Kamuda bilgi işlem felaketi – 2 – Kamu Bir Kendi İşine Bakabilse!

Kamuda bilgi işlem felaketi – 2 – Kamu Bir Kendi İşine Bakabilse!

bilgi işlem dairesiKamu kurumlarının bilgi işlem konusundaki açmazlarından birisi, kendi görevleri arasında bulunmayan, doğrudan kendi işleri olmayan “yazılım geliştirme” konusunda, ısrarla varlık göstermeye çalışmalarıdır.

Gerçi bünyesinde berber, imam, ayakkabı boyacısı, kuru temizlemeci istihdam etmekte, süpermarket, spor tesisleri, gazino, restoran, düğün salonu, tatil kampı kurmakta bir gariplik görmeyen kamu kurum yöneticilerinin kendi işlerinden başka işleri kurumları içinde “halletme” heves ve azimleri ortadayken “yazılım geliştirme” işinin de bu kapsamda ele alınmasına şaşırmamak gerekir!

Yine de “belki umuru-u garibe’yi fark edip bir gülümseyen olur” deyip meseleyi masaya yatıralım.

Örnek olarak Karayolları Genel Müdürlüğü’nü ele alalım. Bu kurumumuzun resmi vazife tanımlarından hiçbirinde “yazılım geliştirme” başlığını bulamazsınız ama bünyesinde bu işi yapmak üzere kurulmuş bir organizasyon yapısı mutlaka vardır. Yahut TRT’nin kanunla belirlenmiş görevleri arasında “bilişim projeleri gerçekleştirmek” diye bir görev asla yoktur ama TRT’de de bilişim projeleri gerçekleştirmek üzere kurulmuş birim yahut birimlerle karşılaşmak kimse için sürpriz olmayacaktır.

“Bilgi işlem” tüm kurumların elbette vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir ve bilgi işlem birimlerine ihtiyaç olduğu açıktır ancak problem bu birimlerin ne yapacaklarının, yani faaliyet alanlarının belirlenmesinde ortaya çıkmaktadır.

Ne demek istediğimizi bir örnekle açıklamaya gayret edelim:

Her kurum için ulaşım meselesi önemlidir. Kurumun belli yöneticilerine sürekli, görevlendirilen personeline ise ihtiyaç halinde araç tahsis edilir. Araçların kiralanması, bakımlarının yaptırılması, takibi, o araçları kullanacak personelin istihdamı, yönetimi için kurumlar, mesela “Ulaştırma Şube Müdürlüğü” adı altında bir birim kurabilirler. Fakat hiçbir akıllı kimse kurumun o müdürlüğü bünyesine mühendisler alıp kurumun kendi “otomobilini” üretmeye kalkmaz! Şoförlerden beklenen, araçların en fazla yağ ve su değişimlerini yapmaları, lastik patlarsa tamirciye gidene kadar stepneyi takabilmeleridir! Çünkü “otomobil üretmek”, hatta “otomobil tamiri” kurumun işi değildir. Kurum ihtiyacı olan aracı piyasadan temin eder ve “kullanır”. Kurumun rolü “operatör” yahut “kullanıcı” rolüdür.

“Otomobil zaten ‘yapılabilen’ bir şey değil, teşbihte hata oldu” derseniz benzer bir örneği büro mobilyaları üzerinden de verebiliriz. Kamu kurumları isteseler, ihtiyaç duydukları büro mobilyalarını üretme kabiliyeti olan zanaatkârları kolaylıkla istihdam edebilirler. Mobilya ‘yapılabilen’ bir şeydir ama aklı başında hiçbir kurum yöneticisinin aklından büro mobilyalarını kendi imkânlarıyla yapmak geçmez! Devlet Malzeme Ofisi bile böyle “aptalca” bir teşebbüste bulunmaz. İhtiyaç duyulan mobilyaların yaptırılması işi piyasadaki profesyonel üreticilere ihale edilir. Çünkü “mobilya yapmak” hiçbir kamu kurumunun işi değildir! Herhangi bir kamu kurumunda mobilya üretimi için bir birim kurulsa bile, ne kadar çok para harcanırsa harcansın serbest piyasadan daha verimli, daha kaliteli, daha profesyonel bir üretim gerçekleştirilemez.

Kaliteli mobilya üretimi için usta zanaatkârlara, tecrübeli kalfalara, üretim süreçlerinin standardizasyonuna, bir fabrika ortamına, kalite standartlarına, ar-ge’ye ihtiyaç vardır ve işi mobilya üretmek olmayan bir kurumun bunları sağlaması beklenmez. Mobilya üretimi konusunda gayet genel kabul gören bu yaklaşım, maalesef çok daha karmaşık bir süreç ve arka plan gerektiren “yazılım geliştirme” konusuna gelince değişiveriyor!

Hemen her kamu kuruluşumuz, son derece verimsiz birimler kuruyor, çok sayıda bilişim personeli istihdam ediyor ve hiç de vazifesi olmadığı halde yazılım geliştirmeye çalışıyor!

Bu yanlış yaklaşımın sebep olduğu korkunç başarısızlıklar, personel maaşı, eğitim gideri vs. adları altında boşa harcanan milyonlar, neredeyse tamamen kurumun kendi içinde gerçekleştiğinden, sessizce unutuluyor. Bir başka deyişle “kol kırılıyor yen içinde kalıyor”. Ancak yenin içinde gizlenmesi, kolun kırık olduğu gerçeğini değiştirmiyor!

Tepeden tırnağa tüm kurum personeli, kolektif bir yalanı, bir illüzyonu içselleştiriyor: Kurum yöneticileri yönettikleri kurumun “işlerinden” biri de yazılım geliştirmekmiş gibi, bu “işi” yapmanın doğru yolunu biliyorlarmış gibi ve “işi” kotarabilecek doğru insan kaynağına sahiplermiş gibi yapıyorlar. Bilgi işlem yöneticileri “işi” yönetebilirmiş gibi yapıyorlar. Memurlar “işi” başarabilirmiş gibi yapıyorlar.

Acar Mühendis Açmazı

Kamu yöneticilerin bu yanlış inançları çoğu kez “acar” programcılar, hevesli memurlarca besleniyor! Hevesle internetten birkaç dersi takip eden yahut kurumun gönderdiği eğitimde bir iki “numara” öğrenen “acar mühendisler” faydadan çok zarar veriyorlar. Çok basit, ama göze güzel görünen bir programcık yazan elemanlarının, takdir beklentileriyle biraz da abartarak kendilerine sunduklarını gören üst düzey idareciler, “bu işlerin” kurum içerisinde kotarılabileceğine dair o yanlış inanca kapılıyorlar. Yazılım geliştirmenin bir iki kişiyle değil, ancak profesyonel ekiplerle sağlıklı bir şekilde yapılabilecek, planlama, dokümantasyon, test, ölçeklenebilirlik, sürüm yönetimi, kimlik yönetimi, deployment ve yedekleme yönetimi gibi olmazsa olmaz bileşenlerden oluşan bir süreç olduğunu bilemiyorlar. Neticede çoğu kurumumuzda karşımıza her birinin ayrı kullanıcı şifresi olan, birbiriyle entegre olamayan, nasıl çalıştırılacakları, nasıl değiştirilecekleri bilgisi sadece bir kişinin kafasında gömülü olan, herhangi bir dokümantasyonu olmayan, alelusul geliştirilmiş, kimisi çalışan kimisi çalışmayan, irili ufaklı onlarca “programcık” çıkıyor. Kamu kurumları geniş “gelişimini tamamlayamadan ölmüş yazılım projeleri mezarlıklarına” dönüşüyorlar! Eğer kurumun ilgili yazılıma ihtiyacı kesinse, bir süre sonra iş görmeyecekleri anlaşılan bu “programcıklar” çöpe atılıyor ve “dışarıya” yeniden yazdırılıyor. Tabi “bizim acar mühendisin” iki haftada ortaya çıkarttığı yazılım için aylarca süre ve ona göre ücret istenmesini bir türlü anlayamayan üst düzey idareciler, aldatılma şüphesi ve kamu kaynaklarını koruma hissiyle serbest piyasadan gelen iyi teklifleri reddetme eğilimine giriyorlar. Nihayet ancak “kendi acar mühendislerinin” üretebildiği nitelikte bir ürün ortaya koyabilecek firmalarla anlaşan idareciler “buna rağmen” istedikleri işin ortaya çıkmadığını görüp hayretlere boğuluyorlar.

Kurumların yazılım ihtiyaçları, aynı ulaşım vasıtası ihtiyaçları gibi dışarıdan karşılanmalıdır. Kamu kurumlarında bilgi işlem personeli sayısı mümkün olduğunca azaltılmalı, kalan uzmanlar, piyasadan temin edilen otomobilleri sürmekle görevli kurum şoförleri gibi, piyasaya yaptırılan yazılımların “geliştirilmesinde” değil, kullanılması noktasında vazifelendirilmelidirler. Ayrıca, kurumun bilişim ihtiyaçlarının belirlenmesinde ve yazılımı gerçekleştirecek profesyonellere sağlıklı bir şekilde aktarılması hususunda çalışmalıdırlar.

Kamu kurumlarının, kritik verilerin, devlet sırlarının korunması, casusluğa karşı koyma, gizlilik vs. gibi haller dışında kendi bünyesinde (in house) yazılım geliştirmemeleri, bu iş için personel istihdam etmemeleri kesinlikle bir e-devlet stratejisi olarak benimsenmelidir. Belki böylelikle hem kamuda zaman, para ve insan kaynaklarının çarçur edilmesinin önüne geçilmiş olacak hem de özel sektörde bilgileriyle ve tecrübeleriyle var olmaya çalışan profesyonellere bir hareket alanı sağlanmış olacaktır.

 Twitter: @salihcenap

Reklamlar
“Pi’nin Yaşamı”: Agnostisizmden mistisizme bir yol arayışı ve tasavvufî bir yamyamlık hikâyesi

“Pi’nin Yaşamı”: Agnostisizmden mistisizme bir yol arayışı ve tasavvufî bir yamyamlık hikâyesi

life-of-pi-4

Yönetmen Ang Lee’ye en iyi yönetmen oskarını kazandıran “Pi’nin Yaşamı” isimli 2012 yapımı sinema filmi, gerçeğinden ayırdedilemeyecek kadar başarılı kaplan animasyonlarıyla, adeta birer görsel şölene dönüşen sahneleriyle çok konuşulmuş olsa da, filmin verdiği mesajların ve alegorik senaryosunun yeterince tartışılmadığı kanaatindeyim.

Filmi seyreden edebiyat meraklılarının aklına mutlaka Ernest Hemingway’in Nobel edebiyat ödüllü eseri “İhtiyar Adam ve Deniz” gelmiştir. Bir filikada hayat mücadelesi veren ihtiyar denizcinin hikâyesi ile filmdeki hikâye arasında paralellikler kurmak hayli kolay. Tabi koyu bir Katolik ailede yetiştiği halde dinden uzaklaştığı ve nihayet intihar ederek hayatına son verdiği bilinen Hemingway’in romanında işlediği konunun sembolik olduğunu ve dînî bir mesaj taşıdığını biliyorsanız “başka” paralellikleri yakalamanız da zor olmayacaktır.

life-of-pi-6Aslında film de Yann Martel isimli yazarın çok satan bir romanından sinemaya uyarlanmış. Filmde verilen mesajları daha iyi anlayabilmek için yazar hakkında biraz bilgi sahibi olmanın faydası var. Filmin senaryosuna kaynak teşkil eden meşhur kitabın yazarı Yann Martel aslen Kanadalı. 1963’te İspanya’da doğmuş. Alaska, Kolombiya, Kosta Rica, Fransa, Ontario ve Mexico’da büyümüş, İran, Türkiye ve Hindistan’da zaman geçirmiş ve belli ki bu ülkelerde müşahede ettiği mistik anlayışlardan hayli etkilenmiş. Herhangi bir dine mensup olmadığını söylüyor.

Filmde genel olarak yola agnostisizmden yola çıkıp, panteizme, politeizme hatta monoteist dinler de dâhil olmak üzere tüm inançlara post modern sayılacak bir hoşgörüyle bakan mistik bir kavrayışa varılıyor. Filmde, bu varılan inanışın propagandasını görmek mümkün.

Agnostisizm, bilinmezcilik ya da bilinemezcilik olarak Türkçe ’ye tercüme ediliyor. Rasyonel bakışla Tanrı’nın varlığının ya da yokluğunun ve evrenin nasıl ortaya çıktığının bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akım. Agnostikler Tanrı’nın varlığını reddetmezler ama bu kabul ettikleri anlamına da gelmez. Bunu bilemeyeceğimizi ileri sürerler. Tanrı’nın varlığı konusunda bu şüpheleri taşıyanların tabiatları itibariyle bir dini benimsemeleri beklenemez.

Filmde güya bir ateisti tanrının varlığına ikna edecek hikâye anlatılırken ileri sürülen argüman şu:

Dünyaya nasıl geldiğimiz konusunda ateistlerin ileri sürdükleri teoriler de, bir tanrı (veya tanrılar) tarafından yaratıldığımızı ileri sürenlerin iddiaları da aynı derecede “ispatlanmaz” iddialardır. Yani ne olduğu asla “bilinemez”. Neticede herkes bu iki “hikâye” arasında bir tercihte bulunur ve tanrısız “hikâyeyi” tercih etmek, aynı derecede şüpheli iki hikâyeden kötü ve karanlık olanı tercih etmektir. O yüzden Tanrı’ya inanmak gerekir!

Kendisi de bir dine inanmadığını açıklayan Yann Martel kitabında kahramanı Pi’ye agnostiklerle ilgili olarak şunları söyletiyor:

“Bu konuda dürüst olacağım. Asıl hoşlanmadıklarım Tanrıtanımazlar değil, bilinemezcilerdir. Kuşku bir süre için iyidir. Hepimiz, Gethsemane Bahçesi’nden geçmeliyiz. İsa kuşku duymuşsa eğer, biz de duymalıyız. İsa dualar ederek, acı dolu bir gece geçirdiyse, çarmıha geriliyken, “Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin?” diye yakardıysa eğer, bizim de kuşku duyabileceğimiz bir gerçek. Ama yolumuzda ilerlememiz gerekir. Kuşkuyu bir hayat felsefesi olarak seçmek hareketsizliği bir taşıma biçimi olarak seçmeye benzer.”

Bu satırlardan da açıkça anlaşıldığı gibi yazar, agnostik şüpheden yola çıkmayı makul görmekle beraber sürekli şüphe içinde yaşamayı kabul edilemez buluyor. Ancak yazarın nefesi, “hakikat arayışı” için çıktığı yolda, tanrı tarafından yaratılmış olduğumuz inancını benimsediği noktada kesiliyor, yazar daha ileri gidemiyor. Tanrı fikrini kabul ettiği anda karşılaştığı dinleri lüzumsuz saymakla beraber, reddetmiyor da.

BRAY_PI_2702.CR2

Filmin/romanın kahramanı Hristiyanlık, İslam, Yahudilik ve Hinduizm’i aynı anda benimseyen ve her birinin dini ritüellerini yerine getirmeye kalkan bir çocuk. Hinduların milyonlarca tanrısı arasında öne çıkan Krishna’nın bilgeliğini, Vishnu’nun kötülükten kaçıran güç ve okyanustaki hayat enerjisi oluşunu, hıristiyanların acı çekmeyi sonsuz sevgi ve “aşk’la” izah edişlerini ve Müslümanların tek bir tanrı önündeki teslimiyetlerini kafasında “telif” ediyor. Kitabın yazara Yann Martel’e göre “çözüm” mükemmel! Ama bu dinleri bir arada kabul etmek gerçekten mümkün mü?

life-of-pi-8

İslam dinine girebilmenin bir numaralı ve olmazsa olmaz şartı Allah’tan başka ilah olmadığını kabul edip ondan gayrı her türlü “ilahı” reddetmek iken Vishnu’yu, Krishna’yı ve otuz milyon Hint tanrısının yanında Hıristiyanların iddia ettikleri üçlü tanrı tasavvurunu İslam’la nasıl bir araya getirebilirsiniz?

life-of-pi-7

El cevap: mistisizmle!

Belki filmin ülkemizde hüsnükabul görmesinin en temel sebeplerinden birisi de teklif ettiği tasavvufi hayat kavrayışı. Mevlana’nın mıdır yoksa Ebu Said Ebu’l Hayr’a mı aittir tartışıladursun, şu şiiri hepimiz işitmişizdir:

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi,
İster puta tapan ol yine gel, ,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel…
Şu toprağa sevgiden başka bir tohum ekmeyiz,
Şu tertemiz tarlaya sevgiden başka bir tohum ekmeyiz biz…
Beri gel, beri ! Daha da beri ! Niceye şu yol vuruculuk ?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye şu senlik benlik…
Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız âriflerin gönüllerindedir.

Niyazi-i Mısri’nin şu şiirinde de meyhaneden, hatta put haneden bile Allah’a ulaşan bir yolun varlığını ileri sürülürken, ancak “kafesleri” parçalayan “o” olgunluk seviyesine ulaşanlarca anlaşılabilecek bir “mistik genişlikten” yahut  “tasavvufi hoşgörüden” dem vurulmaktadır:

Derya olunca nefes
Parelenince kafes
Ta kesilince bu ses
Çağırırım: Dost! Dost!

Mescid ü meyhanede
Hanede viranede
Kabede puthanede
Çağırırım: Dost! Dost!

Şeyh-i Ekber diye anılan İbn-i Arabi’nin Kur’an’ın son derece açık bildirimine rağmen Firavun’u mümin sayması, ölürken gusül abdesti alıp cennette gittiğini iddia etmesi de yine bu konuda güzel bir örnek olarak verilebilir.

life-of-pi-3Pi’nin Yaşamı, işte tam da bu mistik kavrayışların tüm kırmızıçizgileri silip, sevgi, aşk gibi “sihirli” kelimelerin buğusu içinde ilahi kuralları, güya yine tanrı adına ve onun isteğiyle ortadan kaldırdığı sisli atmosferin tebcil edildiği bir film.

Görüldüğü üzere aslında agnostik bir anlayıştan yola çıkıp, mistiklerin tüm sınırları, kuralları flulaştıran, tüm inançları bir potada eritip birbirine karıştıran kavrayışına varan bir yol bu.

Bütün bunların yanında filmin, anlatılan alegorik hikâyenin ardına başarıyla sakladığı, iddiasını da kısmen dayandırdığı, iç kaldıran başka bir hikâye var ki onu da fark edememiş olanlar için açıklayalım:

Romanın ve filmin hikâyesi 1884 yılında yaşanmış gerçek bir trajediden hareketle kurgulanmış. O sene Mignonette isimli bir yat, kaptan Dudley, kılavuz Stephens, denizci Brooks ve miço Richard Parker’dan müteşekkil dört kişilik mürettebatı ile Southampton-Avustralya seferini yaparken, Ümit Burnu’na 1600 mil mesafede şiddetli bir fırtınaya tutulmuş ve mürettebat gemi batarken bir sandala sığınmış. Susuz ve geride kalmış bir kaç balık konservesiyle on sekiz gün yaşadıktan sonra 5 Temmuz 1884’te açlık ve susuzluktan ölmek üzere iken miçoyu öldürmeye karar vermişler. Kaptan 17 yaşındaki miço Richard Parker’ı öldürmüş. Diğer üç kişi ölmemek için miçonun etini yiyip, kanını içmişler ve geminin batmasından yirmi dört gün sonra bir Alman gemisi tarafından kurtarılarak İngiltere’ye götürülmüşler. Çıkartıldıkları mahkemede yamyamlık yaptıkları için önce İngiliz jürisince ölüm cezasına çarptırılmışlar. Fakat daha sonra İngiliz kraliçesi cezalarını altı ay hapse çevirmiş. Bu hadise hukukçular arasında zaruretlerin bazı cezaların uygulanmamasının meşru sebebi sayılabileceğine dair tartışmalarda sıkça gönderme yapılan bir hadiseymiş.

Hemen görüldüğü gibi filmdeki kaplanın ismi olan Richard Parker doğrudan bu hadiseden alınmış.  Kurtulan kişi sayısının dört kişi olması da filme aynen yansıtılmış. Kaplan, sırtlan, zebra ve orangutan doğrudan dört kişiyi sembolize ediyor. Aslında çocuk ve kaplan aynı kişi. Kaplan iyi yürekli bir insanı zaruret halinde başka bir insanın etini yiyebilecek hale getiren “nefsini” yahut insanın hayvâni tarafını temsil ediyor.

Filmde daha üstü kapalı geçilse de romanda Pi hikâyenin “gerçek” versiyonunu bütün açıklığıyla anlatıyor. Normal hayatında vejetaryen olmasına rağmen, önce balık ve daha sonra deniz kaplumbağası yemek zorunda kalıyor. Hatta onun tuzsuz kanını içiyor. Yavaş yavaş inandığı tüm kuralları çiğnemeye başlayan Pi daha sonra katil olmakla kalmayacak, insan eti bile yiyecektir.

Fırtınadan sonra hayatta kalanlar arasında sırtlanla sembolize edilen aşçı korkunç birisi. Aslında ihtiyaç olmadığı halde, daha ilk günlerde bulduğu bir fareyi yiyor, filikanın yiyecek ve su erzakını yağmalıyor. Aşçı daha sonra zebra olarak tasavvur edilen ve kırılan bacağı yüzünden enfeksiyon kapan ve öleceği kesinleşen Japon denizciyi biraz da acı çekmesin bahanesiyle öldürüyor, kestiği bacağının etinden balık yemi yapıyor hatta küçük parçalar yiyor. Orangutan olarak sembolize edilen Pi’nin annesini defalarca bıçaklayıp öldürüyor, kafasını kesiyor ve annesinin cesedini yemeye başlamadan önce Pi’ye fırlatıyor. Kısa süre sonra bir kaplumbağa yakalıyor ve Pi’ye en güzel etlerini ve kanını veriyor. Daha sonra Pi ile kavga ediyorlar. Pi aşçıyı öldürüyor ve cesedini ve hayati organlarını yiyor:

“Onu defalarca bıçakladım. Kanı, çatlak ellerimin acısını azalttı. Yüreği tam bir karmaşaydı – ona bağlı onca boru vardı ki. Sonunda onu çıkartmayı başardım. Tadı harikaydı, kaplumbağadan çok daha lezzetliydi. Karaciğerini yedim. Etinden büyük parçalar kestim. Şeytanın ta kendisiydi. İşin kötüsü, beni içimdeki şeytanla -bencillik, hiddet, acımasızlıkla- tanıştırmıştı. Artık bununla yaşamak zorundaydım. Yalnızlık başladı. Tanrı’ya yöneldim. Hayatta kaldım.”

Romanda Pi’nin aşçıya karşı sürekli değişen bakışı dikkat çekiyor:

“İğrenç bir adamdı, Vahşi biriydi” (337-38). Fakat “Bazen… ona sevgiyle baktım. Arkadaş olduğumuzu hayal ettim” (343). “Çok kötü bir adamdı. Daha da kötüsü, benim içindeki kötülüğü ortaya çıkardı – bencillik, öfke, acımasızlık. Bununla yaşamam gerekiyor” (345).

life-of-pi-9 life-of-pi-10

Pi’nin bulduğu, kozmik okyanusta yatan Vishnu görüntüsünde olan ada aslında açlık neticesi görülen bir halüsinasyon ya da yaşanan korkunç travma neticesi beynin uydurduğu bir hayal. Adanın gerçekteki karşılığı aslında aşçının çürüyen cesedi. Pi’nin nefsini, hayvani tarafını temsil eden kaplanın adadaki mirketleri yemesi ve hikâyeyi anlatan Pi’nin “ada etoburdu” lafı aslında adanın aşçının cesedi olduğunu ve Pi’nin hayatta kalmak için cesetten yediğini gösteriyor. Pi’nin karnını doyurduktan sonra adada bulduğu diş, adamı yiyip kendine geldiği anda gördüğü bir azı dişi aslında. O andan sonra adadan ardına bakmadan, kaçarcasına ayrılması ise duyduğu tiksintiden. Adadan ayrılmadan önce bir miktar yiyecek depolaması ise cesedi denize atmadan önce bir kısmını yemek için tutması anlamına geliyor. Kitapta burası şöyle anlatılıyor: “…artık daha fazlasını midem almayana kadar deniz yosunu yedim……ve Richard Parker için kapaklı bölmelere sığdırabildiğim kadar mirket aldım.”

life-of-pi-1“Ve sen, kaplan oluyorsun…” Kaplanın Pi’nin karanlık yanı yahut ‘nefsi’ olduğunu söylemiştik. Filmin kahramanı iyi yürekli, barışçıl, vejetaryen iken, kaplan ise acımasız, vahşi ve etobur. Hayatta kalmasını kaplana borçlu olduğunu bir kaç yerde söylüyor: “Ve sonrasında Richard Parker, yani benim vahşi refakatçim… beni hayatta tutan dehşetli varlık…” Zira eğer nefsi onu zorlamasa hayatta kalmak için mecbur olduğu iğrenç şeyleri yapamayacaktı.

life-of-pi-2Yazar, romanda Pi’ye, yaşadığı bu süreç boyunca Tanrı ile olan ilişkisini şöyle anlattırıyor:

“Tüm koşullara uyarladığım, dini alışkanlıklar geliştirdim. Papazsız ve kendilerini mezheplerine adamış bir cemaat olmadan, tek başına yapılan ayinler, murtisiz darshanlar, tanrılara kaplumbağa eti adamalar, Mekke’nin nerede olduğunu bilmeden Allah’a dua etmeler ve yanlış kullanılan Arapça sözcükler. Beni rahatlattıkları kesindi. Ama zordu, gerçekten çok zordu. Tanrı’ya bağlılık bir açıklık, bir deliliktir, derin bir inançtır, özgür bir sevgi gösterisidir, ama bazen sevmek öyle güçleşir ki. Bazen öyle bir ümitsizlik, terk edilmişlik ve bıkkınlık hissine kapılıyordum ki, yüreğimin Pasifik’in dibine batacağından ve onu geri alamayacağımdan korkuyordum. Böylesi anlarda moralimi yükseltmeye çalışıyordum. Gömleğimden geriye kalanlarla yaptığım sarığı elleyip yüksek sesle, “Bu Tanrı’nın Şapkası” diyordum.”

Aslında yazar bu satırlarıyla kulların, din kurallarını çiğnenmelerinin tanrı ile kurulan irtibatlarını zedelemeyebileceği ima ediyor. Çocuk fiilen kutsal bildiği bazı kesin sınırları ihlâl ederken, başka ritüellere sığınarak “kalben” tanrıya daha çok bağlanabiliyor! Yazar bu metafordan hareketle, dinlerin anlamsız olmakla beraber faydalı olabileceklerine dair fikrine kendince bir delil sunmuş oluyor!

life-of-pi-11Üzerinde durulması gereken başka bir detay da batan geminin adında gizli. Japon gemisinin ismi Tsimtsum. Bu kelime aslında 16. yüzyılda yaşamış bir kabbalist olan Isaac Luria tarafından, Tanrı’nın yaratılışta “sonsuz ışığını” sınırlayarak dünyada görünüşte bağımsız bir varlık alanı oluşturması ve özgür iradeye imkân tanıması anlamında kullanılmış. Romanda Pi yazarla konuşurken üniversitede Luria’nın yaratılış teorileri hakkında bir tez yazdığını söylüyor. Filmde ise Luria’ya değinmiyor ve sadece Kabbala üzerine bir kurs verdiğinden bahsediyor.

Vikipedya “kabbalayı”, “değişmeyen, ebedi, gizemli ve her şeyden önce olan-Tanrı ile ölümlü ve sonlu evren (ve onun yaratılışı) arasındaki ilişkiyi açıklamayı amaçlayan ezoterik Yahudi öğretileri” olarak tanımlıyor. Kabbala Yahudi mistisizmidir ve mistisizm düşüncesi filmde bir kez daha karşımıza çıkmaktadır.

Mistik öğretiler, Hindistan ve uzak doğunun çok tanrılı dinlerinde akıl almaz çılgınlıklarının çekirdeğini teşkil ederken, ehli kitabın dünyasında bambaşka bir vazife ifa etmektedir. Mistisizm, ehli kitaba ulaşan ilahi mesajda gedikler açarak ilahi dinlerin içinde her türlü batıl inanca, putlara, başka ilahlara farklı kılıflar altında bir hayat alanı sunmaktadır.

Filmde dinlere nasıl bakıldığını anlamak için kullanılan hayvanat bahçesi metaforuna çok dikkat etmek gerekir:

“Hayvanların özgürlüklerini sınırlayan kafesler, onları özgür hayattan alıkoymalarından dolayı “iyi” olmasalar da hayvanları kendi adlarına vahşi doğada avlanma ve hayatta kalmaya çalışma zahmetinden kurtardıkları için büsbütün “kötü” sayılmazlar. Dinler de aslında aynı şekilde lüzumsuz ve sınırlayıcıdırlar ama inanmak isteyip de bunu nasıl yapacağını bilemeyenlere, belli bir olgunluk seviyesine varamamış insanlara çerçevesi çizilmiş kurallar, belli ibadet ritüelleri sağladıkları için büsbütün “kötü” yahut lüzumsuz sayılmazlar!” İşte bu yüzden mistik olgunluğa erişmiş (insan-ı kâmil olmuş) kimseler için kafesler (yani dinler ve dini kurallar) lüzumsuz hale gelir! Geriye kalanların o olgunluk seviyesine erişinceye dek dini pratikleri sürdürmelerinde bir mahsur yoktur!”

Filmin ana mesajı şu cümlelerle veriliyor: “Her iki hikâye de Tsimtsum’un neden battığını açıklamıyor. İşte bu Tanrı için de böyledir”. Filmde anlatılan iki hikâye de, nasıl var olduğumuza dair iki “hikâye” de aklımızı tatmin edemediğine göre bunlardan “güzel” olanı tercih etmenin gerektiği ileri sürülüyor. O zaman bize şu soruyu sormak düşüyor:

“Hakikat arayışı” sadece estetik bir tercih seviyesine indirgenebilir mi? Bu görüş bütün derin görüntüsüne rağmen oldukça sığ bir bakış değil mi?

Twitter: @salihcenap

Kamuda bilgi işlem felaketi – 1 : İnsan kaynağı problemi

Kamuda bilgi işlem felaketi – 1 : İnsan kaynağı problemi

uykucuDevlet kurumlarının ana vazifesi çoğu kez resmi kayıtlar tutmak çerçevesinde şekillendiğinden, bilgisayarlar, yazılımlar, veritabanları kamu hizmetinin vazgeçilmez parçaları oldular çoktan. Kamu kurumlarımızın hemen hepsinde bilgi işlem daireleri var. Bazılarında daire başkanlığı kâfi gelmemiş olacak ki, bilgi işlem hizmeti genel müdürlük seviyesinde bir organizasyonla verilmeye çalışılıyor. Bu birimlerde çok sayıda memurun istihdam edildiğini görüyoruz. Sağlık Bakanlığı gibi, SGK gibi, Tapu Kadastro yahut Emniyet Genel Müdürlüğü gibi, halkla teması çok olan, çok resmi evrak ve kayıt üreten devlet kurumlarında, toplamda sayıları yüzlerle ifade edilen bilgi işlem personeli bulunabiliyor.

Devlet kurumlarının mümkün olan tüm hizmetlerini bilgisayar ortamına taşıyarak hızlandırmaları ve vatandaşın boğuştuğu prosedürleri bu sayede azaltmaları bekleniyor.

Hizmetleri bilgisayar ortamına taşımak için kurumların yürüttükleri hizmetlere göre hazırlanmış yazılımların geliştirilmesi gerekiyor. Teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerlediğinden, dört-beş sene içerisinde demode olan, hatta yeni nesil bilgisayarlarda çalışmamaya başlayan yazılımların yenilenmesi de başka bir ihtiyaç olarak karşımıza dikiliyor.

Kamu kurumlarınca kullanılan yazılımların hazırlanması, devreye alınması, işletilmesi, bakımı, idamesi ve yenilenmesi, gittikçe büyüyen bir sıkıntı kaynağı haline gelmiş bulunuyor.

Siyasiler maalesef bu “teknik” problemlerin ciddiyetini anlamaktan çok uzaklar. Onların bu gafleti yüzünden, kamu kaynakları korkunç bir şekilde çarçur edildiği halde çok az fayda elde edilebiliyor.

Halimiz yüzme bilmeyen bir adamın boğulmamak için deli gibi çırpınarak kendisini su üzerinde tutmasına benziyor: Çırpınmalarımız sayesinde henüz boğulmadık ama enerjimizi bu hızla ve bu verimsizlikle harcamaya devam edersek bitab düşüp boğulmamız mukadder.

Peki, devlet yüzlerce kişilik kadrolar ihsas ettiği, ciddi bütçeler ayırdığı halde bu işi neden doğru dürüst kotaramıyor?

Kamuda bilgi işlem felaketinin sebeplerinden bazılarını yazmaya çalışalım:

En önemli ve belki diğerlerinin de büyük ölçüde kaynağı olan ana problem, kamuda çalışan bilgi işlem personelin niteliği…

Her geçen gün daha çok sayıda ve daha kalifiye bilgi işlem personeline ihtiyaç ortaya çıkıyor.  İhtiyacın nasıl derinleşip çeşitlendiğini anlamak için 2014 yılında öğrencilerin başvurabilecekleri bilişimle ilgili programlara göz atmak yeterlidir:

  • bilgisayar bilimleri,
  • bilgisayar mühendisliği,
  • bilgisayar teknolojisi ve bilişim sistemleri,
  • bilgisayar ve yazılım mühendisliği,
  • bilişim sistemleri mühendisliği,
  • bilişim sistemleri ve teknolojileri,
  • adli bilişim mühendisliği,
  • elektrik mühendisliği,
  • elektrik-elektronik mühendisliği,
  • elektronik mühendisliği,
  • elektronik ve haberleşme mühendisliği,
  • istatistik ve bilgisayar bilimleri,
  • kontrol ve otomasyon mühendisliği,
  • mekatronik mühendisliği,
  • matematik ve bilgisayar bilimleri,
  • matematik-bilgisayar,
  • mühendislik programları,
  • mühendislik ve doğa bilimleri programları,
  • endüstri ve sistem mühendisliği ve
  • yazılım mühendisliği.

Tabi bunların yanında fen-edebiyat, ve eğitim fakültelerinden mezun matematikçiler, fizikçiler, kimyacılar, istatistikçiler, bilişim teknolojileri öğretmenleri de bilgi işlem personeli olarak kamuda kendilerine yer buluyorlar ki onların sayısı da azımsanmayacak kadar yüksek.

Bilgisayar teknolojileri, özellikle yazılım teknolojileri o kadar hızla değişiyorlar ki bırakın teknolojiye dair bir iki seçmeli dersin dışında öğrencilerine imkân sunamayan diğer fakülteleri, bugün dört senelik bilgisayar ya da yazılım mühendisliği fakültelerinde gençlere ders olarak anlatılan bazı teknolojiler bile onlar mezun olmadan demode olup piyasadan kalkmış olabiliyor. Bu yüzden bu iş kolunda çalışanların sürekli kendilerini yenilemeleri, yeni teknolojileri takip etmeleri, okumaları, pratik yapmaları gerekiyor. Yeni teknolojiler -maalesef- ülkemizde üretilmediğinden ve yaşadığımız sürat çağında yeni teknolojiler hakkındaki kaynak eserler, üretildikleri hızda dilimize tercüme edilemediğinden İngilizce bilmek bu işin olmazsa olmazı. Elektronik Mühendisleri Odasının 2008 yılında hazırladığı bir rapora göre Türkçe eğitim veren bilgisayar mühendisliklerin sayısı İngilizce eğitim verenlerin iki katıymış. Takip eden yıllarda makasın kapandığını, İngilizce eğitim veren fakültelerin oranının arttığını görüyoruz. Ancak hâlâ okullarımızdan mezun ettiğimiz genç mühendislerimizin çoğu kendilerini yenileyecek lisan bilgisi ve donanımına sahip değiller. Tabi bütün bu anlattıklarımız rekabetçi piyasada en son teknolojilerden haberdar olmayı önemseyen, mesleğine âşık kimseler için geçerli. Mesleğini kendi geçimini temin edecek bir memuriyete giriş anahtarından ibaret görenlerden bu tür bir azim ve çaba beklemek beyhude olacaktır ve maalesef kamu kurumlarımız o “şişkin” kadrolarını bu tür insanlar teşkil etmektedir.

Kamuda çalışmaya başlayan yazılımcılar çok kısa sürede “memurlaşıyor“, hele hele bir gün özel sektörde iş bulup çalışmak gibi bir idealleri yoksa kendilerini derhal bırakıyorlar. Artık onlar da diğer birçok memur gibi, her sabah en az bir saat süren gazete okuma seanslarını takip eden uzun sigara-çay molalarıyla, başına ve sonuna eklenmiş yarımşar saatle iyice sündürülmüş öğlen tatillerindeki gezmelerle ve bir türlü ilerlemek bilmeyen saat yelkovanının seyredildiği ikindi saatlerinde sıkıntıyı dağıtmak için yapılan kurum dedikodularıyla günlerini geçirir hale geliyorlar. Arada bir tür idealizm ile “bir şeyler yapmaya” çırpınan bir kaç kişi varsa, diğerlerinin yapmadıkları işler de onların sırtına yükleniyor. Sonrası bol şikâyet, mızmızlanma, başka hangi kurumlara geçilebileceğinin ve geçildiğinde maaşta kaç liralık artış olacağının hesabı ile geçer hale geliyor.

Acı gerçekle yüzleşmemiz gerek: Bu nitelikteki bir insan kaynağı ile bırakın kaliteli, verimli yazılım projelerinin gerçekleştirilmesini, mevcut projelerin sağlıklı bir şekilde çalıştırılmasını beklemek bile mümkün değil.

İnşallah bu konuda yazmaya devam edeceğiz…

Twitter: @salihcenap

Düğümlenen Kamu, Tıkanan Devlet ve Lahana Turşusu

Düğümlenen Kamu, Tıkanan Devlet ve Lahana Turşusu

memurGeçtiğimiz hafta Orta Vadeli Program (OVP) sunumu için düzenlenen basın toplantısında konuşan Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Bu yıl ek öğretmen alımı nedeniyle kamuda 104bin personel alımı gerçekleşti, 2015 yılı için 74 bin kişi alma hedefimiz söz konusu” dedi.

Aynı toplantıda konuşan başbakan yardımcımız Ali Babacan, beklentilerinin ve tahminlerinin ötesinde bir başarı elde ettiklerini bunun da başarılı özelleştirme performansından kaynaklandığını anlattı.

Salonda bulunan onca ekonomi muhabirinden çok basit bir soru sormalarını bekledim. Anlaşılan sorunun cevabı o kadar aşikârdı ki kimse sorup vakit kaybetmek istemedi! Beklediğim soru şuydu:

“Özelleştirmede en temel motivasyonlardan birisi kamunun sırtındaki verimsiz iş gücünden kurtulmak olduğu halde bu kadar yeni insanı kamuda istihdam etmenin mantığı nedir? Çocuklara sorulan garip havuz problemlerindeki gibi, bir muslukla havuzu doldurmaya çalışırken, havuzun dibinde bir başka musluk açıp havuzu boşaltmış olmuyor musunuz?”

Madem bu sorunun cevabı bizden gayrı herkese ayan, kendi cevabımızı kendimiz arayalım…

Kamuda çalışan yaklaşık üç milyon civarında memurumuz var. Her sene bu orduya on binlerce yeni memur katılıyor. Memurlar bu kadar geniş bir kitle teşkil ettikleri halde memurlar üzerine, memur psikolojisi ve sosyolojisi üzerine düşünen, araştırma yapan, yazan çizen pek az insanın var olmasının da hayret verici olduğunu vurgulamak lazım.

Aslında memurlar ve bürokrasi aynı zamanda siyaset biliminin de konusu.

Osmanlı’dan tevarüs ettiğimiz bürokrasimiz, tüm müesseseleriyle son yıllara dek ülkemizin en güçlü iktidar ortaklarından biri oldu. Şimdilerde eski “parlak” günlerini arayan bürokrasi nihayet kontrol altına alınmış, yüksek memurların kılık değiştirmiş iktidar hırsları “dizginlenmiş” görünüyor.

“Dizginlenmek” demişken azıcık komplo kokan ama büyük ölçüde doğru olduğuna inandığım bir argümanı not düşmeden geçmek istemem. Derler ki memuriyet aslında çok sayıda insana devlet tarafından verilmiş bir rüşvet, bir sus payıdır. Pek çok kimse için nasıl okullar çocukların gün içinde sağda solda, kahvede, oyun salonlarında sürtmesinler diye gönderildikleri güvenli bölgelerden ibaretse, memuriyet de insanlar huzursuzluk çıkartıp sokak gösterileri yapmasınlar, düşük profilli de olsa sağlam bir işim var deyip gidip gelsinler, ailelerine de bu vesileyle ekmek götürebilsinler diye oluşturulmuş bir meşguliyettir. Nasıl bir şirkette çalışan, o şirketten düzenli maaş alan kişi patronunu sert bir şekilde eleştiremezse, memurlar da patronlarını, işverenlerini, yani devleti eleştiremezler. Bir manada “dizginlenmiş” olurlar.

Bürokrasinin iktidara ortak çıktığı dönemlerde yukarıdaki argümanı zayıflatmak için devlet ve hükümetin farklı şeyler olduğu iddiası çok dillendirilirdi. Aslında güçlendikçe “zincirlerinden” daha da rahatsız olan bürokrasi “hükümetin” karşısında “devlete” sahip çıkarken kendi iktidar ortaklığı arayışını kastetmekteydi. Hükümetler geçicidir, yolcudur, devlet kalıcıdır, hancıdır sözünde “devlet” yerine “bürokrasi” kolayca ikame edilebilir.

Yine bürokrasinin mutlak iktidarından emin ve o iktidarı kimselere kaptırmama konusunda kararlı olduğu yıllarda, devlet kadrolarının “yandaşlarca” doldurulması, yani “kadrolaşma” iddialarının gündemde daha çok yer alması bir tesadüf değildi. Bürokrasi, elindeki tüm imkânlarla, kendi gücünü törpülemeye, nihayet o gücü elinden almaya yönelik bir taarruz girişimi saydığı siyasi hamlelerle mücadele ediyordu.

Demokrasinin yumuşak karnı belli: Bir parti uzun yıllar boyunca istikrarla iktidarı elinde tutmayı başarınca bırakın devlet ve hükümet arasındaki farkları, parti ile devlet arasındaki çizgiler bile flulaşmaya başlıyor. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde devlet, hükümet, parti, adına ne derseniz deyin mutlak iktidarını derinleştirdiğinde, kamu hizmeti vermek üzere istihdam edilenler adım adım daha değersizleşiyor, ifa ettikleri vazifelerin de önemleri azalıyor. Çünkü aynı vazifeyi yapmaya talip on binlerce insan kapının önünde beklerken devlet tarafından “seçilme lûtfuna erişmiş” bir memura, lütuf sahibine çokça minnettar olmaktan ve zamanı gelince oy atmaktan başka yapacak bir şey kalmıyor.

Liyakat, bilgi, beceri ve tecrübeyi dikkate almayan lütuf sahiplerinin de istihdam ettikleri memurlardan beklentileri minnet ve sadakatten öteye geçemiyor.

Neticede elimizde üç milyon civarında, önemli bir kısmı kamuda “lütfen” istihdam edilmiş, son derece verimsiz, ekonominin sırtında ağır bir yük teşkil eden memur var. Hemen her kamu kurumunda “bankamatik memur” denilen, devletle ilişkisi sadece bankamatikten maaşını çekmekten ibaret olan, atıl, işe gitmeyen, işe gitse oturacak yer bulamayan çok sayıda insan mevcut.

Hangi yönetim sistemini benimserseniz benimseyin, tek merkezden yönetilmesi, çekilip çevrilmesi imkânsız bir heyula!

Ve kamu tarafından atılacak her adım, her proje maalesef bu verimsiz, bu yönetilemez iş gücü ile kotarılmak zorunda.

Belli bir kısmını bir kenara ayırırsak, aslında her birinden en fazla sekreterlik yapması beklenen yüz binlerce insandan bahsediyorum.

Ülke çapında kamunun giriştiği devasa yazılım-bilişim projelerini, “çılgın” inşaat projelerini, eğitim-sağlık reformlarını “bu insanlara” yaptırmaya, olmadı özel sektöre ihale edip, yapılan işleri “bu insanlara” denetlettirmeye çalışıyoruz.

Olmuyor… Olamıyor…

Bu vahim tabloyu başta hükümet olmak üzere herkes görüyor aslında. Hükümetin iş başına ilk geldiği yıllarda gündeme getirdiği “Kamu Reformu” yasa tasarısı, bu sıkıntının farkında olunduğunun açık bir göstergesiydi. Ancak bu girişim, aynı zamanda bürokrasinin son cumhurbaşkanı olan zat tarafından engellendikten sonra bir daha gündeme gelmedi. Açıklanan “Orta Vadeli Programda” da vaat edilen reformlar arasında “kamu reformunu” göremedik.

Hükümet maalesef verimsiz memur istihdamını, milyonlarca insanı maaşa bağlayarak şirin görünmeyi genel bir politika olarak benimsemiş vaziyette. Bir yandan perhiz yapmak iddiasındayken bir yandan lahana turşularını mideye indiriyor. Belki bu verimsizliği finanse etmekte zorlanmayan bir ekonomimiz olabilir ama insanımızı “memurlaştıran” anlayıştan uzun vadede hayırlı neticeler beklemek hiç mantıklı görünmüyor.

Ensar ve Muhacir’in Bayramı

Ensar ve Muhacir’in Bayramı

EnsarVeMuhacirinBayramı

Sabah vakti kapısı penceresi olmayan metruk bir evde ya da bir çadırda soğuk taşlar üzerinde soğuktan titreyerek uyanıp etrafına baktığında, artık başını sokacak bir evi olmamasının değil, henüz kaybettiği bir babanın, kardeşin, eşin yokluğunun müthiş ızdırabı yüreğine damlayan insanların bayramı…

Yarın ne olacağına dair hiçbir fikri olmayan, planları, hedefleri, ümitleri bir sonraki gün hayatta kalma ve bugün yiyecek bir şeyler bulabilme seviyesine inmiş, artık en fiyakalı oyuncakları garip şekilli taşlar olan minik yavruların bayramı…

Ne uğruna savaştığını tam bilmese de artık her sabah yakıcı bir öldürme iştihası ve -dile getirmese de- bir an önce öldürülüp çektiği derin acılardan kurtulmak arzusuyla gözlerini açan, çok incitildiği için mümkün olduğunca çok incitmeyi kafasına koymuş eli silahlı yetimlerin, öksüzlerin bayramı…

Kendisini unutup eteğindeki masum yavruların kucağında hastalıktan, yorgunluktan, soğuktan ölmemesi için çaresizce çırpınan annelerin, çok uzaklarda çok konforlu hayatlar süren zalimlerin, sırf kendi hayatları biraz daha ucuz olsun diye canlı canlı ateşe attığı kadınların bayramı…

Kaçıp sığındığı yabancı ülkede, çocuklarının her gün ümitsizce üzerine çevirdiği, parıltısı gün be gün zayıflayan bakışların ağırlığı altında ezilmemek uğruna, para kazanmak için kendini yollara vuran çaresiz babaların, dilenmemek için hak ettiği ücretin yarısına, dörtte birine, onda birine, üstelik horlana horlana çalışmaya razı “erkeklerin” bayramı…

Ve…

Evinin sıcaklığından bayram namazına giderken, güz sabahının titreten serinliğinde boyun büküp, el açmış mültecilere nefret dolu nazarlarla bakıp, gözlerini deviren, yanındaki diğer “Müslümanlarla” birlikte, “bunlar da nereden çıktı” diye homurdaşan “Müslümanların” bayramı…

Bayram tatilini hangi ülkelerde geçireceğini, hangi eğlence programlarına iştirak edebileceğini, hangi otellerde hangi süslü kıyafetlerle arz-ı endam edeceğini, hangi lüks lokantalarda yemek yiyeceğini planlamakla meşgul ensarın(!) bayramı…

Çocuklarını Özbek, Türkmen, Gürcü bakıcılara bırakıp, kendileri gibi tesettür giyim kataloglarından fırlayıp çıkmış gibi duran “süslümanlarla” şehir turları, “brunch”lar, “event”ler düzenleyen, dünyadan ve hemen yanı başlarında çekilen derin acılardan bihaber neşeli “süslümanların” bayramı…

Hepimizin bayramı mübarek olsun.