “kızıl  elmalar”, Müslümanların peşinde koşacakları mübarek hedeflerin değil, sadece o cihangirlerin ihtiraslarının simgeleridir.

İnsanları, kafalarından uydurdukları bir takım muhayyel manevi makamlara yükseltmeyi vaadeden mistik önderlerin teklif ettikleri, nereden neşet ettiği belirsiz terbiye metotları, Allah’a yaklaşmanın sihirli reçeteleri değil, o “mürşidlerin” kendi zanlarıdır.

Allayıp pullayıp dini bir hava verdikleri, nihayet kendilerinin de ilahî bir “gâye-i hâyâl” olarak benimsedikleri “mefkûreleri” uğruna sayısız insanı sıkı bir örgüt disiplini içinde mobilize edebilen idealist hocaların gösterdikleri “ulvi” hedefler de hakikatte sadece kendi zanları, temennileri, heva ve heveslerinden ibarettir.

Müslümana düşen, yaşadığı şart ne olursa olsun iman etmek ve salih amel işlemektir. Allah bize bunu yapmayan insanların “hüsranda” olduklarını bildirmektedir. Kendi “mefkûrelerini” salih amel diye pazarlayanlara aldanmamak da kendini Müslüman olarak tanımlayan herkesin öncelikli mes’uliyetidir.

Sosyal Genetik Mühendisliği ve GDO’lu Fikirlerimiz

Suni ortamlarda, genlerine suni müdahaleler neticesi elde edilen bitki ve hayvanlara “genetiği değiştirilmiş organizmalar” (GDO) deniyor. Yakın zamanlara kadar dünyada açlığı bitirecek mucizevi teknoloji diye pazarlanan GDO’lu ürünler, şimdilerde herkesin fellik fellik kaçınmaya çalıştığı, açık birer tehlike haline gelmiş bulunuyor.

gdoGıda endüstrisi, üretim aşamasında kendine lazım olan hızlı yetişme, hastalıklara dayanıklılık gibi özellikleri, ve satış aşamasında kendisine lazım olan parlak renk, çekici koku, muntazam şekil, ideal büyüklük gibi özellikleri genetik çalışmalarla elde etmiş, ama hepsinden daha mühim sayılması gereken “tüketici sağlığı” gibi bir “satış sonrası” meselesini pek de umursamamıştı. Bu dikkate alınsaydı da bir netice edileceğinin garantisi yoktu zira genetik mühendisleri belli bir özelliği değiştiren bir geni keşfedip onu değiştirdiklerinde yaptıkları değişikliğin bir bütün olarak organizmada yarattığı tahribatın ne olacağını hesaplayamıyorlardı.

GDO için gen teknolojisinin belli bir seviyeye kadar gelişmesini beklemeye mecbur kalan “batı”, GDO’nun ilk uygulamalarını sosyal alanda uzun zaman önce başlatmıştı. Laboratuvarları geri kalmış ve gelişmekte olan ülkeler, kobayları ise bu gariban ülkelerin her şeyden habersiz sakinleriydi.

Milletleri, etnik, dini, içtimai toplulukları bir organizma ve bir mühendislik alanı olarak gören “batılılar” siyasi sahada belirleyici olan kolektif genlerle, algı, inanç ve kültür kodlarıyla “oynadıkları” sayısız deneyle epeyce mesafe katetmiş, genetik sosyal mühendisliğinde epeyce tecrübe kazanmış sayılabilirler.

Maalesef bizim güzel ülkemiz de batılı sosyal mühendislerin devasa laboratuvarlarından birisidir.

Türkiye sosyal laboratuvarında özellikle son bir asırdır yapılmamış tecrübe kalmamıştır desek abartmış olmayız. Ülkemizdeki neredeyse her ideolojik grup bir sosyal genetik mühendisliği deneyinin neticesinde ortaya çıkmış GDO’lu bir üründür.

Sosyal deneyin ilk aşaması “tecrittir”. Deneyin başarısı için, inanç genleri üzerinde çalışma yapılacak kimselerin izole edilmesi elzemdir. Deneyin kobaylarının dış dünyayla irtibatları mümkünse tamamen kesilmeli, tüm sosyal ilişkiler sadece grubun içerisinde sürdürülmelidir. Aksi halde başka telkinlere maruz kalacak deney elemanlarının indoktirinasyonunun sağlıklı şekilde yürütülemeyeceği açıktır.

Tıpkı genetiği ile oynanacak domates tohumunun topraktan, tabîi ortamından koparılarak tüm çevresel etmenlerin tesirinden uzaklaştırıldığı gibi, insanlar da annelerinden, babalarından, yakın ve uzak akrabalarından, çocukluk arkadaşlarından koparılırlar. Kendi çevrelerine yabancılaştırılırlar.

İkinci aşama indoktrinasyon yahut beyin yıkama aşamasıdır. Deney elemanına sahip olduğu inançların boş, bilgilerin yanlış olduğu öğretilir. Yeni fikirlerin “ekilmesi” için eskilerin yok edilmesi gerekmektedir.

Tıpkı genetiği ile oynanacak domates tohumunun içinden “zararlı” genin çıkartılıp yerine “doğru” genin yerleştirilmesi gibi insanlara ideolojik yükleme yapılır. Seçilmiş belli gazete, dergi ve kitapların dışında her türlü alternatif yayınla irtibatları kesilir. Sadece belli fikirlere maruz kalmaları sağlanır.

Üçüncü aşama yapılan ideolojik yüklemenin dimağlarda kök salması için müsait şartları muhafaza ve bekleme aşamasıdır. Deneyin tüm elemanlarının izolasyon fanusu içinde mütemadiyen aynı propagandaya maruz kalarak yeni “fikirlerini” içselleştirmesi sağlanır.

Mesela komünist bir “grup” mu elde etmek istiyorsunuz, hemen yukarıdaki formülle işe başlarsınız. Deneyinizin hedefi olarak tespit ettiğiniz çocukları yaz kampları, öğrenci hareketleri gibi vesilelerle kendi çevrelerinden yavaş yavaş koparırsınız. Bu tür bir deneyin ikinci aşamasını geçmiş deney elemanlarına sorsanız size anlatacakları şunlardır: Kendi aileleri ve çevreleri gaflet ve delalet içindedirler. Cahil anneleri ancak afyon sayılabilecek “boş” dini inançlar peşinde zamanını tüketmekte, “aymaz” babaları sermayecilerin çarklarını çevirmektedir. Akrabaları sömürüldüklerinin farkına varamamakta “hakikatin aydınlığını” yalnızca kendileri görebilmektedir. Toplum zaten yoldan çıkmıştır! Üçüncü aşamayı da tamamlamış olanlar, nasıl olup da “hakikati” görebilenin kendi küçük gruplarından ibaret olduğu sorusunu bir tür mutlak imanla göğüsleyebileceklerdir.

Yahut nevi şahsına münhasır, modern bir dini “cemaat” mi tasarlayacaksınız, formül aynı formüldür. Yatılı Kur’an kursları, okullar, dershaneler ve öğrenci evleri izolasyon ve indoktrinasyon için gerekli ortamı sağlar. İzole edilen, ailelerinden ve çevrelerinden uzaklaştırılan çocuklar sadece fiziksel olarak değil  fikren de izole edilir. Sadece o cemaatin liderinin ve önde gelenlerinin fikirleri okunur, tartışılır. Başka yazarlar, kitaplar fiilen yasaktır. Cemaat şemsiyesi (ki aslında bir cam fanustur) dışına çıkanların “bozulacağı” fikre inceden inceye kafalara nakşedilir. Sadece cemaat içi kapalı devre sosyal ilişkiler kurmasına izin verilen elemanların hakikat algısı tamamen değiştirilir. Artık genetik müdahale tamamlanmış, cemaat mensupları için, hakikatin sadece cemaatin merceğinden geçerken kırılmış, manipüle edilmiş bir versiyonu hakikat sayılır hale gelmiştir. Grup içinde tabakalaşma ve tabakalar içinde izole birimlerin ihdası, sosyal genetik mühendisliğinin vardığı ileri aşamaları gösterir. Çeşitli genleri ile oynanan “organizmanın” değiştirilen genlerinden sadece bir tanesindeki olumsuz gelişmeler yüzünden ölüp gitmemesi için deneyin birbirinden habersiz, izole edilmiş bölümlerde yürütülmesi akıllıcadır.

Merhum üstad Cemil Meriç meşhur aforizmasında, “İzm’ler idrakimize giydirilen deli gömlekleri.” der. Deli gömlekleri giymek akıllıyı deli yapmaz ama hareket kaabiliyetini sınırlar. Elini ayağını bağlar. İdrakin bağlanması da tam olarak burada anlatmaya çalıştığım şey. Hayatımızın bir gerçeği olan ideolojik topluluklar -ki cemaatler, tarikatlar, dini örgütler de büyük ölçüde bu tanıma girer- insanın idrakini az ya da çok bağlar, insana küçük ya da büyük at gözlükleri takarlar. Ata takılan gözlükler, atın sağa sola sapmaması için fıtrata yapılmış geçici, anlık, ortadan kaldırılabilir bir müdahaledir. Ama aynı türden bir müdahalenin eşref-i mahlûkat sayılan insanoğlunun idrakine, inanç sistemine, kültür kodlarına hem de kalıcı olarak yapılması asla kabul edilemez.

Başta bizzat kendimiz olmak üzere, dini yahut seküler ideolojik gruplara mensup her ferdin, üzerindeki deli gömleğinin, yani beynine ekilmiş GDO’lu fikirlerin, kalbine işlenmiş GDO’lu inançların ve gözlerine takılmış at gözlüklerinin farkına varması dileğiyle…

Sosyal Mühendislik Kobayı Kifayetsiz Muhterislerin Kızıl Elması

Kızıl Elma

1950’de halkımız tek parti diktatörlüğünden yakasını kurtardı. Lakin bu “kurtuluş” halkın gerçek çabasından ziyade soğuk savaş yılları konjonktürünün bir armağanıydı. Kimse diktatörlük rejimine karşı ayaklanmamış, birkaç cılız-ferdî ses dışında kitlesel olarak ciddi bir itiraz dahi yükseltememişken demokrasiyi kucağımızda buluvermiştik. Kendi çabamızla elde etmediğimiz bu “hürriyetin” tabîi olarak bazı ciddi kusurları vardı. Bize demokrasiyi “lütfedenler” ülkemizi adeta koca bir sosyal laboratuara çevirmişlerdi. Amerikalı sosyal mühendisler cemiyetin değişik kesimleri üzerinde inanılmaz deneyler yapıyorlardı. Mesela komünizme karşı bağışıklık kazanmamız için kuvvetli dozda ırkçılık veriyor, netice alamayınca ilacı çok miktarda vatanseverlik hissiyle seyreltiyor, nihayet muhafazakârlık ve dindarlık katkısıyla formülü mükemmelleştiriyorlardı.

Biz, toplumsal şuurumuzu suni olarak manipüle ederek yeniden inşa eden bu adamların niyetlerini ve insanımızın kolektif zihnine enjekte ettikleri ilaçların menfi tesirlerini ne yazık ki tam kavrayamadık.

Ana ilacın tesirini kuvvetlendirmek ve kalıcı kılmak için geliştirilen ezan, mehter, bayrak, millet, vatan nutukları gibi “renkli” hapları adeta temel gıda maddelerimizmiş gibi avuç avuç yuttuk.

Ellili, altmışlı, yetmişli yıllarda bu sosyal laboratuar ikliminde doğan, Müslüman aile ve çevre içinde yetişen çocukların kucaklarında bulduğu dünya tasavvuru aşağı yukarı şöyleydi:

Bir zamanların süper gücü, İslam âleminin tek hamisi iken sefahate dalınca, ait olduğumuz beynelmilel ligden -düşmanın da bitmek tükenmek bilmez hileleriyle- düşürülmüş, bir kum havuzunda oynamaya mahkûm edilmiştik. Kendimizi toparlayamamamız için bizi biz yapan lisanımızla, dinimizle ve tarihimizle aramızda duvarlar örülmüştü. Şimdi azıcık teneffüs etmeye başladığımız hürriyet atmosferi bu sefer de komünizm tehdidi altındaydı. Anadolu insanı olarak uzun yıllardır türlü imkânsızlıkların yanında bir de bu tehlike ile boğuşuyorduk. Her şeye rağmen kaybetmediğimiz ideallerimiz, sağlam ve yüce hedeflerimiz, küresel acılar için ebedi reçetelerimiz vardı ama kuvvetimiz yoktu. Gerekli vasıtalardan mahrumduk. Bunlara sahip olsak neler neler yapacaktık. Düştüğümüz yerden kalkacaktık. Dünyanın nizamı bizden sorulacak, hakkı tutup kaldıracaktık. Bunun için ihlâsla çalışmalı, geçmişimizle aramıza örülen duvarları yıkmalı, kendimizi her alanda geliştirmeliydik.

Yıllar geçti… Gel zaman git zaman o hasretini çektiğimiz “vasıtalar” kısmen de olsa elimize geçmeye başladı. Fakat ne gariptir ki para, makam, güç gibi vasıtalar adım adım kontrolümüze geçiyor ama o beklenen bahar nedense bir türlü gelmiyordu .

Denizin ötesinde bizi beklediğinden emin olduğumuz bir “kızıl elmamız” vardı. Senelerdir yüzme bilmediğimiz, yahut bir vasıta bulamadığımız için ulaşamadığımız halde orada olduğundan emin olduğumuz “kutsal” hedefimiz… Zaman geçtikçe o hedefe gidemeyişimiz için ileri sürdüğümüz mazeretler azalıyor, anlamsızlaşıyordu. Yine de bir türlü harekete geçemiyorduk.

Hâlbuki paramız ve gücümüz olduğunda, yaraları sihirli bir merhemle iyileşmiş bir film kahramanı gibi kılıcımızı kapıp ayağa kalkacak, zorla tıkıldığımız hapishaneden bir an önce kurtulup tekrar dünyaya kanlı yaşlar döktüren zalimlerin karşısına dikilecektik. Hem de her sahada…

Beklenen olmadığı gibi, olacağına dair işaretler de gün geçtikçe zayıflamaya başladı.

Aslında belki de ilk hatamız, şuurumuza “ekilmiş” ilaçlı fikirleri kendimizin sanmaktı. Daha vahimi ise o cafcaflı mavi, kırmızı, beyaz renklerle boyanmış “ideallerimizin” sathîliğinin farkına varamamış olmamızdı.

Dünyaya nizam vermeyi hedefliyorduk ama daha kendi iç nizamımızı bile yoluna koyamamıştık.

Dünya çapında zalimlerle mücadele etmeyi hedefliyorduk ama daha kendi içimizdeki zalimlerin zulümlerine zulüm demeyi bile becerememiştik.

Aracın mesaja etkisini de göz ardı etmiştik. Hele ki o araç iktidar, güç ve para iken…

Ayaklarımızı basacak doğru zeminleri bulamadık. Bacaklarımızı çok sağlam ahlâki ilkelerle, sağlam sütunlar misali kuvvetlendirmedik. Göğüslerimizi varmayı iddia ettiğimiz zorlu hedefler için hazırlayamadık. Hazırlıksız yürek ve kafamızla elde edeceğimiz dünya malı ve gücünün bırakın işimize yaramayı, bizi altında ezip darmadağın edeceğini hesap edemedik.

Külkedisinin gece yarısı asıl haline rücû eden kıyafetleri misali, azıcık iktidar ve maddi güç ateşi ile sınandığımızda, ulvî idealler gibi görünen fikirlerimizin âdi dünyevi ihtiraslara dönüştüklerine şahit olduk.

Bu hâl-i pür melalimizi tasrih etmemin sebebi ne ümitsizlik ne iyi niyetli insanımızın hevesini kırmak.

Aslında bugün, değerlendirmeyi bilirsek bizim için yepyeni bir fırsattır.

Eğer hatalarımızı doğru tespit edersek, hormonlu değil ama sıhhatli bir şuurlanmanın ilk adımlarını atabiliriz.

Hastalığımızın farkına varmak, hastalıkla mücadele etmek ve nihayet ondan kurtulmak için atacağımız ilk adım değil midir?