Muhammed: Allah’ın Elçisi Filmi Üzerine

Mecid Mecidi’nin “Muhammed: Allah’ın Elçisi” ismini verdiği filmini seyrettim. Günlerdir bu film hakkında yazılıp çizilenleri, film etrafında dönen tartışmaları yakından takip eden birisi olarak zihnimde ister istemez bazı peşin hükümler oluşmuştu. Filmi seyrettikten sonra yazılıp çizilenlerin çoğunun ciddiye alınacak şeyler olmadığını hayretle gördüm. O yüzden bu filmle ilgili en öncelikli tavsiyem şudur: Kimin ne dediğine sakın aldırmayın ve gidip filmi kendi gözlerinizle görün. Zira tabiri caizse “ağzı olanın konuştuğu” sığ entelektüel zeminimizde yapılan yorumlar isabetli olmaktan çok uzak.

Peygamberimizi anlatan, tarihi ve dini muhtevalı bir filmle ilgili dişe dokunur yorumlar yapabilmek için çok farklı disiplinlerde az da olsa bilgi sahibi olmak gerekiyor. İlahiyatçı olmak bile tek başına yeterli değil. Çünkü “siyer”, “hadis”, “kelam” yahut “fıkıh” gibi ilahiyatta gayet özel alanlara dokunan bir mevzu bu. Öte yandan bir “sinema” eleştirisi yapacaksanız, en azından “Çağrı”, “Ömer Muhtar” ve “Minyeli Abdullah” filmlerinden başka filmler seyretmiş olmanız beklenir.

Bir sinema filmini değerlendirirken senaryo, alt metinler, göndermeler, sembollerin kullanımı, oyunculuk, kostüm tasarımı, müzikler, özel efektler, ışık ve kamera kullanımı, görsel zaman ve mekan kurgusu vs. gibi çok sayıda noktaya dikkat etmek lazım. Bu açılardan ele alındığında Mecid Mecidi’nin filmini oldukça başarılı bulduğumu söylemeliyim. Sadece bazı devamlılık problemlerinin olduğunu ve filmin süresinin gereğinden uzun tutulduğunu düşünüyorum.

Çağrı’nın yönetmeni Mustafa Akad, hikâyesinin merkezine Anthony Queen’in canlandırdığı peygamberimizin amcası Hz. Hamza’yı yerleştirmişti. Mecid Mecidi hikâyesini peygamberimizin diğer bir amcası olan Ebu Talip üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Ebu Talip aynı zamanda Hz. Ali’nin de babası ve tarihsel açıdan bir tartışmanın odak noktasında bulunuyor. Şii alimleri Ebu Talip’in müslüman olduğuna inanırken sünni alimleri peygamber efendimizi çok himaye etmiş olmasına rağmen onun iman etmeden öldüğü görüşüne daha yakın duruyorlar.

Ebu Talip’in imanı ile ilgili tarihsel tartışmanın itikadi olmaktan çok siyasi bir tartışma olduğu aşikâr. Bu tartışmanın günümüze dönük yansımalarıyla çok da mühim bir tartışma olduğunu söylemek zor. Ebu Talip iman etmiş olsa ne olur, etmemiş olsa ne olur? Doğrusu Ebu Talip’in imanlı bir insan olarak resmedilmesinden şahsen hiçbir rahatsızlık duymadım. Zaten filmin “şii” bir yönetmen tarafından çekilmesinden dolayı rahatsızlık duyanların filmde yakalayabilecekleri yegâne “şii perspektifi” de budur sanıyorum. Bunun dışında geleneksel sünni perspektifi ile çelişen bir şeyler görünmüyor.

Film, ihtiyar Ebu Talip’in peygamberimizin bir tepede bulunan, pencerelerinden nurlar taşan evine doğru yürüyüşü ile başlıyor. Filmin hikayesini de Ebu Talip anlatıyor. Bu seçim akıllıca bir seçim. Çünkü Ebu Talip, peygamberimizin doğuş hikayesini ve ondan da önce vuku bulan filmin önemli kısımlarından biri olan fil hadisesini hatırlayıp anlatabilecek bir karakter. Film tam başladığı yerde, yine Ebu Talip’in bulunduğu bir sahneyle bitiyor. Buradan tüm hadiseyi Ebu Talip’in gözünden görüp, dilinden dinlediğimizi daha iyi anlıyoruz. Yani fillerin saldırısı da, peygamberimizin doğumu da, Taif seyahati de birer “flashback”.

Film hakkında birşeyler yazan herkes ashab-ı fil sahnesinin etkileyiciliğinden bahsediyor. Bu sahne, dozunda ve güzel kullanılmış bilgisayar grafikleri ile gerçekten etkileyici. Ancak bir sinemasever olarak Halime’nin devesinin kaçıp Mekke sokaklarını birbirine kattığı sahne beni daha çok etkiledi. Yönetmenin ustalığını gösteren bir sahneydi bu. Bir de Mekke’yi göstermek üzere kurulan film platosunu çok gerçekçi buldum. Sadece 3-4 metre yüksekliğinde olan Kabe ve duvarlarına asılan örtülerle beraber çöl rüzgarında salınan şiir yazılı levhaları çok estetikti.

Müslüman gruplar arasında bu filmle ilgili olarak en çok tartışılan mevzulardan birisi de peygamberin ellerinin, arkadan başının, saçlarının gösterilmesi. Açıkçası bana bu tartışmalar çok da anlamlı gelmiyor. İslam’daki resim ve heykel yasağının maksadı çok açık: cahillerin yeni insan-tanrılar edinmesine mani olmak! Peygamberimizin bir filmde bir oyuncu tarafından canlandırılıp kısmen de olsa görülmesi konusunda en çok sesi çıkanların, bir sürü aslı faslı olmayan mitolojik hikaye ile peygamberimizi neredeyse tanrılaştırıp Allah’la aynı ontolojik düzleme taşımaya kalkanlar olması ibretlik bir durum.

Peygamberimiz tıpkı bizim gibi beşerdi. Onu normal bir insan gibi değil de, göz kamaştırıcı bir ışık parçası gibi tasvir etmeyi garipsemeyen kimselerin peygamber algısında bir problem olduğunu düşünüyorum. Belki de onu bizim gibi bir beşer olarak görmek, onunla ilgili ürettikleri mistik hezeyanlarının önünü kestiği için gösteriyorlar bu ölçüsüz tepkiyi, bilemiyorum.

Mecidi’nin bu filminden bahsederken atlanmaması gereken en önemli hususlardan biri de “oyunculuk”. Filmin İranlı oyuncuları harika bir performans sergilemişler. Oyunculuğu sırıtan, anlatılan döneme ait değilmiş hissini veren hiçbir oyuncu göremedim. Özellikle Ebu Leheb karakterini oynayan oyuncunun performansı parmak ısırttıran cinsten.

Filmin müzikleri, Çağrı filminin akıllarımıza adeta kazınan o müthiş melodisi ayarında olmasa da başarılı sayılır. Batı müziğinde yücelik hissini vermek için sıkça başvurulan çocuk korosu sesleri kullanılmış. Tabi bu tür müziği daha çok yabancı filmlerin kilise sahnelerinden tanıyan ortalama Türk seyircisinde bu rahatsızlık yaratabiliyor. Filmin müziklerini genç yaşlarında müslüman olarak A.R. Rahman ismini alan Hintli A. S. Dileep Kumar yapmış. (Bu arada Slumdog Millionare filminin müziklerinden de tanıdığımız bu sanatçının adının başındaki A’nın Allah olduğunu hayretle öğrendiğimi ve garipsediğimi not düşmüş olayım.)

Gelelim yönetmenin peygamberimizi anlatmayı seçtiği dini perspektife…

Peygamberimiz ne zaman “peygamber” olmuştur? Ruhlar ilk yaratıldığında mı, doğar doğmaz mı yoksa Allah’ın elçisi olarak ilk vahyi alıp tebliğe başladığında mı? Bu filmle ilgili temel tartışmaların odağında bu soru var sanıyorum. Bize intikal eden rivayetlerde peygamberimizin vahiy almaya başladığı 40 yaşından önceki hayatıyla ilgili kısıtlı bilgiler var. Bu rivayetler içinde bize diğer peygamberlerinkileri hatırlatan olağanüstü haller de yok değil. Peygamberimizin doğduğu gece, benzerine rastlanmamış parlaklıkta bir yıldızın görülmesi, Kabe’de putların devrilmesi, Mecusilerin bin seneden beri aralıksız yanmakta olan ateşlerinin sönüvermesi, daha sonra büyüdüğünde ziyaret ettiği yerlerin bereketlenmesi, içinde bulunduğu kervanı bir bulutun gölgelemesi gibi hadislerin yaşandığı anlatılır.  Mecidi, bunların hiçbirini atlamadan, hatta benim daha önce hiç işitmediğim, ölüm döşeğindeki sütannesi Halime’yi bir dokunuşuyla iyileştirmek gibi “ekstra” mucizeleri de ekleyerek filme yansıtmış. Hatta film için bir “mucizeler geçidi” demek bile mümkün. Ancak naçizane kanaatimce bu “anlatı” İsra suresinin 59. ayetiyle çelişiyor:

“Bizi, mucizeleri göndermekten, ancak, öncekilerin onları yalanlamış olması alıkoydu.”

İçinde yetiştiğimiz sosyo-kültürel zemin bize aksini öğretmiş olsa da Allah, bu ayet-i kerime ile peygamberimize bir mucize vermediğini açıkça bildiriyor.

Kaldı ki filmin anlattığı dönemde henüz vahiy almadığı için Hz. Muhammed henüz peygamber bile değil!

Ama Allah’tan başka tanrılarını terketmekte zorlanan, ne kadar basit olsa da “tevhid” mesajını almamak için direnen insanlar, özellikle de İslam’la sonradan tanışan İranlılar, Türkler ve Hint alt kıtası halkları, soyut bir tek tanrıya inanma zorluğuyla başetmek yerine olağanüstü halleri olan bir peygamberin hikâyelerini işitmeyi tercih ediyorlar.

Peygamberimizin insanüstü, fizikötesi, süper güçlere sahip bir “yarı tanrı” gibi algılanmaması için Allah’ın açıkça ayetler göndererek söylemesini emrettiği cümleyi de bu bağlamda hatırlamakta fayda var.

“De ki: ‘Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana sizin ilahınızın bir ilah olduğu vahyolunuyor. Şu halde O’na yönelin, ve O’ndan bağışlanma dileyin. Ortak koşanların vay hallerine!” (Fussilet, 6)

De ki: “Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın. (Kehf, 110)

Filmi seyrederken zihnimden, “bu filmi biz Türkler çeksek aynen böyle çekerdik” cümlesi geçti durdu. Eğer yönetmen koltuğunda, “Bu filmi asla seyretmeyin! Dinden çıkarsınız!” naralarıyla kendilerini ortaya atan sözüm ona “ehl-i sünnet müdafiileri” olsaydı onlar da aynen böyle çekerlerdi. Arap bir yönetmenin elinden çıkan “Çağrı” filmindeki mitolojiden mümkün olduğunca arındırılmış anlatım Mecidi’nin anlatımıyla bir tezat teşkil ediyor.

Hulasa, hollywood standartlarında çekilmiş bu filmi seyrettiğimde, bahsettiğim maluliyetleri bir kenara koyarak, “iyi ki Müslümanlar olarak bizim de bu ayarda film çekebilen bir yönetmenimiz ve sanatçılarımız var” diye sevindiğimi itiraf etmem lazım. Film genelde dünyadaki müslümanların ilgisini çekecek, ama özellikle ortalama Türk, İran ve Hint müslümanlarına hitap edecektir. Bu film, hem teknik tarafıyla, hem senaryosuyla, hem de yarattığı tartışmalarla çıtamızı yükselten, ufkumuzu genişleten bir film olacak gibi görünüyor.


(*) Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası web sitesinde yayınlanmıştır.