Oliver ve Gecekondu Kanaatlerim

Hayatta ne kadar çok kanaatimizin “ikinci el” olduğunu hiç düşündünüz mü? Birçok konuda “fikirlerimiz” aslında bizim araştırmalarımız, tecrübelerimiz neticesi tuğla tuğla inşa ettiğimiz sağlam yapılar olmaktan ziyade oradan buradan toparlanmış kırık dökük “çıkma” malzemelerle yapılmış uydurma gecekondulara benziyor.

Çok insan Uğur Mumcu’nun deyişiyle “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi” oluyor.  Mesela Orhan Pamuk yahut Ziya Gökalp hakkında çok keskin kanaatleri olan kimselerin pek azı bahsi geçen yazarların eserlerini okumuş oluyor. Bu yazarların ne yazdığını bilmiyorlar ama buna rağmen onlarla ilgili aşk-nefret ekseninde konumlanmış “kanaatlere” sahip olabiliyorlar. Bu “gecekondu kanaatlerin”, girilip çıkılan ideolojik çevrelerden aşırılmış çerçöpten yapıldığı, sanıyorum aşikâr.

Benim de sahip olduğum “gecekondu kanaatlerden” bir tanesinin ilk “gerçek tecrübeler fırtınasında” nasıl yıkılıp gittiğini anlatmak istiyorum.

2000 yılında, çalışmak üzere Almanya’ya gitmiştim. Bir süre bu “acı vatanın” havasını teneffüs ettikten sonra, değişik coğrafyalara ve bu coğrafyalarda yaşayan insanlara dair edindiğim ikinci el malumatın gayet sathî ve çoğu zaman yanlış olduğuna gördüm.

Almanya’ya gitmeden önce, gurbetçi tanıdıklarımızdan, filmlerimizden, kitaplarımızdan Almanların çok bencil, kaba ve ırkçı olduklarını öğrenmiş, beynime yerleştirmiştim. On sekiz yaşına gelen çocuklarını kapının önüne koyar, lokantalarda kendi eşlerinin bile yemek parasını ödemezlerdi. Orada bizzat edindiğim tecrübeler gösterdi ki ne Almanların toptan kaba oldukları doğrudur ne de toptan ırkçı oldukları. Sadece soğuk insanlar olduğunu konusuna katılabilirim. O da iyice tanışıp kaynaşana kadar. Yaklaşık üç sene süren Almanya tecrübem esnasında tanıştığım Almanların çoğu, eğer hislerini saklama konusunda hususi bir eğitime tabi tutulmadılarsa yahut bütün dünyadan gizli bir “nazi-takiyye” metodunu benimsemedilerse, genellikle gayet kibar ve farklı kültürlere açık insanlardı. Elbette aralarında kaba saba tipler ya da beyinlerinde ırkçı fikirler dolaştığını hissettiklerim yok değildi. Ama her toplumda her çeşit adam olacağını da unutmamak icap ediyor.

Kısa bir süre için, çoğunluğu Almanlardan müteşekkil kalabalık bir grupla Amerika’da bulundum. O günlerde Oliver isimli bir Alman’la tanışmıştım. Benimle aynı yaşlarda bir arkadaştı. Sadece on beş gün süren birlikteliğimiz süresinde uzun sohbetlerimiz oldu Oliver ile. Siyasetten, dinden, kültürlerden, ülkelerden ve hayattan konuştuk.

Onda, diğer Almanlarda pek rastlamadığım farklı bir takım hususiyetler olduğunu seziyordum. Bana, bulunduğumuz yerdeki bazı başka Almanlardan duyduğu şeyleri anlatıyordu Oliver. Bazı marjinal tiplerin açıkça ırkçılık yaptığını bile ondan öğrenmiştim. Üniversite mezunu, yabancı dil bilen insanların nasıl bu fikirleri taşıyabildiğine şaşıyordu. Almanya’da insanların genelde politikayla ilgilenmediklerini ve Alman parlamentosunun yolsuzlukların odağı olduğunu düşündüklerini de hayretle öğrenmiştim. O bizim, “kurallara dindarâne bir şekilde bağlı” bildiğimiz Almanların parlamentolarının bu halde olduğunu öğrenmek, hele hele Alman halkının da sevgili Türkiye’miz vatandaşlarına mahsus sandığım, düşünme işini “böyüklere” bırakmak hastalığına duçar olduğunu duymak, pek şaşırtmıştı beni doğrusu.

Bana Almanya’da, Almanlar arasında dinden bahsetmenin, hele hele dindar olduğunu söylemenin çok garipsendiğini anlattı. Kendisinin dindar bir Hristiyan olduğunu ve bunu söylemekten de çekinmediğini söyledi. Tabi ben hemen anti-misyoner kalkanlarımı açacak oldum ama kısa süre içinde buna gerek olmadığını anladım, zira Oliver beni Hristiyan yapmaya çalışmıyordu.

Bunca zamandır yapılagelen savaşlar nerdeyse tamamen dinler arası savaşlar gibi göründüğü halde en iyi dostlarının mensubu oldukları dini yaşamaya çalışan insanlardan olması şaşırtıyordu Oliver’i. Kendisi dindar bir Hristiyan’dı ve mesela orada kendi milletinden olan Almanlara bile tercih ettiği ben, Müslümandım. Sekülerizmin, epiküryenizm ile kol kola girip kanser gibi sardığı dünyada, inançlarını hâlâ muhafaza edebilen insanların birbirlerine yakınlaşmaları incelenmeye değer bir meseleydi.

Kendi milletinin yanlışlarını bir yabancıyla konuşurken bile dile getirebilmesini takdir ettiğim Oliver’e, Türkiye de bir arkadaştan öğrendiğim ve öğrenince sarsıldığım bir hadiseyi anlattım.

Hadiseyi bana nakleden arkadaşım daha önce yaklaşık altı ay Almanya’da kalmıştı. Hikâye şuydu:  Arkadaşım, bu süre içinde otobüste, trende, metroda gidip gelirken sürekli ihtiyar Almanların ayağına bastığını fark etmiş. Tabi ilk önce bunun yanlışlıkla vuku bulan bir hadise olduğunu düşünmüş ama bir süre sonra anlamış ki bu ihtiyarlar, bunu kasten yapıyorlar!

İhtiyar Almanlar birisinin ayağına bastıktan sonra hemen kibarca özür diliyorlarmış. Eğer ayağına bastıkları kişi onlara gülümser, mühim değil falan derse hemen sohbet etmeğe koyuluyorlarmış. Bu yola başvurmalarının sebebi, etraflarında iki çift kelâm edebilecekleri tek bir insanın bile bulunmamasıymış. Çocuklarından, hatıralarından bahsediyorlarmış yolculuk boyunca. Sonra o gün bir insanla konuşabilmiş olmanın sevinciyle inip evlerine ya da huzur evlerine gidiyorlarmış. Müthiş bir yalnızlık, çıldırtıcı bir ömr-ü ahir…

Bu garip gözlemi anlatırken Oliver’in gözlerinin de benimkiler gibi yaşardığını fark ettim. “Evet” dedi hüzünle. “Ne yazık ki durum böyle ülkemizde ama herkesi böyle sanma ne olur!” Sonra bana kendi dedesini anlattı. Dedesi doksan yaşına kadar yaşamış. Hayatının son on beş yılında zihni melekelerini yavaş yavaş kaybetmiş, bunamış. Buna rağmen Oliver’in annesi, adama öldüğü güne kadar hizmet etmiş. Hiç yanından ayırmamış. Hayatını eşi, çocukları ve babası arasında taksim etmiş. Şaşırmıştım.

Oliver’in annesini diğer Alman “annelerden” bu kadar ayıran şeyin ne olduğunu merak ediyordum. Ama daha nihayete ermemişti şaşıracağım şeyler: Oliver’in annesinin, dedesinden başka, tanımadığı, huzur evinde ölmeye terkedilmiş birkaç ihtiyara daha hayatlarının son günlerinde, böyle hizmet etmiş olduğunu öğrenecektim. Neydi bu kadıncağızı böylesine farklı yapan anlamak istiyordum. Doğrudan böylece sordum Oliver’e: “Nedir senin anneni toplumun büyük bölümünden farklı yapan?” Biraz düşündü. “Bilmiyorum” dedi. “Belki de annemin dindar bir kadın oluşu ya da babasına duyduğu derin saygıdır…”

Oliver’i kendime neden yakın bulduğumu da anlamıştım o an. Böyle bir annenin çocuğuydu işte Oliver. Bu dünyadan ötesi olduğu inancıyla muhtaçların yardımına koşan merhametli, dindar bir annenin ellerinde büyümüştü. Onun mütevekkil bakışlarıyla doldurduğu evde yetişmişti.

Oliver’le vedalaşıp ayrılırken yazışmaya söz vermiştik birbirimize. Doğrusu bu sözümüzü ikimiz de tutamadık. Şimdi ne zaman bu sempatik dostumu düşünsem aklıma bütün genellemelerin yanlış olduğuna dair söylenmiş söz geliyor…

Twitter:@salihcenap

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s