Cinayet ve Tecavüz Pazarlamacılarının Timsah Gözyaşları

Bir genç kızın hunharca katledilmesinden sonra toplumda oluşan tepki, sosyal medya denen megafonun da yardımıyla kelimelere dökülünce, ortalama insanımızın bilgi seviyesi, yorum kabiliyeti, kavrayış kalitesi, manipülasyona açıklığı ve vardığı garip sonuçlar ortaya serilmiş oldu.

Çok hazin bir tabloydu karşımızdaki.

Toplumun neredeyse her kesiminde oluşan infialin bir tsunami misali yükseldiğini gören “profesyoneller”, bu durumdan yeni satış-pazarlama stratejileri ürettiler.

Hemen her şarkısında gizli yahut açık cinsellik mesajları veren, tecavüzü estetize edip, tacizi normalleştirip, isterik iç çekmeler eşliğinde dinleyici kitlesine sunan pop yıldızlarının, sanki bu işteki günahlarını örtebilirmiş gibi siyah elbiselere bürünüp sözüm ona toplumsal tepkiye iştirak ettiklerini gördük mesela.

Tecavüzü ifade eden küfür kelimesini, adeta bir edat gibi her cümlesinde geçirmeden konuşamayan gençlerin internet sayfalarında o küfürlü cümleleriyle tecavüze tepki(!) verdiğini gördük! Bu rezil küfrün günlük konuşma dilinde kendine bu kadar sağlam yer bulabilmesindeki fecaat yetmezmiş gibi bir de gazetelerine o küfrü isim olarak verilebilenlerin, katledilen masum kızcağızın ardından döktükleri timsah gözyaşlarını gördük.

Katil zanlısına avukat vermeyeceğini söyleyen baro gördük mesela! Sanki avukatlar sadece masumları savunurmuş gibi, sanki hırsızın, çocuk tacizcisinin, tecavüzcünün, devleti soyan bürokratın avukatı olmayı reddederlermiş gibi, işlenen suçtan bağımsız olarak her ferdin kendini savunma hakkı olduğu ilkesi okullarında onlara öğretilmemiş gibi vıcık vıcık bir mürailik gösterisi izledik.

Katile işkenceyi savunan sosyal medya “fenomenleri” gördük meselâ! İşkence yapanın o katilden farkının kalmayacağını kavrayamayan az gelişmiş beyinler! Katil zanlısına yardım ettiği gerekçesiyle tutuklanan başka bir zanlının cezaevinde mahkûmlarca tecavüze uğrayıp işkence görmüş olmasını vahşi sevinç çığlıklarıyla karşıladılar. Hâlbuki daha ne suçu tespit edilmişti bir mahkemece, ne cezası.

Acımasızca katledilen talihsiz kızın cenazesini taşıyan erkekleri nefretle uzaklaştırıp, cenazesini kıldıran hocaya bile “öldüren de sizsiniz, cenaze namazını kıldıran da” diye tepki gösteren, insanlığın yarısını, psikopat bir katilin işlediği cinayetten sorumlu tutan kadınlar gördük.

Türk filmlerinde en tiksinti veren sahnelerin oyuncusu tecavüzcü Coşkun’un, gazozlarına ilaç atarak uyuttuğu genç kızlara tecavüz eden Nuri Alço’nun sempati figürleri yapıldığına şahit olduk. Onları televizyonlara çıkartıp sembolleştirdikleri fiillerin reklamlarını yapanlar, belki bir parçası oldukları cinayete en çok tepki verenlerdi.

Müstehcenlikte sınır tanımayan “Ankaralı” türkücülerin pespayeliklerinin, ilkel ve kaba espri anlayışlarının ve ürettikleri iptidai pavyon müziğinin ulusal çapta müşteri bulduğuna şahitlik ettik. Aile birliğinin ilk adımı olan düğünlerde bile onların, aile müessesinin altını oyan müptezel şarkılarının çalınıp söylendiğini işittik.

Medeniyet krizi, insanımızın bütün ahlaki frenlerini patlatmış gibi görünüyor.

Cinsellik satıyor, para getiriyor ve bu hücrelerimize kadar benimsediğimiz kapitalist düzende para getiren her iş makbul sayılıyor. Bunlar toplumun bir kısmının bilinçaltına tecavüz fikrini “eken” işler olsa bile.

Piyasacı gözlüğünü takıp, “ne yapalım efendim, talep arzı getiriyor” diyenler yalan söylüyorlar çünkü bu konuda “arz” talebi oluşturan ve tedricen arttıran bir unsur.

Peki, ne yapmak lazım? Toplumsal bir şuur oluşturmak için siyah kıyafetlerle mi gezelim, paneller mi düzenleyelim, şarkılar söyleyip dans mı edelim, sosyal medyada daha çok taciz hikâyesi mi anlatalım? Erkeklerin mini etek giyip çektirdikleri fotoğrafları paylaştıkları bir kampanya mı düzenleyelim?

İnfiale yol açan cinayetten sonra yapıldığını müşahede ettiğimiz bu tür girişimlerin bir işe yaramayacağı, hatta faydadan çok zararı olacağı kanaatindeyim.

Daha da ötesi tüm bu “tantananın” bizzat kendisinin, iyi satılan bir “meta” olarak kullanıldığını düşünüyorum. Bu tantanaya iştirak etmenin de satışları arttırmaktan başka bir işe yaradığına inanmıyorum. Velev ki iyi niyetlere olsun.

Hiçbir etik sınırı olmayan kapitalist endüstri, içimizde uyanan müthiş infiali, katledilen masum genç bir kıza karşı hissettiğimiz derin acıma hissini, ailesi ile paylaştığımız büyük acıyı istismar etti.

Toplumda yükselen yoğun his dalgasını mahir bir sörfçü gibi kullananlar, kendilerini bu dalga üzerinde taşıttılar. Hatta o büyük öfkeyi, sevmediklerini ezmek için yönlendirdiler. Hâlbuki o cinayetin temelinde çok harçları vardı.

Bu ülkenin aklı başında, ahlaklı insanlarının yapması gereken, bütün bu ikiyüzlülüklerin farkına varmak ve –Konfüçyüs’ün dediği gibi- karanlığa sövmek yerine kalkıp bir mum yakmaktır.

Twitter: @salihcenap

Reklamlar

Sanat arkadaşıdır, ilim başının tâcı, Yurt için, millet için çalışır haritacı

Bürokratlarımız, milletvekili olabilmek için devletteki vazifelerinden istifa ediyorlar. Aslında bu istifaların oldukça rahatsız edici bir tarafı var. Nedir mi dediniz? Açıklayalım.

Hayatımızı kuşatan birçok kanuni düzenleme var. Bu düzenlemelerin bir kısmı varlık sebeplerini yitirmiş durumdalar, bazıları demode, başka zamanların ruhuna göre hazırlanmışlar ve ölmek bilmez bir hayalet gibi etrafımızda rahatsız edici varlıklarını sürdürüyorlar. Zamanında en doğru en isabetli şekilde yapılmış düzenlemeler bile bir müddet sonra eskiyorlar. Hayat akıyor, her şey değişiyor, hızla gelişen teknoloji, değişen demokratik standartlar, hatta iyileşen ekonomik durum bile değişiklikleri kaçınılmaz kılıyor.

Devlet, vatandaşların hayatlarını kolaylaştıracak, hudutları dikkatlice çizilmiş, herkesin hukukunu koruyacak, mağduriyetleri önleyecek kurallar koymak ve bunları uygulamak için çalışan devasa bir organizasyon. Kuralların belirlendiği yer meclis, yani yasama organı. Bu dev organizasyon çarkının çalışmasını temin ve idare eden kurmaylar ise bürokratlar. Sistemi işletmenin yanı sıra, işletmede çıkan problemleri tespit etmek, köhneleşen, varlık sebeplerini yitiren, delik deşik olmuş hukuki düzenlemeleri tespit edip düzeltmek aslında en başta bu “kurmaylardan” bekleniyor.

Örnek vermek gerekirse, mesela Ulaştırma Bakanlığı bürokratlarına çok iş düşüyor. 1924 tarihli ve 406 sayılı Telgraf ve Telefon Kanununun tarif ettiği telefonlar ve telgrafları ancak müzelerde bulmak mümkün bugün. Uydulardan gönderilen elektromanyetik dalgalar üzerinde taşınan devasa veri paketlerinin dünyanın bir ucundan bir ucuna saniyeler içinde nakledildiği günümüzün kablosuz iletişimini, henüz internetin adının bile anılmadığı 1983 senesinde çıkartılmış “2813 Sayılı Telsiz Kanunu” ile düzenlemek imkânsız! Eksikler nelerdir, nerelerde hangi boşluklar oluşmaktadır? Artık bugünün en büyük beynelmilel tehdit konusu haline gelen “siber güvenlik” nasıl sağlanacaktır? Gerçek dünyanın kıyısında bir gecekondu mahallesi gibi ortaya çıkıp, zamanla gerçek hayatın tüm damarlarına yerleşen “sanal dünyanın” hukuku nasıl olacaktır? Bu ve benzeri yüzlerce soruyu sormak, cevaplamak, çözümler üretmek ve nihayet ürettikleri çözümleri hukukî metinler haline getirip kanunlaşmak üzere meclise sunmak hep o bürokratların işleri.

Mesela memuriyet denildiğinde akla ilk gelen kurum olan “Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü” ve kuruluşu Osmanlı zamanına uzanan, en köklü devlet müesseselerimizden “Harita Genel Komutanlığı” bürokratlarından beklentiler de çok yüksek. Mühendislerin ellerinde kalem kâğıt, hesaplamalar yapıp haritalar çizdiği otuzlu, kırklı, ellili yıllar çok geride kaldı. Artık bilgisayarlarda “coğrafi bilgi sistemleri” ile “CAD” programları ile sayısal verilerle çalışan yeni bir mühendis nesli var. Bir zamanlar okullarda haritaların altında gördüğümüz “Harita Genel Komutanlığı’nın izni ile basılmıştır. İzinsiz olarak kopyalanamaz, çoğaltılamaz.” türünden ifadeler, şehirde buluşacakları noktanın koordinatları birbirlerine Google haritaları üzerinde gönderen gençler için artık hiçbir şey ifade etmiyor. Bilgisayarların hayatımıza bu kadar yerleştiği bir zamanda tam da bilgisayarlara yaptırılacak bir iş olan tapu sicil kayıtlarının üretilmesi, saklanması ve ilgililerine sunulması işinin yakasını, hâlâ tozlu raflarda istiflenmiş kâğıtlardan tam olarak kurtarabilmiş değiliz. Tapu kadastrodaki ağır işleyiş adalet sisteminin bileklerine prangalar vuruyor. Bitmek tükenmek bilmez tapu kadastro davaları yargının sırtında büyük bir kambur oluşturuyor. Askerî-sivil bürokrasinin ıslah etmesini beklediğimiz dünya kadar iş var.

Misalleri arttırmak çok kolay ama sanırım muradımız anlaşılmıştır.

Okuyan, yetişen, bilgi, beceri ve tecrübeleriyle temayüz eden bürokratların en verimli olacakları noktada ve zamanda istifa edip siyasete atılma heveslerine sadece bir geçerli mazeret olabilir: Bürokratken tüm çabalarına rağmen yasamanın dikkatini yeterince çekemedikleri, meslekleriyle ilgili problemleri, yasamanın bir parçası haline gelerek gündeme taşıyabilmek. Fakat bu da çok naif bir mazeret olurdu doğrusu! Eğri oturup doğru konuşalım. Kimse bir siyasetçi adayına mesela tapu kadastro sistemini ıslah etsin yahut afet yönetimini kurumsallaştırsın diye oy vermez. Bu işler ancak bürokrat koltuğunda yapılabilecek işlerdir.

Lafı dolandırmadan söyleyelim: Milletvekili olmak için vazifelerinden istifa eden bürokratların, millete de, kendilerine de, mesleklerine de saygıları konusunda kafamızda şüpheler uyanıyor.

Bu el üstünde tutulan, müsteşarlık, genel müdürlük, başkanlık gibi pozisyonlara getirilerek taltif edilen, devletin imkânları önlerine serilen ve bunların karşılığında kendilerinden çok şeyler beklenen devlet adamlarımızın, komutanı olarak atandıkları mevzileri ilk fırsatta terk edip başka bir işe talip olmaları devlet adamı ciddiyeti ile ne ölçüde örtüşür?

“Kendisine tevdi edilen vazifeleri başarıyla yerine getirmiş bir bürokrat bilgi, beceri ve tecrübelerini siyaset arenasında neden kullanmasın?” diye sorulabilir. Siyaset ile bürokrasi ne kadar iç içe geçmiş gibi görünürse görünsün tamamen farklı disiplinlerdir. Mesela “bir su ürünleri profesörü derin birikimini neden olimpiyatlarda yüzücü olarak kullanmasın” sorusu ne kadar anlamsızsa bu soru da o kadar anlamsızdır.

Ayrıca milletvekili adayı olmak üzere istifa eden bürokratlar gerçekten onlardan bekleneni, üzerlerine düşeni yapmış, tamamlamış mıdırlar? En tepe koltuklarını milletvekili olabilmek için boşalttıkları kurumlarda ve tüm ülkede adları, “falanca kurumu ıslah eden devlet adamı” veya “filanca müesseseyi modernize eden bürokrat” olarak anılacak mıdır? Portreleri, bir zamanlar idare ettikleri müesseselerin en mutena köşelerinden birine asılacak mıdır? Ömürleri boyunca kurum personellerinin saygı ve sevgiyle andıkları, takip ettikleri, mesleki dergilerde röportajlarını heyecanla takip ettikleri, hatta çocuklarına örnek gösterdikleri kimseler olarak anılacaklar mıdır?

Yoksa taş üstüne taş koymadan, kendilerine büyük beklentilerle sunulan koltuğu işgal ettikleri sürece mesailerini, kendilerini siyasete taşıyacak siyasilerle yakınlık sağlamak için harcamış, hiçbir iz bırakmadan gelip geçmiş memurlar kervanına mı katılacaklardır?

Harita Genel Komutanlığı’nın sitesinde rast geldiğim şu marş, tüm naifliğine rağmen meslekî bir heyecanı aksettirmesiyle dikkatimi çekti:

Düşman emellerini, çarpışmadan ezer o
Kıyı demez, köy demez, bozkır demez gezer o
Kalemiyle vatanın tapusunu çizer o
Sanat arkadaşıdır, ilim başının tâcı,
Yurt için, millet için çalışır haritacı.

Her dağımda imzası, her ovamda izi var
Bozulmayan mayası, değişmeyen özü var
Gönlü enginlerdedir, yücelerde gözü var
Sanat arkadaşıdır, ilim başının tâcı,
Yurt için, millet için çalışır haritacı.

http://www.hgk.msb.gov.tr/harita-marsi

Bu hisleri taşıyan, mesleğine âşık bir haritacı, bir meslek, bir sanat, bir zanaat sahibi, ömrünü hayırlı bir iş yaparak tamamlama derdinde, idealist bir üst düzey bürokrat tasavvur edin. Hayatı boyunca üzerinde çalıştığı eserini tamamlamaya çalışırken kapısını çalıp onu milletvekilli olmaya davet etseniz muhtemelen size  “kusura bakmayın” diyecektir. Burada ömrümü verdiğim, emekli olmadan evvel tamamlamaya çalıştığım “gerçek” ve “kıymetli” bir işim var!

Ben partilerin milletvekili adaylarını belirleyenlerden biri olsaydım, üstün başarıları nedeniyle bizzat peşine düştüğüm, özel rica ve davetlerle kazanmaya gayret ettiğim bürokratlar dışında, kendiliğinden vazife yerini terk edip milletvekili adayı olmak için kapımı çalan hiçbir bürokratı aday yapmazdım.

İyi devlet adamlarını, bin kişinin talip olduğu ama bir kişinin alabildiği güzel, becerikli, asil bir kız gibi görmek lazım. Bilmem kaçıncı metresi olabilmek için, hovarda bir zengin delikanlının kapısını aşındıran bir kızın, kabul görse bile o kapıda ne kadar itibar göreceği baştan bellidir.

Ahmet Hamdi Tanpınar, hayatını anlattığı “Yaşadığım Gibi” isimli eserinde, Avnullah Kâzimi Bey isimli bir devlet memurundan bahseder ki sanırım kafamda yaşattığım ideale yakındır:

Bu (taşındığımız) evde bizden evvel mutasarrıf Avnullah Kâzimi Bey oturmuştu. Şair Halide Nusret Hanım’ın babası olan bu zat, Kerkük’te çok iyi bir hâtıra bırakmıştı. Onun hakkında söylenenleri şimdi hatırladıkça, eski imparatorluğun devamını sağlayan, o tuttuğunu koparır, çakır pençe memurlardan biri olduğunu düşünüyorum. Şehre ve havaliye sükûnet getiren, devlet otoritesini koruyan bu cins memurlara eskiden halkımız bir nevi keramet, hiç değilse bir dindarlık, riyazet izafe ederdi. Avnullah Kâzimî için de böyle olmuştu. Mektep arkadaşlarının çoğu, onun geceleri soyunmadan bir post üzerinde yorulana kadar ibadet ve dua ettiğini ve oracıkta kıvrılıp uyuduğunu, sonra atına binip eşkıya takibine çıktığını anlatırlardı.

http://www.alticizilisatirlar.net/acs/osmanlinin-son-doneminde-devlet-otoritesini-koruyan-memurlar

Twitter: @salihcenap

Oliver ve Gecekondu Kanaatlerim

Hayatta ne kadar çok kanaatimizin “ikinci el” olduğunu hiç düşündünüz mü? Birçok konuda “fikirlerimiz” aslında bizim araştırmalarımız, tecrübelerimiz neticesi tuğla tuğla inşa ettiğimiz sağlam yapılar olmaktan ziyade oradan buradan toparlanmış kırık dökük “çıkma” malzemelerle yapılmış uydurma gecekondulara benziyor.

Çok insan Uğur Mumcu’nun deyişiyle “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi” oluyor.  Mesela Orhan Pamuk yahut Ziya Gökalp hakkında çok keskin kanaatleri olan kimselerin pek azı bahsi geçen yazarların eserlerini okumuş oluyor. Bu yazarların ne yazdığını bilmiyorlar ama buna rağmen onlarla ilgili aşk-nefret ekseninde konumlanmış “kanaatlere” sahip olabiliyorlar. Bu “gecekondu kanaatlerin”, girilip çıkılan ideolojik çevrelerden aşırılmış çerçöpten yapıldığı, sanıyorum aşikâr.

Benim de sahip olduğum “gecekondu kanaatlerden” bir tanesinin ilk “gerçek tecrübeler fırtınasında” nasıl yıkılıp gittiğini anlatmak istiyorum.

2000 yılında, çalışmak üzere Almanya’ya gitmiştim. Bir süre bu “acı vatanın” havasını teneffüs ettikten sonra, değişik coğrafyalara ve bu coğrafyalarda yaşayan insanlara dair edindiğim ikinci el malumatın gayet sathî ve çoğu zaman yanlış olduğuna gördüm.

Almanya’ya gitmeden önce, gurbetçi tanıdıklarımızdan, filmlerimizden, kitaplarımızdan Almanların çok bencil, kaba ve ırkçı olduklarını öğrenmiş, beynime yerleştirmiştim. On sekiz yaşına gelen çocuklarını kapının önüne koyar, lokantalarda kendi eşlerinin bile yemek parasını ödemezlerdi. Orada bizzat edindiğim tecrübeler gösterdi ki ne Almanların toptan kaba oldukları doğrudur ne de toptan ırkçı oldukları. Sadece soğuk insanlar olduğunu konusuna katılabilirim. O da iyice tanışıp kaynaşana kadar. Yaklaşık üç sene süren Almanya tecrübem esnasında tanıştığım Almanların çoğu, eğer hislerini saklama konusunda hususi bir eğitime tabi tutulmadılarsa yahut bütün dünyadan gizli bir “nazi-takiyye” metodunu benimsemedilerse, genellikle gayet kibar ve farklı kültürlere açık insanlardı. Elbette aralarında kaba saba tipler ya da beyinlerinde ırkçı fikirler dolaştığını hissettiklerim yok değildi. Ama her toplumda her çeşit adam olacağını da unutmamak icap ediyor.

Kısa bir süre için, çoğunluğu Almanlardan müteşekkil kalabalık bir grupla Amerika’da bulundum. O günlerde Oliver isimli bir Alman’la tanışmıştım. Benimle aynı yaşlarda bir arkadaştı. Sadece on beş gün süren birlikteliğimiz süresinde uzun sohbetlerimiz oldu Oliver ile. Siyasetten, dinden, kültürlerden, ülkelerden ve hayattan konuştuk.

Onda, diğer Almanlarda pek rastlamadığım farklı bir takım hususiyetler olduğunu seziyordum. Bana, bulunduğumuz yerdeki bazı başka Almanlardan duyduğu şeyleri anlatıyordu Oliver. Bazı marjinal tiplerin açıkça ırkçılık yaptığını bile ondan öğrenmiştim. Üniversite mezunu, yabancı dil bilen insanların nasıl bu fikirleri taşıyabildiğine şaşıyordu. Almanya’da insanların genelde politikayla ilgilenmediklerini ve Alman parlamentosunun yolsuzlukların odağı olduğunu düşündüklerini de hayretle öğrenmiştim. O bizim, “kurallara dindarâne bir şekilde bağlı” bildiğimiz Almanların parlamentolarının bu halde olduğunu öğrenmek, hele hele Alman halkının da sevgili Türkiye’miz vatandaşlarına mahsus sandığım, düşünme işini “böyüklere” bırakmak hastalığına duçar olduğunu duymak, pek şaşırtmıştı beni doğrusu.

Bana Almanya’da, Almanlar arasında dinden bahsetmenin, hele hele dindar olduğunu söylemenin çok garipsendiğini anlattı. Kendisinin dindar bir Hristiyan olduğunu ve bunu söylemekten de çekinmediğini söyledi. Tabi ben hemen anti-misyoner kalkanlarımı açacak oldum ama kısa süre içinde buna gerek olmadığını anladım, zira Oliver beni Hristiyan yapmaya çalışmıyordu.

Bunca zamandır yapılagelen savaşlar nerdeyse tamamen dinler arası savaşlar gibi göründüğü halde en iyi dostlarının mensubu oldukları dini yaşamaya çalışan insanlardan olması şaşırtıyordu Oliver’i. Kendisi dindar bir Hristiyan’dı ve mesela orada kendi milletinden olan Almanlara bile tercih ettiği ben, Müslümandım. Sekülerizmin, epiküryenizm ile kol kola girip kanser gibi sardığı dünyada, inançlarını hâlâ muhafaza edebilen insanların birbirlerine yakınlaşmaları incelenmeye değer bir meseleydi.

Kendi milletinin yanlışlarını bir yabancıyla konuşurken bile dile getirebilmesini takdir ettiğim Oliver’e, Türkiye de bir arkadaştan öğrendiğim ve öğrenince sarsıldığım bir hadiseyi anlattım.

Hadiseyi bana nakleden arkadaşım daha önce yaklaşık altı ay Almanya’da kalmıştı. Hikâye şuydu:  Arkadaşım, bu süre içinde otobüste, trende, metroda gidip gelirken sürekli ihtiyar Almanların ayağına bastığını fark etmiş. Tabi ilk önce bunun yanlışlıkla vuku bulan bir hadise olduğunu düşünmüş ama bir süre sonra anlamış ki bu ihtiyarlar, bunu kasten yapıyorlar!

İhtiyar Almanlar birisinin ayağına bastıktan sonra hemen kibarca özür diliyorlarmış. Eğer ayağına bastıkları kişi onlara gülümser, mühim değil falan derse hemen sohbet etmeğe koyuluyorlarmış. Bu yola başvurmalarının sebebi, etraflarında iki çift kelâm edebilecekleri tek bir insanın bile bulunmamasıymış. Çocuklarından, hatıralarından bahsediyorlarmış yolculuk boyunca. Sonra o gün bir insanla konuşabilmiş olmanın sevinciyle inip evlerine ya da huzur evlerine gidiyorlarmış. Müthiş bir yalnızlık, çıldırtıcı bir ömr-ü ahir…

Bu garip gözlemi anlatırken Oliver’in gözlerinin de benimkiler gibi yaşardığını fark ettim. “Evet” dedi hüzünle. “Ne yazık ki durum böyle ülkemizde ama herkesi böyle sanma ne olur!” Sonra bana kendi dedesini anlattı. Dedesi doksan yaşına kadar yaşamış. Hayatının son on beş yılında zihni melekelerini yavaş yavaş kaybetmiş, bunamış. Buna rağmen Oliver’in annesi, adama öldüğü güne kadar hizmet etmiş. Hiç yanından ayırmamış. Hayatını eşi, çocukları ve babası arasında taksim etmiş. Şaşırmıştım.

Oliver’in annesini diğer Alman “annelerden” bu kadar ayıran şeyin ne olduğunu merak ediyordum. Ama daha nihayete ermemişti şaşıracağım şeyler: Oliver’in annesinin, dedesinden başka, tanımadığı, huzur evinde ölmeye terkedilmiş birkaç ihtiyara daha hayatlarının son günlerinde, böyle hizmet etmiş olduğunu öğrenecektim. Neydi bu kadıncağızı böylesine farklı yapan anlamak istiyordum. Doğrudan böylece sordum Oliver’e: “Nedir senin anneni toplumun büyük bölümünden farklı yapan?” Biraz düşündü. “Bilmiyorum” dedi. “Belki de annemin dindar bir kadın oluşu ya da babasına duyduğu derin saygıdır…”

Oliver’i kendime neden yakın bulduğumu da anlamıştım o an. Böyle bir annenin çocuğuydu işte Oliver. Bu dünyadan ötesi olduğu inancıyla muhtaçların yardımına koşan merhametli, dindar bir annenin ellerinde büyümüştü. Onun mütevekkil bakışlarıyla doldurduğu evde yetişmişti.

Oliver’le vedalaşıp ayrılırken yazışmaya söz vermiştik birbirimize. Doğrusu bu sözümüzü ikimiz de tutamadık. Şimdi ne zaman bu sempatik dostumu düşünsem aklıma bütün genellemelerin yanlış olduğuna dair söylenmiş söz geliyor…

Twitter:@salihcenap

Bilen yapar, az bilen öğretir, bilmeyen yönetir, hiç bilmeyen denetler

Bilen yapar, az bilen öğretir, bilmeyen yönetir, hiç bilmeyen denetler

konfucyusKadim Çin medeniyetinin insanlığa armağan ettiği, Konfüçyüs’e ait olduğu söylenen meşhur bir kelam-ı kibar var: “Bilen yapar, az bilen öğretir, bilmeyen yönetir, hiç bilmeyen denetler.

Bir işi bizzat yapabilmek, fiilen gerçekleştirebilme kabiliyetine sahip olmak, o işi en iyi bilenlerin vasfıdır.

Bir işi bilfiil yapmadıkları halde, o işin nasıl yapılacağını öğretenler her zaman “az bilen” sınıfında olacaktırlar.

Bu basit ve açık hakikatin görülmesi, anlaşılması devlet yönetimi açısından, yöneticiler açısından çok ama çok mühimdir.

Ancak Konfüçyüs sözünün devamında, “bilmeyenlerin” yönettiğini de söyler!

Bir fasit daire…

Aslında bahsedilen basit gerçeği hayatımızda sık sık tecrübe eder ve tercih etmemiz gerektiğinde hemen her zaman “yapmadığı halde öğreteni” değil “yapanı” tercih ederiz.

Siz hiç evinin tadilatını, becerikli bir usta yerine o ustanın meslek lisesindeki hocasına yaptıran bir kimse işittiniz mi? Yahut arabası bozulduğunda sanayide bir ustaya gitmek yerine makine mühendisliği bölümünde bir profesörün kapısını çalan kimse?

Bir işin “ilmini yapanların” o işi bizzat yapanlardan daha nitelikli bilgiye sahip olacaklarına dair yanlış kanaatlere “az bilen” hocalarda, “bilmeyen” yöneticilerde ve “hiç bilmeyen” denetçilerde rastlanır.

Yıllar önce ODTÜ Geliştirme Vakfı bünyesinde eğitim veren özel bir lisede o “yanlış kanaat” sahipleri bir deneme yapmışlardı. Liselerde ders verecek öğretmenleri yetiştiren akademisyenler neden doğrudan çocuklarımızı eğitmesin diyerek anlı şanlı profesörleri lise sınıflarında öğretmen olarak derse soktular. Öğretmenler işi bilip yapanlardı, akademisyenler işi az bildikleri halde gerçekten yapacak olanlara öğretenler. Netice -beklendiği üzere- büyük bir felaket oldu. Okulun başarısı anında düştü. Müstakbel öğretmenlere, öğrencilere nasıl ulaşılacağını sözüm ona öğreten eğitim fakültesi hocaları sınıflarda, gerçek öğrenciler karşısında resmen çuvalladılar. Öğrenciler onların anlattıklarından hiçbir şey anlamıyorlardı. Bu yanlış uygulamadan derhal vazgeçildi.

Maalesef bahsedilen basit ilkeyi benimseyip hayatımızda bir pratiğe kavuşturamıyoruz.

Devlet yönetiminde, bürokraside birçok büyük başarısızlığın ardında kısmen bu problem yatıyor.

Mesela afet yönetimi konusunda ülke çapında bir planlama mı yapılacak, “işi bilmeyen” yöneticilerimiz hemen işe koyuluyorlar. Afet bölgelerinde günlerce aç, susuz, uykusuz kalıp, arama kurtarma çalışmalarında görev almış, bir deprem enkazından yahut çöken bir madenden elleriyle ölüler, yaralılar çıkartmış, kaotik afet ortamında insanları sevk ve idare etmiş kimseler yerine, ömrünü masasına yığılı akademik makalelere gömülü vaziyette geçirmiş, hayatında bir sefer olsun bir afet bölgesinde bulunmamış akademisyenlere başvuruyorlar. Onlar da oturup hakikatten alabildiğine uzak bir senaryo “kurguluyorlar”. Realiteden kopuk planları, kurguları kargaşayı arttırmaktan, işi daha da içinden çıkılmaz hale getirmekten başka bir şeye yaramıyor. Sonra işi “bilmeyen” yöneticiler oturup, neden biz afetleri yönetemiyoruz diye kara kara düşünmeye başlıyorlar.

Mesela Milli Eğitim Bakanlığınca okullara dağıtılacak ders kitapları mı denetlenecek, hayatında bir ilköğretim sınıfında bir dönem olsun ders anlatmamış, yani “az bilen” değil, “bilmeyen” de değil, “hiç bilmeyen” akademisyenler görevlendiriliyor.

Nasreddin Hoca fıkrası meşhurdur: Hoca evinin damında biriken diz boyu karları sabah namazı sonrası küremeye başlamış. Bir ara dengesini kaybederek damdan düşüp bayılmış.

Komşuları koşuşmuşlar.

İlk gelen: “Hemen belini saralım.”

Birisi: “Çabuk bir doktor çağıralım.”

Diğeri: “Aman bir kırıkçı bulalım.”

Öbürü: “Sırtlanıp doktora götürelim” derken, kargaşada ayılan Hoca, acıyan belini tutarak;

– “Bırakın münakaşayı. Çabuk bana daha evvel damdan düşmüş birini bulun” demiş.

Akıl almak için doğru kişiyi, kapımızda akıl vermek için sıraya girenler arasında bulamayız.

Bize daha önce damdan düşmüş kimseler lazım.

Yöneticinin asıl işi o kimseleri arayıp bulmak ve işin başına getirmektir.

Twitter:@salihcenap