Ahmet Yaşar OcakAhmet Yaşar Ocak önemli bir akademisyenimiz. 1946 yılında Yozgat’ta doğmuş. İlkokuldan sonra, Yozgat imam hatip okulunu 1963’te bitirmiş. O dönem imam hatip okulu mezunları lise mezunu sayılmadığından, çok istemesine rağmen üniversiteye, İlahiyat Fakültesi’ne girememiş. İster istemez İmam Hatiplilere açık tek yüksek tahsil kurumu olan İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne (şimdiki Marmara Üniversitesi İlahiyat fakültesi) girmiş. 1967 yılında ilahiyat lisansını tamamladıktan sonra, tarih tahsili yapmayı çok istediğinden, dışarıdan lise sınavlarına girerek İstanbul Bakırköy Lisesi’nden mezun olmuş. Aynı yıl üniversite sınavını kazanarak, hayallerini süsleyen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde tarih lisansına başlamış ve 1971’de mezun olmuş. 1972’de Hacettepe Üniversitesi Sosyal Ve İdari Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü’ne asistan olarak girmiş. Yüksek lisansını 1974’te bitirip Fransız hükümetinin verdiği bursla Strasbourg Üniversitesi Beşerî Bilimler Fakültesi’ne gitmiş. Orada Türkoloji Bölümü’nde meşhur Profesör İrene Melikof yönetiminde doktoraya yapmış. Sonra Hacettepe Üniversitesi’ne dönerek Tarih Bölümü’nde 1983’te doçent, 1988’de profesör olmuş.

Ahmet Yaşar Ocak kendine çalışma alanı olarak “Türk tarihi çerçevesinde İslam” gibi, az çalışılan ve kendisinin çok problemli olarak nitelediği bir alanı seçmiş. İslam heterodoksisi konusuna yoğunlaşmış. Alevîlik ve Bektaşîlik’le bu çerçevede ilgileniyor.

 

Türkler Türkiye ve İslam

TURKIYEISLAM.indd

Ocak’ın “Türkler, Türkiye ve İslam” başlıklı bir kitabı var. Bu kitap ilk olarak 1999 yılında yayınlanmış. Benim okuduğum 2016 yılında yapılmış 14. Baskısıydı. Bu 200 sayfalık kitabında Ocak, daha önce 1996 yılında yayınlanan “Türk Sufiliğine Bakışlar” adıyla yayımlanmış yazılarının bir anlamda devamı niteliğinde on adet yazıya yer veriyor. Bu yazılar, daha önce yayımlanmamış iki makale ile çeşitli yerlerde yayımlanmış diğer makaleler ve bildiri metinlerinden oluşuyor.

Yazar bu yazılarında, başlangıcından günümüze kadar Türk tarihinde İslam’ın görüntüleniş biçimleri üzerinde durmaya, Osmanlı ve özellikle cumhuriyet döneminde İslam’ın konumu, devletin, elit kesimlerin İslam’a bakışlarını irdelemeye ve İslam tartışmaları üzerinde bazı düşüncelerini, bakış açılarını, yorumlarını ve eleştirilerini ortaya koymaya gayret ediyor.

Kitabın genelinde dengeli, rasyonel ve akademik bir üslubun korunmaya çalışıldığı görülüyor. Hakikatin tek boyutlu, basitçe anlaşılır, siyah beyaz bir mesele olmadığının, birçok veçheye sahip olduğunun ve girift ilişkiler çözülmeden anlaşılamayacağının altı çiziliyor. Mesela kitabın 14. sayfasında Marks ve Max Weber’in birbirlerine ters düşüyormuş gibi görünen yaklaşımlarının aynı anda doğru ve geçerli olabileceği şu satırlarla anlatılıyor:

“Günümüzün ilerlemiş tarih araştırmaları, toplumsal ve ekonomik yapının dinleri yaratmadığını, ama kitlelerin dini inanç ve telakkilerini geniş ölçüde yönlendirebileceğini gösterdiği gibi, dini inanç ve telakkilerin de kitlelerin toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatlarını çok derinden etkileyebileceğini göstermiştir.”

Kitap değişik zamanlarda yazılmış çeşitli makaleler ve bazı bildiri metinlerinden oluştuğu için bütünlük ve üslup noktasında bazı sıkıntıların olduğunu söylemek lazım. Mesela bazı makalelerde uzun, bitmek bilmez dipnotlar varken bazılarında sadece tek tük referanslar göze çarpıyor. Kitabı okurken sayfanın yarısını kaplamakla kalmayıp sonraki sayfada devam eden birçok dipnotun neden asıl metnin içinde olmadığını merak ediyorsunuz. Bu arada dipnotların çok zengin bir bibliyografya sunduğunu da belirtmek gerekiyor. Ocak, iyi bir akademisyenden beklenecek şekilde bahsettiği konularda derinlemesine araştırma yapmak isteyenlere çok sayıda kaynak gösteriyor. İngilizce, Fransızca ve Almanca kaynaklara verilen referanslar, yazarın bu dillere hâkim olduğunu ve birinci elden (tercümelere ihtiyaç duymadan) bu kaynaklara erişebildiğini gösteriyor.

Ocak’ın üslubuna aşina olmayan, onu ilk kez okuyan okurların dikkatini, uzun ve birbirlerine atıflarla sıkı sıkı bağlı cümle ve paragraflar mutlaka çekecektir. Neredeyse her paragraf önceki paragraflarda geçen bazı yargılara yahut bilgilere işaret ediyor. Böyle olunca, dikkatiniz dağılıp anlamadığınız paragrafı baştan okumak yerine birkaç paragraf geriye gitmeniz gerekebiliyor. Çok uzun cümlelerin de okuyucunun işini kolaylaştırdığını söylemek mümkün değil.

Acaba değişik zamanlarda yazılmış çeşitli yazılardan oluşan bir eser olduğundan mıdır bilmiyorum ama kitapta okuyucuları zaman zaman usandıracak tekrarlar bekliyor. Ocak sıklıkla “monografik çalışmaların eksikliğinden”, “makro bakışın” verdiği perspektifin yetersizliğinden, “Türk tarihçiliğinin zayıflığından” dem vuruyor. Bir de bir müddet sonra –en sonda yazılan iki makale hariç tutulursa- hemen her makalenin aynı fikirlerin, görüşlerin başka şekilde ifadesi olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz.

Yine dikkat çeken bir husus da, kitabın neredeyse tümünde hissedilen “yakınma tonu”. Ocak’ı sürekli şikâyet ederken görüyoruz. Araştırmacıların bilgisizliğinden, devlet adamlarının cehaletinden, radyo ve televizyonlara çıkan tartışmacıların niteliksizlerinden, akademisyenlerin altyapı eksiklerinden, tarih, sosyoloji ve lisan bilmemelerinden sürekli yakınan bir yazar görüntüsü çiziyor Ocak. Bu görüşleri tamamen haklı olsa bile okuyucunun canını sıkacak ve dikkatini dağıtacak kadar çok tekrarlanıyor.

Ocak kitabında, Türklerin İslam’ı nasıl benimsedikleri, tarih içinde nasıl anladıkları ve yorumladıkları, devlet ve siyaset, toplum ve kültür temelinde hayata nasıl geçirdikleri, ondan ne gibi özellikler aldıkları, ona ne gibi özellikler kazandırdıkları, Türk sosyal hayatında İslam’ın bir inanç, ahlak ve kültür sistemi, bir toplum nizamı, bir dünya görüşü olarak nasıl bir yer işgal ettiği ve gelecekteki konumu gibi konuları çalışmalarının odağına koyduğunu söylüyor. Bu konular –ki kendisi yer yer bunlar için “problemler” ifadesini kullanıyor- bilimsel olarak ele alınıp çözüme kavuşturulmadan bugün yaşanan çatışmalara çare bulunamayacağını ileri sürüyor. Türklerin Müslüman oluş süreçleriyle ilgili bildiklerimizin genellikle mitlerden ibaret olduğunu söyleyen yazar, mesela Türklerin eski –Gök Tanrı- inancına zaten büyük benzerlik gösteren İslam’ı kolayca ve kitleler halinde kabul ettiklerine dair yaygın kabul gören görüşün bilimsel dayanaktan mahrum olduğunu dile getiriyor. Türklerin İslam’la tanışmaları konusunda en geçerli bilgi kaynağı sayılan, İbn Fadlan ve Ebu Dülef gibi Arap seyyahların yazdıklarının bile yeterli olmayabileceğini, bunları 10. Ve 13. yüzyıl Arap ve Fars coğrafyacıları ve tarihçilerinin ve hatta belki Çin kaynaklarının verdikleri bilgilerle desteklemek gerektiğini belirtiyor.

Ocak’a göre 16. asra kadar heterodoks kesime karşı herhangi bir baskı siyaseti gütmeyen Osmanlı merkezi yönetiminin, birden çok sıkı bir denetim politikası uygulamaya başlamasının sebebi, teolojik bir çatışmadan ziyade, siyasi, yani Safevi propagandasına karşı kendini ve topraklarını savunma amacına yönelik bir hamle olarak değerlendirilmelidir.

Ocak, “Heterodoks İslam” yorumunun en dikkat çekici yanı olarak, göçebe Türkler arasında İslam’dan önce mevcut olmuş bulunan bazı dinlerin kalıntılarını Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan bir zaman ve mekân boyutunda İslami kavramların içinde birleştirip yoğurarak kendiliğinden tabii bir şekilde oluşan bir senkretizm (bağdaştırmacılık) olmasını görüyor. Bunun çok tabii bir sonucu olarak da, bu İslam yorumunun Sünni İslam gibi ince ince işlenmiş ve gelişmiş, sistematik yazılı bir teolojisi olmadığını ve hiç bir zaman da olmayacağını ileri sürüyor. Heterodoks İslam yorumunu benimseyenlerin, ağır tabiat şartları altında sürdürülmekte olan konar-göçer hayatta uygulanması çok zor görülen şer’i emir ve yasakları pek ciddiye almadıklarını, onların yerine eski ritüelleri İslam cilası altında yaşattıklarını söylüyor.

İslam, Türklerin yaşadığı coğrafyaya İran mistikleri üzerinden geçerek ulaşmış olduğu halde sağlam bir medrese geleneğinin oldukça erken sayılabilecek bir devirde Maveraünnehir’e girdiği tespiti çok önemli görünüyor. Karahanlılar devrinde, Buhara, Semerkand, Merv gibi büyük kültür merkezlerinin kısa zamanda Sünni İslam teolojisinin ve fıkhının tedris edildiği medreselerin ocağı olması, Buhara’nın, İslam dünyasının en büyük hadis âlimlerinden birisini ve Sünni İslam’ın iki büyük inanç mezhebinden birinin (Matüridilik) kurucusunu yetiştirmiş olması bu tespiti destekliyor.

Ahmet Yaşar Ocak, tarihsel perspektif içinde tasavvufun, bizzat teorik çerçevede İslam’ın içinden doğan bir mistik vakıa olmaktan ziyade, zühd hareketinin, İslam’ın ilk yüzyılından itibaren, önce Emevi, sonra Abbasi İmparatorluğu’nun alabildiğince geniş toprakları üzerinde, yani İran ve eski Mezopotamya’daki özellikle Budizm, Maniheizm gibi dinlere dayalı Hint-İran mistik kültürleriyle, Hellenistik dönemin Gnostik ve Neoplatonik felsefi etkileriyle ve nihayet köklü bir Yahudi ve Hıristiyan mistik geleneğinin kalıntılarını taşıyan Mısır ve Suriye bölgelerindeki mistik kültürlerle birleşerek yarattığı bir sentezin ürünü olduğunu da ileri sürüyor.

Özellikle heterodoksi hakkındaki bilimsel, orijinal ve cesur çalışmalarıyla temayüz ettiği görülen Ahmet Yaşar Ocak’ın diğer eserlerinin de kesinlikle okumaya değer olduğu anlaşılıyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.