Akıldan Kaçarken Sezgiye Tutulmak

İnsanın hayatta mesafe almak için hem aklına hem sezgilerine ihtiyacı var. Kuş misali göklerde süzülebilmemiz için bizlere her iki kanadımız da lazım.

Aklımız, bizi biz yapan, hayatımızı anlamlı kılan ama aynı zamanda kolayca aldatılabilen bir cihaz. Öte yandan sezgilerimiz, ne kadar güvenilir ne kadar “içten” görülürse görülsün en az aklımız kadar aldatılmaya müsait.

“Yeni karşılaştığımız meseleler karşısında nasıl bir karar vereceğimizi aklımız mı belirler yoksa sezgilerimiz mi” sorusu insan tabiatını tanıyıp anlamaya çalışan bilim adamlarının kafasını uzun zamandır meşgul ediyor.

Seksenli yılların başına kadar verdiğimiz duygusal tepkilerin bile bir anlamlandırma sürecinin mahsulü olduğu, yani karşılaştığımız meseleleri önce rasyonel olarak anlamlandırdığımız, sonra onlarla ilgili bir tutum geliştirdiğimiz yaygın olarak kabul ediliyordu.

Polonya asıllı Amerikalı sosyal psikolog Robert Zajonc, 1980 yılında ortaya attığı Duygusal Öncelik Teorisi (Affective Primacy Theory) ile mekanizmanın çoğu zaman böyle çalışmadığını ileriye sürdü. Bir konuda alacağımız tutumu oluştururken bazen rasyonel değerlendirmeleri atladığımızı, tamamen hislerimizle karar verdiğimizi söylüyordu. Bir kıyafeti beğenirken, hayat arkadaşımızı seçerken, ormanda yalnız yürürken işittiğimiz hışırtıdan korkup kaçarken sezgilerimizin aklımızın önüne geçtiğini anlatıyordu.

Birisine âşık olduğumuzda aklımız büyük oranda devre dışı kalır. Bu durumda dümenimizi kalbimize bırakır, aklımızı sadece hislerimizle yaptığımızı seçimlere dayanak bulmak, bulamadıysak “uydurmak” için kullanırız. Müslüm Gürses’in meşhur “hangimiz sevmedik” şarkısında söylediği gibi:

Aşığın gözü kör
Kulağı sağır
Doğruyu yanlışı
Ondan bilmedi

 

 

Bayıldığı bir arabayı almaya kafaya koyan birisinin, o arabanın benzin tüketiminin yahut motor kalitesinin diğerlerinden görece üstün olduğuna dair bir şeyler bulmak için araştırma yapması da buna benzer.

Zajonc’un ileri sürdüğü teoriye cevap, başka bir Amerikalı psikolog olan Richard S. Lazarus’tan geldi. Lazarus, Zajonc’un yanıldığını, onun sezgisel karar dediği şeylerin de aslında akılla yürütülen bir sürecin neticesinde ortaya çıktığını söyledi. Ona göre Zajonc’un hatası, karar sürecini algıda elde edilen anlamsız veri parçalarının işlenerek anlamlı hale getirildiği ve daha da ileri seviyede işlenerek kararın oluşturulduğu mekanik bir süreç olarak tanımlamaktan kaynaklanıyordu. İnsan zihninin bir bilgisayar gibi her adımda yalnız bir veri parçası işleyebilen bir cihaz gibi düşünülmesi yanlıştı.

Konu yıllarca tartışılmaya devam etti. 2012 senesinde Hollanda ve Amerika’dan Vicky Tzuyin Lai, Peter Hagoort ve Daniel Casasanto isimli üç araştırmacı “Affective Primacy vs. Cognitive Primacy: Dissolving the Debate” başlıklı makaleleriyle bu tartışmayı bitirdiler. Sinirbilim (neuroscience) yöntemleriyle deneyler yapan araştırmacılar her iki yaklaşımında her zaman geçerli olmadığını, aslında “sezgi mi önce gelir akıl mı” sorusunun yanlış bir soru olduğunu ortaya koydular.

Bütün bunları elbette bir sebepten anlattım.

Son zamanlarda çevremde birçok insanın geleneksel anlamıyla dinden soğuduğunu, bazılarının yavaş yavaş ibadetlerini terk ettiğini, bir kısmının ise inancını tamamen kaybetme noktasına geldiğini görüyorum.

Din konusunda tutumlarını değiştiren bu insanların hangi zihni (bilişsel-cognitive) ve hissi (sezgisel-affective) süreçler neticesinde bulundukları noktaya geldikleri sorusuna bir cevap arıyorum.

Bahsettiğim insanların önemli bir kısmı, kendini dindar olarak tanımlayan kimselerin yanlışlarını gördükleri için dinden uzaklaştıklarını söylüyorlar. Buradan dindarlık konusundaki bugüne kadarki tutumlarının aklî olmaktan çok hissî olduğu anlaşılıyor zira değişen, inandıkları dinin kuralları değil, onu yaşama iddiasındaki kitlenin tutumları. Yani akılla algılanan kısımda bir değişiklik olmadığı halde hislerle bağlanılan kitledeki değişiklik tutumlarında değişikliğe yol açıyor.

Diğer bir kesim ise din hakkında belli bir zamana kadar öğrendiklerinin otantikliğini sorgulayarak çıktıkları bir yolda, önce deizme sonra da nihilizme doğru savruluyorlar. Bu ikinci grubun tutumlarının aklî temelde oluştuğunu söylemek daha doğru görünüyor.

Üçüncü bir grup var ki çok enteresan: İnancını kaybetmemek için zihinsel mekanizmalarını, tutum alma yöntemlerini değiştirmeye çalışanlar. Aklın yerine sezgiyi ya da sezginin yerine aklı ikame ederek imanını kurtarmayı deneyenler!

Tamamen rasyonel düşünceyi benimsemiş olduğu halde “aklını rafa kaldırıp” hayatının dümenini (kendisi ya da bir mürşid-i kamil’e ait) sezgilere bırakmaya çalışanlar olduğu gibi, sezgiler üzerine kurguladığı hayatının kocaman bir yalandan ibaret olduğunu “anlayarak” inancını rasyonel bir temele oturtmaya gayret edenler var.

Alman filozof Schopenhauer hür irade konusunda şöyle demişti: “Der Mensch kann zwar tun, was er will. Er kann aber nicht wollen, was er will.” (İnsan tabi ki istediğini yapabilir. Yalnız ne isteyeceğini belirleyemez.) Sanırım inancımız da (diğer her şey gibi) Allah’ın bizlere bir lûtfu. Üstelik devamlılığı da garanti olmayan bir lûtuf bu. O yüzden her Müslüman’ın, peygamberimizin dilinden düşürmediği duasını sık sık tekrarlamasında büyük fayda var:

“‏يا مقلب القلوب ثبت قلبي على دينك‏”

“Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allahım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.”


Kaynaklar:

Feeling and thinking: Preferences need no inferences (Robert Zajonc):  http://sites.google.com/site/comm792sdsu/home/class-files/Zajonc.pdf
On the Primacy of Cognition (Richard S. Lazarus):  http://www.ibl.liu.se/student/kognitionsvetenskap/729g02/filarkiv/ht11/1.297567/lazarusprimacy.pdf
Thoughts on the relations between emotion and cognition (Richard S. Lazarus):  http://gruberpeplab.com/3131/Lazarus_1982.pdf
Affective Primacy vs. Cognitive Primacy: Dissolving the Debate: 
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3398397/

Robert Zajonc: https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Zajonc
Richard Lazarus : https://en.wikipedia.org/wiki/Richard_Lazarus
Arthur_Schopenhauer: https://de.wikipedia.org/wiki/Arthur_Schopenhauer
Hadis: https://sunnah.com/riyadussaliheen/17/25


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayımlanmıştır.

Reklamlar

Büyük Balık Küçük Balık

Büyük Balık Küçük Balık

1789 Avrupa feodalitesinin ölüm çanı, bütün feodalizmlerin ölüm çanıdır. Büyük endüstri ve kapitalizm.
Sanayiini kuran üç büyük ülke kapitalizmin Üçüncü Dünya’da kurulmasına izin vermez ve onları pazarı haline getirir.

Cemil Meriç – Sosyoloji Notları (s. 177)

Batıda, özellikle Amerika’da vahşi kapitalizmin istinad ettiği felsefi temellere katkı sağlayan en önemli isimlerden birisi Herbert Spencer’dir. 19. Asır Batı düşüncesinde son derece derin izler bırakan Spencer’in ismi “Sosyal Darwinizm” kavramıyla beraber anılır. “En uygun olanın hayatta kalması” fikrini, Darwin’in meşhur kitabı “Türlerin Evrimi” yayınlanmadan yedi sene önce ifade etmiştir. Tıpkı doğa gibi toplumların da doğal ayıklanma, hayatta kalma ve adaptasyon süreçleriyle ilişkili, belirli temel “evrim” yasalarına göre geliştiklerini öne sürer. 1884 tarihli “The Man Versus The State” isimli eserinde, insanları doğal ihtiyaçları doğrultusunda destekleyen tüm yasal düzenlemelerin, insan doğasının son derece yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını iddia eder. İnsanlara hastalık ya da yaşlılıkları sırasında verilen bakım hizmetlerinin (sosyal yardımların), maddi imkân bulamayanların çocuklarının eğitiminin devlet tarafından üstlenilmesinin, bu yanlış anlaşılmanın neticesinde ortaya çıktığını söyler. Ona göre bu destekler, tabiatın işleyişine (hatta yaradılış sırrına) yapılmış sunî, yanlış müdahalelerdir. Hayvanlar, hayatın zorlukları karşısında nasıl yalnızlarsa ve nasıl kendi başlarının çaresine bakmak zorundalarsa insanlar da öyledir. Evrime göre zayıfların elenmesi güçlülerin hayatta kalması tabîi ve “normal” olandır. Anormal olan buna müdahale etmektir. Zayıf ve hastalıklı olanın desteklenerek yaşatılması “insanlık” gereği gibi görülse de olumsuz neticeler doğurur. İçindeki “hastalıkları”, “zayıflıkları” doğal olarak elimine edemeyen toplumun sağlığı bozulur.

Spencer’in yaklaşımının, yukarıda anlatılanlara uyumlu başka bir yansıması da “Laissez faire” fikridir. “Bırakınız yapsınlar” anlamına gelir. Devletin ekonomik ve sosyal hayata asgari seviyede müdahalesini öngörür. Zira ona göre devletin her müdahalesi, her sosyal planlama ve kontrol çabası, kendi tabîi mecrasında akan evrim sürecine müdahale olacaktır.

Spencer’in toplumsal evrim anlayışına göre, insan toplulukları basit kabile birimlerinden karmaşık yapılara doğru evrimleşir. Uyum sağlayamayanlar, zayıflar, yetersizler, daha gelişmiş ve saldırgan topluluklar karşısında yavaş yavaş yok olurlar. Yalnız yaşayan mağara adamının kabile üyesi karşısında, kabile üyesinin çiftçi karşısında, çiftçinin fabrikatör karşısında şansı yoktur. Aynı şekilde, Roma, Hint ve Çin imparatorlukları da İngiltere ve Almanya gibi Avrupalı güçlerin gerisinde kalacaklardır. Kadim savaşçı toplumlar, varlıklarını sürdürebilmek için Romalıların Gotlar ve Vandallara yaptıkları gibi rakip komşularıyla savaşmak zorundayken, daha gelişmiş sanayi toplumları, savaş ve çatışma yerine, ekonomik rekabet sayesinde barış içinde evrimleşirler.

Toplumları, farklılaşmamış, uzmanlaşmamış, herkesin hemen her işi yaptığı ilkel bir topluluktan, fertlerin uzmanlaştıkça birbirlerine bağlılıklarının arttığı, karmaşık, farklılaşmış yapılara doğru evrimleşen canlı bir organizmaya benzetir Spencer. Nasıl insan vücudundaki hücrelerin bir kısmı “uzmanlaşarak” beyin, kulak, el, ayak gibi vazgeçilmez özel işlevler kazanıyorsa, gelişen toplumlarda yer alan insanlar da çeşitli alanlarda uzmanlaşırlar. Nihayet herkesin birbirinin uzmanlığına ihtiyaç duyduğu, hatta bağımlı olduğu, “dengeli” bir toplum ortaya çıkar.

Spencer’in teorisi, birçok ırkçı ve insanlık dışı radikal görüşleri beslediği için yirminci asrın başında gözden düşmüş görünse de -özellikle Amerika’da- bir tarafıyla alttan alta yaşamaya devam etti.

Spencer’in evrimsel organizmacı bakışı çerçevesinde, eleştirel bir argüman üretecek olursak, İngiliz sosyoloğun “kanser” problemini göz ardı etmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Bilindiği üzere hastalıklı kanser hücreleri kontrolsüz olarak bölünmeye, çoğalmaya başlarlar. Bu da erken teşhis edilip tedavi edilmezse organizmayı ölüme götüren bir süreçtir. Kanser hücrelerinin yüksek hayatta kalma performansları “sağlıklı” olduklarını göstermez. Bu çerçevede “bırakınız yapsınlar” anlayışının da doğru yaklaşım olmadığı ortadadır.

Peki, bu analoji gerçek hayatta neye tekabül ediyor?

Kapitalist dünyada “uzmanlaşmış” şirketlerin nasıl hudut bilmez bir iştiha ile güçlerini, nüfuzlarını arttırmaya çalıştıklarını hatırlayalım. Bir teknoloji şirketi olan Google’ı ele alalım mesela. Bir arama motoru üreterek belli bir alanda “uzmanlaşan” şirket, milyarlarca dolarlık internet reklam pastasının büyük bir bölümünü kontrol etmeye başlamış vaziyette. Haritacılıktan eğitime, yayıncılıktan iletişime, turizmden pazarlamaya, tercümeden espiyonaja google’ın girmediği alan kalmadı neredeyse. Google bu alanlarda sadece “mevcut oyuncular arasında yeni bir oyuncu” olarak bulunmuyor. Dev cüssesiyle, tarihin bugüne kadar görmediği maddi gücüyle, hedefleyip girdiği sektörün kadim aktörlerini de kısa sürede devre dışı bırakıyor.

Bir başka örnek de 1997 yılında internetten kitap satışı ile işe başlayan Amazon. Amazon 2017 itibarıyla 430 milyar dolarlık değeriyle en yakın rakibi Wal-Mart’ın iki katı değerinde. Çalışan sayısı 2016 itibariyle 350.000’e dayanan dev perakendeci şirketi yakalayabilecek hiçbir alternatif bulunmuyor. Amazon da, Google gibi sayısız farklı uzmanlık alanına el atmış durumda.

Lafı uzatmaya gerek yok. Dev şirketler çılgınca bir hızla –adeta kanser gibi- dünyaya yayılıyorlar ve güçlendikçe kontrol edilebilir, denetlenebilir olmaktan çıkıyorlar. Bunun “doğallıkla” izahı mümkün değil. Artık serbest rekabet şartları oluşamıyor. Dünyada alternatif bir şeyleri sessizce geliştirebileceğiniz bir kuytu köşe de kalmadı artık. Son bir çare olarak, yüksek teknolojinin sunduğu imkânlardan yararlanmak isteseniz, ihtiyaç duyacağınız “beyinleri” sizden çok önce bulup, sizin asla ulaşamayacağınız rakamlara kiralayan yahut satın alan “rakibiniz” karşısında şansınız sıfıra yakın oluyor.

İnternetin dünyayı küçültüp birleştirdiği bir çağda, Spencer’in öngördüğü “organizmanın” artık bütün dünya olduğu söylenebilir ve maalesef bu organizmanın sağlığı hızla bozuluyor. Herhalde bu dakikadan sonra ancak yeni Davut ile Calut mucizeleri beklemekten başka çaremiz yok.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayımlanmıştır.

Sosyalsiz Topluma Doğru

Sosyalsiz Topluma Doğru

Fransız sosyolog Alain Caillé, toplumsallaşma tarzlarını birincil ve ikincil olarak ikiye ayırır. Caillé’nin sınıflandırması bir yandan Durkheim’ın mekanik ve organik iş birliği ayrımına, bir yandan da Tönnies’in ortaya attığı ve Weber’in de sosyal ve tarihi değişimleri vurgulamak için kullandığı gemeinschaft-gesellschaft dikotomisine paralellik arz eder. Bu dikotomiye göre toplumsallaşma iki temel kategoride incelenebilir:

  1. Kişisel sosyal etkileşimler ve bu etkileşimlere dayalı roller, şahsi değerler ve inançlar çerçevesinde oluşan toplumsallaşma (gemeinschaft, community, cemaat).
  2. Dolaylı etkileşimlere dayalı gayri şahsi roller, resmi değerler ve inançlar temelinde gerçekleşen toplumsallaşma (gesellschaft, society, cemiyet).

Weber de 1925 yılında yayınlanan “Wirtschaft und Gesellschaft” isimli eserinde, “gesellschaft” kavramını kendi rasyonelleşme fikri çerçevesinde, “karşılıklı rızaya dayalı rasyonel anlaşma”  olarak tanımlamıştır.

Weber, rasyonelleşmeyi ve beraberinde getirdiği “büyübozumunu” (entzauberung, disenchantment) insanlığın kaçınılmaz kaderi olarak görmüştü. Alain Caillé, bu değişimin insanlığı sürükleyip getirdiği noktadan bakarak yeni değerlendirmeler yapıyor. Caillé’ye görüşlerini, Emile Durkheim’ın yeğeni ve entelektüel varisi Marcel Mauss’un 1925 yılında yazdığı “Essai sur le don” (Vermek Üzerine Makale) isimli eserinden hareketle geliştiriyor. Caillé, Mauss’un bu eserinde yer verdiği, ilkel toplumların –sosyal sözleşme üzerine kurulan modern toplumların aksine- piyasa ya da sözleşmelere bel bağlamadıklarını ortaya koyan bulgularına dikkat çekiyor.

Birincil toplum, aile, arkadaşlık, sevgi ve irtibatların dünyası ve bu dünyada insanın kişiliği işlevinden daha önemligörünüyor. İkincil toplumda ise insanların işlevleri (fonksiyonları) kişiliklerinden önde geliyor. Sizden beklenen “işi” yaptığınız müddetçe kim olduğunuzun pek de önemi yok.

Peki, modern toplum birincil toplum ilişkilerinin tamamen yok edildiği bir vasat mı?

Caillé, bugün içinde yaşadığımız modern toplum her ne kadar tamamen çıkar odaklı görünürse görünsün, yukarıda bahsi geçen iki sosyal ilişki türü arasında sürekli gidip geldiğimizi söylüyor.

Modern toplumda, fakirlere, hastalara, yetimlere sahip çıkmak adına oluşturulan, mesela ülkemizdeki SGK, Darülaceze gibi “sosyal” müesseseler, “karşılıklı rızaya dayalı bir rasyonel anlaşma” çerçevesinde toplanan fonlarla işliyorlar. Ama buna rağmen kâr odaklı olarak kuruldukları şüphesiz olan bazı firmaların “sosyal sorumluluk” ismini verdikleri girişimlerine de şahit oluyoruz. Mecburiyetleri olmadığı halde yardım organizasyonları yaptıklarını, maddi sıkıntılardan dolayı okuma imkânı bulamayan gençlere burslar verdiklerini işitiyoruz.

Caillé bilinen tüm politik ideolojilerin, talebin sonsuz kaynakların yetersiz olduğu ve cevabın sürekli ekonomi büyümede olduğu varsayımından hareket ettiklerini ancak “sürekli büyümenin” artık mümkün olmadığı bir noktaya vardığımızı ileri sürüyor. Sürdürülebilir bir demokrasi için sürekli daha fazlasını “almak” fikrinden uzaklaşarak “verme ruhunu” geliştirmemiz gerektiğini söylüyor.

Diğer bir Fransız sosyolog olan Robert Castel, 1995’te yayımlanan “Les métamorphoses de la question sociale – Une Chronique du salariat.” (Sosyal Sorunun Dönüşümleri) isimli kitabında, Caillé’nin fikirlerinden hareketle “sosyalsiz toplumlar” (sociétés sans social) kavramını ortaya atıyor. Castel’e göre “sosyalsiz toplum”, birincil toplumsallaşma tarzına (sociabilité primaire) özgü düzenlemelerle, yani aileye/komşuluğa/cemaate dayalı ya da mesleki temelde kendiliğinden örülmüş karşılıklı bağımlılık ilişkilerini esas alan ve üyeleri arasındaki bağları kurarken uzmanlaşmış kurumlara/kişilere başvurmayan bir yönetim anlayışıyla idare edilen toplumlardır.

Castel, “sosyalden” yoksun olan toplumun, aynı zamanda “ekonomikten” de, “politikten” de ve “bilimselden” de yoksun olacağını söylüyor. Çünkü ekonomiye, politikaya ve bilime özgü pratikler, ancak belirli bir uzmanlaşma düzeyine sahip kurumlarla mümkün olmaktadır. Oysa birincil toplumsallaşma tarzı bu kurumlara ihtiyaç duymaz. Bir toplumun “sosyal” hale gelmesi ancak ikincil toplumsallaşma tarzının (sociabilité secondaire) gelişimiyle mümkün olabilir.

Bu tanımlar ışığında Türkiye toplumuna “sosyal” ya da “sosyalsiz” demek mümkün müdür?

Yukarıda bahsi geçen Sosyal Güvenlik Kurumu, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Darülaceze Müessesesi, Kadın Sığınma Evleri gibi organizasyonlar mevcut ve işler halde olduklarına göre Türkiye toplumuna “sosyalsiz” bir toplum demek haksızlık olur.

Öte yandan hiç de azımsanmayacak sayıda olan ve her geçen gün yenilerinin kurulduğunu gördüğümüz yardım derneklerinin, daha çok aile, inanç, asabiyet gibi birincil toplumsallaşma tarzına temel teşkil eden kavramlarla açıklanabilecek mevcudiyetlerinden de sarfınazar edemeyiz.

Bir de ülkemizde yaşanan 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, özellikle siyaset kurumunda birincil toplumsallaşma tarzına doğru giderek artan bir yöneliş olduğu aşikâr.

Öyle görünüyor ki –tam olarak Caillé’nin dediği tarzda olmasa da- Türkiye toplumu da iki sosyal ilişki türü arasında sürekli gidip geliyor.

“Yerlilik” bizi sosyalsiz bir toplum olmaya doğru mu sürüklüyor?

Ülkemizde siyaset, bürokratik vesayeti -verilen uzun ve zorlu savaş neticesinde- mağlup ederek etkisizleştirmeyi başardı. Bu demokrasi adına olumlu bir gelişme sayılabilir. Ancak bu gelişme, ikincil toplumsallaşma tarzının adeta simgesi olan bürokrasi kurumunu zayıflatarak birincil toplumsallaşma tarzına yönelme sonucunu da doğurdu. Bürokrasi ile verilen mücadelede halk kitlelerinin desteğini kazanabilmek ya da muhafaza edebilmek için bürokrasinin “yerli olmayan”, “düşman güçlerle sinsice işbirliği yapan”, “milli iradeyi tanımak istemeyen” kişilerden oluştuğu tezi yoğun şekilde işlenmişti. 15 Temmuz darbesi ve sonrasında yaşananlar da bu iddiaların iddia olmaktan çıkarak can yakıcı bir hakikat şeklinde tecessüm ettiği bir süreç oldu. Bir takım harici mihrakların maşası olarak milli iradenin temsilcilerini devirmek isteyen askeri ve sivil bürokratlar, ellerinde dumanı tüten suç aletleriyle kıskıvrak yakalandılar. Böyle olunca bürokraside çok geniş çaplı tasfiyeleri yapabilmenin yolu da açıldı. Bu tasfiyeler yapılırken, en başta suçun şahsiliği gibi en temel hukuki/rasyonel ilkeler yer yer ihlal edildiği halde ortaya meşru bir toplumsal tepki çıkamadı.

Tasfiyelerle boşalan kadrolara yeni kimselerin istihdamında da artık ikincil toplumsallaşma tarzının olmazsa olmaz ilkelerinin terkedilmeye başlandığını görülüyor. “Kurumsallık”, “uzmanlık”, “rasyonellik”, “meritokrasi”, “liyakat” gibi kavramlar bugün artık hayli gözden düşmüş vaziyette. Bugünün revaçta kavramları, “aile”, “sadakat”, “güven” gibi birincil toplumsallaşma tarzına ait kavramlar oldu.

Aslında rasyonel, kurumsal, ilkesel sosyal etkileşim ağlarını çöpe atmadan aile, millet, itimat, kardeşlik gibi birincil toplumsallaşma tarzına ait değerlerin müspet yönlerini hayatımıza katacak türden bir “yerliliğin” üretilip üretilemeyeceği araştırılabilirdi. Mesela güçlü aile/akrabalık bağlarının ister istemez üreteceği nepotizmi, “kul hakkı yememek” gibi yine aynı dünyaya ait başka bir değerle filtrelemek mümkün olabilirdi belki. Yahut aile, kabile, mahalle algısının hudutlarını olabildiğince genişletebilsek, komşusu açken tok yatmakta problem gören inanca açılacak varlık alanı çok müspet neticeler üretebilirdi. “Sosyal” toplumu nötr rasyonalite yerine halkın tüm kesimlerince kabul görebilecek hamiyetververlik gibi, yetime sahip çıkmak gibi “yerli” değerler üzerine kurmayı da deneyebilirdik.

Siyasilerimizin kitleleri de arkalarına alarak öne çıkarttıkları “yerlilik” anlayışı yeni bir tanıma ve muhtevaya muhtaçtır. Bugünkü haliyle kalacak bir yerlilik anlayışı, bizi Caillé’nin tarif ettiği “sosyali” ve onun yanında “ekonomik”i “politik”i ve “bilimseli” de hızla tüketeceğimiz bir yola sokacak gibi görünmektedir.


Bu makale ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Payitaht Abdülhamid!

Payitaht Abdülhamid!

Geçenlerde ilk defa TRT’nin “Payitaht Abdülhamid” dizisinin bir bölümünü seyrettim. Bir müddet seyrettikten sonra maruz kaldım da denebilir…

Bu meşhur dizinin bir bölümünü seyrettim seyretmesine ama gördüklerime, işittiklerime inanamadım! Aman yarabbi!  Ne facia! Ne rezalet! Ne pespayelik!..

Abartıyor muyum? Neden böyle feveran ediyorum? İzah etmeye çalışayım:

“Payitaht Abdülhamid” çok zayıf bir propaganda dizisi olmanın ötesinde diziyi üreteninden kabul edip yayınlayanına kadar birçok insanın ne kadar problemli bir zihin yapısına, nasıl marazi bir yakın tarih tasavvuruna sahip olduklarını gözler önüne seriyor.

Her şeyden önce bu televizyon dizisinin, sinema-tv tekniği açısından berbat bir iş olduğunu söylemek lazım. Oyunculuk kalitesi sıfıra yakın. İlkokul müsameresi tadında. Seyrettiğimiz şeye dizi film demek zor. Zira iki buçuk saat sürüyor. Böyle olunca Türk dizilerinin klişeleri olan uzun uzun bakışmalarla, kimi anlamsız, kimi gereksiz diyaloglarla zaman dolduruluyor.

 

Genel olarak Türk dizilerindeki maluliyet burada da derhal kendini gösteriyor. Dizideki karakterler karşı karşıya gelip uzun uzun konuşuyorlar. Ama sadece konuşuyorlar. Halbuki gerçek hayatta nadiren “sadece” konuşuruz. Hemen herkes konuşurken bir yandan başka bir işle uğraşır. Çevrenizi inceleyin. Günlük hayatta insanlar araba sürerken, yürürken, bir yerleri temizlerken, bir şeyleri tamir ederken, gözleriyle bir şeyleri takip ederken, sigaralarını tüttürürken, gözlüklerini temizlerken, en azından ellerinde bir şeyle oynarken konuşurlar. Payitaht Abdülhamid’in oyuncuların konuşmaktan başka yapacak hiçbir şeyleri yok! Sadece ve sadece birbirlerinin yüzlerine bakıp konuşuyorlar.

Bütün dizi boyunca -nedense- mütemadiyen oturduğu yerde âsâsına tutunarak konuşan, huzuruna gelen yerli yabancı herkese ayar veren asık suratlı, şişman, mafya babası kılıklı bir Abdülhamit tipi var. Alman imparatoru Wilhelm onun en büyük hayranı. Abdülhamit’e yağ çekip duruyor. “Siz bütün dünya için büyük bir talihsiniz!” yahut “her şeyi kuşatan dehanıza teslim oluyorum”, “sömürgeci devletlerin önünde durabilecek tek siyasi zekâ sizsiniz” falan diye tiradlar atıyor. Ne zaman “Padişahım öl de ölelim, emrindeyiz” diyecek diye bekliyorsunuz.

Tarihi dizi çekmek gibi bir iddianın sahibiyseniz bundan çok daha fazla çaba göstermeniz gerekir. Kurgunuzu gerçekçi bir zemine oturtmak için, devrin insanları nasıl konuşurdu, ne yerdi, ne içerdi, nerede nasıl giyinir, nasıl vakit geçirirlerdi araştırmanız gerekir.

Konuşmaların içine “lakin”, “âlâ”, “havadis”, “temin ederim”, “mesele”, “tedbir”, “tertip” gibi birkaç kelime karıştırmayı dönemin atmosferini yansıtmak için yeterli gören yapımcılar maalesef bu konuda da fena halde çuvallıyorlar.

Kostümler, zaten eğreti duran karakterleri iyice karikatürleştiriyor. Tüm Osmanlı bürokratları garip bir şekilde her daim tören kıyafetleri içinde geziyorlar. Başka kıyafetleri yok gariplerin. Evde bile tören kıyafetlerini çıkartmıyor paşalar. Kadınların kıyafetleri zaten ayrı bir hikâye. Bu diziyi izleyenler 1880’lerde hizmetçisinden sultanına kadar tüm Osmanlı kadınlarını Parisli modacıların giydirdiğini sanır. İster bir çiftlikte çamur içinde gezsinler ister yataktan yeni kalkmış olsunlar tüm kadınlar inanılmaz süslü kaftanlar içinde süzülüyorlar. İsterse çocuklarıyla evlerinde yemek yiyor olsunlar, ister yatmaya hazırlanıyor olsunlar her daim başları örtülü. Kimsenin “ev hali” yok anlayacağınız. Bir de kapalı ortamlarda bile şapkalarıyla oturan İngilizler var. Onları da unutmamak lazım.

Dizide devlet-i âliye, adeta mafya gibi tasavvur ediliyor. Padişah bir mafya babası, paşalar tetikçiler! Mesela Abdülhamit Han, bir paşasını gizlice, diplomatik dokunulmazlığı olan duyun-u umumiye şefini tartaklaması için görevlendiriyor! Görevlendirilen paşanın ismi Kemalettin. Polat Alemdar’ın dedesi olması pek muhtemel olan bu Kemalettin paşa, duyun-u umumiye şefini tek başına dolaşırken yakalayıp bir tenhaya çekerek (!) “devlete ihanet eden böyle cezalandırılır” diye sokak arasında dövüyor. O anda diplomasi sanatının zirvesini(!) yakalıyor, tüm dünyaya bu iş nasıl yapılır gösteriyoruz! Paşa, dövdüğü yabancı devlet adamına “Eğer ki hünkarımız senin ölmeni isteseydi o an o dakika bir it gibi geberirdin lakin kendisi öyle merhametli ki ahhh ister istemez bize de sirayet ediyor.” diyor. Adam giderken arkasından “Söylediklerimi ezber ettin mi, devlet unutmaz, ihanet edenin cezasını keser.” diye seslenmeyi de ihmal etmiyor. Tabi burada seyircilerin kafası biraz karışsa da sonunda anlıyoruz: Devletimize ihanet etmek için devletimizin vatandaşı olmaya gerek yokmuş demek! İngiliz olsun, Fransız olsun, her milletten her fâni bizim için hain olabilirmiş!

Kurtlar Vadisi’nin hayli etkisinde kalmış olduğu anlaşılan senaristlerimiz burada dursalar iyi! Bakın daha ne fanteziler kuruyorlar:  Yapılan zorbalık kendisine şikâyet edilince Abdülhamit paşasını bizzat kendi sorguluyor. Paşa -hem de kendisini şikâyet eden yabancı diplomatın önünde- yaptıklarını gururla itiraf ediyor. Abdülhamit o anda yabancı diplomatın karşısında bir tiyatro oyunu sergiliyor. Kendi gizli talimatıyla bu işi yapan paşanın rütbelerini söküp adamı sürgüne gönderiyor. Sonra kendisi de paşa olan Kemalettin paşanın babası padişaha gelip niye öyle yaptığını sorunca padişah, mahsustan öyle yaptığını, aslında onu başka bir yere halktan zorbalıkla vergi toplayan düyun-u umumiye kolcularına -elbetteki gayri nizami yöntemlerle- hadlerini bildirmek için gönderdiğini anlatıyor. Şikâyet ettiklerinde, onların yanında azlettiğimiz bir adamın işinden mesul olamayacağımızı söyleyeceğiz diyor.

Bayağılık, sahtekârlık, yalancılık, ilkesizlik, şark kurnazlığı, köylü hilebazlığı yüksek siyaset veya diplomasi mucizesi gibi sunuluyor.

Bu zırvalara, bu yavanlığa, bu kalitesizliğe, bu berbat müsamereye çuvallar dolusu paralar dökerek tarihimize, kültürümüze hizmet ettiğini düşünen var mıdır bilemiyorum. Güçlü siyasetçilerin takdirini kazanmak motivasyonu kendisini daha çok hissettiriyor. Danışmanıyla, senaristiyle, yönetmeniyle, oyuncusuyla, iyi kötü okumuş yazmış bunca insanın kafasından böylesine korkunç bir Osmanlı tasavvuru çıkması ve bu tasavvurun geniş halk kitlelerine aktarılması insana dehşet veriyor.

Denilecek tek bir şey var…

Yazık bu millete…

 

Muhafazakâr Zaman Algısı

Muhafazakâr Zaman Algısı

cemil-meriç-kitapSağa türbedarlık düşer; türbedarlık, yani ezeli değerlerin bekçiliği.

Hangi ezeli değerlerin? İhtilal, istibdadın tasfiyesiydi; müjdeydi, ümitti, gelecekti. Sağ, daima çekingen, daima korkak, daima sevimsizdir. Çekingendir, çünkü maziyi temsil eder; maziyi, yani keyfiliği, kanunsuzluğu. Korkaktır, zira kanlı imtiyazların ve karanlık istismarların mirasçısıdır. Sevimsizdir, hangi mezarlığı ürpermeden seyredebiliriz?

Sağ mezarlık bekçisi. Eskinin devamını ister sağ. Hâlbuki hayatın kendisi daima yeniye müteveccihtir.

Cemil Meriç’in, bu satırlarında sert bir şekilde eleştirdiği “sağ” ve onu karakterize eden “muhafazakâr düşünce”, belli bir tür zaman algısı ile çok yakından irtibatlıdır.

Nedir “zaman algısından” kastımız?

İnsanların benimsedikleri zaman/değişim algısına göre iki temel gruba ayrıldığını söyleyebiliriz:

  1. Zaman ilerledikçe “geliştiğimizi”, “aydınlandığımızı”, “bilgimizin arttığını”, “zenginleştiğimizi”, “akıllandığımızı”, “yontulup inceldiğimizi”, daha önce elimizde olmayan yeni “imkânları” elde ettiğimizi düşünenler.
  2. Mutlak iyi, güzel ve doğru olan ne varsa geçmişte bir zamanlar yaşanıp bittiğini, zaman geçtikçe o mutlak saadet günlerinden uzaklaştığımız için “eksildiğimizi”, “karanlığa gömüldüğümüzü”, “hikmetten uzaklaştığımızı”, “manen fakirleştiğimizi”, “bilgimizin azaldığını”, bir zamanlar avuçlarımızda tuttuğumuz “imkânlarımızı” kaybettiğimizi düşünenler.

“Sağcı”, “muhafazakâr” kavrayışı besleyen zaman algısı, bunlardan ikincisidir.

Marazi bir nostalji hissi, çok kimsenin burnunun direklerini sızlatır. Coğrafyamızda, kendine sol diyenler de dâhil olmak üzere tüm muhafazakârların kendilerine mahsus birer “asr-ı saadetleri” vardır.

Üstelik bu “tatlı hatıralar piyasası”, bir taraftan da gayet kârlı bir piyasa olduğundan mütemadiyen yeni tatlı hatıralar (!) istihsal eden (uyduran desek ayıp mı olur?) bir sanayi de mevzu-u bahisdir!

İkinci algının sahipleri olan muhafazakârlar, saatin tiktaklarıyla birlikte an be an uzaklaşan “güzelliği” olabildiğince “muhafaza” etmeyi kendilerine gaye ediniyorlar. Mümkün olsa zamanda geriye gidecek, o son derece parlak ve saadet dolu günlere, yüreklerini yakan hatıraların sihirli şaşaasına “fiziksel” olarak dönecekler. Bu tatlı mazi hasreti onlar için öylesine yakıcı, öylesine zorlayıcı ki, tabiat kanunlarının fiziksel bir geriye dönüş imkânını ortadan kaldırdığını görmek bile durduramıyor onları! Fiziğin geçit vermediği yerde “meta-fiziğe” sığınıyorlar. Onları bu sürekli artan acılarından kurtarsınlar diye ya rüyalara ya “bast-ı zaman” yapma kabiliyetlerine sahip olduğuna kendilerini inandırdıkları İslami süper kahramanlar olan “evliyalara”, “rical-ül gayb’a” falan müracaat ediyorlar. (Mesela Fethullah Gülen tam da bu sebepten dolayı her perşembe akşamı peygamberimizle ve sahabelerle istişare(!) yapıyordu).

Meşhur tarih profesörümüz Ahmet Yaşar Ocak, Türklerin İslam’la daha ilk tanıştıkları zamanda, içlerinden sadece kendi aralarında değil, bütün İslam âleminde bugün bile büyük hürmet gören İmam Maturidi ve Buhari gibi değerler çıkartmış olduklarını söyler. Ocak, bu müthiş başlangıca rağmen, takip eden zamanlarda, özellikle 600 senelik Osmanlı macerası boyunca yeni “yıldızlar” çıkartmayı başaramadığımıza, sadece durmadan eskilere referans vererek yol aldığımıza dikkat çeker.

Eğer mutlak iyi geride kaldıysa onu arayacağınız yer “an” ya da “istikbal” değil “mâzi” olmak zorunda. Nitekim Osmanlı devletinde, özellikle din sahasında -son asrı hariç tutulursa- üretilen eserlerin neredeyse tamamına yakınının, eski eserlerin şerhlerinden yahut parça parça yeniden bir araya getirilmelerinden ibaret olduğu görülüyor. Çünkü bu kavrayışa göre, zaten yeni olanın daha kıymetli olması mümkün değil ve yapılacak en iyi şey “muhafaza” etmek, “cevheri kaybetmemek”.

Teknolojik, bilimsel ilerlemeler, modern batı dünyasının bugün geldiği inanılmaz nokta, doğrusal ilerlemeci zaman algısının mutlak zaferini ilan ediyor.

Başka bir deyişle, mazinin tatlı hayalleri içinde yaşamayı, geçmişin hikâyeleri ile avunmayı tercih edenler, dikkatlerini bugüne ve yarına teksif edenler karşısında mağlup oldular.

Bu mutlak hezimeti görmezden gelemeyen muhafazakârlar, kendileri için çok önemli bir kavram soktular tedavüle:  “diriliş”.

Neden diriliş? “Diriliş” fikrini adeta fetişleştirerek gündemde tutmak neden?

Yaşayanların değil ölülerin -yani mezardakilerin- “dirilişinden” bahsedilebilir ancak!

Başını beklediği ölülerden başka hiçbir şeyi olmayan mezarlık bekçisinin ham hayali değil de nedir bu?

Zombiler

Diriliş Değil Doğuş!

Batıda –fantezilerde de olsa- dirilen, mezarlarını yararak çıkan ve yaşanan hayata yeniden karışan ölülere “zombi” deniyor. Güne ve yarına odaklanan zihinler, zombileri tehlikeli ve bir an önce bertaraf edilmesi gereken varlıklar olarak sunarken muhafazakârlar medet umdukları zombileri diriltme derdindeler.

Tabiat kanunu böyle: ölen geri gelmiyor. Bu ilahi yasaya muhalefet, ancak fantezilerde mümkün ama orada bile “batılı akıl” ancak felaket senaryoları yazabiliyor. Bilim kurgu romanlarda, zoraki yollarla diriltilen ölülerden ya Frankenstein canavarı çıkıyor ya zombiler!

Başta dizi filmlerle inşa(!) edilmeye çalışılan kılıç tokuşturmalı “diriliş” olmak üzere her türlü diriliş fantezisini bir kenara koyarak hakikatle yüzleşmemizin zamanıdır.  Muhafazakâr zaman algımızın iflas ettiğini”, şanlı geçmişimizin bir daha geri gelmemek üzere mazide kaldığını, bugün ne yapılacaksa biz “diriler” tarafından yapılabileceğini kesin olarak kabul edebildiğimiz noktada yeni bir inşa süreci başlatabiliriz. Bu yeni inşa, tarihi mirasımızı inkâr etmemizi gerektirmez. İlhamımızı elbette yine geçmişimizden alabiliriz. Ancak anahtar kavramımız artık “diriliş” değil “doğuş” olmalıdır.


(Philip Zimbardo’nun “The Secret Powers of Time” videosu “zaman algısının” insan kitlelerini nasıl derinden etkilediğini anlatan hoş bir çalışmadır. )


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Bize Snowden’ler Lazım!

En son ne zaman içinde bulunduğunuz sosyal topluluğu yanlış istikamette görerek terk ettiniz? Yahut şöyle soralım: hiç derneğinize, vakfınıza, örgütünüze, partinize, cemaatinize, tarikatınıza, taraftar topluluğunuza, yakın arkadaş grubunuza, doğru işler yapmadıklarını görerek sırtınızı döndüğünüz, en azından onlarla aranıza mesafe koyduğunuz oldu mu?

Herkes elini vicdanına koyup cevabını kendisine versin.

Kişisel anlaşmazlıklardan, haksızlıklardan dolayı bu tür kopuşları yaşayanlar çoktur. Ancak teorik planda yanlış istikamete kaydığını gördüğü sosyal çevresinden kopana nadiren denk gelinir.

İçinde sosyalleştiğimiz gruplar gemiler gibidir. Bizi yön bulmak ve su üzerinde kalmaya çabalamak zahmetinden büyük ölçüde kurtarırlar. Düşünme, karar verme, tercihte bulunma yükünü sırtımızdan alırlar.

Eğer bir siyasi parti mensubuysanız nevzuhur bir gelişme karşısında nasıl tutum alacağınızı dert etmenize gerek yoktur. Partinizin yüce lideri en kısa sürede sizin adınıza karar verecektir.

Eğer bir tarikatın müntesibiyseniz zaten hiçbir şeyi sorgulamamanız, “gassal elinde meyyit gibi” olmanız öğütlenir. Efendi hazretleri ilahi ilhamla sizin adınıza en doğru kararları verecektir zaten.

Eğer tribünlerde gırtlak patlatan coşkulu bir taraftar gurubundaysanız, şike yapmanın o kadar da yanlış bir şey olmadığına kolayca ikna olabilirsiniz.

Eğer “fırka-i naciye” olduğundan en ufak bir şüphe duymadığınız bir cemaatteyseniz, cemaatinizce yapıldığı söylenen tüm yanlışların iftira olduğuna inanmaya teşnesinizdir zaten. Cemaat adına günah işleme görevi bizzat size verilse bile bunun insanları cehennemden korumak için yapılmış büyük bir fedakârlık olduğuna inanıverirsiniz.

Eğer kan dökmeği meslek haline getirmiş bir terör örgütü üyesiyseniz, bomba ile masum insanları parçalamanın “siyasetin yoğunlaşmış bir hali” yahut “işbirlikçileri” cezalandırmanın meşru bir yolu olduğuna ikna oluverirsiniz.

Eğer kendisini ölmüş bir kült liderin takipçisi, hatta askeri gibi konumlayan kişilerden mürekkep bir grubun içerisindeyseniz, ebedi şefinizin bugün eleştirdiğiniz hemen her fiili bizzat irtikap etmiş olmasını görmezden gelirsiniz. Diktatörlük, hukuksuzluk, zulüm gibi görülen şeyler, zamanın şartları içinde mecburen yapılmıştır diye düşünür, hayatınıza devam edersiniz.

Eğer devlet dairesinde beraber oturup kalkan, dışarıda beraber sosyalleşen bir grubun içerisindeyseniz. Devletin bir ihalesini verdiğiniz firmanın arkadaş grubunuzu yedirip içirmesini, tatile göndermesini normal bulursunuz. Zaten herkes böyle yapmakta değil midir diye düşünüp, kendinizi rahatlatırsınız.

Üç Oscar ödüllü meşhur yönetmen Oliver Stone’un yönettiği, 2016 yapımı “Snowden” isimli bir film var. Kendisi ülkesine hizmet etmek için yanıp tutuşan bir yurtsever, azimli bir nefer, çok sağlam bir cumhuriyetçi, tam bir Amerikalı olduğu halde, Amerikan hükümetinin “güvenlik” meselesini bahane ederek e-postalara, sosyal medya hesaplarına, cep telefonu mesajlarına, hard disklere, kredi kartı ekstelerine ve hatta bilgisayar kamerasına kadar erişebildiğini öğrendiğinde, aşkla bağlı olduğu “gemisini” doğru bildikleri uğruna terk etmeye karar veren bilgisayar uzmanı Edward Snowden’in gerçek hikayesini anlatıyor.

Edward Snowden 2013 Haziranı’nda bir parçası olduğu, ideallerini paylaşarak hayatını adadığı istihbarat örgütü NSA’nın hukuksuz uygulamalarını tüm dünyaya duyurdu. Gizli NSA belgelerini medyaya ifşa ederek NSA tarafından yürütülen küresel izleme operasyonlarının detaylarını, Beş Göz denilen istihbarat ortaklığını ve birçok ticari ve uluslararası işbirlikçiyi ortaya çıkardı. Bunu yapar yapmaz “Amerikan tarihinin gördüğü en büyük vatan haini” ilan edileceğini de biliyordu. Ne aidiyet hisleri ne de karşılaşacağı tehditlerin büyüklüğü onu doğru bildiğini yapmaktan alıkoymadı.

Amerikan hükumeti kirli çamaşırlarını ortaya döken Snowden’in üzerine öyle bir hışımla gitti ki genç uzman canını kurtarmak için Rusya’ya sığınmak zorunda kaldı.

Film yaşananları anlatırken, doğru bildikleri uğruna canını bile riske atan genç bir adamın kahramanca mücadelesinin altını kalın çizgilerle çiziyor.

Herkes biliyor ki Amerika’yı süper güç yapan, Snowden’i bir kaşık suda boğmaya hazır, her meseleye aidiyetleri çerçevesinde bakan, kışkırtılmış cahil kitleler değil, Snowden gibi vicdan sahibi entelektüellerdir.

Bizde de o köylü, o cemaatçi kafadan haddinden fazla var.

Bize asıl Snowden gibi çıkacak faturayı göze alıp yanlışa yanlış diyebilecek civanmertler lazım.

Kendi denizaltısının karanlıklarında fareler gibi saklanırken, efendisinin talimatıyla diğer gemileri torpillemeyi marifet sayan, beyni yıkanmış, sünepe müptezellere değil, delikanlıca çıkıp doğru bildiğini haykıran, yanlış istikamete yöneldiğini gördüğü gemisinden atlayıp açık denizde yapayalnız kalmayı göze alabilen pervasız kahramanlara ihtiyacımız var.

Büyük Balık Küçük Balık

Büyük Balık Küçük Balık

cemil-meric1789 Avrupa feodalitesinin ölüm çanı, bütün feodalizmlerin ölüm çanıdır. Büyük endüstri ve kapitalizm. Sanayiini kuran üç büyük ülke kapitalizmin Üçüncü Dünya’da kurulmasına izin vermez ve onları pazarı haline getirir.

Cemil Meriç – Sosyoloji Notları (s. 177)

Batıda, özellikle Amerika’da vahşi kapitalizmin istinad ettiği felsefi temellere katkı sağlayan en önemli isimlerden birisi Herbert Spencer’dir. 19. Asır Batı düşüncesinde son derece derin izler bırakan Spencer’in ismi “Sosyal Darwinizm” kavramıyla beraber anılır. “En uygun olanın hayatta kalması” fikrini, Darwin’in meşhur kitabı “Türlerin Evrimi” yayınlanmadan yedi sene önce ifade etmiştir. Tıpkı doğa gibi toplumların da doğal ayıklanma, hayatta kalma ve adaptasyon süreçleriyle ilişkili, belirli temel “evrim” yasalarına göre geliştiklerini öne sürer. 1884 tarihli “The Man Versus The State” isimli eserinde, insanları doğal ihtiyaçları doğrultusunda destekleyen tüm yasal düzenlemelerin, insan doğasının son derece yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını iddia eder. İnsanlara hastalık ya da yaşlılıkları sırasında verilen bakım hizmetlerinin (sosyal yardımların), maddi imkân bulamayanların çocuklarının eğitiminin devlet tarafından üstlenilmesinin, bu yanlış anlaşılmanın neticesinde ortaya çıktığını söyler. Ona göre bu destekler, tabiatın işleyişine (hatta yaradılış sırrına) yapılmış sunî, yanlış müdahalelerdir. Hayvanlar, hayatın zorlukları karşısında nasıl yalnızlarsa ve nasıl kendi başlarının çaresine bakmak zorundalarsa insanlar da öyledir. Evrime göre zayıfların elenmesi güçlülerin hayatta kalması tabîi ve “normal” olandır. Anormal olan buna müdahale etmektir. Zayıf ve hastalıklı olanın desteklenerek yaşatılması “insanlık” gereği gibi görülse de olumsuz neticeler doğurur. İçindeki “hastalıkları”, “zayıflıkları” doğal olarak elimine edemeyen toplumun sağlığı bozulur.

herbert_spencer

Spencer’in yaklaşımının, yukarıda anlatılanlara uyumlu başka bir yansıması da “Laissez faire” fikridir. “Bırakınız yapsınlar” anlamına gelir. Devletin ekonomik ve sosyal hayata asgari seviyede müdahalesini öngörür. Zira ona göre devletin her müdahalesi, her sosyal planlama ve kontrol çabası, kendi tabîi mecrasında akan evrim sürecine müdahale olacaktır.

Spencer’in toplumsal evrim anlayışına göre, insan toplulukları basit kabile birimlerinden karmaşık yapılara doğru evrimleşir. Uyum sağlayamayanlar, zayıflar, yetersizler, daha gelişmiş ve saldırgan topluluklar karşısında yavaş yavaş yok olurlar. Yalnız yaşayan mağara adamının kabile üyesi karşısında, kabile üyesinin çiftçi karşısında, çiftçinin fabrikatör karşısında şansı yoktur. Aynı şekilde, Roma, Hint ve Çin imparatorlukları da İngiltere ve Almanya gibi Avrupalı güçlerin gerisinde kalacaklardır. Kadim savaşçı toplumlar, varlıklarını sürdürebilmek için Romalıların Gotlar ve Vandallara yaptıkları gibi rakip komşularıyla savaşmak zorundayken, daha gelişmiş sanayi toplumları, savaş ve çatışma yerine, ekonomik rekabet sayesinde barış içinde evrimleşirler.

Toplumları, farklılaşmamış, uzmanlaşmamış, herkesin hemen her işi yaptığı ilkel bir topluluktan, fertlerin uzmanlaştıkça birbirlerine bağlılıklarının arttığı, karmaşık, farklılaşmış yapılara doğru evrimleşen canlı bir organizmaya benzetir Spencer. Nasıl insan vücudundaki hücrelerin bir kısmı “uzmanlaşarak” beyin, kulak, el, ayak gibi vazgeçilmez özel işlevler kazanıyorsa, gelişen toplumlarda yer alan insanlar da çeşitli alanlarda uzmanlaşırlar. Nihayet herkesin birbirinin uzmanlığına ihtiyaç duyduğu, hatta bağımlı olduğu, “dengeli” bir toplum ortaya çıkar.

Spencer’in teorisi, birçok ırkçı ve insanlık dışı radikal görüşleri beslediği için yirminci asrın başında gözden düşmüş görünse de -özellikle Amerika’da- bir tarafıyla alttan alta yaşamaya devam etti.

Spencer’in evrimsel organizmacı bakışı çerçevesinde, eleştirel bir argüman üretecek olursak, İngiliz sosyoloğun “kanser” problemini göz ardı etmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Bilindiği üzere hastalıklı kanser hücreleri kontrolsüz olarak bölünmeye, çoğalmaya başlarlar. Bu da erken teşhis edilip tedavi edilmezse organizmayı ölüme götüren bir süreçtir. Kanser hücrelerinin yüksek hayatta kalma performansları “sağlıklı” olduklarını göstermez. Bu çerçevede “bırakınız yapsınlar” anlayışının da doğru yaklaşım olmadığı ortadadır.

Peki, bu analoji gerçek hayatta neye tekabül ediyor?

Kapitalist dünyada “uzmanlaşmış” şirketlerin nasıl hudut bilmez bir iştiha ile güçlerini, nüfuzlarını arttırmaya çalıştıklarını hatırlayalım. Bir teknoloji şirketi olan Google’ı ele alalım mesela. Bir arama motoru üreterek belli bir alanda “uzmanlaşan” şirket, milyarlarca dolarlık internet reklam pastasının büyük bir bölümünü kontrol etmeye başlamış vaziyette. Haritacılıktan eğitime, yayıncılıktan iletişime, turizmden pazarlamaya, tercümeden espiyonaja google’ın girmediği alan kalmadı neredeyse. Google bu alanlarda sadece “mevcut oyuncular arasında yeni bir oyuncu” olarak bulunmuyor. Dev cüssesiyle, tarihin bugüne kadar görmediği maddi gücüyle, hedefleyip girdiği sektörün kadim aktörlerini de kısa sürede devre dışı bırakıyor.

Bir başka örnek de 1997 yılında internetten kitap satışı ile işe başlayan Amazon. Amazon 2017 itibarıyla 430 milyar dolarlık değeriyle en yakın rakibi Wal-Mart’ın iki katı değerinde. Çalışan sayısı 2016 itibariyle 350.000’e dayanan dev perakendeci şirketi yakalayabilecek hiçbir alternatif bulunmuyor. Amazon da, Google gibi sayısız farklı uzmanlık alanına el atmış durumda.

Lafı uzatmaya gerek yok. Dev şirketler çılgınca bir hızla –adeta kanser gibi- dünyaya yayılıyorlar ve güçlendikçe kontrol edilebilir, denetlenebilir olmaktan çıkıyorlar. Bunun “doğallıkla” izahı mümkün değil. Artık serbest rekabet şartları oluşamıyor. Dünyada alternatif bir şeyleri sessizce geliştirebileceğiniz bir kuytu köşe de kalmadı artık. Son bir çare olarak, yüksek teknolojinin sunduğu imkânlardan yararlanmak isteseniz, ihtiyaç duyacağınız “beyinleri” sizden çok önce bulup, sizin asla ulaşamayacağınız rakamlara kiralayan yahut satın alan “rakibiniz” karşısında şansınız sıfıra yakın oluyor.

İnternetin dünyayı küçültüp birleştirdiği bir çağda, Spencer’in öngördüğü “organizmanın” artık bütün dünya olduğu söylenebilir ve maalesef bu organizmanın sağlığı hızla bozuluyor. Herhalde bu dakikadan sonra ancak yeni Davut ile Calut mucizeleri beklemekten başka çaremiz yok.