Canavarlaşan Bir Cemaatin Beyin Tomografisi

Yaşanan korkunç darbe teşebbüsünün ardından herkes dehşete kapılmış vaziyette. Bir dini cemaatin mensuplarının nasıl olup da böyle kan dökücü canavarlara dönüştüğünü anlamakta zorluk çekiyoruz.

Cemaatçilerin sevdikleri kalıpla söylersek “asrın ihanetini”, meselenin kökenlerindeki itikadi sapmayı anlamadan, sadece siyasi, iktisadi gerekçelerle izah etmek mümkün değil.

Bahsettiğimiz sapmaya bir misal bulmak için 1992 yılına uzanalım.

Şehir İstanbul. Mekan Fırat Kültür Merkezi. Kürsüde Fethullah Gülen konuşuyor. Karşısında çok sayıda insan can kulağıyla dinlemede.

Fethullah Gülen konuşmasında lafı “hizmet” için nasıl her türlü fedakârlığa hazır olduğuna getiriyor. Cemaati “fedakârlık” noktasında motive edecek sözler gelecek diye bekliyoruz. Aklımıza mahrumiyet bölgelerinde, uzak coğrafyalarda neredeyse karın tokluğuna çalışan öğretmenler, kuş kadar maaşlarının bir kısmını himmet olarak bağışlayan küçük memurlar ya da arabasını evini satıp cemaatin bankasına para yatıran esnaf geliyor.

Fakat o da ne! Gülen, bu fedakârlıklardan “çok öte” bir şeylerden bahsediyor!

Allah indinde küfürden sonra en büyük günah intihar olduğu halde intiharı düşündüğünü, hatta intihar etmeye karar verdiğini söylüyor!

Sebep? Sebep devletin takibi altında olması! Kendisi yakalanırsa “hizmete” zarar geleceğinden korkması.

Bu sözlerde alttan alta “hizmetin” kendisi dışında “ilahi bir el tarafından yürütülen bir proje” olduğu, kendisinin de bu projenin başarısı için çalışan, “gözden çıkartılabilir neferlerden biri” olduğu iması var.

En büyük günahlardan sayılan “intiharı” bir fedakârlık gibi gördüğünü, “hizmete” zarar gelmesin diye bu sözüm ona “fedakarlığı” yapmaya razı olduğunu daha sonra istişareler sonucu bu işi yapmaktan vazgeçtiğini anlatıyor.

Bu konuşmasından Gülen’in “hizmet” adını verdiği ideolojisini bir puta çevirdiği ve artık o put için herşeyi feda etmeye hazır bir hale geldiği, cemaatini de bu yönde sevk ettiği açıkça görülüyor.

Konuşmasının devamında “İşte bunun daha berisinde, ne türlü ifnalara (yok etmelere, tüketmelere) razı olabileceğimi siz tahmin edersiniz.” sözleri ile cemaatine açık bir mesaj veriyor.

fg

Bu konuşmayı dinleyen cemaat mensuplarına verilen mesaj ne?

Hizmete zarar gelmesin diye yalan söylemeyi, iftira atmayı, kumpas kurmayı, kurumlara sızmayı, kul hakkı yemeyi ve nihayet bir darbe girişimi esnasında insan öldürmeyi bir fedakârlık olarak görmek gerektiği…

Bunların büyük günahlar olduğu, bu günahların cezasının cehennemde yanmak olduğu kabul ediliyor ama öte yandan bu günahlar cemaat mensuplarına hizmet için yapılan fedakârlıklar olarak sunuluyor.

Bu sapkın görüş tabi ki dinleyici kitlesinden bir tepkiyle karşılanmıyor.

Onu dinleyen cemaat nasılsa hiç sormuyor: senin tanrın, Allah mı, yoksa “hizmet” ismini verdiğin, kendi elinle yaptığın put mu? Ne demek hizmet için günah işlemeyi kabul etmek? Ne demek Allah yasakladığı için değil, istişareden o netice çıkmadığı için intihardan vazgeçmek?

Nasıl olur da “hizmete zarar gelmesin” diye Allah’ın emrini çiğneyebileceğini söyleyebilir bir “hoca”?

Onu dinleyen cemaat hiç sormuyor, biz hizmetin selameti adına da olsa günah işlemeyi kabul edersek elimizden dilimizden ne müslüman ne gayrimüslim emin olamaz ki, bunu nasıl söylersin?

Onu dinleyen cemaat hiç sormuyor, Kur’an’da sünnette bu tür bir “fedakarlık”, böyle bir “metod” var mı? Sen bunu nereden uyduruyorsun?

Cemaati sormamış olsa da bu itikadi sapmanın menbağı belli!

İşitmemek için kulaklarımızı tıkasak da, görmemek için gözlerimizi kapasak da asırla boyunca dine karıştırılmış hurafeler inanç sahasını itikadi bir bataklığa dönüştürmüş durumda.

Bu öyle bir bataklık ki sürekli hastalık üretiyor.

Aynı bataklık bir yanda IŞİD belasını üretirken öte yanda “hizmet” çılgınlığına kaynaklık ediyor.

Yaşadığımız rahatsızlık belki şimdilik bertaraf edilmiş görünüyor ama bu bataklık yerinde durdukça hastalıkların ardı arkası kesilmeyecek.

İşte Gülen de fikirlerini önce uydurma bir rivayete, sonra o uydurma rivayet üzerinden son derece yanlış bir itikadi anlayış geliştiren Said Nursi’nin bizzat kendisine dayandırıyor.

Said Nursi, risalelerinin birinde aynen şunları söylüyor:

Nurun hakikî kuvveti olan sırr-ı ihlâs-ı hakikîyi muhafaza etmeye beni mecbur etmiş ki, Sıddık-ı Ekber (r.a.) dediği olan, “Mü’minler Cehenneme gitmemek için Allah’tan isterim, benim vücudum Cehennemde büyüsün ki, onların yerine azap çeksin” diye söylediği kudsî fedakârlığının bir zerresini ben de kendime kazandırmak için, “İman ile Cehennemden birkaç adamın kurtulmaları için Cehenneme girmeyi kabul ederim” demişim.

Emirdağ Lahikası II, 93. Mektup, s. 536

Said Nursi’nin “Sıddık-ı Ekber” diye andığı kişi Hz. Ebubekir. Peki Hz. Ebubekir’in gerçekten böyle bir sözü var mı?

Herşeyden önce bu söz Kur’an’a aykırı ve Hz. peygamberin yanında, dini en temel kaynağından öğrenmiş olan Hz. Ebubekir’in Kur’an’ın şu ayetleriyle açıkça çelişen sözü söylemiş olması beklenemez:

Hiçbir günahkâr başka bir günahkârın yükünü yüklenmez. Günah yükü ağır olan kimse, (bir başkasını), günahını yüklenmeye çağırırsa, ondan hiçbir şey yüklenilmez, çağırdığı kimse yakını da olsa. Sen ancak, görmedikleri halde Rablerinden için için korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur. Dönüş ancak Allah’adır.

Fatır – 18﴿

Kim doğru yolu bulmuşsa, ancak kendisi için bulmuştur; kim de sapıtmışsa kendi aleyhine sapıtmıştır. Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günah yükünü yüklenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.

İsra – 15﴿

Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için ancak çalıştığı vardır.

Necm – 38-39﴿

Azıcık araştırma bile, risalelerde geçen bu rivayetin düpedüz uydurma olduğunu görmek için yeterli. Çünkü risalelerde bu söze kaynak olarak verilen üç kitap var ve üçü de güvenilir değil.

Bunlardan ilki Hopa’lı Osman (adamın isminin daha etkili çağrışımlar yapması için ismini Osman Hubevi hazretleri diye yazanlar var) diye 1800’lü yıllarda yaşamış bir şahıs tarafından yazılmış “Dürretül Vaizin”.

İkincisi 1400’lü yıllarda yaşamış Gelibolu’lu “Ahmed-i Bican” tarafından yazılmış “Envar-ul Aşıkin”.

Üçüncüsü ise 1520 Tokat, Zile doğumlu Ahmed Şemseddin Sivasî tarafından yazılmış “Menakıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn”.

Üç kitap da sufi meşrep kişilerce yazılmış, içlerinden israiliyat ve hurafe fışkıran, bugünün alimlerinin kesinlikle ciddiye almadıkları, herhangi bir ilmi disiplini olmayan kitaplar.

Hz. Ebubekir’e ait olduğu söylenen bir sözü bulabildiğiniz en eski kaynağın Hz. Ebubekir’in vefatından 700 sene sonra yazılmış bir kitap olması da sözün uydurmalığı konusunda gerekli ipuçlarını veriyor.

Bahsettiğimiz bataklık işte böyle bir şey.

Uydurulmuş sözler üzerinden bir inanç sistemi geliştirebiliyor insanlar.

İşte Bediüzzaman, bilmeden de olsa, bu uydurma sözden hareket ederek 2016 senesinde 250 insanın kanını dökecek hareketin liderine ilham verecek şu sözleri söylüyor:

Bana, “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hadise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!

“Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de.

Tarihçe-i Hayat

Burada dikkatimizi vermemiz gereken yer “dünyamı da feda ettim, âhiretimi de” ifadesi.

Bir alim nasıl olur da “âhireti feda etmekten” bahsedebilir?

Bir müslümanın Allah’ın rızasına uyarak salih amel işlemesinin amacı ahireti kazanmak değil midir?

Yahut şöyle soralım: Bir müslüman dünyadaki müslümanca fiillerinin sonucu neden ahiretini kaybetsin?

Bakın nasıl devam ediyor Said Nursi:

Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yalnız yirmi beş milyon Türk cemiyetinin değil, yüzlerce milyon bütün İslâm cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”

Tarihçe-i Hayat

Bu satırlarda bir gariplik var! Müslümanlar başkalarının imanından mesul değil. Bırakın sıradan müslümanları, Allah’ın elçisi bile insanları imana getirmek gibi bir mesuliyet taşımıyor. Bu Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette açıkça belirtiliyor:

Allah dileseydi ortak koşmazlardı. Biz seni onların başına bir bekçi yapmadık. Sen onlara vekil (onlardan sorumlu) da değilsin.

Enam 107﴿

(Ey Muhammed!) Biz sana Kitab’ı (Kur’an’ı) insanlar için, hak olarak indirdik. Kim doğru yola girerse, kendisi için girmiş olur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapar. Sen onlara vekil değilsin.

Zümer 41﴿

De ki: “Ey insanlar, size Rabbinizden gerçek (Kur’an) gelmiştir. Artık kim doğru yola girerse ancak kendisi için girer. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizden sorumlu değilim.”

Yunus 108﴿

Peki Said Nursi’ye ne oluyor da kendine peygambere bile verilmemiş bir vazife çıkartıyor?

O da yetmiyor, o vazife uğrunda cehennemde yanmayı falan göze alıyor…

Şimdi bu garabetin Fethullah Gülen’in satırlarında nasıl şekil aldığına bir göz atalım:

O peygamberâne ufuktan akıp gelen ışıklarla coşkun en Sâdık Yârân’ın “Vücudumu o kadar büyüt ki, Cehennem’i ben doldurayım, başkalarına yer kalmasın” çığlıklarıyla ortaya koyduğu merhameti, “Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu var; milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım” deyip iki büklüm olan Müşfik İnsanın gönlündeki beklentisiz muhabbeti, acıma hissini ve kurtarma sevdasını anlatmaya çalışıyorum.

Kırık Testi

Allah, peygamberimize “insanları doğru yola sokmak senin sorumluluğun değil” diyor. Said Nursi ve Fethullah Gülen ise -artık kendilerini ve “cemaatlerini” nasıl bir pozisyonda görüyorlarsa- Allah’ın peygamberine bile vermediği bir sorumluluk üstleniyorlar!

Bakın Fethullah Gülen ne diyor:

“Cehennemi Ben Doldurayım!..”

İman ve Kur’an hizmetinin en önemli esaslarından biri kabul edilen şefkat de işte bu engin şefkattir. O, kurtulma değil, kurtarma cehd ü gayretidir; yaşama değil, yaşatma azmidir; rahat bir hayat sürme değil, gerekirse ruhunu feda etme yiğitliğidir; hatta Cennet’e yürüme değil, oraya adam taşıma himmetidir.. ayağının birini Cehennem’e diğerini Cennet’e koyup ateşten insan çıkarma yürekliliğidir.. yananların imdadına yetişmek için icabında Cennet’te kalmaktan dahi vazgeçip alevlerin üzerine yürüme şefkatidir.


Hayır, bu sözlerimle mübalağa etmiyorum, hakikî müşfiklerin ufkunu seslendiriyorum. “Güneşi bir elime, ayı da diğerine koysalar, yine de ben bu davadan vazgeçmeyeceğim. Ya Allah nurunu tamamlayacak, ya da bu yolda ölüp gideceğim!” diyen İnsanlığın İftihar Tablosu’nun şefkatini tarif etmeye çalışıyorum. En çileli ve ızdıraplı günlerinde muhatap olduğu Cennet’te kalma teklifini bile dönüp ümmetinin elinden tutma niyetiyle geri çeviren Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e Cennet’i terkettirecek kadar derin şefkatten bahsediyorum.

Kırık Testi

Gülen, dayanaksız bir rivayetten ibaret olan, peygamberin cennete kalmayı reddettiği hikâyesini çarpıtıp, kendi ortaya attığı sapkın “başkalarının imanını kurtarmak için cehenneme girme” fikrine dayanak yapmaya çalışıyor.

Bir kere bu yolu açtıktan sonra Gülen, “Realiteler” dediği şey karşısında Allah’ın bir emrine “takılıp kalmayın” diyebiliyor. Bu noktaya da şu fahiş hata üzerinden varıyor: Sanki bizim müslümanlar olarak “hayatın her ünitesine girip, imanla gönülleri itmi’nâna kavuşturmak” gibi bir görevimiz, gayemiz varmış gibi bir ön kabul ileri sürüyor. Bu “gaye” için bir takım ilahi emirleri “takmamayı”, hatta bazı açık günahları işlemeyi meşru sayıyor.

Gülen’in ayetlerde söyleneni ya görmezden geldiği ya anlamadığı, yahut çarpıttığı çok açık. Onun bahsettiği peygamber, Kur’an’da Allah’ın hitap ettiği peygamber değil.

Cemaatine şu telkini yapıyor Gülen: Allah’ın nurunu tamamlamak, insanların imanını kurtarmak gibi bir “gaye-i hayal” uğruna o kadar gözü dönmüş insanlar olmalısınız ki “icabında” cehenneme girmeyi seçebilmelisiniz! Yani “kendince” kutsal saydığı hedeflere (kendi eliyle yaptığı putun hedeflerine) ulaşmak için bazı günahları işlemeye yönlendirdiği insanlara verdiği mesaj bu!

Sormak lazım: Bir Müslüman’ın bir ayağının da olsa cehennemde ne işi var? Cehenneme neden gidilir? Eğer Allah’ın emirlerini dinlemezsen, günah işlersen gidilir. Gülen neden şakirtlere bir ayağı cehenneme sokmaktan bahsediyor? Eğer sadece Allah’ın rızası için dünyanın dört bir tarafında okul açıp tebliğ yapılacaksa, fakirlerin, muhtaçların yardımına koşulacaksa, bırakın bunları yapanların bir ayağını, saçlarının bir telinin bile cehennemde ne işi var?

Tabi herşeyin ortaya döküldüğü bu gün neyin kastedildiğini görmek zor değil.

Saydığımız hayırlı işlerin değil ama Gülen’in “gaye-i hayal’i” uğruna, bazı kurumlarda pozisyon tutmak için mümin eşlerinin başlarını açtırmayı, kendini belli etmemek için alenen alkol almayı, kamu sınavlarının sorularını çalmayı, cemaatin hedefleri önünde engel görünen bazı kimselerin ayaklarını kaydırmak için şantaj, tehdit, iftira gibi çirkinliklere başvurmayı ve nihayet darbe yapıp adam öldürmeyi seçen cemaat mensuplarını gerçekten cehennem bekliyor. O da onlara diyor ki “evet cehenneme gideceksiniz” ama siz öyle büyük kahramanlarsınız ki, İslam’ın gönüllere girmesi yolunda sadece bu dünyanızı değil ahiretinizi feda ediyorsunuz!

Başta diyanet olmak üzere din adamlarına büyük bir mesuliyet düşüyor. Fethullah Gülen hareketi bir bataklığın ürettiği korkunç bir hastalık. O hastalığın ortadan kalkması ancak bataklığın kurutulması ile mümkün. Asırlar boyunca dinimize sokulmuş uydurma rivayetlerin, hurafelerin, sapık itikatların “ayıklanması” kamudan cemaatçi memur ayıklanmasından daha acil ve mühim bir meseledir.

Reklamlar

Usta

Gazeteleri, haber sitelerini açtığımızda, bizi klişe muhabir cümleleri karşılar:

“Filanca yerde gergin bekleyiş sürüyor.”

“Şu kadar yıl sonra bir araya gelen eski dostlar hasret giderdiler.”

“Falanca yerde yaşanan hadisede filan örgütün parmağı olabileceği yönündeki şüpheler yoğunlaşıyor.”

“İsminin açıklanmasını istemeyen bir yetkili gazetemize açıklamalar yaptı.”

“Milli bayram yurtta, dış temsilciliklerde ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde coşkulu törenlerle kutlandı.”

Zaytung gibi haber-parodi siteleri neredeyse tamamen bu klişeleri kullanarak yazılan uydurma haberler üzerine kurulmuştur.

Bu tür klişelerden birisi de şudur:

“Usta gazeteci filanca gelişmeleri sizin için değerlendirdi…”

Ne zaman bu ifadeyi görsem “usta” denilen yazarın “ustalığını” sorgularım.

Nedir bir insanı usta yapan?

Kıdem midir?

Mesela otuz beş yaşında bir futbolcu, sırf yirmi senedir futbol oynadı diye “usta” sayılır mı?

Yahut kırk senedir aynı masayı işgal eden bir memura “usta memur” denilir mi?

Sanırım kıdemin ustalıkla bir ilişkisi var ama tek başına ustalığı tanımlamıyor bu ilişki.

Peki mesele başarı göstermiş olmak mıdır?

Mesela Tansu Çiller, seçimlerde kitlelerin karşısına çıkıp oy istemiş, nihayetinde bu ülkenin başbakanı seçilmeyi başarmıştı ama kimse Çiller’e usta siyasetçi sıfatını uygun görmez sanıyorum.

Başarı da tek başına “ustalığı” tanımlamıyor.

“Ustalık” bir mesleğin inceliklerini diğer herkesten daha ileri seviyede kavramak ve o mesleği diğer herkesten daha iyi icra edebilmekle ilgili bir kavram.

Bu noktaya ulaşmak için elbette uzun zaman boyu çok gayret etmek gerekiyor.

Mesleğinin inceliklerini kavrayan kişi o mesleği hakkıyla icra ettiğinden başarılı da oluyor.

Yani kıdem ve başarı, neden değil sonuç.

Ancak ustalığı tamamlayan önemli bir unsur daha var: Çırak yetiştirmek.

Bir mesleğin inceliklerini öğrenmenin en iyi (ve çoğu zaman tek) yolu, o işin ustasına çırak olmaktır.

usta-cirakÇırak yetiştirmeyen ustanın ustalığı eksiktir.

O yüzden “usta gazeteci”, “usta oyuncu”, “usta sanatçı”, “usta siyasetçi” ifadelerini görünce aklımdan iki soru geçer:

Bu “ustanın” ustası kim?

Bu “ustanın” çırakları kimler?

mehmet-ali-birandBenim için “usta gazeteci” Abdi İpekçi’nin talebesi, Can Dündar, Mithat Bereket, Çiğdem Anat, Ali Kırca, Deniz Arman, Cüneyt Özdemir, Rıdvan Akar, Musa Çözen, Talip Korkmaz, Sacit Baydar gibi isimlerin “ustası” Mehmet Ali Birand’dır.

sezen-aksuBenim için “usta şarkıcı” Aysel Gürel’in talebesi, Levent Yüksel, Sertab Erener, Aşkın Nur Yengi, Harun Kolçak, Emre Altuğ, Seden Gürel, Işın Karaca, Yıldız Tilbe, Zeynep Casalini, Hande Yener, Göksel, Mustafa Ceceli, Yaşar Gaga, Cihan Okan gibi bir çok meşhur şarkıcının ustası Sezen Aksu’dur.

yilmaz-erdoganBenim için “usta oyuncu”, Ferhan Şensoy ve Demet Akbağ’ın talebesi, Bülent Emrah Parlak, Metin Keçiçi, Metin Yıldız, Gülsüm Alkan, Aydan Taş, Burcu Gönder, Ayşegül Akdemir, Eser Yenenler, Şahin Irmak, Şevket Süha Tezel, Gizem Tuğral, Nazmi Karaman, Oğuzhan Koç, Zeynep Ender İge, Ersin Korkut, Ayça Erturan, Hamdi Kahraman, Emre Canpolat, E. Büşra Pekin, Pelin Öztekin, Zeynep Koçak, Murat Eken gibi bir çok oyuncunun ustası Yılmaz Erdoğan’dır.

necmettin-erbakanBenim için “usta siyasetçi”, Mehmet Zahid Kotku’nun talebesi, Recep Tayyip Edoğan, Abdullah Gül, Numan Kurtulmuş, Bülent Arınç, Recai Kutan, Abdüllatif Şener, Mustafa Baş, Azmi Ateş, Salih Kapusuz, Mehmet Ali Şahin, İsmail Kahraman, İrfan Gündüz, Mehmet Elkatmış, Ali Coşkun, Şevket Kazan, Fehim Adak, Temel Karamollaoğlu, Bahri Zengin, Oğuzhan Asiltürk, Lütfü Esengün, Veysel Candan, Ertan Yülek, Şeref Malkoç gibi sayısız siyasetçinin hocası Necmeddin Erbakan’dır.

Siz kendisinden “usta gazeteci” diye bahsedilen Fehmi Koru’nun yetiştirdiği bir gazeteci tanıyor musunuz? Yahut Abdurrahman Dilipak’ın, Hasan Karakaya’nın, Nazlı Ilıcak’ın, Cengiz Çandar’ın, Hasan Cemal’in yetiştirdiği bir “çırak”? Mehmet Barlas’ın, Emin Çölaşan’ın ya da Güneri Civaoğlu’nun tecrübelerini aktardığı, elinden tutup öne çıkarttığı bir genç isim?

Bir “işte” ustalaşmak, naçizane fikrimce “usta” payesini almak için yeterli değil. O “ustalığı” gelecek nesillere aktaracak “çıraklar”, “talebeler”, “fidanlar” yetiştirmeden gerçek “usta” olunmuyor.


Not: Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Kahraman

Kahraman

Dünyanın gelmiş geçmiş en meşhur boksörü Muhammed Ali 3 Haziran 2016 günü Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Tüm dünya bu 74 yaşındayken bile unutulmayan “kahramanı” konuşuyor. Pek az faniye nasip olabilecek çapta bir bilinirlik bu doğrusu. Bunun nasıl elde etti Muhammed Ali?

Dünya ağırsiklet boks şampiyonu ünvanını üç kez kazanarak mı?

Hayır!

Tarih boyunca nice şampiyonlar, nice gol kralları, nice birinciler çıktı ama hiçbiri onun kadar tanınmadı, sevilmedi. Spordaki başarısı, şöhretinin sebebini tek başına açıklamıyor.

O unutulmaz bir “kahramandı” çünkü parasını, şöhretini, kariyerini, madalyalarını hatta hayatını, inançları uğrunda feda edebileceğini göstermişti.

1960 senesinde henüz 18 yaşındayken olimpiyatlarda Amerika adına ağır siklet boks şampiyonu olarak dikkati çekmişti. Amerika’da ırkçılık tam gaz sürüyordu. Amerikan “müesses nizamı” zencilere sadece spor ve müzikte -nispeten eşitlikçi- bir hayat alanı tanıyordu.

Yani bu kaslı ve yumuşak sesli kölelerin öne çıkmalarına, sadece efendilerini eğlendirdikleri zaman göz yumuluyordu.

O zamanki ismiyle Cassius Marcellus Clay Jr. 1964 yılında, “yenilmez” Sonny Liston’u devirerek dünya ağırsiklet boks şampiyonu ünvanını ele geçirdi.

İçinden çıktığı zenci toplumunun neredeyse tamamı için “hayallerin ötesinde” bir hayatı yakalamıştı. Para kazanıyordu, meşhurdu, televizyonlara çıkıyordu.

Hemen şampiyonluktan sonra müslüman olduğunu açıkladı.

Bir basın toplantısı yapıp “bundan sonra beni Cassius Marcellus Clay Jr. diye çağırmanızı istemiyorum, bu benim köle ismim” dedi. “Bana bundan sonra “Cassius X” diyeceksiniz. Çünkü mevcut soyadım, beni anavatanım Afrika’da köleleştirerek Amerika’ya getiren beyaz efendime ait ve ben onu kullanmayı reddediyorum. Gerçek soyismimin ne olduğunu bilmediğimden matematikte bilinmeyeni göstermek için yararlanılan X harfini kullanacağım!”

Ortalık karıştı. Onu, sanki evlerindeki sevimli evcil hayvan gibi gören beyazlar anında ateş püskürmeye başladılar. Müslüman olduğu için şampiyonluk ünvanı elinden alındı. Boks maçı yapması yasaklandı. Beyaz efendilerin bu “küstah zenciye” dersini öğretmeleri gerekiyordu. Onu Vietnam’a savaşmaya gönderme kararı aldılar. Vietnam, soğuk savaş döneminin sıcak çatışmalarından birisinin yaşandığı yerdi. Dünyanın uzak bir ucunda, politik hedefler uğruna girişilmiş kanlı bir savaştı. Amerikan propaganda makinesi vatanseverlik pompalıyordu. “Komünistlere haddini bildirmek için öne çıkan kahraman Amerikalılar” hikayesi anlatılıyordu.

Genç şampiyona haince bir tuzak kurulmuştu. Eğer Vietnam’a giderse burnu sürtülmüş olacaktı. Hatta kimbilir, belki nereden geldiği belli olmayan bir kurşunla öldürülecek ve yılanın başı küçükken ezilmiş olacaktı. Öte taraftan askere gitmeyi reddederse korkaklıkla, vatan hainliğiyle itham edilecek, gözden düşürülecek, hapse atılarak pasifize edilmiş olacaktı.

Gözler tamamen köşeye sıkıştırıldığı düşünülen Caissus X’teydi. Genç şampiyon öyle bir beyanat verdi ki “beyaz efendiler” bir dünya ağır siklet boks şampiyonunun yumruğu insanın yüzünde nasıl patlar öğrenmiş oldular:

“Benim Vietnamlılarla bir kavgam yok, vicdanım ‘yüce ve güçlü Amerika’ için gidip çamur içinde yaşayan fakir insanları, kardeşlerimi, koyu renkli insanları vurmama izin vermiyor. Onları ne için vurayım ki? Onlar ban hiç “zenci” diye hakaret etmediler, beni hiç linç etmediler, köpeklerini üzerime salmadılar, kimliğimi elimden almadılar, anama babama tecavüz edip öldürmediler. Bu zavallı insanlara nasıl ateş edebilirim? Gitmiyorum. Atın beni hapse.”

Bu beyanattan sonra Amerika’nın tüm eyaletlerinde boks lisansı iptal edildi. Hapis ve para cezasına çarptırıldı. Zamanın Illinois valisi Otto Kerner Jr., onun “mide bulandırıcı” olduğunu söylerken, Maine valisi John H. Reed “Her vatansever Amerikalı bu adama karşı tam bir ikrah hissetmeli, onu aşağılık görmeli” diyordu. 1971’de en üst düzey mahkeme olan Amerikan Yüce Mahkemesi’nin hakimleri temyiz başvurusunu oy birliğiyle reddettiler. Ama bu arada onun fitilini yaktığı bomba Amerika’nın kucağında patlamıştı. Bütün ülkede savaş karşıtı protestolar yayılıyordu. İnsanlar onun korkak olduğunu düşünmek bir tarafa, onun bu “cesur” çıkışının ardında saf tutmaya başlamışlardı. Nihayet bu protestolar işe yaradı ve Amerika Vietnam’dan çekilmek zorunda kaldı.

Muhammed Ali “delikanlı” tavrıyla tüm dünyada mazlumların kahramanı haline geldi. Onun maçları artık birer spor müsabakası olmaktan çıkıp sembolik bir önem kazandı. Ezilenlerin, sömürülenlerin sesi ve yumruğuna dönüştü Muhammed Ali.

İşte bu yüzden geçtiğimiz asrın en büyük kahramanı olarak ismini tarihe yazdırdı.

Allah ondan razı olsun.

Biz de düşünelim.

Eğer Muhammed Ali Müslüman olduğunu açıklamasaydı belki bunların hiçbiri başına gelmeyecekti. Yiyecek, içecek, gezecek, tozacak ve şampiyonluğun sefasını sürecekti.

Ama o “Muhammed Ali” olmayacaktı.

Onun meşhur sözlerinden birisiyle bitirelim yazımızı:

“Her günü hayatınızın son günüymüş gibi yaşayın. Çünkü eninde sonunda hakikaten öyle olacak!”


Not: Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.