Devletin Anozognozisi

anazognozi

Meşhur bir türkü vardır: “insan kısım kısım yer damar damar” diye. Anozognozi denen hastalığı öğrendiğimde işte bu türkünün sözler geldi dolaştı zihnimde.

İnsan çok karmaşık bir varlık. Henüz organlarımızın her birinin nasıl çalıştığına bile tam hâkim olabilmiş değiliz. Bunların en karmaşığı, en bilinmezi ise beynimiz. Anozognozi diye isimlendirilen rahatsızlık da beyinle ilgili.

Bu hastalıkta özellikle beynin sağ lobunda bir hasar oluşmasını takiben vücudun sol tarafı felç oluyormuş. Bu hastalığa duçar olanlardan sol elleriyle gerçekleştirecekleri basit bir fiziksel aktivite istenince –tabii olarak- bunu gerçekleştiremiyorlar. Ancak hayret verici olan nokta şu ki bu hastalar sol ellerinin felç olduğu gerçeğini de kabullenemiyorlar. Mesela böyle bir hastanın karşısına bir bardak koyup bunu sol elleriyle almasını istediğinizde, bunu yapamıyor ama neden yapamadığını da anlayamıyormuş. Tutup sağ eliyle verdiği bardağı neden sol eliyle alamadığı sorulduğunda, ya çok yorgun olduğu, ya da ne dediğinizi tam duyamadığı gibi mazeretler ileri sürüyormuş.

Özetle bardağı sol eliyle veremeyişinin felçten kaynaklandığını fark edemiyormuş. Bu durum gösteriyor ki bu tür hastaların beyinlerinde gerçekleşen hasar, yalnızca felç olmalarına neden olmuyor, felç olduklarını fark etmelerine de engel oluyor.

Alev Alatlı’nın bir süre önce gündemimize soktuğu “Celbedilmiş Toplumsal Sözyitimi (induced social aphasia)” rahatsızlığı gibi “anozognozi” rahatsızlığının da sosyal bir karşılığını görmek mümkün.

Bugün maalesef birçok müessesemiz felç olmuş vaziyette ama bu müesseselerimizin yöneticileri tıpkı anozognozi hastaları gibi bu felç durumunu anlamada ve kabul etmede sıkıntı yaşıyorlar. Kolunun çalışmadığını kabullenemeyen, inkâr eden felçli hasta misali, başında oldukları kurumların çalışmadığını kabullenemiyorlar.

Mesela adalet sistemimiz felç olmuş durumda. Mahkemelerimiz adalet üretemiyorlar. Milli eğitim sistemimiz felç olmuş durumda. Okullarımız çocuklarımızı eğitemiyorlar. İstihbarat müesseselerimiz felç olmuş durumda. Devlet nizamımızı ve halkımızı korumak için gerekli istihbaratı toplayamıyorlar. Afetlere müdahale için kurduğumuz yapılar felç olmuş durumda. Afet anlarında kendileri küçük birer afete dönüşüyorlar.

Ama gidin bu müesseselerin yöneticilerine sorun, size ufak tefek aksaklıklar yaşansa da yönettikleri kurumlarda hiçbir ciddi problemin olmadığını söyleyeceklerdir.

Bu yöneticilerin anozognozi hastalarından bir farkları yoktur.

Hastanın hastalığı inkârının en önemli neticesi, tedavinin mümkün olamamasıdır.

Eğer tedavi edilecek bir rahatsızlığınızın olduğunun farkında değilseniz doktora başvurmazsınız.

Ufak tefek zannettiğiniz ciddi problemlerinizi vitamin takviyesi ile aşabileceğiniz zannına kapılırsınız.

Bazı devlet kurumlarımızda tam da böyle bir manzara hâkim.

Bu kurumlarımızın yöneticilerine olumsuzlukların sebebini sorun, olumsuzlukların mevcudiyetini kabul etmedikleri gibi, önünüze sayısız mazeret süreceklerdir.

Onlara göre altmış kişinin hiçbir iş yapmadan oturduğu bilgi işlem dairesine beş mühendis daha lazımdır.

Onlara göre zaten güzel yürüyen adalet sistemi, hâkim, savcı sayısı arttırılabilse daha da iyi bir noktaya gelecektir.

Onlara göre öğretmenlere daha çok maaş verilse eğitimin zaten hiç de fena olmayan kalitesi iyice artacaktır.

Tedavinin ilk adımı hastanın hastalığını kabullenmesidir.

Bunu yapamadığımız müddetçe şifa bulmayı da bekleyemeyiz.

Twitter: @salihcenap

Sonbahar

Sonbahar

 sonbahar

Sabahları erken kalkanların gözlerini, olgun sonbahar güneşinin sihirli güzelliği yıkıyor artık.

Seher vakti penceresini açanların odalarına sonbahar esintilerinin kadife okşayışları doluveriyor.

Seher vakitleri, kendisiyle buluşanlara, az sonra uyanıp korkunç homurtularıyla tüm sesleri boğacak olan şehirde minik kuşların şarkılarını işitebilmeleri için birazcık zaman sunuyor.

Uzun kollu kıyafetlerini dolaplarından ilk çıkartanların, henüz herkes uykudayken hayatı yudumlamanın hazzını sessizce idrâk edenlerin, sonbahar göklerinin tatlı mavileri içinde süzülen bulutlarla paylaştıkları bir tabiat senfonisi bu.

Ve seherin minik ikramının ardından o bildik hareketlilik başlıyor. Dünyanın bir yerinden bir yerine hummalı bir koşuşturmayla akıp duran kalabalıklar. Hayat gailesi…

railway-autumn

Sonbahar, ne kadar koşuşturma olursa olsun arka planda yerini hep muhafaza ediyor, bakanlara ve görmesini bilenlere sessizce göz kırpıp duruyor bütün gün boyu…

Tabiat bir kez daha o muhteşem sonbahar elbisesini giyinince, bize de güzelliğini temaşa etmek kalıyor.

Sonbahar… Kimi zaman ağaç dallarından hoplaya zıplaya kucağımıza düşen solgun bir ışık huzmesi, kimi zaman bir sarı yaprak gölgesi…

Kimi zaman yazın unutturduğu tatlı bir esinti, kimi zaman mektebe giden çocukların cıvıldaşmaları…

Yaz mevsiminin azıcık sakinleştirdiği zannedilen “zaman” sonbaharda sanki yeniden hızlanıyor.

Kendi sonuna doğru akan nehrin üzerinde seyahat eden her canlı, zaman denilen bu coşkun akıntının artan hızını hissediyor.

Kim bilir belki de sonbaharlarda yaşadığımız telaş bundan. Belki zamanımızın hızla tükendiğinin farkına varmamızdan.

A-Walk-in-Autumn-autumn-19018573-800-600[1]

Acaba dünyadaki hikâyemizi, yani şahsi menkıbemizi tamamlamamıza kaç sonbahar kalmıştır?

Telezzüz edilecek kaç solgun sonbahar seherimiz vardır daha?

Sonsuza kadar yaşamayacağımızı unutmak için seyrine daldığımız illüzyonun aynalarını paramparça eden sorular sonbaharda gizli galiba.

Ne kadar unutmak istesek de emanetin bir teslim saati var ve hızla yaklaşmakta.

Yapmamamız gerekirken yaptıklarımıza yürekten pişman olduğumuzu ispat etmek için gereken zaman daralmakta.

Yapmamız gerekirken yapmadıklarımız, erteleyip durduklarımız için ise yeterince zamanımızın kalıp kalmadığına dair şüpheler artmakta.

Sonbahar, yorgun ama mütebessim bir ihtiyar hoca gibi gülümseyerek bizi ihtar etmekte.

autumn

Pembeleşmiş, tülden bulutlar arasında sonbahara mahsus bir kırmızıya batan güneş de, sonbahar gecesinin ürpertici serinliği içinden göz kırpan yıldızlar da aynı şarkıyı terennüm etmekte.

Bu güzel, bu cıvıl cıvıl hayatın sonsuz olmadığını bize hatırlatan bir şarkı bu.

Dilimizdeki en güzel ifadelerinden birini Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirinde bulan bir şarkı:

Fânî ömür biter, bir uzun sonbahâr olur.

Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, târümâr olur.

Mevsim boyunca kendini hissettirir vedâ;

Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ.

Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir;

Günler hazinleşir, geceler uhrevîleşir;

Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere.

Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.

Dünyânın ufku, gözlere gittikçe târ olur,

Her gün sürüklenip yaşamak rûha bâr olur.

İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu;

Bir başka mûsıkîye geçiş farzeder bunu;

Teslîm olunca va’desi gelmiş zevâline,

Benzer cihâna gelmeden evvelki hâline.

Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,

Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya,

Duymaz bu ânda taş gibi kalbinde bir sızı:

Farketmez anne toprak ölüm mâceramızı.

Twitter: @salihcenap

Üst Bilişsel Beceriler Yahut Şuurun Oryantasyonu

Bu dehşet verici başlığı okuduğu anda ardına bakmadan hızla uzaklaşmak yerine hala bu yazıyı okumaya devam eden mütecessis okurlarımı saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Başlık hayli ürkütücü ama mevzu hem çok tanıdık hem de çok mühim.

İlk önce “oryantasyon” kelimesinden bahsedelim.

Bu kelime dilimize çoktan gelip yerleşmiş bir kelime. Bir yere uyum, alıştırma gibi anlamlarda kullanılıyor. Aslında bu kelimenin içinde geçen “orient”, “doğu” demek. Doğu, tüm insanlık için yön tayin etmek için bir nirengi noktası. Hristiyan batı medeniyeti için “doğunun” daha öte anlamları da var. Mesela kiliseler her zaman doğuya bakacak şekilde yapılırlar. Bu yüzden aslında “oryantasyon”, bir kişinin nerde bulunduğunu ve nereye doğru gideceğini belirlemek üzere sağlam bir referans noktası bulması anlamına geliyor.

İnsanın mekansal oryantasyonun yanında “bilişsel” (cognitive) oryantasyona da ihtiyacı var ki ben buna “şuurun oryantasyonu” dedim. Peki, bu gayet itici duran “bilişsel” kelimesi ne anlama geliyor?

1956 yılında Amerikalı eğitim psikoloğu Benjamin Samuel Bloom’un yaptığı sınıflandırmayı esas alan pedagoglar, öğrenmenin üç temel alanda gerçekleştiğini kabul ediyorlar. Bu üç alan kabaca, insanın beyniyle, kalbiyle ve elleriyle yaptıkları diye özetlenebilir. Beyinle yapılanlar her türlü bilme/anlama faaliyetine, kalple yapılanlar her türlü hissetmeye, elle yapılanlar ise her türlü fiziksel faaliyete tekabül ediyor.

Bloom sınıflandırması eğitim camiasında o kadar geniş teveccüh görüyor ki, neredeyse bir tabiat kanunu gibi anlaşılıp ve anlatılıyor. Öte yandan her eğitim fakültesinde, her öğretmen adayına mutlaka öğretilen bu temel prensiplerin yer aldığı kendi kitabı için Bloom’un, “Amerikan eğitiminde en çok atıfta bulunulduğu halde en az okunan kitap” dediği de biliniyor. Ama tabi bu bir “bahs-i diğer”…

Sınıflandırmanın ilk kısmını teşkil eden “bilişsel alan” (cognitive domain) dikkat, hafıza, lisanı anlama ve kullanma, kavrama, öğrenme, muhakeme, problem çözme ve karar verme gibi zihinsel süreçlerin incelendiği yer.

Nasıl biliyoruz? Nasıl öğreniyoruz? Nasıl anlıyoruz? Nasıl mukayese edip, nasıl karar veriyoruz? Bütün bunlar öğrenilebilir şeyler midir? Eğer öylelerse bu çok kritik kabiliyetlerimizi daha iyi hale getirmek mümkün müdür? gibi hepsi birbirinden heyecan verici ve ilginç soruların cevapları bu alanda aranıyor.

Benim bu yazıda bahsetmek istediğim mevzu ise üst bilişsel (metacognitive) süreçler. Yani ne bildiğimiz değil de, ne bildiğimiz hakkındaki bilgilerimiz. Başka bir deyişle “şuurumuzun oryantasyonu”.

Tanımlar çoğu zaman kullanım amaçlarının tersine kavramayı daha da zor hale getirebiliyorlar. O yüzden bu mevzuya kafa yoranların verdiği çok meşhur ve aynı zamanda eğlenceli bir misalle meseleyi açmaya çalışalım.

1995 yılında, 44 yaşındaki McArthur Wheeler isimli bir banka soyguncusu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Pittsburgh şehrinde bir günde iki bankayı soyar. Peki, bu soygunu hem enteresan hem de bizim mevzumuza misal yapan nedir?

Çocukları çok eğlendiren kimya deneyini bilirsiniz: Eğer su katılmış limon suyu ile bir kâğıda yazı yazarsanız yazdığınız yazı limon suyunun kurumasıyla görünmez olur. Kâğıdı bir ısı kaynağına yanaştırdığınızda ise oksitlenince kahverengine dönüşen limon suyuyla yazılmış yazılar tekrar ortaya çıkar. İşte bu deneyi hatırlayan McArthur Wheeler limon suyunun herşeyi görünmez yapan bir etkisi olduğuna inanmıştır. Soygunu yapmadan önce yüzüne limon suyu sürer. Böylece güvenlik kameralarının onun yüzünü görüntüleyemeyeceklerine inanır. İşin garibi, evinde bir polaroid makine ile bu “teorisini” test de eder. Artık makine mi bozuktur, yoksa kesin inancı hakikat algısını mı bozmuştur bilinmez, deneyinin neticesi onu tatmin etmiş olmalı ki soygun işine girişir. Soygundan hemen sonra Pittsburgh polisi güvenlik kameralarında yüzü ayan beyan görülen hırsızın görüntülerini televizyonlara verir. Televizyonda şaşkın soyguncuyu gören bir kişi ihbar edince Wheeler aynı gün içinde yakalanıverir. Polis güvenlik kameralarının kaydettiği görüntüleri izlettirdiğinde soyguncu çok şaşırır. Çünkü yüzüne limon suyu sürünce görünmez olacağından ve güvenlik kameralarına yakalanmayacağından zerre kadar şüphesi yoktur.

1999 yılında New York’taki Cornell Üniversitesinde, David Dunning ve Justin Kruger isimli iki araştırmacı bu komik hadiseden hareketle üst bilişsel alanda problem yaşayan insanlarla ilgili bir araştırma sonucu yayınlarlar.  Makaleleri çok büyük ilgi uyandırır. Daha sonra Dunning-Kruger Etkisi diye literatüre yerleşecek olan çıkarımlarını biraz da vülgarize ederek şöyle ifade edebiliriz:  “Kifayetsiz insanların ‘ayarsızlıkları’ ne bildiklerini bilme konusundaki hatalarından, çok kalifiye insanların ‘ayarsızlıkları’ da başka insanların ne bildiklerini bilme konusundaki hatalarından kaynaklanır.”

Biraz açarsak, bizim kültürümüzde “cahil cesareti” diye kavramsallaştırdığımız hâlin bilimsel açıklaması şudur: cahil olan kişinin cesaretinin kaynağı, cehaletinin farkında olamayışıdır. Çok bilgili, kabiliyetli kimselerin kendilerinin nerede durduklarını sağlıklı olarak ölçemeyişlerinin sebebi ise, başka insanların cehalet ya da bilgi seviyelerinin farkında olamayışlarıdır.

Hani bir sınava girersiniz, bir bakarsınız, en tembel, en kafasız arkadaşınız sınavdan neşeyle ve tam not beklentisiyle çıkar. Sınıfın birincisi ise düşüncelidir. Sorsanız sınavdan iyi bir not alabileceğinden bile emin değildir. İşte bu her iki kişide de üst-bilişsel bir probleme işaret eder.

Dunning ve Kruger kifayetsiz insanların şu dört özelliğini tespit eder:

  1. Kendi beceriksizliklerini fark edemezler.
  2. Başka insanların becerilerini fark edemezler.
  3. Yetersizliklerinin ne kadar ileri boyutta olduğunu fark edemezler.
  4. Yetersiz oldukları beceri konusunda eğitim aldıktan sonra yetersizliklerinin farkına varırlar

Yunus Emre’nin şiirindeki “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, Sen kendini bilmezsin, Ya nice okumaktır” sözleri malum ezoterik bağlamda değil de, yukarıda bahsettiğimiz üst bilişsel bağlamda ele alınırsa sanki daha doğru bir şey ifade etmiş olacak gibi geliyor. Bir şeyi bilmek kadar, ne bildiğini bilmek, hatta başka insanların ne bildiklerine vakıf olmak da önemli. Böylesi bir şuur oryantasyonu olmadan bazı ‘ayarsızlıklar’ yapmak kaçınılmaz görünüyor.

Twitter: @salihcenap

Maturid’den çıkıp The 99’a uzanan yol

Son yazılarımda, bizdeki bazı tabiatüstü, harikulade menkıbeleri anlatılan evliyalarla, batı zihninin ürettiği Superman, Batman, Spiderman gibi süper kahramanlar arasında bir benzerlik olduğu üzerinde durmaya çalıştım.

Nasıl oluyor da “Tanrısal” güçlere sahip, (mesela depremlere sebep olabilen ya da tabi afetleri durdurabilen) insanların inanılmaz hikâyeleri, tevhidi her şeyin önüne koyan İslam inancının içinde kendisine yer bulabiliyor sualine cevap arıyorum.

Bu basit gibi görünen meselenin kaynağı, aslında İslam dünyasındaki kadim kelam tartışmalardan birine gidip dayanıyor.

Pek çoğumuz bize daha çocukken ezberletilen “itikatta imamız İmam Maturidir” sözünü ya hayal meyal hatırlarız ya hiç hatırlamayız. İmam Maturidi’nin kim olduğu ve neden itikat konusunda onun takipçisi olduğumuzu kimseler pek merak etmez. Onu tercih ettiğimizi söylediğimize göre İmam Maturidi ile aynı görüşte olmayan başka kimselerin de olması gerektiğini çıkarabiliriz ama ne o kimselerin kimler olduğunu ne de hangi noktalarda Maturidi’den ayrıldıklarını merak ederiz.

Kabul etmek gerekir ki bu kelam tartışmaları çok derin felsefi tartışmalardır ve avamın, sıradan hak kitlelerinin bu derin meselelere ilgi duymaması ve onları anlayamaması normaldir. Öte yandan ta dokuzuncu asırda tartışılmış derin mevzuların bugün “havas” arasında hak ettiği şekilde tanınıp bilinmediği, yeterince tartışılmadığı da bir gerçektir.

Her ne kadar çetin meseleler de olsa bu teorik tartışmaların doğrudan pratik hayatımıza tekabül eden, gayet can yakıcı sonuçları bulunmaktadır.

Allah’ın zatı ile sıfatlarının birbirinden ayrılıp ayrılamayacağı konusu bunlardan birisidir.

Esma-ül Hüsna olarak günlük hayatımızın içinde yer eden, Allah’ın güzel isimleri diye bildiğimiz, ezberlememiz, her gün belli sayılarda tekrar etmemiz öğütlenen isimler aslında Allah’ın sıfatlarıdır.

Tartışma şudur: Allah’ın zatı ile sıfatları birbirinden ayrılabilir mi?

Eğer ayrılamaz diyorsanız zaten bunları sıfat değil, “isim” olarak tanımanız gerekiyor. Mesela ikram eden, nimet veren anlamındaki “kerim” sıfatının sadece Allah’ı tanımlayan ve ondan ayrılamayacak isimlerinden birisi olduğunu benimsiyorsunuz.

Peki, bunun pratik hayatımızda karşılığı ne? Bu hassasiyeti taşıyan ve bu meseleden haberdar olan Müslümanlar, çocuklarına nasıl asla “Allah” ismini vermiyorlar, ama kolayca “Abdullah” (Allah’ın kulu) ismini veriyorlarsa, aynı sebepten “Kerim” yerine de “Abdülkerim” yani (Kerim’in kulu) ismini verirler. Çünkü Kerim olan sadece Allah’tır ve çocuğu o isimle çağırmak, Allah diye çağırmak gibi yanlış görülür.

Ama Allah’ın bazı sıfatlarının bazı insanlarda olduğu gerçeğini ne yapacaksınız? Mesela bolca ikram eden, “kerim” kullar vardır dünyada. Kendisine kolayca “çok kuvvetli, çok dayanıklı, âcizliği, za’fiyeti ve gevşekliği olmayan” anlamında hakikaten “metin” veya çok çok zengin anlamında “gani” diyebileceğiniz kişiler tanırsınız. Çok affedici anlamında “gaffar”, sıfatını hak eden dostlarınız olur.

İşte burada Allah’ın zatı ile sıfatları birbirlerinden ayrılmaz diyenlerin iddiaları “vahdet-i vücud” düşüncesine doğru evirilmeye başlıyor. Allah’ın sıfatı kendisinden ayrılamayacağına göre –haşa- yeryüzünde yürüyen sayısız Allah fikrinden kaçınmanın tek yolu olarak, Allah’ın sıfatlarını yeryüzünde sergileyen kimselerin aslında Allah’ın yeryüzündeki hayli eksik birer tecellisi/yansıması oldukları düşüncesi ileri sürülüyor. Bu düşüncenin sahipleri, nihayet her varlık kategorisi, her sıfat bir şekilde Allah’a nispet edilebileceği için “la mevcude illallah” yani aslında Allah’tan başka mevcut olan hiçbir şey yoktur diyerek kendi varlıklarını bile inkâr etme noktasına ulaşıyorlar.

Hilmi-YavuzHilmi Yavuz “İslam’ın Zihin Tarihi” isimli eserinde, aslında Maturidî ve Eşarî kelamları arasında bu konuda tartışma olmadığını, Allah’ın zatı ve sıfatlarının ayrılamaz oluşu konusunda, “fuzzy-kırçıl” bir noktada konsensus olduğunu iddia ediyor:

Maturidîler fiili sıfatların Allah’ın zatıyla kaim, kadim sıfatlardan olduğunu; Eş’arilerse bu sıfatların (fiili sıfatların) nisbi ve hadis sıfatlar olduğunu ifade ederler. Ebu’I Muin El-Nesefi’nin Tebsiret el-Edille’sinde bu fark, Maturidilik açısından şöyle izah edilmektedir: “Bizce fiili sıfatlar dahi zati sıfatlar gibi kadimdir (…) Eş’arilerce fiili sıfatlar kadim değildir, hadistir. Bizce “Tekvin’ sıfatı kadim olup, hadis olan ‘Mükevven’dir, yani bunların (Eş’arilerin, H.Y.) kail oldukları gibi, “Tekvin’ ile ‘Mükevven’ yekdiğerinin aynı değildir. Binaenaleyh ‘Mükevven’ hadis ise de, ‘Tekvin’ hadis değildir.”

(..) Gazali, El İktisad’da ‘zatî’ sıfatlar ile ‘fiili’ sıfatların, birbirlerine bilkuvve ve bilfiil nisbetleri olduğunu belirtir. Bir başka deyişle zatî ve fiili sıfatlar arasında var olduğu iddia edilen fark, aslında, bilkuvve olan ile bilfiil olan arasındaki farktan öte bir şey değildir. Fark, ilahi bir sıfatın bilkuvve veya bilfiil mevcud oluşuna göre, zati veya fiili sıfat adını almasındadır. Yani, Eş’ari kelamında da zât ile sıfat, tıpkı Maturıdî kelamında olduğu gibi, ne aynıdır, ne gayrı. Kısaca, bir sıfatın bilfiil veya bilkuvve mevcut olması, ‘zatî’ ve ‘fiili’ ayrımını meşru göstermez. El İktisad’da Gazali’nin verdiği örnek yeterince açıklayıcıdır: “Mesela, kılıç daha kınında iken ‘keskin’ dendiği gibi, kılıç ile herhangi bir kesme eylemi hasıl olduğu zaman da, fiile iktiranından dolayı ‘keskin’ denir. (…) Kılıç kınında iken bilkuvve ve kesme eylemi hasıl olduğu zaman da bilfiil keskindir. (…) İşte bunun gibi, daha kınında iken kılıca ‘keskindir’ denmesine sebep olan manaya uygun olarak Yüce Allah da ‘ezelde Halık’dır’ denmesi doğru olur.”

http://www.alticizilisatirlar.net/acs/esari-maturidi

Günümüzde Müslümanların önemli bir kesimi, bu itikadi çizgiyi benimseyerek, bir mürşid-i kâmil elinde, isleri silip temizlenen bir cam gibi temizlendikçe Allah’ın nurunu daha çok yansıtacaklarına, nihayet bir noktada asıllarına rücu ederek Allah’da yok olacaklarına (fena fillah) inanıyorlar.

Eğer zaten tüm insanların Allah’ın yeryüzündeki eksik yansımaları olduğuna inanıyorsanız, bazı kimselerin “insanüstü” fiiller gerçekleştirmesi sizin için sıradanlaşıyor.

Ağırlaşan yazımın bu noktasına kadar tahammül edebilenler oldu mu bilmiyorum ama bu uzun girizgâhı bağlayacağım bir yer var!

OpenerBahsettiğim düşünce sistemi, çoktan bir “İslami süper kahramanlar” çizgi romanına ilham vermiş!

Naif El Mutava isimli Kuveytli bir psikolog her biri Allah’ın 99 ismine tekabül eden 99 “İslami” süper kahraman karakteri yaratmış. Ürününün ismi “The 99”. Ülkemizde hem çizgi romanı yayınlanıyor hem de çizgi filmi. Mutava’nın karakterlerinden bazılarından örnek verelim:

Alim (herşeyi bilen) sıfatının temsilcisi Nasır Ali. Süper kahraman hüneri: akıl okuma.

Baki (hiç ölmeyen) sıfatının temsilcisi Hatem El Cahari.  Süper kahraman hüneri: hiç bitmeyen enerji, ölümsüzlük potansiyeli

Bari (şifa veren) sıfatının temsilcisi Harun Ahrens. Hüneri: iyileştirme kabiliyeti.

Batın (gizli, saklı) sıfatının temsilcisi Rola Hadrami. Hüneri: kendini ve başkalarını görünmez yapabilme ya da görünmez olanları görünür kılma (gizli bilgisayar dosyaları da dâhil (!))

Fettah (açıcı) sıfatının temsilcisi Toro Rıdvan. Kabiliyeti: ışınlanma.

Hadi (rehber) sıfatının temsilcisi Amire Han. Hüneri: izcilik ve yön buluculuk.

 T99_Jabbar_1920x1200[1]Cabbar (güçlü) sıfatının temsilcisi Navaf el-Bilal. Süper güçlü kasların sahibi.

Nur (ışık) sıfatının temsilcisi Dana İbrahim süper gücüyle her yeri ve herşeyi aydınlatabiliyor.

Rafi (kaldırıcı) sıfatının temsilcisi bir Türk! Adı Murat Uyaroğlu ve yerçekimi üzerinde kontrol sahibi!

Daha böyle çok karakter var ama şimdilik bu kadarı ile iktifa edelim.

Son derece teorik ve soyut bir felsefi tartışma nasıl da insanların hayatlarını şekillendiriyor. Bugün IŞİD böyle düşünen insanları şirke girmekle, Allah’a ortak koşmakla suçlayıp kafalarını kesiyor. Ülkemizde bu anlayış iliklerimize kadar işlediği için biz de özellikle Eşari itikadını benimseyen bazı Arapları Vehhabi falan diyerek aşağılıyor hatta yer yer tekfir ediyoruz.

the-99İnsan düşünmeden edemiyor.

Acaba bu meseleleri ne zaman kafa kesmeden, kavga etmeden tartışabilir hale geleceğiz?

Dokuzuncu, onuncu asırda yakaladığımız entelektüel derinliğe ne zaman tekrar kavuşacağız?

Twitter: @salihcenap