Devlet Makinesinin Çarkları

Edward Snowden’in sızdırdığı casusluk belgeleri yavaş yavaş açıklandıkça en üst düzey yöneticilerimizin tüm elektronik iletişimlerinin ayrıntılı bir şekilde takip edildiğini, hemen her telefonlarının (sözüm ona kriptolu olanlar da dâhil olmak üzere) dinlenildiğini, bilgisayarlarına girildiğini öğreniyoruz. Gazeteler haberleri “skandal” diye nitelendiriyorlar. Başbakanından, MİT müsteşarına kadar en üst düzey yöneticilerinin, en hassas müesseselerinin iletişim mahremiyetini sağlayamayan devletin, sıradan vatandaşları için herhangi bir kalkan sağlaması şu an için bir hayal bile değil. Hür ve güçlü bir dünya devleti olma, devler liginde oynama, yeniden tarih sahnesindeki yerini alma iddiasındaki Türkiye için bu vaziyetin ne kadar menfi ne kadar ümit kırıcı olduğunun altını çizmeye bilmiyorum gerek var mı?

Basın, tabiatı itibariyle derin “elektronik istihbarata karşı koyma zaafımızın” sadece neticeleriyle ilgileniyor. Pek az kimse “neden biz bu kadar açık hedefiz, neden iletişimimizin mahremiyetini sağlayacak tedbirleri alamıyoruz, neden teknolojiye böyle yabancıyız” sorularını soruyor.

Türkiye 2000’li yılların başındaki türbülansın ardından iktidara gelen siyasi kadroların doğru manevraları sayesinde, özellikle ekonomide hızlı bir büyüme çizgisi yakaladı. Aslında bu zamanlama bizim için çok büyük bir şans ve fırsattı. Çünkü geleceğin güçlü ülkelerini belirleyecek bilgisayar, yazılım ve iletişim teknolojileri tam da bu zamanlarda neşvünema bulmaya başlamıştı. Öyle ki artık dünyanın en önemli başvuru kaynaklarından biri haline gelen Wikipedia 2001’de, iş ağı LinkedIn 2003’te, ve dev sosyal ağlardan Facebook 2004 Şubatında, Twitter 2006 Martında kuruldu. Bunlar olurken bizim de zincirlerinden kurtulan, zenginleşen, çoktan beridir kaybettiği sağlığını tekrar kazanmaya başlayan bir ülke olarak 21. asrın teknoloji devrimine bir tarafından iştirak etmemiz beklenirdi. Ama maalesef bu olmadı. Ağır sanayi hamlesi gibi, otomobil üretimi gibi ciddi yatırımlar gerektirmediği halde, hemen gözümüzün önünde harekete geçen bu trene binemedik.

Hakkaniyet adına şunu söylemek lazım ki 2000’li yıllarda Türkiye’nin yıldızını parlatan siyasiler, ekonomide, siyasette gösterdikleri başarıyı gelişen teknolojiyi, özellikle de bilgisayar, iletişim ve yazılım teknolojilerini kavramada gösteremediler.

Peki, neden böyle oldu?

Yirminci asrın başında, batıdan diğer birçok şey gibi devlet bürokrasimizi şekillendiren yönetim modelini de ithal ettik. O zamanlar heyecanla benimsenen, Frederick Winslow Taylor isimli Amerikalı makine mühendisinin “bilimsel yönetim” modeli ne yazık ki devlet kurumlarımızda bugün hâlâ caridir. Bu modele göre “işletme” (burada devlet) dev bir makineye benzer. İdarecinin görevi bu dev makineyi daha verimli işler hale getirmek için bilimsel yöntemler kullanmaktır. Taylor’a göre “çalışanlar” dev makinenin çarklarıdır. Eğer bir çark verimli çalışmıyorsa yeri değiştirilir, başka yere takılır. Bunun olabilmesi için “tüm çarkların” standardize edilmesi, belli işleri belli kalitede ifa eder hale gelmesi gerekir. Çalışanların standart bir eğitimden geçirilmesi, her konumda çalışmaya hazır, kolaylıkla değiştirilebilir, mükemmel “çarklar” olarak yetiştirilmesi hedeflenir.

Devlet yönetiminin adeta hücrelerine kadar nüfuz etmiş olan Taylor anlayışının yansımalarını bugün de görmek çok kolaydır. Astsubay Meslek Yüksek Okullarında eğitim gören öğrencilere uzun uzun resmi yazışma kuralları öğretilir. Hepsi bir noktada rütbelilerin yanında bir tür sekreterlik yapacak şekilde eğitilirler. Aldıkları eğitim, ülkenin dört bir tarafına tayinlerle geçecek çalışma hayatlarında her gittikleri yere uyum sağlayacak birer “çark” vazifesi görmelerini sağlayacaktır. İnsanların bilgilerinin, becerilerinin, tecrübelerinin önemi yoktur.

Taylor modeli sadece alt kademelerde değil üst kademelerde de kendisini hissettirir. Bir bakarsınız bir emniyet müdürü vali olarak atanmış. Yahut bir bakarsınız bir üniversite profesörü büyükelçi oluvermiş. Atanan kişilerin atandıkları pozisyonların gerektirdiği “teknik” bilgi ve tecrübe umursanmaz, dikkate alınmaz. Nihayetinde tüm memurlar devlet makinesinin standart, birbirinin yerine kullanılabilen çarkları olarak görülürler.

İşte bu anlayışın göze en çok battığı atamalar kişisel bilgi, beceri ve tecrübenin öne çıktığı teknik ve sanat ile ilgili makamlara yapılan atamalardır. Milli Eğitim Bakanlığı’nda yirmi sene çalışmış bir idarecinin, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nda görevlendirilmesi artık kimseyi şaşırtmamaktadır. Öte yandan, mesela Maliye Bakanlığı’ndaki bir daire başkanı Devlet Opera ve Balesi’ne tayin edildiğinde hâlâ ciddi (ve haklı) itirazlar yükselmektedir.

Devlet yönetiminde hala câri olan demode anlayışın en çok “vurduğu” alanların başında teknoloji geliyor. Devlet kurumlarının bilgi işlem dairelerinin kimlere emanet edildiğine bakılırsa şöyle bir manzara görülecektir: Maliye Bakanlığı’nda ki bilgi işlem daire başkanı muhtemelen bir hesap uzmanıdır, Sağlık Bakanlığı’ndaki hekimdir, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ndeki harita mühendisidir, Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki polistir, Diyanet İşleri Başkanlığında’ki ise bir din adamıdır!

Yani “makinenin” başka bir yerinden alınıp bilgi işlem dairesine monte edilmiş standart bir çarktır!

Sadece kıdem aldığı için, neredeyse otomatik olarak belli makamlara yükseltilmiş ve en mümeyyiz vasfı “güvenirlik” olan bir memurdur…

Halbuki polislik, hekimlik, hesap uzmanlığı, harita mühendisliği, din adamlığı nasıl özel bir eğitim ve uzmanlık gerektiriyorsa “bilgi teknolojileri yöneticiliği” de öyle bir uzmanlık gerektirir. Bu gereklilik göz ardı edildiğinden, mesela Sağlık Bakanlığı’nda ülke çapında bir bilişim projesi ihalesi yapan bilgi işlem yöneticisi, hastaneye tıbbi malzeme alma ihalesinde edindiği tecrübelere yolunu bulmaya çalışmakta, neticede kaçınılmaz olarak başarısız olmaktadır. Çünkü ihale ettiği işin ne şartnamesini yazmasını bilmekte, ne nasıl kabul edileceğini tasarlayabilmektedir. Hatta çoğu zaman kurumunun yaptırmak istediği işi doğru dürüst tanımlayamamaktadır bile!

Teknik adamlar iyi bilir: eğer baştaki yönetici, yapılan işi doğru dürüst bilmiyorsa yönettiklerinin kuklasına döner. Bir günlük işin bir ayda biteceğini söyleyip kendisini kandıran memuruna baskıyla o işi yirmi günde yaptıran amir kendisini başarılı sayar. Düştüğü gülünç vaziyetin farkına bile varamaz. Anlı şanlı devlet kurumlarımızın bilgi işlem yöneticileri de işte bu tuzağa düşmekte, kendi maiyetindeki memurların, mühendislerin, hatta işi yaptıracağı firmaların elinde oyuncak olmaktadırlar.

İşin içinde olanların bildiği ama kimselerin pek seslendirmeye yanaşmadığı acı bir hakikati açıkça ortaya koymamız gerekir: Maalesef bugün e-devlet projelerimizin hemen hepsi kocaman birer başarısızlık hikâyesidir.

TAKBİS‘ten UYAP‘a, SAĞLIK.NET‘ten SAY2000i‘ye, irili ufaklı onlarca e-devlet projemiz anlattığım sebeplerden doğru kurgulanıp doğru yürütülememiştir ve bugün bunların hepsinde çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Sistemler kör topal çalışmakta, zorlukla ayakta tutulmakta, ciddi güvenlik açıkları içermektedirler. Ne yazık ki bu olumsuzluklar, doğrudan o olumsuzlukların sebepleri arasında yer alan bilgi işlem yöneticileri tarafından siyasilere iletilmemekte, sahte pembe tablolar çizilmektedir. Herhangi bir teknik bilgisi olmayan siyasilerin yapılan işlerin kalitesizliğini, yanlışlığını eksikliğini öğrenmesi ancak bazı felaketlerin yaşanmasıyla mümkün olabilmektedir.

Teknoloji yarışında dünyanın gelişmiş ülkelerinden böyle geri kalmamızın sebepleri nedir denince hemen, köhne, demode kamu yönetimi anlayışımız, hantal bürokrasimiz ileri çıkıyor ama nasıl vesayetle mücadele edildiyse bu anlayışlarla da mücadele verilmek zorundadır. Bu mücadeleyi “herhangi” bir yöneticinin vermesi beklenemez. Siyasilerden teknoloji ile ilgili kurumların idaresini üstlenenlerin, mutlaka teknolojiden haberdar kişilerden seçilmesinin önemi böylece ortaya çıkmaktadır.

Ülkemizde son yıllarda birçok konuda inkâr edilemez başarılar sergileyen siyasi kadrolarının içinde, maalesef bilgisayar, yazılım ve iletişim teknolojilerinden doğru dürüst “anlayan“, bir kişi bile bulunmamaktadır. Meselenin “teknisyen” işi olduğu, idarecinin “teknik” işlerden anlamasının gereksiz olduğu, ihtiyaç duyulan teknolojinin “parası bastırılınca alınabileceği” yanılgıları bizi bulunduğumuz noktaya taşımıştır.

Geleceğin dünyasında, siber âlemde varlık gösteremeyecek ülkelerin esamisinin bile okunmayacağı bu kadar alenen belli olmuşken, inşallah bu kritik konuda doğru tedbirleri almaya, teknoloji politikalarımızı, e-devlet stratejilerimizi gözden geçirmeye bir an önce başlarız. Her şeyin yıldırım hızıyla akmaya başladığı dünyada kaybedecek bir saniyemizin bile olmadığı artık görülmelidir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s