Postmodern Zombiliği Reddetmek

Konforlu bir hayat yaşama arzusu, mitolojik sirenlerin denizcileri her geçen saniye biraz daha hipnotize ederek kendi ölümlerine çeken şarkıları misali yavaş yavaş irademizi kontrol altına aldı ve zamanla neredeyse varlığımızın yegâne ideali haline geldi.

Hayat seferine ilk adımını atmak üzere kapısını açan genç insanımızın gözleri uzak ufukları taramıyor.

Genç insanın kanını “deli” yapan heyecanlar, keşif arzuları, atılım hevesleri, meydan okumalar, macera istekleri kör karanlıklarda solup giderken yerlerini, daha çok yaşlı ninelerde görülen güvenlik endişelerine, korunma takıntılarına, sağlam korunaklara sığınma arzularına, stabilite arayışına ve bunları elde etme adına tereddütsüz geri çekilme, boyun eğme, teslim olma hislerine bırakmış gibiler.

Bugün yirmili yaşlarını yaşayan gençlerimizin neredeyse tamamının hayallerini “bir devlet memuriyeti” süslüyor.

Ülkenin en iyi üniversitelerinin dolduran en parlak gençlerimiz bile, son sınıfta okullarının yanında Kamu Personeli Seçme Sınavına hazırlık kurslarına gider oldular.

Düzenli bir maaş, belli mesai saatleri, memur servislerinin sabah akşam rutinleri, hatta belki lojman imkânları genç insanımızın ufkunu teşkil ediyor.

J.R.R. Tolkien’in hobbitlerine dönüşüyoruz: Risk almaktan ölümüne korkan, meselelerle yüzleşmek yerine ne zaman bir sıkıntı çıksa sessizce kaçıp ortadan kaybolmayı tercih eden, sadece sıcak evlerinde lezzetli yiyeceklerle beslenip semirerek yaşamayı hedefleyen “insancıklar”. Üzerinden kayıkla geçmek “riskli” diye yaşadıkları şehrin kenarındaki nehri hudut kabul edip kendi hapishanelerine tıkılmaya razı olan korkaklar! Hayat macerasından, mütevazı de olsa hedonist bir standart tutturup onu muhafaza edebilmeyi anlayan zavallılar.

BenjaminFranklinBirçok insan 25 yaşında ölür ama 75 yaşına gelinceye kadar gömülmez!

Benjamin Franklin

Gençlerimizi daha yirmi beşlerinde, donma uykusu misali tatlı ama korkunç bir ölüme sürükleyen bu aşağılık hayat tasavvurunun mimarı kim? Bu millet değil miydi ila-yı kelimetullah idealiyle kabından taşıp üç kıtaya koşan? Kendine mülk-ü İslam’ın kilidi, ehl-i imanın derbendi diye payeler biçen? Nerede, hangi düşüşte kaybettik akıncı ruhumuzu? Ne vakit hayatları pahasına zalimin karşısına dikilen yiğitlerden üç oda bir salon bir TOKİ evi almak için banka kredisi peşinde sürünen yaratıklara dönüştük?

Necip Fazıl, o meşhur Sakarya şiirini -hamasi nutukların malzemesi olmaktan ziyade- pek şairane şekilde ifade ettiği can yakıcı soruları aklımıza çakmak için yazmış olabilir mi diye düşünmeden edemiyor insan:

Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;
Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!
Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu;
Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?
Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna;
Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?

Şanlı akıncıların torunlarının bugünlerde en büyük maceraları, salon takımını ya da perdeleri değiştirmekten ibaret maalesef. Ak tolgalı beylerbeyi atından inip, setresi uzun, eteği çamur, gözleri mahmur bir “kâtibe” dönüşeli hayli zaman oldu.

“Bu retorik çok demode, uyan artık, yetmişlerde yaşamıyoruz” diyenleri işitir gibiyim. Postmodern çağ tüm inançlara, tüm ideallere meşruiyet zemini sağlarken aslında bir yandan da hepsinin içini boşalttı. Yüce idealleri karikatürleştirdi. Her insanın, her tür yönelişini, muhtevasından bağımsız olarak muhterem sayan hümanist bakış, tanrının yerine insanı ikame etti. Şimdilerde tecrübe ettiğimiz şey bu anlayışın zihin topraklarımızı zorbaca istila edişidir. Bu istilaya direnenlerin, istilaya kalbini ve zihnini açanlarca “demode” olmakla itham edilmesinden daha tabii ne olabilir?

İnsan neyin peşinde koşarsa o kutsaldır anlayışında çok derin problemler var! Böylesi bir hayat tasavvuru herkesi birer zombiye çeviriyor! Kapitalizm çarklarının dönmeye devam etmesi için modern insanın önüne önce sonsuz para kazanma, Karun misali servet yığma ideali koyuluyor. Bu “yüksek”(!) idealin geniş kitlelerce gerçekleştirmesi mümkün olmadığından daha makul ikincil bir ideal, “bir ev” ve belki “bir araba” sahibi olma ideali parlatılıyor. O ideali gerçekleştirmenin en “garantili” yolu sabit, düzenli bir maaştan geçtiği için de gencecik insanlar, daha hayatlarının baharında kendi zihin ve yüreklerini, kendi elleriyle ölüm uykusuna yatırabilmek için birbirleriyle yarışmaya koyuluyorlar.

Benjamin Franklin’in yirmi beşinde ölüp yetmiş beşinde gömüldüğünü söylediği kimselere Necip Fazıl “hayat süren leşler” diyor ve onları kim diriltecek suali karşısında perişan olduğunu anlatıyor:

necip-fazil-kisakurekİnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su;
Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.
Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek;
Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?
Kafdağı’nı assalar, belki çeker de bir kıl!
Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!

Acıdan kaçınmak ve zevk/konfor peşinde koşmak bırakın bir ideal olmayı, insanı hayvandan bile ayırmaz. İnsan kısacık hayatını uğurunda harcayacağı “ölümlü yalanlara” değil “ölümsüz gerçeklere” ihtiyaç duyar.

1995 yapımı Cesur Yürek (Braveheart) filminin sonunda müthiş bir sahne vardır. İskoçların lideri, kahramanı William Wallace yakalanmış ve idama mahkûm edilmiştir. Ona suç işlediğini itiraf edip krala bağlılığını açıklarsa, kralın ona merhamet edeceği, işkenceyle öldürülmekten kurtulabileceği, hatta bir ihtimal hayatının bağışlanabileceği söylenir. William Wallace bu teklifi reddederken şu müthiş cevabı verir:

william-wallace“Herkes ölür… Ama herkes gerçekten yaşamaz…”

Twitter: @salihcenap

Kamuda Bilgi İşlem Felaketi – 6

Bilişim amelesi pazarı mı var?

Artık iyice pehlivan tefrikasına dönen yazı serimize devam ediyoruz.

Kamu kurumlarının yöneticilerine çok mühim bir bilgi vermek, bir ikazda bulunmak istiyorum. Hani bilişim projeleri şartnamelerinizin içine işi yapacak personelin niteliği ile ilgili maddeler yazıyorsunuz ya, onu yapmayın! Çünkü ya sahtekâr ya akılsız olduğunuzdan başka hiçbir anlam çıkmıyor o maddelerden!

Neden bahsettiğimizi göstermek için, kopyalana kopyalana artık jenerik hale gelmiş, örnek bir şartname maddesini ele alalım:

Yazılım Geliştirme Uzmanı İçin İstenen Nitelikler

  1. Üniversitelerin bilgisayar ya da elektronik mühendisliği bölümlerinden mezun olmak.
  2. En az 5 yıllık deneyim sahibi olmak.
  3. c#, vb.net veya Java programlama dillerini çok iyi derecede bilmek.
  4. Benzer projelerde uygulama geliştirmiş olmak.
  5. Web Servisleri konusunda deneyimli olmak.
  6. Nesneye Dayalı Programlama konusunda deneyimli olmak.

Bu maddelerde o kadar ciddi sıkıntılar var ki! İlk önce madde madde sıkıntılara işaret etmeye çalışalım:

  1. Neden personelin belli bölümlerden mezun olması şartını getiriyorsunuz? Ülkemizdeki yazılımcıların pek çoğu burada söylenenlerden başka bölümlerden mezun. Bir endüstri mühendisi yahut Fizik mezunu pekâlâ iyi bir programcı olabilir. Bir bilgisayar mühendisi de (birçok örnekte görüldüğü üzere) beklenen “niteliklere” sahip olmayabilir.
  2. Şartnamelere ölçülemeyecek şeyler yazmak ahmaklıktır. Deneyimi nasıl ölçebilirsiniz? Okuldan mezun olalı geçen süreye mi bakacaksınız? Ya adam o süre boyunca başka işlerle uğraşmışsa? Daha önce çalıştığı projelerden referanslar mı isteyeceksiniz? Türkiye şartlarında bunu istemek, temin etmek ve güvenilirliğine itimat etmek mümkün mü?
  3. Şartnamede yazılım dili, mimari altyapı ve teknoloji belirtmek yanlıştır. Burada belirtilen dilleri ayrı ayrı “çok iyi derecede” bilmek de pek mümkün değildir. Kaldı ki personelin yazılım dili bilgisinin “çok iyi derecede” olduğu nasıl belgelenecektir? Kurum sınav mı yapacaktır? Bu sınavı hazırlama ve sonuçları değerlendirme kabiliyeti yahut imkânı var mıdır?
  4. Bir kişi benzer bir projede içerikten bağımsız olarak çalışmış olabilir. Mesela siz elektronik belge yönetim sistemi ihalesi yapıyorsunuzdur ve bir programcı daha önce başka bir elektronik belge yönetim sistemi projesinde çalışmıştır ama sayfaların tasarımıyla, renkleriyle uğraşmıştır. Ya da veritabanı optimizasyonu yapmıştır. Benzer projede çalışmış olmanın alan bilgisi kapsamında her hangi bir avantajı garanti etmesi mümkün değildir.
  5. Web servisleri? Hangi tür web servisleri? Deneyimin ölçüsü nedir? Internetten bulunan web servisleri hakkında bir videoyu izlemiş olmak mı yoksa ülke çapında çalışan web servisleri yazmış olmak mı? Yoksa web servisi diye bir şeyin varlığından haberdar olmak mı?
  6. Eski şartnamelerden kopyalana kopyalana günümüze ulaşmış, artık anlamını yitirmiş bir klişe de “nesneye dayalı programlama” bilgisi şartı. Bugün geçerli olan hemen her bilgisayar dili nesneye dayalı zaten! Okullarda mutlaka nesneye dayalı programlama öğretiliyor.

Şimdi teknik bilgi eksikliği sebebiyle yapılan yanlışları bir kenara koyup bu tür maddeleri neden sahtekârlık-akılsızlık ekseninde ele aldığımızı izah edelim.

İlk önce işin sahtekârlık tarafını ele alalım. Böyle şartname maddelerini okuyan her firma yetkilisi bilir ki bu maddeler, işin zaten ihale edilmeden önce verilmiş olduğu firmanın personelini tanımlamaktadır. İhale sadece formalite gereği yapılmaktadır. Çünkü piyasada tam belirtilen nitelikte ve sayıda personeli bünyesinde sürekli istihdam edebilecek başka bir firma yoktur!

Bir firma sahibi olduğunuzu düşünün. Elinizde para kazandığınız bir iş olmasa bile, belki bir gün bir kamu kurumu ister diye belirtilen niteliklerde üç-beş personeli sürekli istihdam edebilir misiniz? Hiçbir iş yapmadan o personele maaş vermeye devam edebilir misiniz? Çok zenginsiniz ve müneccim becerilerinizle gelecekte istenecek niteliklerin neler olacağını önceden kestirip o niteliklerde boş oturan beş personel istihdam ettiniz diyelim. Peki, şartnamede o nitelikte beş değil de on personel istenirse ne yapacaksınız?

Kamu müfettişleri bilişim konuları ile, yazılım sektörü ile ilgili azıcık bilgi sahibi olsalar ve özgürce denetim yapabilseler, şartnamesinde bu tür maddeler yazılan her ihale mahkemelik olurdu.

İşin yabancısı olanlar “E canım ne var bunda, kamu kurumu işin iyi yapılabilmesi adına çalıştırılacak personel için standartlar belirlemesin mi? Bu yapılmazsa firmalar çok niteliksiz personelle kalitesiz iş çıkarmazlar mı?” diye düşünebilirler. Bu iyi niyetli kimselere ve onlar gibi düşünen, sahtekârlık kastı olmayan kamu yöneticilerine bu tür maddeleri şartnameye yazmanın neden akılsızlık göstergesi olduğunu izah etmeye çalışalım.

iscibulunur
Bilişim İşçisi Pazarı?

İngilizce’de “the grass is greener on the other side of the fence” diye bir atasözü vardır. “Çitin öte tarafında çimenler daha yeşildir” diye tercüme edilebilir. İnsanların sahip ya da hâkim olamadıkları yerlerle ilgili hakikatten kopuk fanteziler geliştirdiğini anlatır. Bizdeki “komşunun tavuğu komşuya kaz görünür” atasözüne benzer bir atasözüdür. Kamu çalışanları için özel sektör çitin öte tarafıdır. Kendileri ile aynı yemeği yiyen, aynı suyu içen, aynı üniversitelerde okuyan, aynı kitapçılara girip çıkan adamların sırf özel sektörde çalışıyorlar diye farklı olduklarına dair bir kanaat hâkimdir memurlarda. Bu iki taraflıdır. Klasik memur kafası için özel sektör bir yandan kamuyu soymaya çalışan kurnaz tilkiler grubu, bir yandan kamunun yapamadığını yapma konusunda harikalar yaratan süper kahramanlar topluluğudur. O yüzden bahsettiğimiz türden maddeleri yazan memurun (iyi niyetli olanlarının) özel sektör tasavvuru aşağı yukarı şöyledir: (Belki de devleti soymak suretiyle) firmalar o kadar zengin olmuşlardır ki, gerçekten bünyelerinde yüzlerce çalışan barındırabilirler. Eğer barındırmıyorlarsa da Ankara Ulus’taki meşhur amele pazarı misali bir “bilişimci pazarında” her daim boşta, istihdam edilmek üzere bekleyen üç senelik, beş senelik, on senelik yazılımcılar arasından seçip alıverirler! Şu bilgisayar dilinin uzmanları filan yerde, bu teknolojinin uzmanları falan köşede iş beklemektedir. Sadece gel demek yeterlidir!

Böyle saçma sapan bir dünya tasavvuruna akılsızlık denmez de ne denir?

Çitin öte tarafında çimler daha yeşil değil! Kamu için, “proje esaslı” çalışan firmalar projeleri sonlandığında derhal yeni bir projeye başlayamıyorlarsa birkaç ay dayanıp nihayet çalışanlarını işten çıkartırlar. O yüzden bilişim firmalarımızın çoğunun doğru dürüst kurumsal hafızaları, alt yapıları, çalışma usulleri, kodlama standartları, dokümantasyonları, çalışanları için kariyer planları yoktur! Bilgi, tecrübe birikimi olmaz. Bilgi ve tecrübe adına üretilen ne varsa çalışanlarla beraber yiter gider çünkü. Hemen her proje sıfırdan yapılır, taş üstüne taş konamaz. Her kamu projesi için adeta yeni bir firma kurulur ve her projenin sonunda da o firma dağılır. Başka sektörlerin hiçbirinde işe alıp çıkartmalar bu kadar hızlı ve yaygın değildir.

Kimseler kusura bakmasın ama bu şartlar altında ülkemizin 2023 hedefleri de, orta gelir tuzağından kurtulma üzerine yazılan yazılar da, “mutlaka yüksek teknoloji üretmek mecburiyetindeyiz” diye başlayan nutuklar da boş geliyor.

Twitter: https://twitter.com/salihcenap

Linkedin: https://www.linkedin.com/in/salihcenap

Farzet ki mesudsun, zira saadet bir faraziyedir

Haziran ortaları… Münih havaalanı… Uçak koltukları… Elimde Peyami Safa’nın ‘Bir Akşamdı’ romanı… Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Türkçesinin dimağımda bıraktığına benzer bir lezzet bulmak hevesiyle gömülüyorum kitaba. Peyami Safa beni korkutuyor. Vuzuhu kendisinde değil lisânında arayacağım diye avutuyorum kendimi. Sonra kendi ukalalığıma kızıyor, ‘sen kimsin bu lafları edecek!’ diyorum.

BirAksamdiKitabın kapağını açıyorum. İlk paragraflar, ilk sayfalar… Ben mi yutuyorum okuduklarımı, yoksa onlar mı beni yutuyor karar veremiyorum. Maharetini her kelimesinde hissediyorum üstadın. Sanki bunlar benim hiç bilmediğim kelimelermiş gibi… Sanki denizlerin derinliklerinden çıkarılmış hazinelermiş gibi… Ahmet Hamdi Tanpınar, eski ama heybetli, koca bir vapurdu. Yolcularını, kadim nağmeler eşliğinde, hafif deniz rüzgârlarının kollarında gezdirirdi. Peyami Safa ise, denizde hedefsizce, ama hızla hareket eden, yaramaz bir sürat teknesi: Çılgın, gözü kara, pervasız. Canı istediğinde yumuşak bir kavis çiziyor su yüzüne, canı istediğinde keskin dönüşlerle okuyucusunun içini dışarı çıkarıyor. Bir cümle okuyorum:

“Sergüzeştin ne pusulası ne de haritası vardır!”

Uçak kıpırdanıyor. Geç kalışını telafi etmek için hızla öne atılıyor. Sarsılıyorum. Uçak sarsılıyor, ayaklarım sarsılıyor, vücudum sarsılıyor, kitabı tutan ellerim sarsılıyor. Bir kuvvet beni omuzlarımdan bastırarak koltuğuma yapıştırıyor. Havalanıyoruz…

Soruyorum kendime: Ya benim sergüzeştimin pusulası var mıdır? Yoksa “sergüzeşt”, pusulasızlığı en büyük felaket bilen yirmi birinci asrın evlatlarının hiç tanımadığı, unutulmuş, mahzun kelimeler cümlesinden midir?

Devam ediyorum. Roman beni içine çekiyor. Sayfalar akıyor. Kelimeler raksediyor. Acı haykırışlar işitiyorum sanki. Acı ilham ediyor okuduklarım yüreğime. Bunalım bunalım… Üstadın kalemi keskin bıçak: dimağımı kesiyor, yüreğimi kanatıyor. Okumasam mı? Hayatla ilgili yeterince soru yok muydu zaten kafamda? Ama o da ne? Üstad neler söyletiyor romanının kahramanlarına:

– (Babanın) hastalanmadığını farz et. Saadet bir faraziyedir.
– Hayır, bu kendimi aldatmaktır.
– Saadet kendini aldatmaktır..

Simülasyon! Hayatla sarhoş olmak! Kendini aldatmak! Sen de mi üstad? Saadet bir faraziye midir? Hakikat şehrinin içinden geçmez mi saadet treni?

Her usta gibi insanı anlatıyor üstad. Göğüslerini yarıp kahramanlarının, saf acı nasıl bir şeydir, teşhir ediyor. Bir yanda hayat: sanal saadet, yalan üzerine oyun kâğıdından inşa edilmiş, süslü şato…

Öbür yanda hakikat: acı, tevekkül, sabır…
Bilmem bu acıya kim katlanır?

Bugünlerde de pek hissi oldum. Kırmızı bir ıslaklık, olur olmaz hücum eder oldu gözlerime. Beni bu güzel havalar mahvetti de diyemem, zira güneşi sadece bulutların üstündeyken görebiliyorum bir zamandır. Belki kalbimi çekip almalıyım hülyalı yazarların avuçlarından. Belki munis, merhametli eller bulmalıyım yüreğimi bırakacak. Belki sadece ağlamalıyım. Gözyaşlarımı, ruh sıhhatimin sigortası saymalıyım.

Romanda Meliha’nın babasının ciğerlerini basil dö kohlar kemiriyor. Benim basil dö kohlarım: memleketin hasreti, düşmanın zulmü, dostun biçareliği, avareliği, kendi kifayetsizliğim… Olsun! Kemirmektense kemirilmeye razıyım diye içimden geçiriyorum. Dünyada sadece kendi için yaşayan her insan bir basil dö kohtur aslında, virüstür, mikroptur… Ben de kendi kendimi yiyip bitiriyorum… Kimseye derdimi anlatamıyorum.

Okumaya devam… Kamil Meliha’ya söylüyor:

– Dudakların bile beyaz. Eğer kadınlar büyük ıstıraplarda bu kadar güzelleştiklerini bilselerdi, bütün tuvalet eşyası yerine keder almak isterlerdi.

Ah üstad! Senin cevval zekânın bile hızına yetişemeyeceği bir asırdır idrak ettiğimiz. Bugün ne kadınlar böyle ıstırap çeker ne erkekler. Boş bakan gözlerine, başkası için hissedilen kederi hiç misafir etmez olmuştur artık insanlar. Istırap tefekkürün ikiz kardeşidir ve tefekkür bu diyarları terk edeli yıllar olmuştur. Ahmakça bakışların sahiplerini ancak nefislerini örseleyen maddi noksanlıklar mahzun edebilir. Bugünün insanı çokça zevk peşinde koşan, acıdan kaçan hayvandır bir ölçüde. Ve üstad, eğer bugünün kadınları büyük ıstıraplarda bu kadar güzelleştiklerini bilseler, rekabette eşitlik adına kadınlara ıstırap çekmeyi yasaklatmaya gayret ederler yahut tüm gazetelerde, televizyonlarda ıstırabın kadınları nasıl çirkinleştirdiğini anlatırlardı. Sen dememiş miydin üstâd, “saadet bir faraziyedir” diye? Güzellik, çirkinlik, akıllılık, ahmaklık, başarı, beceriksizlik, hatta zenginlik… Bugün artık bunların hepsi birer faraziyedir!

Kim bilir neden, üstâd, şu lafları ölen kocasının başında ağlayan, ağlarken pişman olduğunu itiraf eden kadınla konuşan doktora söyletiyor:

“Kadınların çok pişman olduklarını bilirim, fakat çok geç pişman olduklarını da bilirim.”

Evet… Evet… Evet! Söylenecek çok şey yok! Ben de bilirim… O kadar…

Ardı ardına aforizmalar:

– Yaşamak değişmektir.
– Her nesil, kendisinden evvelkine borcunu öder ve sonraki nesle ikraz eder.
– Kadın mahpesini sevebilir. Ona hâkim olmak şartıyla…

Bir anons… Uçak iniyor… Hoparlörler konuşuyor: Kemerlerinizi bağlayın. Ben kemerimi hiç çözmemiştim ki! Benim kadar savruluyor olsaydılar hiçbiri çözemezdi eminim. Hafiften midem bulanıyor. Romandaki dalgalı deniz mi tuttu nedir?

Salih Cenap Baydar
26 Haziran 2001 Salı
10:55:55
München

Kamuda bilgi işlem felaketi – 5

Teknik Şartname Yazımı

sartnameBu yazı serisinin başından beri kamu bilgi işlem personellerimizden yanlış beklentilerimizin olduğunun altını çizmeye çalışıyorum. Bugün kamu kurumlarımızda bilgi işlem konusunda istihdam edilmiş memurların çoğu, bırakın bir yazılım projesi yapmayı, dışarıya yaptırılacak bir işin teknik şartnamesini bile doğru dürüst yazacak durumda değildirler.

Yapılacak işi doğru tanımlamak, sınırlarını belirlemek, neyi ne şekilde istediğini ölçülebilir şekilde ortaya koyabilmek, işin neredeyse yarısına tekabül eder.

Kopyala-Yapıştır

Kamu teknik şartnamelerini hazırlama işi ile görevlendirilen memurlar ilk iş olarak daha önce yazılmış şartnameler arar bulurlar. Şimdilerde yüksek lisans tezlerinin ne oranda başka tezlerden “alıntı” olduğunu belirleyen yazılımlar var. Kamu teknik şartnameleri bu yazılımlarla gözden geçirilse sanırım çoğunun yüzde seksenden fazla oranda başka şartnamelerden kopyalandığı ortaya çıkar. “Canım bunda ne var, kamu kurumlarının benzer şartları olmasından, bu şartların aynı şekilde yazılmasından daha tabii ne olabilir” denebilir. Şartnamelerle haşır neşir olanlar bilir: şartnamede tutarlılık çok önemlidir. Bu sayfada şöyle yapılacak diye tarif ettiğiniz bir şeyi sonraki sayfada başka türlü tarif ederseniz işi çıkmaza sokarsınız. Dilden dile dolaşan anonim türküler gibi herkesin birşeyler ekleyip çıkarttığı şartnamelerde, tutarsızlıklar ortaya çıkmaya başlar. Öte yandan teknoloji hızla ilerlediğinden, daha iki sene önce yazılmış bir teknik şartnamede kullanımları şart koşulan teknolojilerin çoğu bugün artık “demode” ya da “kabul edilemez” hale gelmiştir. Kopyalanan metinde bunu fark edip düzeltmeye kalkışan memur, –varsa- asıl metindeki tutarlılığı da iyice bozar.  Neticede ortaya ihtiva ettiği tutarsız istekler yüzünden gerçekleştirilmesi “imkânsız” şartnamelerden bir tanesi daha çıkartılmış olur.

Analiz

Bilgi işlem çalışanları –tipik bir memur refleksi göstererek- üzerlerine düşen işi asgari seviyeye çekmeye çalışırlar. Proje süresince her aşamada işin içinde olmaları, işin ilerleyişini takip etmeleri, hatta işleyişe zaman zaman istikamet vermeleri gerektiği halde her işi yükleniciye yaptırmak temayülündedirler. Mesela her projenin başında yer alan “analiz” aşamasının tamamen yükleniciye bırakılması biraz da “biz ne istediğimiz tanımlayamıyoruz, önce bizim ne istediğimizi anlamak için bir çalışma yapın” demenin teknik şartname dilinde ifadesidir.

Kâinat Yönetim Sistemi

Türkiye’de yazılım danışmanlığı yaparak hayatını kazanan, yabancı uyruklu bir dostum vardı. Ülkemizdeki tecrübesini bana şöyle anlatmıştı:

Bir kamu kurumunuzla görüşme yaptığımda tam olarak ne istediklerini soruyorum, kabaca birşeyler söyleyip “detaylarını, sen analiz edip anlayacaksın” diyorlar. İşin ne zaman tamamlanmasını beklediklerini soruyorum, “dün” diyorlar! Ne kadar bütçeleri olduğunu soruyorum, “sen bu işi bedava yap, bize iş yapmak önemli bir referanstır” diyorlar. “Peki, hiç olmazsa isteklerinizi azıcık detaylandırın” diyorum, bakıyorum benden resmen “kâinat yönetim sistemi” üretmemi istiyorlar!

Bilişim sistemlerini bilim kurgu Hollywood filmlerinden tanıyan yöneticilerimizin beklentileri yükseliyor. Bilgi işlem personelinin, üzerlerine düşen her işi dışarıya ihale edip rahat etme düşüncesi de işin içine katılınca yukarıda bahsettiğim dostumun “kâinat yönetim sistemi” dediği ucubeler ortaya çıkıyor. Aslında ortaya konan istekler fikir planında çok da yapılamaz görünmüyor ama hakikat, pratikte başka türlü tezahür ediyor. Bir misalle izah etmeye çalışalım.

Mesela bir kurum, yemekhanesinde yemek yiyen personelini takip etmek, yediği yemeklerin ücretini doğru şekilde personelinden almak için bir proje yapıyor olsun. Aslında bunun için yemek alan her personelin işaretleneceği basit bir veritabanı uygulaması kâfidir. Fakat iş ihale edilmişken başka ne yaptırabiliriz diye düşünmeye başlayan memuru sınırlayan tek şey hayal gücüdür! Önce yemeğe gelen personeli programda işaretlemekten ibaret bir iş ile dahi uğraşmamak için otomatik turnike sistemi istenir. Turnikelerin çalışabilmesi için ya manyetik kartlara, ya jeton sistemine ihtiyaç doğar. Memurun hangisinin tercih edileceğini düşünüp kafasını yoracak hali yoktur. Şartnameye, yüklenicinin her iki alternatif için fiyat, performans ve risk analizi yapıp sunması şartı eklenir. Ödenecek ücret hesaplandığında her çalışandan teker teker tahsilatla kim uğraşacak? Hesaplanan ücretlerin maaştan otomatik mahsup edilmesi istenilir. Kuruma kapağı attığından beri meslekleri ile ilgili hiçbir şey yapmayan istatistikçilerin, endüstri mühendislerinin de bu vesileyle heyecanlandığını görürüz. Sipariş edilen yemek miktarının doğru hesaplanması için yemeğe gelecek kişi sayısının tahmin edilmesi gerekir. Bunun için kurumun seneler önce yaptırdığı, kör topal çalışan personel bilgi sistemine entegrasyon istenir. Böylece izinli, dışarıda görevlendirilmiş yahut raporlu personelin sayısına bakılarak sipariş verilecektir. Tedarikçilerin yönetilmesi için de bir modül olsa iyi olmaz mı? Şartnameye, çalışılan tedarikçilerle ilgili verilerin kaydedileceği bir modül eklenir. Nihayetinde yemek temini de bir satın alma sürecidir.  Hemen bir “satın alma modülü” ilave edilir. İhalesiyle, kabulüyle, ödemesiyle tüm satın alma süreci elektronik ortama taşınsın istenir. Süreçte mecburen birçok resmi evrak üretildiğinden bir “elektronik belge yönetim sistemi” modülü olmazsa olmaz! Satın alma varsa ödeme vardır, para vardır. Para varsa muhasebe gerekir. Hemen şartnameye bir “muhasebe modülü” yerleştirilir. Bu modül kurumun ana muhasebe yazılımıyla da entegre olacaktır. Şartnamede bir cümle bu gerekliliği halleder. Tabi bu ölçekteki bir sistemde veri operatörü ihtiyacı doğmaktadır. Sistemin amirlerden ve memurlardan oluşan kullanıcıları olacaktır. Bu sefer hangi roldeki kullanıcının sisteme hangi yetkilerle erişeceğinin belirlendiği bir “kullanıcı yönetim modülüne” ihtiyaç doğmuştur. Yöneticinin bakacağı ekranlarla, sıradan kullanıcının ekranları da aynı olmayacaktır. Yöneticiler için özelleştirilebilir raporların alınabildiği bir “karar destek sistemi” şartnamede yerini hemencecik buluverir. Yemek taşıyan araçların, yemekhane personelinin, yemeklerdeki kalori miktarının takibi gibi her uçuk kaçık fikir bir modül olarak şartnameye yerleşir. İşte bir “kâinat yönetim sistemi” şartnamesi daha karşınızdadır!

Böyle “herşeyi” yapmaya kalkanların tek bir şeyi bile başaramadıkları defalarca ispatlanmış bir hakikattir. Tüm sistemler mümkün olduğunca küçük, atomik ama modüler tasarlanmalıdır. Bilişim projeleri mezarlığına dönen kamudaki başarısız projelere otopsi yapsak, birçoğunda kâinat yönetim sistemi virüsünün izlerine rastlayacağımız kesindir.

Hangi Teknoloji? Hangi Yazılım Dili? Hangi Veritabanı?

Hemen her kamu kurumunda bilgi işlem projelerinin başlangıcında artık baygınlık veren tartışmalar tekrarlanır. Acaba yazılım Java dilinde mi geliştirilmelidir yoksa “.Net” mi kullanılmalıdır? Açık kaynak kodlu ürünlerle mi yola çıkılmalıdır, lisanslı ürünler mi satın alınmalıdır? Oracle veritabanı mı tercih edilmelidir yoksa MySql yahut PostgreSQL yeterli midir?

Bütün bu tartışmalar anlamsızdır. Kamu kurumlarının bilgi işlem birimleri, üzerlerine vazife olmayan bir konuda zamanlarını harcamaktadırlar. Çoğu zaman, gelişen teknolojiyi takip konusunda başarısız olan, bilgilerini yenileyemeyen kamu bilgi işlem personelinden, profesyonellere yaptırılacak işin teknolojisi konusunda belirleyici olmalarını istemek de beklemek de doğru değildir. Bilgi işlem personeli, teknolojiye değil, yaptırılan işin neticesinde kurumun ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmadığına odaklanmalıdır. Hangi teknolojilerin, hangi mimarilerin, hangi donanımların, hangi yazılım kütüphanelerinin, hangi bilgisayar dillerinin kullanılacağı konusunda ise mutlaka profesyonellerden danışmanlık hizmeti alınmalıdır.

Twitter: https://twitter.com/salihcenap
Linkedin: https://www.linkedin.com/in/salihcenap

Kamuda bilgi işlem felaketi – 4

Sahipsizlik

Karayollarının yaygınlaştırılması ve modernizasyonu devletler için bir prestij ve gelişmişlik kriteri. Ülkemizin “duble” otoyolları, kaymak gibi asfaltları göğsümüzü kabartıyor. E-devlet projeleri, kamu bilişim hizmetleri de benzer şekilde vatandaşın hayatına doğrudan temas eden, vatandaşın hayatını kolaylaştıran yahut zorlaştıran unsurlar olduklarından gelişmişlik göstergesi olarak her geçen gün daha çok önem kazanıyorlar. Yeni yolların açılması, mevcut yolların genişletilmesi nasıl bir ihtiyaçsa, geleneksel yöntemlerle sunulan kamu hizmetlerinin elektronik ortama taşınması ve mevcut e-devlet hizmetlerinin detaylandırılması da acil bir ihtiyaç haline geliyor. Tıpkı karayolları gibi kamu bilişim hizmetleri de zamanla eskiyor, yıpranıyor ve bakım-onarıma ihtiyaç duyuyorlar.

Kamu bilişim hizmetleri ile karayolları hizmetlerinin benzemeyen yönü ise işin tanımlılığı noktasında ortaya çıkıyor. Karayolları inşaatlarının planlanması ve yapılmasında, çalışanları zorlayan pek az “bilinmeyen” var. İşi özel sektöre havale eden kamu kurumu belki Bakan seviyesinde ne isteyeceğini, bürokratlar seviyesinde hangi standartlarda isteyeceğini, yapım sürecini nasıl takip edeceğini ve nihayet kabulü hangi şartlarda yapacağını iyi kötü biliyor. Bilişim sistemleri söz konusu olduğunda bu maddelerin her birinin yerini kocaman soru işaretleri alıyor. İşin “öngörülemezliği” belki de en çok üst düzey yöneticileri dehşete düşürüyor. İşte bu dehşetin ortaya çıkarttığı “sahipsizlik” probleminin izlerini sürmeye başlayacağımız nokta da burası.

Kamu yöneticilerinin birçoğunun temel motivasyonu maalesef bulundukları koltuğun hakkını verebilmek için ter dökmekten ziyade, bürokrasi basamaklarını olabildiğince hızla tırmanmaktır. Yürütülen her çalışma, bürokratlar için idarecilerine, “bir üst makama yerleşmeye hazır oldukları” mesajını vermek amacı taşır. O yüzden her “başarı kırıntısı”, bürokratik silsile içinde her seviyede biraz daha abartılarak en tepeye kadar aksettirilir. Öte yandan “başarısızlıklar” her seviyede biraz daha küçültülerek, mümkünse en üst kademelere fazla da aksettirilmeden sümen altı edilir, bürokratik hafızanın sisli karanlıklarında kaybedilirler.

Bilinmez risklerle dolu bilişim projelerinde karşılaşılan engelleri aşabilmek için, hem işi yapan tarafta hem yaptıran tarafta kuvvetli bir iradeye ihtiyaç duyulur. İşi bilen, isteyen, takip eden ve işin ilerleyişinin önündeki engelleri kaldırabilmek için gereken iradeyi ortaya koyabilen idarecilerin olmaması birçok bilişim projesinin başarısızlıkla neticelenmesine sebep olmuştur. Çoğu projede bu sorumluluk “teknik” yöneticilere verilmeye kalkılır ki bu büyük bir hatadır.

Proje yönetim teorisinde “Executive sponsor” olarak isimlendirilen pozisyondaki kişi çok daha üst bir mevkide olup, kurumu adına “işin” yapılmasının arkasındaki iradeyi temsil eder. Bu kişinin bilgi işlem becerilerine sahip olmasının ehemmiyeti de lüzumu da yoktur. Fakat yetki sahibi olması, insiyatif alabilmesi, projeyi yakından takip etmesi, gidişatı sürekli sorgulaması, raporlar alması, yanlış bir istikamete doğru gidilip gidilmediğini sürekli kontrol etmesi gerekir.

Bu kişi aynı zamanda projenin risklerini de yüklenici tarafındaki mevkidaşıyla yöneten kişidir. Daha alt seviyelerde karşılaşılıp aşılamayan sorunları çözme noktasında devreye girer. Projenin gidişatına göre işin niteliğinde değişiklikler yapabilir hatta doğru gitmeyen projeyi sonlandırma kararını dahi alabilir. Kurum tarafında da yüklenici tarafında da teknik personel değişse de işin aksamaması için gerekli tedbirleri alır. Teknik yöneticilerin arkalarında durarak onları motive eder.

Maalesef ülkemizde yapılan projelerin çoğunda portresini çizmeye çalıştığım kişileri bulmak hayli zordur. Her şeyden önce bulunduğu makamla ilişkisi ancak tramplenden atlayan yüzücünün sıçrama tahtası ile ilişkisi kadar olan bürokratlar, kendilerini işe sahip çıkacak kadar “adamaya” lüzum hissetmezler. Projenin kendi idarecilik dönemleri içerisinde tamamlanamama ihtimali onları rahatsız eder. Çünkü öyle olursa emeklerinin semeresini başka birine kaptırmış olacaklardır. Ayrıca bir işi sıkı sıkı sahiplenmek, başarısızlık halinde proje ile hiçbir alakaları yokmuş gibi davranma lüksünü ellerinden alacaktır. Bilişim projeleri çok yüksek oranlarda başarısızlıkla neticelendiğinden riski almak istemezler. Zaten işin başarıyla sonlanması halinde, hiyerarşi gereği kendi masalarından geçecek sunumlara müdahale ile kendilerine pay çıkartabileceklerini bildiklerinden, hiçbir emek harcamadıkları başarıya sahip çıkmak imkânını her daim ceplerinde hissederler.

Bilişim projelerinde ortaya çıkan bitmek tükenmek bilmez problemlerle güreşme işini bir avuç teknik adamın sırtına yükleyip, hasbelkader bir başarı elde edilecek olursa ortaya çıkma ahlaksızlığının, yani kenarda dolanıp ortada görünme kurnazlığının önü nasıl alınabilir? Kamu bilişim projelerinde başarısızlıkların mühim sebeplerinden birisi olan “sahipsizlik problemi” nasıl giderilebilir?

Belki yapılacak kanuni bir düzenleme ile devletin tüm bilişim projelerinde, anlatılan nitelikteki pozisyonu dolduracak üst düzey bir yöneticinin seçilmesi mecbur kılınabilir. Bu yöneticiler için teferruatlı vazife tanımları yapılmalı hatta her projede, projenin niteliğine göre mesaisinin ne kadarını görevlendirildiği iş için harcayacağı dahi belirlenmelidir. Seçilen yöneticinin ismi, projede üstleneceği vazifeler ve teknik yöneticilerle mutad görüşme takvimi, yüklenici firmalara proje başlangıcında bildirilmelidir. İnsiyatif alma yetkisi ile beraber mesuliyet yükünü de yüklenen bu yöneticilerin insiyatif alan herkesin yapabileceği ufak tefek hatalar yüzünden suçlanmalarını engelleyecek kanuni mekanizmalar geliştirilmelidir. Öte yandan bu kişilerin yönettikleri işler başarıyla sonuçlandığında başarıdaki katkıları tespit edilmeli ve bu kişiler ödüllendirilmelidirler.

E-dönüşüm icra kurulu toplantılarında, e-devlet ile ilgili özel sektörle yapılan istişarelerde, kongrelerde kamu bilişim projelerinde yapılan işin sahiplenilmesinin önemi defalarca dile getirdiği, bu konu raporlarda yer aldığı halde bugüne kadar ciddi bir tedbir alınmadı. Umarım bu yazım meselenin tekrar gündeme gelmesine vesile olur.

Twitter: @salihcenap

Kamuda bilgi işlem felaketi – 3: Bilgi İşlem Yöneticiliği Meselesi

Kamuda bilgi işlem felaketi – 3: Bilgi İşlem Yöneticiliği Meselesi

bilgiişlemdairebaşkanıÜlkemizde “bilgi işlem yöneticiliği” sadece kamuda değil özel sektörde de tam oturmamış, çok ciddi meseleleri olan bir konudur.

Bizde, ister kamuda ister özel sektörde olsun, işini iyi yapan, kendisinden memnun olunan bir çalışanı elde tutmanın yolu onu terfi ettirmek ve idareci pozisyonuna getirmek gibi görülür. Böylece daha yüksek bir maaşa, kendisine ait bir odaya, bir masaya ve dolaba kavuşacak olan çalışan, taltif edilmiş olmaktadır. Çok yaygın uygulama alanı bulan bu yaklaşım, özellikle bilgi işlem gibi teknik alanlarda çalışanlar söz konusu olduğunda felakete yakın neticeler doğurmaktadır.

Her şeyden evvel parlak bir yazılımcıyı yahut sistemciyi idareci yaptığınızda parlak bir teknik adamınızı kaybetmiş olursunuz. Çünkü yeni pozisyonunda iş tanımı değişen çalışanınız artık eskiden başarıyla yaptığı işlerle doğrudan uğraşamayacaktır. Üstelik –kabul etmek gerekir ki- teknik adamlar genellikle sosyal ilişkiler kurmada zayıf, empati becerileri fazla gelişmemiş, bırakın başkalarını, kendilerini idare etmede bile zaman zaman sıkıntılar yaşayan kimselerdir! Bu yüzden başarılı bir teknik adamı terfi ettirdiğinizde kötü bir idareci kazanmış olmanız ihtimali hiç de düşük değildir.

Günlük mesaisinde kod yazan, test yapan, hata ayıklayan “zehir gibi” bir yazılımcıdan, yönetici koltuğuna oturtulduğu andan itibaren bütçe ve zaman planlaması yapması, ihale süreçlerini takip etmesi, bürokratik yazışmalar yapması, altında çalışanları motive edip onların idari problemlerini çözmesi, gelişmeleri üstündeki teknik olmayan yöneticilere anlayabilecekleri bir dile çevirerek izah etmesi beklenecektir.

Yönetim teorisinde “Peter prensibi” olarak bilinen kavram bu vaziyeti çok güzel izah eder:

Hiyerarşik bir organizasyonda, bir makama getirilecek kişinin, o makamda icra edeceği vazifeye uygunluğu değil de bir önce çalıştığı pozisyondaki başarısı ölçü alınırsa, her çalışan, ta ki başarısız olana dek terfi ettirilmiş olur ve nihayet işletmedeki her pozisyon, bulunduğu pozisyonda başarısız olduğu için artık terfi edemeyen kişilerle doldurulmuş olur. Böylece organizasyondaki her yönetici koltuğunda başarısız bir çalışanın oturması garanti edilmiş olur!

Aslında temel problem, maaşın hiyerarşide işgal edilen pozisyonla orantılı olması gerektiğine dair genel kabulde yatmaktadır. Bir memurun amirinden fazla gelir elde etmesi kültürümüzde “kabul edilemez” bir durumdur. Hâlbuki hiyerarşideki pozisyonla alınan maaşın orantılı olması gerektiği fikrini zihinlerimizden bir çıkartabilsek, işini çok iyi yapan bir çalışanı idareci yapmak yerine maaş artışıyla ve idarecilere tanınan bazı imkânlarla ödüllendirmenin daha verimli bir alternatif olduğunu görebiliriz. Bu şekilde teknik personel hem en sevdiği ve en iyi yaptığı işte, en verimli olduğu pozisyonda üretmeye devam etmiş hem de başka alanlarda yönetici koltuklarına oturmaya başlayan akranlarıyla aynı seviyede maddi kazanç sağlamış olacaktır.

Mikro Yöneticiler

Özel sektörde ve kamuda bilgi işlem yöneticiliği pozisyonlarını işgal edenler –torpille gelenleri bir tarafa koyarsak- genelde iyi programcı, iyi sistemci oldukları için terfi ettirilmiş çalışanlardır. Bu kişilerin idarecilik vasfı taşımamalarından kaynaklanan problemlerin yanı sıra, sıyrılmayı başaramadıkları teknik adam kimliklerinin sebep olduğu problemlerden de söz etmek gerekir. Bu problemlerden en önemlisi yönetim teorisinde “micro management” olarak kavramsallaştırılan, yöneticinin yapılan işi her türlü teferruatıyla takip etmesi, aşırı kontrol gayreti ve her aşamasında işe dâhil olma çabasıdır.

Kendisi başarılı bir yazılımcı olduğu halde artık kod geliştirme fırsatı bulamayan çiçeği burnunda müdür, çalışanlarının her yaptığına karışmaya, kararlarına müdahale etmeye, yaptıklarını beğenmemeye hatta zaman zaman oturup yapılanları baştan yapmaya kalkışır. Verdiği işin çalışanlarınca söylenenden çok daha az zamanda halledilebileceğine inanır ve bunu ispata çalışır. Bunları yapmak zaman istediğinden tüm ekibin mesai saatleri genişler, akşam ve hafta sonu mesaileri gündeme gelir. Çalışanlar arasında huzursuzluk gitgide artar. Planlanan proje takvimindeki hesaplar bozulmuş olur üstelik hem yapılan işin kalitesi hem yazılımcıların motivasyonları düşer.

Ya Dayıların Ya Geçen Yılların Yönetici Yaptığı Memurlar

Madalyonun öteki yüzündeki “torpille gelen” yahut bürokrasinin cilvesiyle, sadece kıdem aldıkları için kendilerini bilgi işlem birimlerinin başında buluvermiş idarecilerinin sebep oldukları sıkıntılardan bahsetmemek olmaz. Bu tür idareciler yapılan işin mahiyetinden pek az haberdar olduklarından çalışanları mümkün olduğunca sıkıştırmayı, zorlamayı iyi idarecilik sayarlar. Çok kısa süreler içerisinde çok fazla işin tamamlanması için çalışanlarına baskı yaparlar. İşi bilmediklerinden çalışanlarının verimli çalışıp çalışmadığından, kendilerini aldatmadığından bir türlü emin olamazlar. Genelde çalışanları arasından en güvenilir bulduklarını dinleyerek karar vermeye çalışırlar ki bu yaklaşım onları seçtikleri çalışanlarının kuklası haline getirir. Ellerindeki yegâne başarı kıstası, projenin çalışır haldeki nihai çıktısıdır. Bilişim projelerinde o nihai ürüne ulaşmak uzun ve detaylı bir süreç olduğu için ekiplerine yansıtmaktan çekinmedikleri sürekli bir tatminsizlik ve huzursuzluk hâli yaşarlar. Yaptıkları işi meslekleri olarak benimsemediklerinden başka bir birimin idareciliğine geçmek için mütemadiyen çaba gösterirler. İşi sahiplenmeyişleri, çalışanlarının getirdikleri problemleri kavrama ve çözme noktasındaki acziyetleri ekiplerinin performansına ciddi şekilde tesir eder.

Devlet Kesesinden Devri Âlem

Kamuda bilgi işlem yöneticiliği demek hem yurt içinde hem yurt dışında devlet kesesinden bol seyahat imkânına kavuşmak demektir. Birçok bilgi işlem dairesi başkanını, sanki o bitmek tükenmek bilmez “iş” gezilerinin, uluslararası fuar ziyaretlerinin, konferansların, teknoloji incelemelerinin yaptıkları işe bir katkısı varmış gibi seyahat ederken bulursunuz. Yapılan gezilere dair değerlendirme raporları, bilgi notları hazırlamak zahmetine dahi katlanmazlar çoğu zaman. Ancak bu geziler, yavaş yavaş teşekkül etmeye başlayan bilgi işlem yöneticileri “kastında” sosyalleşme, yahut İngilizcesi ile söylersek “networking” fırsatları yaratır. Senenin neredeyse yarısını yurt içi-dışı seyahatlerde geçiren bazı kamu yöneticileri arasında, yurt dışı seyahatlerde bir araya gelip, o konferans senin, bu toplantı benim ülke ülke gezen arkadaş grupları teşekkül etmiştir.

Peki, bu idareciler yönettikleri işin “omuriliği” sayılan ve hızla yenilenen yüksek teknolojileri takip etmek için okumaya, araştırmaya nasıl zaman buluyorlar diye sormak bu anlattığım manzara karşısında artık abes kaçacaktır.

Para, para, para…

Kamu için özel sektör tarafından gerçekleştirilen bilişim projelerinde üretilen değerin ölçülmesi ve fiyatlandırılması sıkıntılı bir konudur. Geliştirilen bir otomasyon, kamuya on bin dolara da yüz milyon dolara da satılabilmektedir. Ne yazık ki bu fiyatlar, otomasyonun geliştirilmesinde kullanılan insan kaynağı, otomasyonun kurum için özel geliştirilip geliştirilmediği, bakım idame hizmetinin niteliği vs. gibi teknik ve objektif kıstaslar çerçevesinde değil, firmaların satış elemanlarının kamu bilgi işlem yöneticileriyle kurdukları diyaloglar çerçevesinde şekillenmektedir. Bu yüzden, atacakları bir imza ile çok büyük kamu kaynaklarını özel sektör firmalarına aktarabilecek konumda olan kamu bilgi işlem yöneticilerinin çevreleri, bir takım “kirli” niyetlerle onlara yaklaşmaya çalışan kimselerle dolar. Bu kimselerin kamu bilgi işlem yöneticilerine sundukları, başta “masum” gibi görünen küçük hediyeler, çikolatalar, masa süsleri, deri çantalar, yavaş yavaş tablet bilgisayar, dizüstü bilgisayar gibi daha kıymetli hediyelere evrilir. “O” kapı bir kez açıldıktan sonra özel sektörce döşenen makam odaları, finanse edilen yurt içi yurt dışı seyahatler ve artık burada yazmaya dilimizin varmadığı bazı promosyonlar ile kirli ilişkiler kurulur. Kamudaki teftiş mekanizması maalesef bilgi işlem konusunda doğru çalışmamaktadır. Çünkü işin tabiatı gereği, teknik bilgisi olmayan bir müfettişin satın alınan bilgi işlem hizmetin gerçek değerini takdir edebilmesi mümkün değildir ve ne yazık ki bu konularda donanımlı müfettişlerimiz yok denecek kadar azdır. Müfettişler ancak yukarıda anlattığımız türden “şüpheli” diyalogların izini sürebilirler. Müfettişlerin teknik bilgi eksikliklerinden kaynaklanan yanlış ithamları ise zaten iş yapmakta ayak sürüyen kamunun iyice durmasına, riski gören memurların tamamen işten el çekmesine sebep olmaktadır.

Görüldüğü gibi kamuda bilgi işlem felaketinin önemli ayaklarından biri de “bilgi işlem yöneticileri”. Devletin hiç vakit geçirmeden bilgi işlem ihalelerinde takip edilmesi gereken protokollerden tutun, bilgi işlem yöneticisi atama standartlarına varıncaya kadar pek çok konuda düzenlemeler yapması, tedbirler alması gerekmektedir. Artık hemen her kamu kurumunda onlarca bilişim projesi yapılırken ve gelecekte de bu projelerin sayısının hızla artacağı ortadayken, bilişim projeleri konularında uzmanlaşmış müfettişlere ve gerçek bilişim yöneticilerine ne kadar büyük ihtiyaç olduğu görülmelidir.

Daha önceki yazımızda vurguladığımız gibi “yazılım geliştirmek” kamunun işi değildir. Devlet yazılım geliştirme işlerinden derhal ve kat’i surette elini çekmelidir. Özel sektörün astronomik maaşlarla istihdam etmek üzere arayıp bulamadığı, nitelikli bilgi işlem yöneticilerini kamuda istihdam edebilmek ham hayaldir. Devlette görev alacak bilgi işlem yöneticilerinden sadece iki hususta anlamlı ve verimli bir katkı beklenebilir: 1. Piyasaya ihale edilecek bilgi işlem projelerinin idari anlamda takibi ve mevcut sistemlerin gözlenmesi. 2. arıza yapan donanımların tamir ettirilmesi gibi işlerde görevlendirilecek küçük birimlerin organizasyonu. Bunların ötesindeki beklentiler gerçekçi olmaktan uzaktır.

Twitter: @salihcenap