Memur Cumhuriyeti

Devlet müesseselerinin içinde bizzat bulunup mesai harcayan hemen herkes, bu müesseselerde yapılan çalışmaların ne kadar yavaş ve verimsiz yürüdüğünü derhal görür. Memurların çoğu, hayatlarını idame ettirmelerine yetecek bir ücret karşılığında, her gün yarı açık cezaevi niteliğinde bir devlet dairesine girip zaman öldürmeyi kabul etmiş, gönüllü mahkûmlara benzerler.

Memurların verimsizliği meselesi bize mahsus değildir. Umumi kanaatin aksine, Amerika yahut Avrupa’daki devlet memurları bizimkilerden çok da farklı değildir. Bizde bu meselenin bu kadar öne çıkmasının bir sebebi cumhuriyeti kuran kadroların memur kökenli olmalarıdır. Bir diğer sebep ise istihdam edilen memur sayısının diğer devletlerinkine nazaran fazlalığı olsa gerekir.

Memur meselesi bizim için yeni de değildir. Osmanlı’nın yıkılış döneminde tasarlanan askeri-sivil bürokratik sistemimiz, çöken bir devletin tüm hastalıklarını taşımaktaydı. Yeni devletin kurucularını içinden çıkartan bürokratik yapı, maalesef bütün bu hastalıkları “yeni” devletin tüm hücrelerine taşıdı.

Falih Rıfkı Atay meşhur, Zeytindağı isimli eserinde Cemal Paşa’nın tembel, işi yokuşa süren memurlarla nasıl mücadele ettiğini eğlenceli bir hikâye ile misallendirerek anlatırken, Cemal Paşa’nın bunu yapabilmesinin, memurdan çok “iş adamı” olması sayesinde mümkün olduğunun altını çizer:

(Cemal Paşa) İş adamı olduğu için, bürokrasiyi ve memur kafasını iyiden iyiye kırmıştır. Bir vakitler ordu müesseselerinde bütün müracaatların 24 saatte hallolunması emrolunmuştur. Yirmi dört saatte herhangi bir işi bitiremeyen memur, kendi büyüğüne sebebini söylemeye mecbur olduğu gibi, müracaat sahibi, amirin kapısını vurup işinin bitirilmediğini haber verebilirdi.
http://www.alticizilisatirlar.net/acs/memur-zihniyeti

Esaslı yollardan biri yapılacaktı. Yolun belli bir zamanda bitmesine lüzum vardı. O zamanlar Lübnan’da oturuyorduk. Cemal Paşa, Şam Valisi Hulusi Bey’e (Eski Nafia Nazırı, mühendis) bu tarzda emir verdi. Hulusi Bey:

– Fennen imkân yoktur, diyor ve bu imkânsızlığı ispat etmek için başmühendisi yola çıkardığını yazıyordu.
Başmühendis Ayin Sofar’a geldi. Koltuğu çanta ve dosya dolu idi. Bu yığınlarca kâğıt ve cetvel, yalnız bir şeye yarayacaktı: Orduya lazım olan yolun ordu için lüzumlu olduğu zamanda yapılamayacağını ispat etmek!Başmühendisi kumandanın yanına ben götürmüştüm. Kendinden pek emindi. Fakat daha kapıdan girer girmez Cemal Paşa, suratı astı:

– Şimdi koltuğunuzun altında ne varsa, hepsini şu masa üstüne atınız! dedi. Mühendis şaşırdı.

– Hepsini, hepsini, son kâğıda kadar! Ve şimdi karşımda durunuz.Gözlüklü mühendis, boş kollarıyla dikili kaldı.

– Size yalnız şunu emrediyorum. Bu yolun o tarihte bitmesi için ne kadar paraya, ameleye, kazma ve küreğe ihtiyacınız vardır? Gidip dairelere haber vereceksiniz ve doğru Şam’a hareket edeceksiniz. Yol o tarihte bitmezse, sizi son taşların atıldığı yerde idam ettireceğim.

Başmühendisin idam edilmediğine tabii şüphe etmezsiniz. Yol, saati saatine bitti.Bugünkü okurlar bu idam sözüne şimdi hayret edeceklerdir. Büyük Harp’te öldürmek, astırmak, vurdurmak sözleri beş lira ceza gibi hafif kıymetler almıştı.Bir gün Beyrut’ta bir telgrafçının önüne:– Bir dakika geciktiren, idam olunur! ihtarlı, doğrudan doğruya, yahut transit olarak, bir tomar telgraf yığılmış olduğunu ben görmüştüm.

Bu adamın bin parça edilmesi lazımdı.

İfratlar bırakılırsa, bürokrasiye karşı her türlü şiddet benim hoşuma gider.Bürokrasi bilhassa bizde tembelliği, kararsızlığı, kafasızlığı, kötü niyeti, bilgisizliği meşrulaştırmak demek olmuştur.
http://www.alticizilisatirlar.net/acs/mizmiz-memurlari-calistirma-yolu             

Falih Rıfkı Atay’ın tespitlerine katılmakla birlikte bürokrasiyi bu korkunç haliyle yeniden üreten yapının da bizzat bürokrasinin kendisi olduğu gerçeğini atlamamamız gerektiğini düşünüyorum. Siyaset kurumunun memuriyeti bir sus payı, muhalif fikir sahiplerini pasifize etme aracı ve oy satın almak için elverişli bir koz olarak kullanmak istediğini göz ardı edecek değilim. Ancak bürokrasiyi siyasetin tanzim ettiğini söylemek de, 1950’ye kadar mutlak hâkimiyetini sürdüren, sonrasında da on senede bir asıl iktidar olduğunu gayet yıkıcı bir şekilde “hatırlatan” bürokratik vesayetin etkisi ve belirleyiciliğini görmezden gelmek olacaktır.

Zorlukları, gerçek ya da sanal engelleri olabildiğince hızla aşıp iş bitirmek isteyen iş adamı kafası ile yukarıda tarif edilen memur kafasının çatışması Ahmet Hamdi Tanpınar’ın efsanevi romanı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde uzun uzun işlenir. Aşağıdaki paragrafta, Tanpınar’ın bürokrasiyi, Cemal Paşa misali “iş adamı kafasıyla” yeniden tanzim etmek isteyen roman karakteri Halit Ayarcı’ya söylettikleri dikkat çekicidir.

Realist olmak hiç hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânâsı ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? Bir şey değiştirir mi bu? Bilakis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışır kalırsın, ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek… Yani bozguncu olmak… Evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz dedim. Yeni adamın realizmi başkadır.
http://www.alticizilisatirlar.net/acs/hakikati-oldugu-gibi-gormek-bozgunculuktur

Tanpınar Halit Ayarcı’ya neden tepkilidir? Eski köye yeni âdet getirdiği, mazinin sisli hülyalar arasında kalmış güzelliklerine iltifat etmediği için mi, yoksa Ayarcı’nın getirdiği yenilikler yozlaşmayı ıslah etmek yerine daha da derinleştirdiği için mi? Romanı okurken Tanpınar’ın bir noktada önce çaresizliğe, sonra boşvermişliğe, hatta bir tür nihilizme kaydığını düşünmüştüm. Herhalde bugünün ıslahatçılarından daha müspet, daha ümitli yaklaşımlar beklemek hakkımızdır. Zamanın eskittiği her şey gibi bürokratik sistemin de fonksiyonunu sürdürebilmesi için ıslah edilip yeniden üretilmeye ihtiyacı var.

Yeni adamın realizmi nedir? Bir hakikati var mıdır, yoksa o da eskilerinki gibi süslü bir yalan mıdır? Bunları zaman gösterecek.

Twitter: @salihcenap

Reklamlar

Pedagojik Cinayet

Yoksul bir varoş… Yemyeşil kırların, zavallı gecekondu mahallesinin kıyılarına kadar sokulduğu bir bahar günü… Çocuklar oynuyorlar. Gül yüzlü, kara gözlü, minik çocuklar. Ellerinde ne top var, ne ip. Oldukça heyecanlılar. Ceplerindekileri saklamak istercesine bol, koyu renk bir kıyafet giymiş, yüzünü de kara bir bez parçasıyla örtmüş arkadaşlarının önüne dizilmişler. Sonra o arkadaşlarına, sanki onu uzun bir yola gönderirlermiş gibi teker teker sarılıyorlar. Uğurlama heyetindeki minikler kendilerini tutamayıp arada kıkırdıyorlar. Cepleri yüklü arkadaşlarının yüzü görünmüyor ama yürüyüşünden, ufacık çehresinde mağrur ve heyecanlı bir ifade olduğu anlaşılıyor.

Oyunun ikinci sahnesi: Az evvel uğurlanan minik yolcu, birkaç adım ötede, bir kontrol noktasından geçmesine mani olan asker rolünde bir çocukla karşılaşıyor. Kendinden emin adımlarla kendini durdurmaya çalışan “düşmanın” ve sözüm ona kontrol noktasının ortasına ilerliyor ve var gücüyle bağırıyor: Allahuekber!

Sesi duyan tüm çocuklar avuçlarında sakladıkları toprakları göğe savuruyorlar ve kendilerini yere bırakıyorlar. Bir anda her yer toz duman oluyor. Tüm çocuklar şimdi yerde yatıyor.

Oyunun son sahnesi: Az önce intihar eylemcisini oynayan ufaklığı uğurlayanlar koşup, yerde birbirlerinin üzerine yığılmış yatan küçük bedenlerin yüzlerindeki toprakları siliyorlar.

Tahmin etmişsinizdir. Bu insanın tüylerini diken diken eden, insanı isyana, infiale sevk eden sahneler Afganistan’da yaşayan yavrucakların aralarında oynadıkları dehşetli “oyunun” bir kameraya yansıyan anları.

Şimdi size başka bir sahne…

İtalyan yönetmen Roberto Benigni’in, 1997 yapımı Hayat Güzeldir (La vita è bella) filmindeyiz. Filmin konusu binlerce benzeri gibi, Yahudi soykırımı. Bu filmde de kara gözlü minik bir yavru var: Giosuè. Babası, muhtemelen öldürülecekleri çalışma kampına beraber götürüldüğü beş yaşındaki oğluna, yaşadıkları terörü aksettirmemek için bir yalan uydurur: Yaşadıklarının hepsi uzun soluklu bir oyundur ve baba oğul olarak yarışılan bu zorlu oyunu kazananın ödülü gerçek bir “tank” olacaktır. Herşeyden habersiz masum yavrusunu, kendilerine uygulanan her türlü zulmün bir oyun aşaması olduğuna ikna etmeyi başaran baba, Amerikan ordusunun onları kurtarmaya gelmesinden bir gün önce öldürülür ama hâlâ oyunda olduğunu zannederek bir kutuda saklanan Giosuè yaşar. Onları kurtarmaya gelen Amerikalı askerlerin tanklarını görünce, çıkardığı başarılı oyun neticesinde babasının vadettiği ödülü kazandığından şüphesi kalmaz. Çocuğun annesini görünce sevinçle haykıracağı tek şey vardır:

Biz kazandık!..

İki coğrafya, iki kurgu…

Bir tarafta, patlamamış bombaları oyuncak niyetine atıp tutar gibi yaşadıkları terörü oyunlaştırmalarına engel olamadığımız biçare çocuklarımızın, öte tarafta sırf çocuğunun ruhu örselenmesin diye içine düştüğü karanlık kuyuyu sahte ışıklarla bezemek için çırpınan bir babanın hikâyesi.

Kucaklanıp, ölümden, kandan, nefretten, şiddetten en uzak neresi varsa oraya kaçırılması gereken masum yavrularımıza reva gördüğümüz hayat bunlardan hangisi olmalı?

Maalesef savaşların getirdiği ölümlerin kanlı karanlığını çocuklarımızdan uzak tutmamız gerektiğini bir türlü kavrayamıyoruz.

Önce Afganistan’dan başlayıp, İtalya’da sürdürdüğümüz seyahatimizi ortada, güzel ülkemizde sonlandıralım.

Her sene Çanakkale harbini anma törenleri adı altında okullarımızda çeşitli merasimler tertip ediliyor.

Sayısız insanımızın hayatına mal olmuş o korkunç savaşın toplumsal hafızamızda bıraktığı izler silinmiyor. Silinmelerini de istemiyoruz zaten. Belki de düşman geçmesin diye hayatlarını feda eden yüz binlerce insanımızın yaşadıklarını unutmayı, hatıralarına ihanet sayıyoruz.

Elbette yetişen çocuklarımızın da yaşananlardan haberdar olmasını, dersler çıkartmasını arzu ediyoruz.

Ama unutmayalım ki bu korkunç tecrübeyi, sadece belli bir zihni olgunluk seviyesine erişmiş olan yavrularımızın sağlıklı bir şekilde kavramasını bekleyebiliriz.

Herşeyden habersiz miniklere bu müessif hadisenin korkunç detaylarını anlatmak, pedagojik açıdan bir cinayettir.

Belki yüzlerce okulumuzda, güya pedagojik formasyon almış öğretmenler eliyle, gariban Afgan çocukların canlandırdığı sahnelerin benzerlerini yedi-sekiz yaşında sabilere sahneletiyoruz.

Küçücük oğlan çocuklarına, vurulup ölmüş rolü yaptırıyoruz. Küçücük kız çocuklarına onların cesetlerinin başında ağlayan kadınları oynatıyoruz.

Ne dediğinin farkında bile olamayacak yaştaki yavrularımızı, hamasi şiirler okurken gırtlaklarını parçalamaya ne kadar yaklaşırlarsa o kadar alkışlıyoruz.

Bayrağımızı selamlamadan uçan kuşun yuvasını bozacağını haykıran yavrumuzu nasıl bir psikopat olmaya sevk ettiğimizi fark edemiyoruz.

Maziyi anıyoruz diye kendimizi “jiletlememiz”, tarih şuuru taşıdığımızı değil, ruhen hasta olduğumuzu gösterir.

Geçmişte ya da bugün ne kadar acı çekilmiş olursa olsun, “hayat güzeldir”.

En çok da çocuklar için güzeldir.

Hiçbir gaye, bu güzelliğe kastetmeyi mazur kılmaz!

Eğer Çanakkale harbinde can verenler anılacaksa bunun yolu o zaman yaşanan korkunç terörü yeniden canlandırmak değildir.

Belki de artık bir değişiklik yaparak hamaseti bırakıp farklı sorulara cevap arama vakti gelmiştir.

Mesela, “Kader bizi adım adım bu savaşın kucağına taşırken hangi stratejik hataları yaptık?” gibi.

Mesela, “Bir müdafaa harbinde bu kadar büyük kayıplar vermemize neler sebep oldu?” gibi.

Mesela, “O gün yaşadıklarımızdan askerî, iktisadî, içtimaî tüm dersleri çıkardık mı?” gibi.

Gençlerimizin zihinlerinde bu tür sorulara cevap aramaya başlamalarını sağlamak, karanlığa sövmeyi bırakıp bir mum yakmak olacaktır.

Twitter: @salihcenap

Not: 2012 yılında, Afgan çocukları hiç olmazsa böyle korkunç oyunlar oynamasın diye, onlara mülteci kamplarını kuşatan dikenli tellere gelse bile patlamayan futbol topu vermek üzere Afghan KidsPlay (AKP) adında bir kampanya yapılmış.

Bildik Modernist Ezberler ve Hipergerçeklik Dehşeti

hyperreal

Aklıevvelin biri, Türk Dil Kurumu sözlüğünde tesadüfen “müsait” kelimesinin bir yan anlamının “flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın)” olarak verildiğini fark etti. Bu “cinsiyetçi” tanım nasıl olurdu da devletin resmi bir müessesesinin sözlüğünde yer alabilirdi! Acar vatandaşımız müthiş keşfini sosyal medyaya taşıyınca ufak çaplı bir fırtına kopuverdi.

Biz de bu vesileyle entelektüel sığlığımızı bir kez daha müşahede etmiş olduk.

Bu anlamsız tartışmaya canhıraş bir şekilde katılanlar, karanlık ve ilkel zihinlerinin kuytu derinliklerini nasıl izhar ettiklerini fark edemediler.

Sözlükler bir kelimenin yazı dilinde ve günlük dilde aldığı çeşitli mânâları tanımlar. Bir sözlükte, bir kelimeye bugünün cemiyetinde karşılığı mevcut olmayan bir anlam verilmişse, akla iki ihtimal gelir: Ya sözlüğü yazan kişi(ler) kötü niyetlidirler veyahut kelimenin belli bir grup veya zaman dilimi içinde kazandığı bir mânâyı umuma teşmil ederek ve verilen mânânın doğuşuyla ilgili eksik bilgi vererek hata yapmaktadırlar.

Peki, bu son tartışmalarda bu iki ihtimalden hangisi söz konusudur?

Eğer tenkit edilen husus, kelimenin nerede ve ne zaman belirtilen mânâyı aldığına dair bilginin eksikliği olsaydı buna saygı gösterilebilirdi ama açıkça görülüyor ki gösterilen tepkiler özensizliğe yahut bilgi eksikliğine değil.

Geçmiş asırdan bugüne gelmeyi başaramamış bazı kafalar, toplumu “tepeden tırnağa” inşa edilebilecek bir bina, sözlükçüleri de bu binanın mimarları gibi görmek istiyorlar. İnsanların zihninde anlam kazanan kavramları sözlüklerde değiştirerek zihinleri manipüle etme hevesindeler.

Sözlüklere bu tür bir müdahale, ancak George Orwell’in 1984 romanında anlattığı ceberut polis devletinin kârıdır ve milletimiz bu müdahaleyi cumhuriyetin ilk yıllarında acıyla tecrübe etmiştir.

Lügate yapılan müdahalenin istenen neticeyi vermediğini iddia edemeyiz. Hatta heveskâr toplum mühendislerimiz kendi açılarından başarılı da sayılabilirler. Ancak tıpkı bir domatesin genleriyle oynayarak ona istediği şekli vermeyi başaran bir genetik mühendisi gibi toplum mühendislerinin de fıtrata, hayatın ve lîsânın tabii akışına müdahale neticesi elde ettikleri “eserin”, tatsız, kokusuz ve hatta “kanserojen” olduğu da başka bir gerçektir.

Cemil Meriç merhum, Bu Ülke’sinde “kamus namustur” aforizmasını yazarken bahsettiğimiz müdahaleye isyan ediyordu:

Kamus, bir milletin hafızası, yani kendisi; heyecanıyla, hassasiyetiyle, şuuruyla. Kamusa uzanan el namusa uzanmıştır. Her mukaddesi yıkan Fransız İhtilali, tek mukaddese saygı göstermiş: kamusa.

Şimdi bir bardak suda fırtına kopartmaya çalışanların beklentisi, insanımızın her daim aynı cenderede tutulması, “cahil”, “köylü”, “kaba”, “doğulu” milletin lügatiyle oynanarak “adam” edilmesi.

Tanıdık, bildik modernist ezberler, aydınlanmacı sayıklamalar…

Sözlükler lisanların haritalarıdır.

Postmodernizmin önemli ismi Jean Baudrillard, meşhur eseri Simulakra ve Simülasyon’un hemen girişinde, Arjantinli yazar Jorge Luis Borges’in 1946’da yazdığı, Del Rigor en la Ciencia – Bilimde Kesinlik isimli, sadece bir paragraftan ibaret hikâyesine atıfta bulunur. Hikâye şöyledir:

O imparatorlukta haritacılık sanatı o denli mükemmelliğe ulaşmıştı ki, tek bir eyaletin haritası bütün bir şehri ve imparatorluğun kendisinin haritası bütün bir eyaleti kaplıyordu. Zaman içerisinde, bu ayrıntılı haritalar biraz eksik bulundu ve haritacılık okulu, İmparatorluk’la bire bir ölçekte bir imparatorluk haritası geliştirdi. Öyle ki, harita, noktası noktasına gerçeğiyle çakışıyordu. Haritacılık bilimine daha az önem veren sonraki kuşaklar, bu boyuttaki bir haritanın kullanışsız olduğuna karar verdiler ve biraz saygısızlık da ederek onu güneş ve yağmur altında yıpranmaya terk ettiler. Batı çöllerinde haritanın yırtılmış parçaları bugün bile bir hayvana ya da bir dilenciye barınak olabiliyor; coğrafya biliminden tüm ulusa kalan yalnızca budur.

Aslında bu hikâye, hem ciddi bir matematikçi hem de meşhur, “Alice Harikalar Diyarında” kitabının yazarı olan Lewis Carroll‘un 1893 yılında kaleme aldığı “Sylvie and Bruno Concluded” isimli romanında yer verdiği bir fantezisinin geliştirilmesidir. Carroll fantezisinde toplumu “yukarıdan aşağıya” dizayn etme çabalarıyla dalga geçer. Mesela romanın kahramanı, ülkesinde artık kimsenin suda boğulmadığını, çünkü seneler boyu sürdürülen ciddi genetik ayıklama ve beslenme programları sayesinde tüm vatandaşların vücut yoğunluklarının suyun yoğunluğundan daha düşük hale getirildiğini anlatır. Ülkesinde artık çözümlenmesi gereken binlerce mesele ve kendisinden çözüm beklenen bir kral yerine, binlerce kral ve çözülmesi gereken tek bir mesele olduğunu söyler. Carroll’un kahramanı “Mein Herr”, Borges’e ilham veren kısımda ülkesinde haritacılığın gelişimini anlatır. Her geçen gün daha büyük ölçekli haritalara ihtiyaç duyulan ülkede nihayet birebir ölçekli haritalar yapılmasına karar verilir ancak çiftçiler bu büyüklükteki bir haritanın açılması halinde güneşe mani olarak mahsulleri çürüteceğini söylediklerinden proje iptal edilir.

Baudrillard bu alegorik hikâyelerden hareket ederek fikri daha ileri bir noktaya taşır:

İnsanın aklına gelebilecek en güzel simülasyon alegorisi olduğunu düşündüğümüz bu Borges masalında: İmparatorluğun hizmetindeki haritacıların çizdikleri harita, sonunda imparatorluğun topraklarına birebir eşit boyutlara sahip bir belgeye dönüşmektedir (ancak çökmeye başlayan imparatorlukla birlikte lime lime olmuş bu harita parçalarıyla çölde karşılaşan insanlar vardır -sonuçta bu harap olmuş soyut metafizik güzelliğin, imparatorluğun şanına yakışan bir görünüme sahip olduğu ve eskidikçe gerçeğiyle birbirine karıştırılan sahtesi gibi İmparatorluğun da bir leş gibi çürüdükçe özüne yani toprağa dönüştüğü görülmektedir).

Bu güncelliğini yitirmiş masal, ikinci dereceden (ordre) simülakrların gizli çekiciliğine sahiptir. Günümüzdeki soyutlama biçimlerinin haritacılık, suret çıkarma, aynadan yansıma ya da kavramla bir ilişkisi kalmamıştır. Simülasyon kavramının harita üzerindeki bir toprak parçası, bir töz ya da referans sistemiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin, modeller aracılığıyla türetilmesine hipergerçek yani simülasyon denilmektedir.

Bir başka deyişle ne harita öncesinde ne de sonrasında bir toprak parçası vardır. Bundan böyle önce harita, sonra topraktan yani gerçeğin yerini alan simülakrlardan – söz etmek gerekecektir. Borges’in masalını günümüze uyarlayacak olursak artık harita üzerinde lime lime olmuş toprak parçalarıyla karşılaşıldığını söylemek gerekecektir. Bundan böyle sağda solda karşılaşacağımız harabe ve yıkıntılar haritaya değil gerçeğe, çölde karşımıza çıkan kalıntılarsa İmparatorluğa değil bize yani çöle dönüşmüş bir gerçeğe ait olacaklardır.

Bizim, dünyadaki fikir hareketlerini neredeyse bir asır arkadan, o da akıllarıyla değil hisleriyle takip eden yarı aydınlarımızı ve bir kelime tanımı etrafında çıkarttıkları suni fırtınayla su üstüne vuran şuur altlarını şimdilik bir tarafa koyalım. Sualimizi, bugünün enstrümanlarıyla düşünebilen dostlara yöneltelim: Acaba aslı faslı olmayan coğrafyalara ait uydurma haritalarının tecessüm ederek hakikate dönüşmesi fikrinin ne dehşetli, ne ürkütücü ve idrak ettiğimiz zaman diliminde –maalesef- ne kadar geçerli bir fikir olduğunun farkında mıyız?

Twitter: @salihcenap

Ne dalkavuk köpekleriz, Kimi görsek etekleriz!

Ne tuhaf! Zaman içinde her saniye biraz daha hızlanan bir uzay mekiğinin yolcuları gibi hissediyoruz kendimizi. Hadiseler o kadar hızlı meydana geliyor ve akıp geçiyorlar ki etrafımızdan, çoğu zaman ne olup bittiğini anlayamıyoruz bile! Daha tuhaf olanı ise şu: Bir an için dönüp, çoktan geride bıraktığımız, pek uzaklarda kaldı sandığımız ufuklara baktığımızda dehşetle fark ediyoruz ki hiç de öyle uzun mesafeler almış değiliz. Bugün tartıştığımız mevzular bundan bin sene evvel de, beş asır evvel de, elli sene evvel de bugünkü hararetle tartışılıyormuş.

Bizim gibi başka faniler de dünyayı kendi çevrelerinde döner bilmişler bir zamanlar.

O masal cümlesinden daha güzel ne özetler bu vaziyeti bilmem: Az gitmişiz. Uz gitmişiz. Dere tepe düz gitmişiz. Sonra dönüp ardımıza bir bakıyoruz ki ancak bir arpa boyu yol almışız!

Peyami Safa’nın 1960 yılında, Tercüman gazetesinde kaleme aldığı fikirlerini okurken yine yukarıda anlattığım türden hislere kapıldım. Şöyle yazmış çok kıymetli muharririmiz:

Bizde mücerret insanı Tanrılaştıran kozmopolitler, Atatürk’ü Tanrılaştıran devrimbazlar, Said-i Kürdî’i Tanrılaştıran Nurcular, Marx’ı Tanrılaştıran mahutlar, Mevlâna’yı Tanrılaştıran hayranları, Shakespeare’i Tanrılaştıran mütercimler görülmüştür.

Mücerret insanı Tanrılaştıran Tevfik Fikret.

Takdis eden beşer,

Takdise müstahaktır.

Odur rabb-i hayrü şer.

Rabb-i mümkinat.

demiştir. Atatürk için Behçet Kemal, tamamını unuttuğum bir manzumesinde:

Türklüğe Allah olan ölmez.

mısraını söylemiştir.

Marx’ın Kapital adındaki ana eserini Kur’an yerine koyan Nâzım Hikmet, bir şiirinde:

Hâfız-ı Kapital olmak istiyorum.

demiştir. Dr. Abdullah Cevdet, Jül Sezar tercümesinin önsözünde, Allah’a mahsus vasıfları kullanarak aynen şöyle der:

“Shakespeare’in azamet-i kibriya-yı bi-pâyânı önünde ettiğim secdelerden, ibadetlerden biri de bu Jül Sezar tercümesidir.”

Rahmetli sefir -ediplerimizden biri- bir mecliste, Atatürk tenkid edilirken düşüp bayılmış. Said-i Kürdî’den, önünü ilikleyerek ve gözlerini süzerek “Efendi Hazretleri buyururlar ki…” diye bahsedenler görülür. Mevlâna’yı zikrederken sesleri titreyenlere ve gözleri yaşaranlara şahit oldum.

http://www.alticizilisatirlar.net/acs/insanlari-tanrilastirma-zihniyeti

Yeryüzü TanrılarıOn dört asıl evvel Allah, kendisinden başka tanrılar icat edip yoldan çıkmış insanlığa son ve kesin bir uyarı vermek üzere hazreti peygamberimizi gönderdi. Allah, kendi katında kabul görecek inanç sistemine dâhil olmanın ilk ve en önemli şartının, kendisinden başka ilah tanımamak olduğunu son bir kez daha hatırlatıyordu.

Yedi yüz elli sene önce İbn Teymiyye, gönderilen ilahi mesajı unutup sapıtmaya başlayan, hatta insana tapınmayı İslam içinde bir akım olarak kurumsallaştırmaya kalkan insanlara, Allah’ın peygamberimiz vasıtasıyla gönderdiği, kendisinden başka kimseyi tanrı edinmeme emrini hatırlatmak için çırpınıyordu.

Kanuni devri şeyhülislamı Ebussuud Efendi’nin bundan beş yüz sene önce yazdıklarını okusak, yine benzer tespitlerle karşılaşırız.

Hırsızlık yapmak gibi, adam öldürmek gibi, yalan söylemek gibi, “bir takım insanları tanrılaştırmak” da insan fıtratının derinliklerinde mevcut, sinsi bir dürtü olmalı. Hususi ihtimam gösterilmediğinde derhal baş gösteren genetik bir ruhi maraz!

Bu “hastalığın” kendisine karşı farkındalığı arttırmak için çabalayanlar arasında sık görülmesi de başka bir tuhaflık.

Peyami Safa’nın örneklerini bugün, “pop ilahlarıyla”, nevzuhur “mürşitlerle”, “şeyh efendilerle”, “hocalarla”, “yogilerle” hatta “çok karizmatik siyasi liderlerle” daha da çeşitlendirebiliriz.

Eski “ilahlar” ölmüyorlar, yok olmuyorlar, bilakis mütemadiyen yanlarına yenileri ilave ediliyor.

Sanki insanımız tapınmak için azıcık güçlü, azıcık şöhretli, ağzı azıcık iyi laf yapan, az cerbezeli, az karizmatik birilerini arıyor. Bulunca da hemen tanrılar listesine ilave ediveriyor.

O halde bizim de yazımızı Peyami Safa’nın elli sene önce yazılmış cümleleriyle noktalamamızda bir mahzur olmasa gerek:

Önüne gelene tapma huyuna kadar soysuzlaşan bu zihniyet bir Osmanlı şairine şu beyti söyletmiştir:

Ne dalkavuk köpekleriz

Kimi görsek etekleriz!

Twitter: @salihcenap

Karanlığa Bir Mum Yakmak

Yaşadığımız yıllarda, sıradan bir Anadolu kasabasında doğup yetişen bir çocuk tasavvur edelim. Adı Mehmet olsun.

Şimdi küçük Mehmet’in büyürken nelere maruz kalacağını şöyle bir gözümüzün önüne getirmeye çalışalım.

Mehmet, aklının ermesiyle birlikte ilk başta “dizilere” maruz kalacaktır. Anne babasından başlamak üzere etrafındaki yetişkinlerin büyülenmiş gibi seyrettikleri, hakkında konuştukları, karşısında zaman öldürdükleri Türk dizilerine. İpe sapa gelmez, insanları akıllarından değil hislerinden yakalamaya çalışan, onu da ne kadar başardığı tartışılır abuk sabuk televizyon dizilerine. Çocuk aklının kavramakta zorlandığı şiddet sahnelerinden, hastalıklı cinsel göndermelere, çocuk aklına bile hakaret sayılabilecek kaba esprilerden, alkol sigara tüketiminin özendirildiği sahnelere kadar çerçöple dolu dizilere.

Dizilerin hücumunu, hemen hepsi “ithal” yarışma programlarının akını takip edecektir. Kiminde bir adada, kiminde bir evde yabancı insanların birbirlerinin dedikodularını yaptıkları, yalan söyleyerek, iftira atarak, ikili oynayarak yarışmada kalmaya çalıştıkları “reality show” programları Mehmet’in çocuk dimağında yaralar açacaktır. Şarkı ya da yetenek yarışmalarında idealize edilen şöhret ve para kazanma çabası, Mehmet’in henüz gelişme safhasındaki karakterinin şekillenmesinde çok menfi rol oynayacaktır.

Mehmet’in yetişirken fazlaca maruz kalacağı bir başka unsur kalitesiz müzik olacaktır. Müzik kliplerinde, ağır bir cinsellik istismarı eşliğinde “pazarlanan” yüzeysel ritimler, en başta Mehmet ve akranlarına ulaşmayı hedefleyecektir. Sıradan, neredeyse hepsi birbirinin aynı melodiler, her notaya bir hecesi denk düşürülmüş anlamsız sözler, Mehmet’in hayatını dolduracaktır.

Mehmet’in karakterinin şekillendiği zamanlarda zihnini meşgul edecek konulardan bir diğeri bilgisayar oyunları olacaktır. Anne babaların mahiyetini anlamadıkları halde çevrelerinden etkilenip, çocukları mahrum kalmasın diye alıp getirdiği bilgisayarlar, evin içine kendi elleriyle yerleştirdikleri bombalar haline gelebilecektir. Çoğu anne baba çocuklarına bilgisayar alabilmenin gururu ve gönül rahatlığıyla dizilerini seyrederken, hemen yan odada bilgisayar oynayan çocuklarının hapisten henüz çıkmış bir mafya mensubu rolünde kadın sattığı, araba çaldığı, uyuşturucu kuryeliği yaptığı, adam öldürdüğü bir oyunu oynadığını bilmeyeceklerdir. Mehmet arkadan sessizce yaklaşıp insanların boğazını kesen bir bilgisayar oyunu karakterini oynarken nasıl bir cinayet stajı yaptığını ve vahşice adam öldürme fikrinin kafasında nasıl “normalleştiğini” fark edemeyecektir.

İnternet üzerinden sanal âlemle etkileşime geçtiğinde, günlük hayatta asla karşılaşmayacağı birçok fikir, Mehmet’in ekranından adeta üzerine boşalacaktır. Sokaktan elde edemeyeceği her türlü pornografik görüntülerden, yine sokakta bulamayacağı radikal fikirlere kadar genç dimağını tahrip edebilecek ne varsa odasına dolacak, pedagojik açıdan zehirli, yıpratıcı, tehlikeli ne varsa maruz kalacaktır Mehmet.

Bütün bu olumsuzluklara maruz kalan milyonlarca Mehmet arasından bazılarının psikopat katillere dönüşmesi sizi şaşırtır mıydı?

Kadınlara, çocuklara yönelik şiddet, tecavüz vakaları işitilince herkeste bir infial oluyor. Hemen idam cezasından, hadım etme cezasına, panik düğmesinden, karate kurslarına kadar “semptomatik” tedavi fikirleri havalarda uçuşmaya başlıyor. Ama kimsecikler o katilleri yetiştiren -yahut en azından yetişmelerine zemin sağlayan- bataklıktan bahsetmiyor.

Hem toplum, hem ebeveyn olarak çocuklarımıza karşı sorumluluklarımızdan birisi de onlara, neyin zararlı olduğunu bilmeyecekleri çağlarında sağlıklı alternatifler sunmaktır.

Yavrularımızın zehir akıtan ekranların mahkûmları olmamaları için projeler geliştirmek zorundayız.

Mesela her çocuğumuz için bir spor dalında kendini geliştirme imkânı sağlamamız gerekir.

Ülkenin her yerinde açılacak spor kulüplerinde çocuklarımız lisanslı futbolcular, basketbolcular, voleybolcular, judocular, güreşçiler olabilmelidirler.

Çocuklarımızın zihnini kirli ve marazi cinsellik bombardımanından korumanın yollarından birisi onları okumaya, sanata, tiyatroya, nitelikli sinema filmlerine yönlendirmek olabilir. Bu maksatla çocuklar için okuma kulüpleri, film kulüpleri, tiyatro kulüpleri, fotoğrafçılık kulüpleri gibi sivil girişimler desteklenmeli, onlara ücretsiz mekân tahsis edilmeli hatta mümkünse bu tür girişimlerde bulunanlar çeşitli yollarla teşvik edilmelidirler.

Eğer çocuklarımızın kulaklarından kalitesiz müziğin kirini temizlemek istiyorsak onlara kaliteli müziği tanıtmamız gerekir. Bunun için onların müziğe sadece kendileri gibi maruz kalan değil, müziği anlayan, eleştiren, hatta üretebilen kimselerle yollarını buluşturmak gerekir. Bir müzik enstrümanı çalabilmek, yabancı dil öğrenmek gibi eğitimin öncelikli hedefleri arasına alınmalıdır.

Bilgisayar kullanımı konusunda yapılması gereken, çocukları tüketici konumdan üretici konuma geçirmektir. Yazılım geliştirmeye hevesli çocukların kuracakları kulüpler olmalıdır mesela. Çocuklar kendi oyunlarını, kendi programlarını üretme noktasında teşvik edilmelidirler.

Bilgisayarlarda üretilebilecek tek şey yazılım değil. Gençler üç boyutlu tasarımlar yapmak, müzik bestelemek, hatta internet günlükleri yazmak konusunda yönlendirilmelidirler. Bu zeminler hâlihazırda kendiliğinde teşekkül ediyor zaten. Yapılması gereken bunları tespit ve teşvik etmektir. O güzel sözü bu vesileyle tekrar etmiş olalım: “Marifet iltifata tabidir. Müşterisi olmayan meta zayidir.

Twitter:@salihcenap