Uzmanlık, Etik, Innere Führung

Uzmanlık, Etik, Innere Führung

Sylvester Stallone’nin baş rolünü oynadığı 1994 yapımı bir Amerikan macera filmi vardır: The Specialist. Film şöyle başlar:  1984 yılında Colombia’nın baş şehri Bogotá’nın kırsalında kamuflajları ve güneş gözlükleriyle donanmış iki Amerikan askeri bir baraj köprüsünü dürbünle gözlemektedir. Etrafta kimselerin olmadığından emin olunca gidip köprünün ayaklarına, zaman ayarlı bombalar yerleştirirler. Uzaktan havaya uçurmayı planladıkları cip görününce ellerindeki uzaktan kumandayla zaman sayacını başlatıp beklemeye koyulurlar. Ray Quick (Sylvester Stallone) dürbünle bakarken bir anda arabada küçük bir çocuk olduğunu fark eder. Arkadaşına derhal operasyonu durdurmasını, bombayı etkisiz hale getirmesini söyler ama arkadaşı hiç oralı değildir:

“Bu pis bir iş ama uyuşturucu baronu arabada. Ne yapalım, o sadece yanlış zamanda yanlış yerde olan bir çocuk. Operasyon devam edecek.”

diye cevap verir. Ray Quick sinirlenir arkadaşının elinden kumandayı almak ister ama arkadaşı kumandayı suya fırlatır. Artık bombaları uzaktan durdurmanın imkânı kalmamıştır. Bir an tereddüt etmeden koşmaya başlayan kahramanımız az sonra havaya uçacak köprüye koşup, kurdukları bombaları tek tek etkisiz hale getirmeye başlar. Fakat kalan zamanda bunu yapmak mümkün değildir. Cip bombanın üzerine doğru ilerlerken, içindeki masum çocukla göz göze geldiği anda bomba patlar ve cip havaya uçar. Patlamanın şiddetiyle baraj gölüne düşen kahramanımız yüzerek kıyıya çıkar. Onu kıyıda komutanı olduğunu öğrendiğimiz diğer asker beklemektedir. Ray Quick öfkeyle komutanının üzerine yürür fakat komutan arkasında sakladığı silahı ona doğrultur. Aralarında şöyle bir diyalog geçer:

Komutan: “Sen küstah bir adamsın. Bildiğin her şeyi sana ben öğrettim. Bana karşı çıkmaya nasıl cür’et edersin?”

Ray Quick: “Beni de mi öldüreceksin?”

Komutan: “Sen bir uzmansın. Bunu hak ediyorsun!”

Sonra komutan, kahramanımızı evire çevire döver ve arkasını dönüp yürümeye başlar. Fakat kahramanımız öyle çabuk pes edecek biri değildir. Kalkar, koşar, komutanını yere serer, ağzını burnunu dağıtıp şöyle der:

“Onları ölümünü seyretmekten hoşlandın mı? Onları indirmek hoşuna mı gitti? Şimdi ben seni indiriyorum. Teşkilatta işin bitti. Artık terfi edemeyeceksin. Nehirdekiler kadar ölüsün artık. İkimiz de öyleyiz.”

Bir zamandır uzmanlık, profesyonellik gibi konularda kafa yorduğum için bu diyaloglar hayli ilgimi çekti. Uzmanlık, bir mesleğin, bir zanaatın gerektirdiği bilgi ve kabiliyetlerde derinleşmeden ibaret değil. Bu örnekte uzman olanlar askerlerin işi, uzmanlık alanı, canlarını tehlikeye atarak, ölümü göze alarak bile olsa “öldürmek”. Ama böylesi bir işin bile bir “etiği” var. Verilen bir talimatı yerine getirirken, o talimatı geçersiz kılabilecek ahlaki ikilemlerle karşılaşıldığında nasıl hareket edileceğini önce vicdan sonra “meslek etiği” belirliyor.

Türk ordusunda bir asker tasavvur edelim. Acaba bu asker, komutanların kendisine verdiği emirleri icra ederken ahlaki bir ikilemle karşılaştığında kendisini durduracak bir “üst değerler setine” sahip midir? “Orduda emir demiri keser, asker emri kafasına göre sorgularsa ordu ordu olmaktan çıkar” itirazlarını işitir gibiyim. Ama unutmayalım ki 15 Temmuz felaketi kendi insanın üzerine ateş açma talimatını sorgulamadan yerine getiren askerler yüzünden gerçekleşti. Emir, ister apokaliptik bir kültün muhteris liderinden, ister gözünü karartmış darbeci bir komutandan, ister koltuğunu ne pahasına olursa olsun bırakmak istemeyen bir siyasetçiden gelsin, askerliği bir uzmanlık alanı olarak seçmiş kişilerin “hayır” diyebilmek için son tahlilde kendilerini her şeyden daha çok bağlı hissedecekleri bazı “yüksek değerlere” ihtiyaçları var. Bu değerler hiç de sanıldığı gibi kendiliğinden ortaya çıkacak değerler değil. Toplumun değişik kesimlerinin temsilcileri tarafından ince ince düşünülmesi, tasarlanması, örnek senaryolar üzerinden geliştirilmesi gereken değerler bunlar. İşin bir tarafı inanca, bir tarafı felsefeye, bir tarafı mantığa, bir tarafı kültüre, bir tarafı sosyolojiye, bir tarafı psikolojiye dayanıyor.

Çoğu işte olduğu gibi bu alanda da yapmamız gereken çalışmayı ihmal ediyoruz. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal 1923’le yaptığı, daha sonra Milli Güvenlik ders kitaplarına girecek bir konuşmasında şöyle bir söz sarf etmişti:

“Öğretmenlerden oluşan ikinci ordunun görevi, öldüren ve ölen birinci orduya neden öldürdüklerini ve neden öldüklerini öğretmesidir.”

Yaklaşık bir asır sonra, bir çok şeyin kökten değiştiği dünyada ve ülkemizde askerimizin hangi değerler uğruna öleceğini ve öldüreceğini yeniden tanımlamamız gerekiyor. Tabi bir yandan da bu tanımı kimin yapacağını, gereken toplumsal mutabakatın nasıl sağlanacağını enine boyuna düşünmemiz gerekiyor.

Tarihte, gayet başarılı olmuş böylesi bir yeniden tanımlamanın çok güzel bir örneği var.

İkinci dünya savaşındaki büyük ve kesin mağlubiyetinden sonra, 9 Mayıs 1955’te Federal Almanya Cumhuriyeti, batı ittifakına katılarak NATO’nun 15. Üyesi oldu. 101 yeni Alman askerinin Savunma Bakanı Theodor Blank’tan atama emirlerini aldığı 12 Kasım 1955’te “yeni” Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) kuruldu. Nazi rejiminin katliamları hafızalarda henüz tazeyken komşuları, hatta doğrudan Almanlar, Almanya’nın yeniden silahlandırılmasına endişeyle bakıyordu. Bu haklı endişeyi izale etmek için, Bundeswehr resmi olarak yeniden kurulmadan iki sene evvel, 1953’te bu yeni ordunun felsefesinin ne olacağı, yeni ordudaki askerlerin ne uğruna ölüp öldürecekleri, kime nereye kadar itaat edecekleri tartışılmaya başlamış ve etik olarak motive olan vatandaş-askerlerin hareket prensiplerini tanımlayan “Innere Führung” ifadesi ilk defa telaffuz edilmişti (Lux, 2008).

Almanya’da kısa zaman önce tarih boyunca hatırlanacak çılgınlıklara sahne olmuş ordunun sivil yönetime tabi olmasını sağlayacak, askeri verimliliği artıracak ve ordunun toplumla entegrasyonunu geliştirecek bu düzenlemeler, II. Dünya Savaşı sonrasında ordunun demokratik sivil asker ilişkileri temelinde yeniden kurulması çabaları kapsamında, profesyonel esasa dayalı daha az gerilimli bir ordu-yurttaş ilişkisi kurmak için kurumsal ve bireysel düzeyde uygulanacak prensipleri tanımlıyordu. “Innere Führung” prensipleri sadece ordu içinde nasıl hareket edileceğini belirleyen yazılı kurallardan ibaret değildi. İlk kez, 19. Yüzyılda, Prusya ordusunu reforme etmeye çalışan Scharnhorst tarafından kullanılan “üniformalı yurttaş” kavramı üzerinden, bireysel düzeyde ordu ve toplum arasındaki bağın yeniden kurulması yanında, ordu içinde anayasal prensiplerin uygulanmasını içeriyordu ve bu kavram daha sonraları demokratik değerler ile profesyonel etiği birbirine bağlayan bir liderlik felsefesine dönüşmüştü (Akyürek, Koydemir, Atalay, & Bıçaksız, 2014).

Lux, Innere Führung kavramını şöyle açıklar: Innere Führung, demokraside üniforma giymiş bir vatandaştan başka bir şey olmayan askerin hiçbir rejime, yöneticiye ya da ideolojiye kayıtsız şartsız bir itaat göstermemesidir (Lux, 2008). Burada, yukarıdan aşağıya dikte edilen değil, askerlerin kendi içlerinde geliştirip tüm ordu genelinde hâkim kılacakları profesyonel bir meslek etiğinden bahsediliyordu. Samuel Huntington’un “kendi etiğini üreten profesyonel ordu” tezine yaklaşan bu anlayış, tabi ki bazı tartışmaları beraberinde getirdi:  Askeriyede etik eğitimini kim verecekti? Askerler mi, din adamları mı, filozoflar mı? Etik eğitimleri hangi prensipler çerçevesinde verilecekti? Etik eğitimi kursları neleri içerecekti?

Çok ilginç şekilde, “Das Zentrum Innere Führung (ZInFü)” tarafından verilen etik eğitimlerinde ve halkının yüzde seksen beşi Lutheran olan Norveç ordusunda yapılan etik eğitimlerinde vaizler, yani din adamları çok önemli, çok merkezi bir rol oynadılar (Robinson, 2007). Bu kurumun web sitesinde bugün hala kilisenin, rahip ve rahibelerin ağırlığı görülebiliyor.

Peki, bizde bu ağır görevi yürütebilecek nitelikte, donanımlı, toplumun da saygısını kazanabilecek düşünürler, din adamları, akademisyenler var mı? Bence var. Asıl eksik olan bu alanda oluşan dehşet verici boşluğu fark edip o boşluğu doldurma yönünde bir gayret gösterme iradesi. O irade oluştuktan sonra liyakat ve ehliyet esaslarına göre o kişileri arayıp bulabilirsek ve onlara gerçekten hür bir düşünce zemini, rahat bir hareket alanı temin edersek yol alabiliriz. Eğer bunları yapamazsak, hatta yapmakta geç kalırsak, sopayı, gücü ele geçirenin diğerlerine zulmettiği, orman kanunlarının hüküm sürdüğü iptidai bir topluluk olarak daha çok acı faturalar öderiz diye düşünüyorum.


Kaynakça

Akyürek, S., Koydemir, F. S., Atalay, E., & Bıçaksız, A. (2014). Sivil-Asker İlişkileri ve Ordu-Toplum Mesafesi. Ankara: Bilgesam Yayınları.

Lux, M. G. (2008). Innere Fuehrung – A Superior Concept of Leadership. Monterey: Naval Postgraduate School.

McGregor, P. (2006). The Role of Innere Fuhrung in German Civil-Military Relations. Strategic Insights.

Robinson, P. (2007). Ethics training and development in the military. Parameters, 23-36.

https://www.bmvg.de/de/themen/verteidigung/innere-fuehrung/das-konzept

http://www.zentruminnerefuehrung.de

https://de.wikipedi0.org/wiki/Zentrum_Innere_Führung


Bu yazı ilk olarak https://fikircografyasi.com/makale/uzmanlik-etik-innere-fuhrung adresinde yayımlanmıştır.

Sultan-i Yegâh

Önce müziğin matematiğinden bahseden bir giriş yapalım ki, yazının gerisini ancak sabır ve tecessüs sahibi insanların okuyacağından emin olalım!

Sultaniyegah, klasik türk musikîsinde bir şed makamdır. Şed transpozisyon demek. Yani bir makam dizisinin kendi yerinden başka bir perde üzerine göçürülmesi. Sultaniyegâh da buselik makamının yegâh (re) perdesindeki şeddidir. Karar perdesi yegâh (re), güçlüsü dügâh (la), malzemesi ise si’dir (ama bu si normal si değil, si’nin küçük mücennep bemolü). Küçük mücennep bemolü beş komalık bemol demek. Hani Türk müziğinde iki nota arası dokuz komaya ayrılıyor ya, onlardan beşincisi yani. Bu makam, Hammamizade İsmail Dede Efendi tarafından II. Mahmud’a ithaf olunduğu için, bu ismi almış.

Üstteki paragrafı atlatıp hala okumaya devam edebilenleri saygıyla, sevgiyle selamlayıp yazımıza devam edelim.
 

Bu makamla tanışmam bir popüler müzik parçası sayesinde oldu. Bestelendiği Türk müziği makamıyla aynı ismi taşıyan, Nur Yoldaş’ın gürül gürül sesiyle seslendirdiği bir parçaydı: Sultan-i Yegâh.

Çocuk aklımla şarkının güftesinde söylenenleri anlamam pek mümkün olmasa da, bestesi beni adeta çarpmıştı. Aslında o günlerde sadece hissen bağlandığım o bestedeki derinlikleri, incelikleri kavramak için biraz daha büyümem gerekecekti.

Seksenli yılların başlarında “hit olan” parçada Nur Yoldaş’ın müthiş icrası öne çıksa da arka planda (aynı zamanda o tarihlerde Nur Yoldaş’ın eşi olan) Ergüder Yoldaş’ın müzikal dehası ışıl ışıl parlıyordu.

Albümdeki diğer parçalar da güzeldi. İşin ilginç yanı albümdeki on parçanın, on klasik Türk makamında bestelenmiş olmasıydı. Albümdeki parçalardan Mihrimah “muhayyer kürdi”, Sâki “nihavent”, Kömür Gözlüm “hüseyni”, Nedir Yarabbi Derdim “ferahfeza”, Nagehan Bustan Faslı “hümayun”, Sa’d-abad “buselik”, Mahur “mahur”, Defter-i Divanimiz “hicaz”, Disko Segah “segah” ve nihayet Sultan-ı yegah “sultaniyegâh” makamlarında bestelenmişti. Parçalar klasik Türk müziği makamlarında bestelenmişlerdi ama ney, keman, kemençe, yaylı tambur gibi klasik Türk musikisi çalgıları beraberinde batı müziği enstrümanları, özellikle de elektronik enstrümanlar kullanılmıştı. Garo Mafyan fender rhodes, wurlitzer, pro 52 gibi synthesizer’ların yanı sıra elektro piyano çalarken yaylı tamburu Sadun Aksut çalmıştı. Albüm, yetmişlerin tabiriyle “groove’u” yüksek bir albüm olmuştu.

Peki kimdi bu acayip müziğin arkasındaki parlak zihin ve rakik kalbin sahibi?
 

Ergüder Yoldaş, Balkan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak, 1939’da İzmir’de doğmuş. Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olan Ergüder Yoldaş Türkiye’de yetişmiş en sıra dışı müzisyenlerden birisi. Hayat hikâyesi çok ilginç. Onca şöhretten sonra insanlardan kaçıp uzaklaşması. Büyükada’da yalnız başına bir kulübede geçirilen 12 yıl… Ama aklî dengesini yitirmiş, meczup olmuş biri değildi Ergüder Yoldaş. Tercihleri gayet şuurlu tercihlerdi. Seçimlerinin rasyonel bir arkaplanı vardı.

Aynı zamanda iyi bir entelektüel olan Ergüder Yoldaş, çok fırtınalı, inişli çıkışlı bir hayatın ardından 2016 yılında, 77 yaşında aramızdan ayrıldı.

Nitelikli müziği anlamanın yolu, bestecisini tanımaktan geçer. Ergüder Yoldaş’ın 2007 yılında verdiği röportajda ifade ettiği bazı sosyolojik çözümlemelere dikkat çekmek istiyorum:

Bu süreç 1965’te falan başladı. O zaman, Türkiye ikiye bölündü. Şehirlerde yaşayanların radyolardan etkilenmesi sonucu, Avrupa’daki müzikal olayları takip etme imkânı çıktı. O dönemde televizyon girdi Türkiye’ye. Onlar da Avrupa repertuarına, İtalyan, İspanyol müziğine yöneldi. Daha sonra Fransızlar ve İngilizler girdi. Amerikalılar giremediler. Bu dönemde iç göç başladı. Bu iç göç, iki tabiatlıydı. Köylerden ve kasabalardan gelenler, büyük şehre yerleşiyorlardı. Kendi kültürlerini taşımaya çalışıyorlardı. Aynı şekilde Almanya işçi çekmeye başladı. O da dış göçtü. Bu göç hareketleri sonucunda yeni yerleşim bölgelerindeki göçmenler, kendi kültürleriyle daha sık karşı karşıya gelme imkânına sahip oldular. ../… bu dönemler ara dönemlerdir. Yani oturmuş yerleşik bir toplum düzeni yoktur. Toplum yerleşmeye başladığı zaman ara dönem biter. Ara dönemin kalıntıları uzar. Ortaya çıkan bu kalıntılar da arabesk diye yorumlanır. Antik dönemlerdir bunlar. Şimdi her alanda arabesk denemeler yapılıyor. Sonuç olarak, önce Arapların taklidiyle başladı. Arabesk öyle bir şey değil aslında. Sonradan kendileri bir şey yapmaya başladılar. Şimdikiler, o arabesklerin bitişiyle ortaya çıkan yeni arabeskler. Bundan sonra sağlıklı dönemler başlayacak.

Aynı röportajda TRT’nin arabeski yasaklamasının sebebini radyo sanatçılarının “eğitimsizliğine” bağlamasına ne demeli:
 

Bugün bahsettikleri şey arabesk değil. Kentin varoşlarına yerleşmiş insanlar, orada kendi kulak alışkanlıklarını devam ettiriyor. O dönem en çok satanlar, bağlama müzikleriydi. Âşıklar vardı. Daha sonra çevrelerinden etkilenmeye başladılar. Müzik dinleme imkânları genişleyince, müzikle daha sık karşı karşıya geliyorlardı. Arabesk, Avrupa’nın yanlışlığı sonunda ortaya çıktı. Çünkü Avrupalı, arabeskin ne olduğunu bilmiyordu. Ama Avrupa’da arabesk çalışmış sanatçılar vardı. Arabesk, kübik müzik demektir. Klasik müziktir o; çok zor bir müziktir. Yani Arapların taklidi değil. Avrupa’da en tanınmış arabeskçi Pablo Picasso’dur. Guernica tablosu vardır. En meşhur tablosu da odur. O, kübiktir. Dolayısıyla, Avrupa bu konuda bir şey yapamadığı için şehirli tabiatlı müzikçiler, Arap müziğine karşı çıktılar. Radyolar da karşı çıktı. Radyonun karşı çıkış nedeni, radyo sanatçılarının eğitimsizliğinden kaynaklanıyordu.
 

Ya da müziğin bir gösteri sanatı olmadığını hatırlattığı şu bilgece sözlere:

Müzik, yurdun gerçeklerini, insanını tanımakla ilgili bir şey. Aynı şekilde, bugünkü konservatuarların durumu da böyle. Onlar da yurdun gerçeklerini tanımaz ve buna uygun müfredatlar geliştirmez. Bunun için de opera bütün sene oturarak zaman geçirir. Senelerdir hiçbir şey yapmıyorlar. Devlet senfoni orkestraları her cumartesi sabahı konser verir. Kimse gitmez. Herkes oturuyor. Repertuar seçenler, hiçbir zaman insanları düşünmediler. Kendi eğitimleriyle ilgili olarak geliştirdikleri kavramlarla onlara yaklaşmaya çalıştılar. Ama bu geri tepti. İlgilenen olmadı. Şehirdekiler, varoşlardaki insanların arabeskine eğilim duydular. Bir Teselli Ver mesela… Caddebostan’daki konser salonlarında çalınmaya başladı. Bu kültürdekiler Robert Koleji öğrencileriydi. Operayı, senfoniyi seçmediler. Çünkü kendilerini bir gösteri alanına çıkıyormuş gibi hazırlamışlardı. Müzik gösteri değildir, temaşa sanatı değildir. Müziğin insanla ilgisini koparttığın zaman neden ilgilenilsin?

Ergüder Yoldaş İzmir İnönü Lisesi’nde okumuş. İyi Edebiyat hocaları, Divan edebiyatını ona sevdirmiş. O dönemde müzikle de ilgilendiğinden divan edebiyatının altyapısını çabuk çözdüğünü ve Divan edebiyatı sayesinde, Türk klasik müziğini tanıdığını anlatıyor. Bu sayede geleneksel müzikle ilgili olarak hiç sıkıntı çekmediğini, Itriler, Dede Efendiler, Hamamizade Tellal Dede Efendiler gibi klasik Türk müziğinin sembol isimlerini incelediğini söylüyor. Müziğinin “doğu-batı sentezi” olarak tanımlanmasına itiraz ediyor. Müziğini “Türk klasik müziğinin olması gereken şekli.” diyerek tanımlıyor.

Sultan-ı Yegâh’ın güftesi Atilla İlhan’a ait. Atilla İlhan, “bestelenen şiirlerimden sadece Sultan-ı Yegâh’ı severim, çünkü sultaniyegâh makamında bestelenmiştir” demiş. Şarkıda şiirin ilk kısmı var ama devamı da güzel:

Şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
Nemli yumuşaklığı tende, denizden gelen âhın
Gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

Yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda
Bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda
Eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
Ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

Bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
Çünkü yaşadıklarımız, başkasının yargısına tutsak
Su yasak, rüzgâr yasak, açık kapılar yasak
Belki bu karanlıkta, yasakları yasaklasak
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

Nereden çıktı bu Sultan-ı Yegâh meselesi derseniz, Mor ve Ötesi grubunun “cover” çalışmasını işaret ederim. 23 Mart 2018’de ünlü grup yeniden yorumladıkları parçayı (ve klibi) yayınladı. Gazetelerden Sultan-ı Yegah’ın “miksinin”, daha önce Depeche Mode, Skunk Anansie, Moby, Royskopp, Manic Street Preachers gibi dünyaca ünlü isimlerin sayısız şarkısını miksleyen Dave Bascombe tarafından İngiltere’de gerçekleştirildiğini okuduk. Sultan-ı Yegâh’ın Mor ve Ötesi yorumunu dinlediğimizde maalesef bu reklam cümlesinden de hissedilen yabancılık hissinden başka bir şey bulamadık.
 

Parçanın klipinde elektro gitarların ve rock davullarının eşliğinde söylenen “Gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının, Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın” mısralarını dinleyip çılgınca dans eden gençler vardı. Ne şarkıcı ne o gençler “Ruhta ölüm karanlığının gizemli kanatlarından” bahsedildiğini pek anlamış gibi görünmüyordu.

Öte yandan, yapılan yeniden düzenleme ile sultaniyegâh makamının parçadan âdeta sökülüp çıkartılmış olduğunu gördük.

Yani ne güftenin anlamı kalmıştı ne bestenin!

Kocaman, anlamsız bir boşluk… Kuru bir gürültü…

Refik Halid Karay, Kadınlar Tekkesi isimli romanında şöyle söyletir bir kahramanına:

İnsan ellisini aştı mı günlük hayatının ancak yarısını yaşar; yarısı eski yılların zihninde tekrarından ibaret kalır. Belki daha sonra bu nispet üçte ikiye, nihayet dörtte bire düşecek, günlerini mazi dolduracaktır. Yaşlı insan hatıralarını geviş getirerek, hali güçlükle hazmetmeye çalışan bir mahluktur.

Elli yaşıma henüz gelmedim ama Karay’ın tarif ettiği adama dönüşmeye başlıyorum galiba…


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Bir Şehir İsminin Bize Anlattıkları

Ferdinand Tönnies’e göre -sosyolojik anlamda- yüz yüze iletişime, akrabalık ilişkilerine, mekân birliğine dayalı “cemaatler” (Gemeinschaft) şehirleşme/rasyonelleşme süreci içinde kaçınılmaz olarak kaybolup gitmeye mahkûmdur. Çünkü “şehir hayatı” güvenilmez, akışkan, belirsiz duyguların üzerine değil aklın üzerine kurulur. Tanışıklık, güven, sadakat gibi hisler çok sayıda yabancının bir arada yaşadığı şehirde geçer akçe olamaz. Bunun yerine kesin kurallarla korunması gereken çıkarlar vardır, sözleşme vardır, yazılı taahhüt vardır, imza vardır, sözleşmeye uymayana verilecek cezalar vardır.

Bir modern dönem düşünürü olarak Tönnies’in -birçok çağdaşı gibi- varsayımı, çocukluktan çıkıp erişkinlik dönemine erişen insanlığın istismara açık, kolayca manipüle edilen duyguların esaretinden kurtulup akıl temelinde bir hayat kuracağıdır.

19. asrın düşünürlerinin sosyolojik tasnifleri, tanımları ve gelecek tasavvurları zaman içinde çok imtihanlardan geçti. Sayısız parlak teori boşa çıkıp tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı. Nihayet sosyal bilimlerde, matematik-fizik kuralları gibi bütün zaman ve coğrafyalarda geçerli olabilecek “kurallar” üretmenin imkânsızlığı teslim edildi. Büyük anlatıların (grand narratives) modernleşme çağı düşünürlerinin ham hayalleri olduğu konuşulur oldu.

Duyguları şehirli insanın hayatından dışlayan modern yaklaşımların ne derece isabetli olduğu sorusunun cevabını ararken bir şehrin tarih boyunca aldığı isimlerin izini sürmeye ne dersiniz?

Çar Büyük Petro (bizdeki yaygın bilinen ismiyle Deli Petro), 27 Mayıs 1703’de İngrai toprağını İsveç’den tekrar geri aldı. Savaşla alınan yeni şehrin ilk yapısı da bir kale, yani “burg” idi. O kaleye Hz. İsa’nın on iki havarisinden Petrus’un ismini verildi: “Sankt Piterburh”. Bu isim gerçekte Sint Petersburg’un Hollanda dilindeki (Dutch) telaffuzunun bir benzetmesiydi. Kalenin ismi, kısa sürede şehrin de ismi oluverdi.

Bizde Sen Petersburg ismiyle bilinen şehir 200 yıl boyunca Rus Çarlığı’nın başkentliğini yaptı. Fakat bu süreçte şehrin ismi mütemadiyen değişti.

Rusya’nın yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından biri olan ansiklopedist, doğa bilimci, fizikçi ve kimyacı Mihail (Mihaylo) Vasilyeviç Lomonosov 1740’ta Yunanca’dan türetilmiş “Petropolis” ismini Rusçalaştırıp “Petropol” olarak kullandı. Yani ismi havari Aziz Peter’den koparıp kurucu Çar Deli Petro’ya bağladı. O yıllarda resmi yazışmalar haricinde aziz anlamına gelen “Sankt-“ön eki kullanılmaz oldu.

1830’larda Alexander Puşkin şiirlerinde yabancı bir isim olarak gördüğü Saint Petersburg yerine “Petrograd” ismini kullanıyordu.

1914–1924 yılları arasında, yani çoğunluğunu I. Dünya Savaşı ile Rus İç Savaşı’nın kapsadığı dönemde Rusya Almanya ile savaşırken Çar II. Nicholas St. Petersburg ismini bu kez resmen Petrograd’a çevirdi. “Burg” kelimesinin Almanca çağrışımları vardı ve milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemde savaşılan düşmanın dilini çağrıştıran bir başkent ismine sahip olmak kabul edilebilir bir şey değildi.

1917’de Ekim devrimini gerçekleştiren Bolşevikler güçlenince işin rengi bir kez daha değişti. Devrin gazetelerinde şehrin ismi “Kızıl Petrograd” (Красный Петроград) olarak yazılmaya başlandı.

Vladimir Lenin, 1918’de Rusya’nın başkentini Alman saldırısına açık olmasını gerekçe göstererek Moskova’ya taşıdı. Sen Petersburg artık başkent olmaktan çıkmıştı.

Komünistler 1924’te Lenin’in ölümünden üç gün sonra, şehrin ismini resmen “Leningrad” olarak değiştirdiler. Böylece dini bir sembol olan Aziz Petrus’un ismini de, eski rejimin sembolü olan Çar I. Petro’nun ismini de (kendilerince ilelebet) silmiş oluyorlardı.

Buraya kadar her şey modern dönem düşünürlerinin tasarladıkları şekilde gitmişti. Duygusal “saçmalıklardan” yakasını kurtaran insanlar, bir daha dönmemek üzere kendilerini aklın, bilimin, rasyonel düşüncenin kucağına teslim etmişlerdi.

Fakat öngörülemez insan tabiatı bir kez daha teorileri boşa çıkartacaktı.

12 Haziran 1991’de Leningrad’ın isminin tekrar St. Petersburg olarak değiştirilmesi için bir referandum yapıldı. Petrograd seçeneklerden biri değildi. Şehrin ismi ya Leningrad kalacaktı ya St. Petersburg olacaktı. Yaklaşık yetmiş yıldır yoğun bir ateizm ve rasyonalizm propagandasına maruz kalmış, devletin sakıncalı bulduğu alternatif fikirlere erişimleri büyük ölçüde kısıtlanmış halkın yüzde 54.86’sı şehirlerine tekrar bir Hıristiyan azizinin isminin koyulması yönünde oy kullandı.

Bugün artık Leningrad yok. Havari Aziz Petrus adeta mitolojik bir karakter olarak 2000 sene öncesinde unutuldu sanılırken 21. Asrın önemli bir şehrinin isminde yaşamaya devam ediyor.

Peyami Safa, “Objektif 8: 20. Asır Avrupa ve Biz” başlıklı kitapta toplanan makalelerinden birisinde şunu söylüyor:

İnsanın mezar karşısındaki acılarına korkularına ve sorularına cevap ve teselli koşturamayan ideolojilerin dine hücumları nafiledir. İlim de bu sorulara kendisinin veremediği cevabı veren dinlere saygı gösterecektir. İnsanın sorulara beklediği cevap, elbette, bir maymunun fezadaki seyahatinden daha önemli ve aceledir.

Tercüman, 11 Ocak 1960, Peyami Safa (OBJEKTİF:8 – 20. Asır Avrupa ve Biz, s. 35)

Bilmem Peyami Safa’nın bu tespiti, duygu karşısında aklın, sezmek karşısında bilmenin, inanç karşısında ampirik bilginin neden hiçbir zaman mutlak zafer ilan edemeyeceğini açıklıyor mu.

Tönnies 21. asrı hiç böyle hayal etmemiştir sanıyorum. Bu kıymetli düşünür bugün yaşasaydı hayretle Gemeinschaft’ın yok olmadığını, Gesellschaft içinde yepyeni formlar alarak da olsa güçlü bir şekilde varlığını sürdürdüğünü müşahede edecekti.

Was sind Sie von Beruf?

Bir lisanı öğrenmeye çabalayanlara, hemen yolun başında öğretilen temel kalıplar vardır. “Merhaba”, “nasılsınız?”, “isminiz nedir?” gibi selamlama, hâl hatır sorma ve tanışma cümleleridir bunlar.

Almanca öğrenenler, bu tip temel cümlelerin içinde, diğer lisanları öğrenmeye çalışanların öyle hemen ilk başta karşılaşmadıkları, değişik bir soru cümlesi öğrenirler: “Was sind Sie von Beruf?”

Photo by Amina Filkins on Pexels.com

Bu soru cümlesi dilimize “ne iş yapıyorsunuz?” diye çevriliyor. Hem cümle kuruluşu hem de en temel tanışma cümleleri arasında kendisine yer bulması itibariyle incelenmeyi hak eden bu ilginç soru cümlesine biraz yakından bakalım.

Cümle kuruluşu itibariyle “garip” sayılabilecek bu soruyu Türkçe’ye dümdüz çevirmeye kalksaydık, “meslekten nesiniz?”, “meslek olarak nesiniz?” yahut “meslek açısından nesiniz?” gibi acayip karşılıklar bulmamız gerekirdi.

Almanların soruyu “ne iş yapıyorsunuz” diye değil “nesiniz” diye soruyor olmaları ilginç. Belli ki Alman zihninde kişinin kim olduğunu öncelikle bir meslek olarak ne yaptığı belirliyor.

Bu yüzden yeni bir kimseyle tanışan Alman’ın, muhatabının kim olduğunu anlamak için ilk sorduğu sorulardan birisi, meslek açısından “ne olduğu” !..

Şimdi, bunun bizdeki karşılığını düşünelim. Diyelim ki şehirler arası bir yolculuk için otobüse bindiniz. Yanınıza oturan kişi sizinle tanışmak isterse aşağı yukarı şöyle bir diyalog geçer:

Photo by Film Bros on Pexels.com

– Merhaba… Hayırlı yolculuklar.

– Hayırlı yolculuklar.

– Yolculuk nereye?

– Erzurum

– Ne güzel! Ben de Erzurum’a gidiyorum. Dadaş mısınız?

– Evet.. Siz nerelisiniz?

– Ben Bursalıyım? Bursa’da çok dadaş var. Benim de çok Erzurumlu dostlarım vardır?

– Siz Bursa’nın neresinden?

– İçinden

– Benim amca oğlu sizin oradan evlendi, dünür sayılırız!

– Öyle mi! Gelin kızımız Bursa’nın neresinden?

– Osmangazi’den.

– Deme! Biz de uzun yıllar Kükürtlü caddesinde oturduk. Acaba kimlerdendir?

– Falancaların kızı

– Yahu onlar bizim akrabalarımız!

– Allah Allah şu işe bak!..

Bu minval üzere devam eden diyalog, ortak tanıdık isimlerinin araştırılmasıyla sürer. Varılacak şehirdeki ve hareket edilen şehirdekilerin yanısıra askerlik sırasında tanışılmış olabilecek ortak tanıdıklar araştırıldıktan sonra belki sıra mesleği sormaya gelebilir. O da o mesleği yapanlar arasında da ortak tanıdık olup olmadığını araştırmak için!

Aslında iki kültür arasında lisana da akseden bu farklılık bize hem Alman sosyolojisiyle hem de kendi sosyolojimizle ilgili önemli ipuçları veriyor.

Sosyolojinin kurucu isimlerinden sayılan Alman sosyolog Ferdinand Tönnies “Gemeinschaft und Gesellschaft” isimli meşhur eserinde, insanların paylaşılan kan (akrabalık) ve paylaşılan lokasyon (yer) ve nihayet paylaşılan inanç (fikir) temelinde bir araya gelip kurdukları sosyal yapılara Gemeinschaft (cemaat) ismini verir. Tönnies özellikle toprakla ilişkisi bakımından köye/kıra mahsus saydığı bu birlikteliklerin şehirleşildikçe (medenileşildikçe) çözüleceğini, rasyonelleşmenin eninde sonunda cemaatin sonunu getireceğini söyler. Peki sosyal bir varlık olan insan, cemaatlerin ortadan kalktığı şehirde mutlak bir yalnızlığa mı mahkûm olacaktır? Tönnies cemaatte, “kendilerini ayıran her şeye rağmen” birlikte olmayı seçen insanların, cemiyette “kendilerini birleştiren her şeye rağmen” ayrı durmayı seçeceklerini ileri sürer. Cemiyette ilişkiler, bencilce bir ferdiyetçilik çerçevesinde, tamamen kişisel çıkarlar üzerine kurulacaktır. Kişisel ilişkilerin, duygusal bağlanışların, paylaşılan değerlerin yerini herkese eşit şekilde uygulanan rasyonel kurallar alacak, insanlar artık doğuştan getirdikleri kişisel özellikleri yerine, topluma sağladıkları fayda üzerinden değerlendirileceklerdir.

İnsan topluma nasıl fayda sağlar?

Üretip topluma arz edebildikleri ile…

Kimi hizmet üretir, kimi eşya. Üretilen emtianın gerçek değerini onu üretmek için harcanan zaman ve kalitesi belirler. Benzer ürünleri üretip satma konusunda rekabet yaşanacağı için üreticiler pazarı kaybetmemek adına mütemadiyen daha hızlı ve daha kaliteli üretim yapma gayreti içinde olacaklardır. Bu da kaçınılmaz şekilde uzmanlaşmayı gerektirecektir.

Cemaatte herkes her işe koşulurken (ne iş olsa yaparız ağabey) cemiyette yoğun bir uzmanlaşma beklentisi söz konusudur. Bu da cemiyette insanların “meslekleri” üzerinden tanımlanması neticesini doğuracaktır.

Köyde, “ağanın oğlu olmak”, “asker arkadaşı olmak”, “çok kuvvetli olmak” gibi “özellikler” önemliyken, şehirde insanı kıymetli yapan ancak “bir konunun uzmanı olmak” olacaktır.

Tönnies Gemeinschaft ve Gesellschaft’ı birbirlerini dışlayan kavramlar olarak kurguladığı için eleştiriliyor ama en azından Almanya’da işler büyük ölçüde onun öngördüğü çerçevede ilerlemiş görünüyor.

İşte bu yüzden Alman’ların yeni tanıştıkları kişiye sordukları ilk sorulardan birisi “Was sind Sie von Beruf?” oluyor.

İşte bu yüzden Alman televizyonlarında görünen hemen herkesin adının yanında mutlaka mesleği yazılıyor.

Peki, biz neden yeni tanıştığımız kişinin hemen mesleğini, uzmanlığını değil de memleketini, akrabalarını -hatta çaktırmadan sorabiliyorsak ırkını, mezhebini- soruyoruz?

Belki de hâlâ Gesellschaft’tan (cemiyetten) ziyade Gemeinschaft (cemaat) olarak tanımlanması icab eden bir toplum olduğumuz için…

Belki çoğumuzun vücutları şehirlere taşınmışken akılları ve kalpleri kırda kaldığı için.

Belki hâlâ bir kişi ile iletişim kurmanın yegâne yolunun, çok uzaktan da olsa bir akrabalık bağı keşfinden geçtiğini düşündüğümüz için.

Belki çoğu maalesef gerçek bir mesleğe, gerçek bir uzmanlığa sahip olmayan nüfusumuzun büyük kısmı “uzmanlığa” gerçekten inanmadığı için.

Ne zaman ki şehirlerarası bir otobüste birbirlerine ne iş yaptıklarını soran vatandaşlarımızın sayısı memleket soranların sayısını geçer, o zaman medeniyet yolunda biraz daha mesafe aldığımızı söyleyebiliriz.

Bunun için sanırım en az iki nesil daha beklemek gerekiyor.

Kadın Tasavvurumuzu Düzeltmek

Kadınlar günü için tekrarlanan klişeleri, bayat, çoğu kez de cinsiyetçi esprileri bir kenara bırakalım. Şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gereken çok mühim bir meselemiz var: Kadın tasavvurumuzu, özellikle de Müslüman kadın tasavvurumuzu yeni baştan tanımlamamız gerekiyor. Bir zihniyet değişikliğine ihtiyacımız var. Hem de acilen!

Photo by Keira Burton on Pexels.com

Ben şahsen içinden çıktığım toplumun, kadını sadece cinselliği üzerinden tanımlama anlayışından son derece rahatsızım. Benim gibi rahatsız olanların sayısının gün be gün arttığını gözlemliyorum. Sosyal medyada, gazetelerde, televizyonlarda yükselen itirazlar, benzer rahatsızlıkların izlerini taşıyor. Toplumumuzda hem dindar kadınların hem dindar erkeklerin kafalarındaki kadın tasavvurunda düzeltilmesi gereken ciddi çarpıklıklar olduğunu düşünüyorum.

Geçmiş asırların tasavvurlarını inatla bugüne taşıyıp dinin aslı gibi pazarlayan hocalara kulak veren erkekler, Allah’ın emrinin gerektirdiğini yaptıkları vehmiyle, kadınlar üzerinde korkunç bir tahakküm kuruyor ve onları bunun “normal” olduğuna ikna etmek istiyorlar.

Tevbe suresi 71. ayette Allah şöyle buyuruyor:

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Lütfen etrafınıza bakın. Bakalım yüce Allah’ın bu tanımına uygun hareket eden Müslüman kadın ve erkekler görebilecek misiniz? Nerede bu birbirlerini kötülükten alıkoyan, birbirlerine iyiliği emreden mü’min kadın ve erkekler?

Halbuki mümin kadınların mümin erkeklere söyleyecekleri o kadar çok uyarı cümlesi var ki! “O çirkin bakışlarınızı bizden başka yöne çevirin”, “bize bir takım peşin hükümlerle zulmetmeyi bırakın”, “aklımızla, kabiliyetlerimizle topluma fayda sağlayan birer fert olmamızın önünü almaktan vazgeçin” gibi…

Ayette geçtiği şekilde kadınlar ve erkekler dost olarak birbirlerine “mümin aynalığı” vazifesi icra edecekler. Birbirlerine kusurlarını gösterecekler ki toplum erkeğiyle kadınıyla mütemadiyen arınsın, temizlensin.

Photo by Anna Shvets on Pexels.com

Peki, kadınlarla erkekleri ateş ve barut gibi asla bir araya gelmemesi gereken tehlikeli maddeler olarak gören anlayışı terk etmeden bu mümkün mü gerçekten? Bırakın birbirleriyle konuşmayı, aynı ortamda bulunmaları bile günah sayılan kadın ve erkekler nasıl birbirlerinin dostu olacak? Nasıl birbirlerine iyiliği emredip birbirlerini kötülükten sakındıracaklar?

“Hocalarımız” dindar erkekleri kendi inançları doğrultusunda “dolduruyorlar”. Şehir hayatının kaçınılmaz bir sonucu olarak okullarda, hastanelerde, sinema salonlarında, otobüslerde bir araya gelen insanlarımız, günah işlediklerine inandırılıyorlar. Bu hem anlamsız hem gereksiz hem de temelsiz söylem, neticede kadına şiddete varan bir gerginlik doğuruyor. Kapıları kapatıyor. Hatta en kötüsü gençlerin itikadî sorgulamalara girmesine sebep oluyor.

Ne alâkası var demeyin! Yabancı film ve dizilerde, kadınlıkları ile değil meslekleri ile var olan kadınları izleyen, hayatlarının baharındaki genç Müslüman kadınlarımızın ne düşüneceklerini tahmin etmeye çalışalım. Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da kadınlar, fedakâr doktor, zeki detektif, ilham verici öğretmen, usta siyasetçi rollerinde kendilerini gerçekleştirebilirken, neden bizde ne iş yaparlarsa yapsınlar önce “dişilikleri” akla geliyor?

Photo by Binti Malu on Pexels.com

Bu çok çarpık bir anlayış değil mi?

Neden kadınlarımızı kısıtlamaya, onları özenle seçtiğimiz kafeslere hapsetmeye bu kadar meraklıyız? Ve neden kadınlarımız o kafeslere tıkılmaya böyle kolay razı oluyorlar?

Dünya kadınlar günü gerçekten anlamlı bir gün olsun, bugün kadınlar için işe yarar bir şeyler yapalım istiyorsak hiç olmazsa bu mevzularda biraz kafa yormak lazım.

Demir Kafes Kırılınca

6 Ağustos 2017 tarihli bir haber:

Yolda evlilik teklifi planı hüsranla bitti…

Sakarya’nın Serdivan İlçesi’nde polis, evlilik teklifinde bulunacak olan arkadaşları için araçlarıyla yolda toplanan yaklaşık 50 kişilik gruba izin vermedi. Serdivan ilçe merkezinde bulunan Kafeler Sokağı’nda yaklaşık 50 kişilik grup, evlilik teklifinde bulunacak arkadaşları için organize oldu. Kalabalık teklif için yolda toplanırken, olay yerine Sakarya Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı motorize trafik polisleri geldi. Ekipler yolda bekleyen sürücülere trafiği tehlikeye düşürdüklerini söyleyip, araçlarını bulunduğu yerden almalarını istedi. Sivil kıyafetli bir komiser de aracından inerek kalabalığa ‘dağılın’ uyarısında bulundu. Ancak grup dakikalar içinde teklifi yapıp dağılacaklarını söyleyince bu kez komiser, “İstemiyorum, burada kimse kalmayacak. Kim varsa gözaltına alırım. Yolu boşalt hemen. Gördüğünüz tüm araçlara ceza yazın” diye cevap verdi.

Haberin verildiği internet sitesinde hadisenin videosu da var. “Trafiği durdurarak cadde ortasında evlilik teklifi” fantezisinin organizatörü oldukları anlaşılan genç kadın ve erkekler trafik polisi ile tartışıyor, “canım ne var on dakikalığına trafik kesilse” diye polise meydan okuyorlar.

13 Mart 2017 tarihli diğer bir haber:

15 dakika kuralı mağdur etti… Sınav yerine polis merkezine götürüldüler

Selçuk Üniversitesi Kampusu’nda sınava geç gelen öğrenciler, polis ve güvenlik görevlileri ile tartıştı. Tartışma sonucu fakültenin kapı girişlerinde camlar kırıldı. YGS’de bu sene ilk kez uygulanan “15 dakika” kuralı sebebiyle hiçbir aday saat 09.45’ten sonra sınav salonlarına alınmadı. Bu yüzden pek çok yerde sınava geç kalan adaylar sınav merkezlerinin girişlerinde güvenlik görevlileriyle tartıştı.

Haberin görsellerinde camları kırılmış bir okul kapısı önünde ayakta bekleyen polis memurları görülüyor.

17 Ocak 2018 tarihli başka bir haber:

Antibiyotik yazmayan doktora saldırdı, tehditler savurdu

İzmir’de bir doktor, yakınına antibiyotik yazmadığı gerekçesiyle avukat olduğu öğrenilen bir kişinin saldırısına uğradı. Saldırı anı cep telefonu kamerasıyla kaydedildi. İzmir’in Karşıyaka ilçesindeki Bostanlı 4 Nolu Aile Sağlığı Merkezinde (ASM) görevli doktorun, bir hasta yakını tarafından darbedilmesine ilişkin görüntüler ortaya çıktı. Avukat olan bir kişinin yakınına antibiyotik yazılmadığı gerekçesiyle ASM’ye gelerek burada görevli hekimi darbetmesiyle ilgili İzmir Tabip Odası ve sivil toplum kuruluşlarından üyeler, merkez önünde toplanarak basın açıklaması yaptı. Merkezin Sorumlu Hekimi Mithat Kara, yaptığı konuşmada, iki gün önce gelen bir kadının, hastası olmadığı halde Dr. Bülent Öner’den acil antibiyotik reçetesi düzenlemesini istediğini aktardı. Dr. Öner’in antibiyotik yazmadığı hastayı kendi doktoruna yönlendirdiğini anlatan Kara, “Ertesi gün hastanın avukat olan ağabeyi gelip doktor arkadaşımızın odasına daldı, hakaret etti, ölüm tehditleri savurdu ve tekme attı” dedi.

Haberin videosunda küfrederek doktora saldıran bir adamı tutmaya, sakinleştirmeye çalışan insanlar görülüyor.

10 Şubat 2018 tarihli farklı bir haber:

Sınıfta skandal görüntüler

Tekirdağ’ın Çorlu ilçesinde bir lisede öğrencilerin öğretmenleri ile alay ettiği görüntülerin sosyal medyada yayılmasıyla duyulan skandalla ilgili soruşturma başlatıldı. Çorlu’da Ahievran Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ndeki görüntülerde, sınıfta ders anlatmaya çalışan bir öğretmen, öğrencileri tarafından alaya alınıyor. Öğretmen ders anlattığı esnada ayağa kalkan, öğretmenin kıyafeti ile alay eden, öğretmenin kulağına el hareketi yapan, tüm bunlarla da yetinmeyerek öğretmenini kucaklayan öğrenci, arkadaşları tarafından kahkahalarla izleniyor. Yaşananları kaydeden öğrencilerin görüntüleri sosyal medyada paylaşmasının ardından skandal duyuldu.

Haberin videosunda meslek lisesi öğrencilerinin zavallı hocalarıyla nasıl terbiyesizce ve acımasızca dalga geçtikleri, onu nasıl küçük düşürdükleri görülüyor.

Bu haberlerin ortak noktası nedir?

Devletin koyduğu, herkes için geçerli olan kuralları kendi istekleri doğrultusunda esnetmek hatta ihlal etmek isteyen, bunu yapmalarına engel olarak gördükleri polis, öğretmen ve doktorları taciz eden, küçük düşüren, alaya alan ve hatta onlara saldıran “sivil vatandaşlar”.

Son tahlilde askeri/sivil bürokratlarca kurulmuş olan, hatta yer yer “memur cumhuriyeti” diye anılan Türkiye Cumhuriyeti’nde o çok müstesna, o çok dokunulmaz “devlet memuru” tahtı fena halde sallanıyor.

Bu enteresan gelişmenin sosyolojik bir fenomen olarak incelenmesi gerekiyor.

Bürokrasi iktidarının altın çağlarında “mizah” neredeyse siyasetçilerin aşağılanıp dalgaya alınmasıyla özdeşleşmişti. Milyonlarca oy almış siyasetçileri mini etekli hafif kadınlar gibi çizmek ya da tiyatro oyunlarında siyasetçilere hakaret etmek, onların taklitlerini yapmak vaka-i adiyeden sayılırdı.

Gün geldi devran döndü. Siyaset, sandık ve seçimler, tarihimizde hiç olmadıkları kadar belirleyici hale geldiler. Bürokratik vesayet, adım adım geriletildi. Cumhurbaşkanlığı makamına oturabilmek için getirilen yüzde elli barajını aşma şartı da oyların kıymetini iyice arttırdı. Bunun siyasetçileri sonsuz bir popülizme sürüklemesi beklenmesi gereken bir gelişmeydi. Eğer seçmen oyları siyasetçiye hiçbir şekilde dengelenmeyen, denetlenemeyen, neredeyse mutlak bir iktidar getiriyorsa, siyasetçinin o seçmenleri her halükârda mutlu etmeye, el üstünde tutmaya, hatta şımartmaya çalışması doğal bir netice sayılmalıydı.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra “sokağa dökülüp darbeyi önleyen kahraman halk” söylemi siyasetçilerin başat söylemi haline geldi. Darbe girişiminde bulunan “askeri bürokrasi” karşısında canı pahasına savaşarak vatanı kurtaran “sivil halk” imajı özellikle iktidarı destekleyen kitlelerin zihninde derhal kendine yer buldu. Halk kitleleri, öteden beri siyasetçilerin bir ayak bağı olarak gördükleri bürokrasiye yönelttikleri şiddetli eleştirileri görüyor ve genel olarak destekliyordu. Siyasetçilerin hedef tahtasında bazen generaller, bazen hâkimler, bazen meslek örgütlerinin idarecisi doktorlar, bazen de üniversite profesörleri oluyordu. Uzun yıllardır bürokratik seçkinlerin şiddetine, hoyratlığına, tepeden bakışına maruz kalmış olan kitleler, bu söylemi çok da zorlanmadan benimsemişlerdi. Üzerine darbe girişiminde yaşananlar da gelince “düşman” hatları iyice belirginleşti.

Siyaset kurumunun bürokrasiye karşı bir zamandır ağır ateşte pişirdiği öfke, halk kitlelerinin elinde zaman zaman kontrolden de çıkabilen tehlikeli bir enstrüman haline gelmeye başladı. OHAL kapsamında çıkartılan 696 Sayılı KHK’yla, darbe girişimine karşı mücadele eden, terör olaylarının aydınlatılmasına, bastırılmasına, etkisiz kılınmasına neden olan sivillerin, hukuki ve cezai işleme uğramayacağı garantisi verildi. Bahsettiğimiz şiddetin adeta tecessüm etiği fiili durum açıkça meşrulaştırılmış oldu.

Siyasetçinin öfkesi aslında -eski alışkanlıklarını sürdürüp- iktidarını paylaşmaya kalkan üst düzey bürokratlara, generallere, yüksek yargı mensuplarına yönelikti. Bu tepkinin halktaki yansıması ister istemez çok daha alt düzeyde vücut buldu. Halk öfkesini doğrudan temas kurabildiği memurlara yöneltti.

Neticede olan, öğretmene, polise, doktora oldu.

Fert bazında değil ama topluluk olarak “öznelikleri” sürekli vurgulanan, dünyanın kendileri etrafında döndüğüne inandırılan kitlelerin önüne geniş bir hareket alanı açılınca başta örnekleri verilen türden hadiseler hızla yaygınlaşmaya başladı.

Max Weber, rasyonelleşmenin somut yansıması olarak gelişecek bürokratik kurumların, birer “demir kafes” haline gelerek insanlığı hapsedeceği öngörüsünde bulunmuştu. Ülkemizde batı taklidi bir modernleşme çabasının, doğuda çok aşina olduğumuz “zorbalıkla idare etme” anlayışıyla kol kola girip çatısını çattığı, o bize mahsus bürokratik demir kafes kırıldı. Ancak bu kafesin kırılmasının kitlelere gerçek bir özgürlük sağladığı iddiası çok su götürür…

Siyasetçiler görmüyor olamaz: Kamu düzeninin tesisi ve idamesi halk kitlelerinin memnuniyeti için olmazsa olmazlar arasındadır. Koyulan kuralları ihlal eden kişiye göz yumulması belki o kişinin oyunu kazandırabilir ama öte yandan mağdur olan çok sayıda başka kişinin oyunu kaybettirir. Hukukun kişiye özel olarak uygulanması, kuralların “sevgili dostlarımız için” birkaç kez “esnetilivermesi” aynı ayrıcalıklara erişemeyen geniş kitlelerde zaman içinde infiale sebep olur.

Toplumsal kuralların uygulanmasıyla görevlendirilmiş öğretmene, polise, doktora hücum eden cahil kişilerin yaptıklarına göz yummak, zar zor yürüttüğümüz birlikte yaşama çabasının kolonlarını dinamitlemekle eşdeğerdir. Sürükleneceğimiz kaos ortamında onların oyunun hiçbir kıymeti kalmayabilir.

Siyasetçilerimizin toplumsal barışımızı sürdürmek adına ucuz halk pohpohlamalarından, popülizmden vazgeçmeleri gerekiyor. Bürokrasinin sinsi bir ejderhaya dönüşmemesi için her şeyi yapmaya evet ama bürokrasiyle savaşıyoruz diye orman kanunlarına dönmeye de hayır.

Bu dengeyi tutturmak mecburiyetindeyiz.

İmanı Resetlemek

İmanı Resetlemek

“Resetleme” bugün artık Türkçemizin bir parçası. İngilizce “re” (yeniden) ve “set” (ayarlama) kelimelerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bu kelime, hayatımıza güncel teknolojilerle beraber girdiği için bir anlam kaymasına uğramış; çalışan bir cihazı yeniden başlatmak anlamında kullanılıyor.

Bilgisayarla çalışırken açtığımız programlar bilgisayarın RAM denilen geçici hafızasına yüklenir. İyi kodlanmamış, kötü niyetlerle kodlanmış yahut virüs bulaşmış programlar kapatsanız bile hafızadan silinmez, arka planda sessizce işlemeye devam ederler. Hem kıymetli hafızada yer işgal etmeyi hem de bilgisayarın beyni sayılan CPU’yu yormayı sürdürürler. Aşırı yüklendiği için ısınan CPU’yu, üzerine hava üfleyerek belli bir ısıda tutmakla görevli fanlar daha hızlı dönmeye başlar. Bu da bilgisayar gürültüsünün artmasına sebep olur. Kullanım süresi uzadıkça bilgisayarın hem performansı düşer hem gürültüsü artar. Belki donmalar, kilitlenmeler başlar ve nihayet son çareye başvurulur: “resetleme”.

Bilgisayarlar resetlendiklerinde geçici hafızadaki her şey silinir. Yeniden açılırken sadece temel uygulamalar hafızaya yüklenip çalıştırılır. Böylece hatalı programların “tortularından” kurtulmuş oluruz.

Antivirüs uygulamaları da “temizlik” için “resetleme” isterler zira virüslü programları hafızada çalışırken durdurup etkisiz hale getirmek çok zordur. Antivirüs programları, yeniden başlatılan bir bilgisayarda hafızaya ilk başta yüklenip virüslü programların kendileri gibi hafızaya yüklenmesinin önünü alırlar.
Sanırım bu malumatı kuracağım analoji için verdiğim anlaşılmıştır.

Bu analojinin ilham kaynağı çok sevdiğim bir ağabeyimdir.

Geleneğimizde, itikadî alanda “resetlemeye” tekabül eden bir kavram var: “tecdid-i iman”. Tecdid-i iman, çeşitli sebeplerle imanlarının izalesine sebep olacak bir teşebbüste bulunan, yani dinden çıkan kimselerin, iman esaslarını oluşturan konularda inançlarını yenilemeleri anlamında kullanılır.

Bugün ülkemizde kendisine Müslüman diyenleri incelediğimizde, tıpkı resetlenme zamanı gelmiş bir bilgisayar gibi, bir tecdid-i iman ihtiyacının hasıl olduğunu görüyoruz. Hatta belki de bu tecdid-i imanın “kitlesel seviyede” yapılması lüzumu hissediliyor!

Uzun asırlar boyunca öğrenilen (hafızalara yüklenen) yanlış bilgiler, hurafeler, temelsiz inançlar Müslümanların kafasından ve kalbinden ne yazık ki temizlenemiyor. İnandığı gibi yaşamamanın neticesinde yaşadığı gibi inanmaya başlayanların hayat tecrübeleri kanıksanıp, “dinleştirilerek” başka bir tortu tabakası oluşturuyor. Bunlar temizlenemedikleri gibi yeni açılımların da önünü kapatıyorlar. Müslümanları sonsuz bir döngüye sokuyorlar.


Peki, nasıl olacak bu resetleme yahut kitlesel tecdid-i iman?

Gelin burada bir fantezi kuralım yahut zihinsel bir deney yapalım.

Diyelim ki devlet bir karar alıyor ve MERNİS’teki dijital kimlik kayıtlarında dini “Müslüman” yazan herkesin kaydını “dini yok” şeklinde güncelliyor. Türkiye vatandaşı tüm Müslümanlar bir anda resmen “dinsiz” hale geliyor.
Bilgisayarı böylece kapatmış oluyoruz. Şimdi sıra yeniden açmaya geldi.
Yeniden Müslüman olmak isteyenlere bir sene mühlet veriliyor. Bir senenin sonunda, hâlâ resmi olarak “Müslüman” olmayanlara din hizmetleri sunumunun durdurulacağı ilan ediliyor. Mesela cenazelerinin İslami usullerde kaldırılmayacağına, camilere alınmayacaklarına, hac ve umre için başvuru yapamayacaklarına dair bir kanun çıkartılıyor.

Yeniden resmen “Müslüman” olmak için basit ama çok sıkı uygulanan bir kural koyuluyor: Uzunca bir sözleşmenin her bir maddesinin altına, “okudum, anladım ve kabul ettim” yazarak imza atmak gerekiyor.

Yani öyle kelime-i şehadet getirivermek kâfi sayılmıyor!

Sözleşme taslağı üzerinde biraz çalıştım!..


İman Resetleme Sözleşmesi Taslağı

Sözleşmenin ilk maddesi şu: “Allah’tan başka hiçbir tanrı olmadığına, Allah’ın insanüstü özel güç ve yetkiler verdiği, bazı güçlerini devrettiği hiçbir insanın bulunmadığına, Hz. Muhammed’in, Allah’ın kulu ve elçisi olarak ilahi mesajı Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla bize ilettiğine iman ediyorum.”

Takip eden maddelerden bazıları ise şöyle:

  • “Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğuna, her yaptığımı görüp bildiğine ve öldükten sonra gizli ya da açık, küçük ya da büyük tüm yapıp ettiklerimden beni sorumlu tutacağına iman ediyorum.”
  • “İman konusunda tek ve mutlak yargılayıcının Allah olduğunu, başta kendim olmak üzere kimsede diğer Müslümanların imanını ölçme yetkisinin ve hakkının bulunmadığını kabul ediyorum.”
  • “Hangi şartlar altında olursa olsun yalan söylemeyeceğime, verdiğim sözden asla dönmeyeceğime, ne olursa olsun kimseyi aldatmayacağıma, Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru olacağıma söz veriyorum.”
  • “Müslüman olsun olmasın, hatta en şedit düşmanım olsa bile hiçbir insanın hakkına girmeyeceğime, hiç kimseye hiçbir gerekçeyle haksızlık ve zulüm etmeyeceğime söz veriyorum.”
  • “Kendi çevremden başlayarak, dünyanın neresinde olursa olsun zulme, haksızlığa uğrayanların yanında ve zalimlerin karşısında olacağıma, mazlumların uğradığı zulmü ortadan kaldırmak için elimden ne geliyorsa yapacağıma söz veriyorum.”
  • “Makamımı, mevkiimi, hayat boyunca kazandığım malı mülkü kaybetmek pahasına olsa bile adaletsizliğin karşısında duracağıma, tepkisiz kalmayacağıma söz veriyorum.”
  • “Hangi gerekçeyle olursa olsun kimseye asla iftira etmeyeceğime, kimseye tuzak kurmayacağıma, gayesi ne olursa olsun hile yapmayacağıma, başkalarınca yapılan hiçbir hileye bilerek alet olmayacağıma söz veriyorum.”
  • “Kimsenin dedikodusunu yapmayacağıma, dedikodu yapılan bir ortamda dedikoduyu doğrudan sonlandıramıyorsam dedikoducuları uyararak ortamı terk edeceğime söz veriyorum.”
  • “Hangi gerekçeyle olursa olsun rüşvet vermeyeceğime, rüşvet almayacağıma, görevimi yahut makamımı kendime ya da yakınlarıma haksız kazanç sağlamak için kullanmayacağıma söz veriyorum.”
  • “Yaptığım işi en kaliteli, en doğru, en güzel, en eksiksiz şekilde yapmak için var gücümle çabalayacağıma, işimde ustalaşmak ve mükemmele ulaşmak için gayret etmeyi hiç bırakmayacağıma söz veriyorum.”
  • “Başka herkes öyle yapıyor olsa bile, çoluğumu, çocuğumu, akrabalarımı, dostlarımı hak etmedikleri makamlara yerleştirmek için kimsenin kapısını çalmayacağıma, bana bu tür taleplerle gelenler olursa onları net bir şekilde reddedeceğime söz veriyorum.”
  • “Hayatta çeşitli zorluklarla pençeleşen insanların, fakirlerin, yetimlerin, öksüzlerin, yardıma muhtaç kadın, çocuk ve erkeklerin sıkıntılarına bigâne kalmayacağıma, onların durumlarını iyileştirmek için elimden ne geliyorsa yapacağıma söz veriyorum.”
  • “Allah’ın ilk emrinin “oku” olduğunu biliyorum ve ilahi mesajın kendisinden başlamak üzere Allah’ın istediği gibi bir kul olabilmek adına yapmam gerekenleri öğrenmek için ömrüm boyunca okuyacağıma, araştıracağıma, tahkik edeceğime söz veriyorum.”
  • “Hayatımı, kendime ve topluma hiçbir katkı sağlamayacak boş işlerle geçirmeyeceğime, her daim varlığımı hem bu dünyada hem öteki dünyada anlamlı ve kıymetli kılacak faaliyetlerin peşinde olacağıma söz veriyorum.”

Bu maddeleri okuyan kişilerden önemli bir kısmının Müslüman OLMAMAYI seçeceği kanaatindeyim!

Ne yazık ki bu yalansız, talansız, dedikodusuz, hilesiz hurdasız Müslümanlık çok insana yavan, zor, hatta dayanılmaz gelecektir.

Bilgisayarı yeniden başlattığımızda, sağlıklı bir başlangıç için, yüklenmemesi gereken virüslerin engellenmesi, iyice “enfekte” olmuş bazı programların hiç açılmamasıyla sonuçlanabilir. Ancak bu göze alınması gereken bir maliyettir. Resetlemenin amacı zaten bu değil midir?

Yüzde doksan dokuz oranında “yalandan” Müslümanın varlığındansa, çok daha az sayıda “sahiden” Müslümanın varlığı evladır.

Nicelik değil niteliktir mühim olan.

Kimse azınlığa düşmekten korkmasın, zira bu sayılan maddelerin altına samimiyetle imza atıp sözünü tutan, âdil, ahlaklı, dürüst, çalışkan kimseler velev ki çoğunluğu ateistlerden oluşan bir ülkede yaşasalar bile daima el üstünde tutulacaklardır.

Bu uçuk fantezinin hayata geçmesini beklemeye gerek var mı? Gelin bu hayale siz de katılın. Hep birlikte, modernize edilmiş bir “tecdid-i iman” yöntemiyle imanımızı kişisel olarak “resetlemeyi” deneyelim. Yukarıdaki her bir maddeyi bir kez daha okuyun. Belki sizin de ekleyeceğiniz maddeler vardır. Onları da ekleyin. Her bir maddenin altına tek tek “okudum, anladım ve kabul ettim” yazıp imzalayın. Sonra bu sözleşmeyi çerçeveletip görebileceğiniz bir yere asın. İmzanızı atarken çok zorlandığınızı göreceksiniz. Ama “değişim” dediğimiz şey iyice zorlanmadan olmuyor…

Açıkça görüyoruz: Müslümanların “bilgisayarları” çok ağırlaştı. Aşırı ısınıyor, çok gürültülü çalışıyor. Bir resetleme işleminin gerekliliği her gün biraz daha belli ediyor kendisini. Naçizane kanaatimce bu operasyonu ertelemenin âlemi yok. Her Müslümanın oturup bir muhasebe yapması, bunun böyle gitmeyeceğini anlaması lazım.

Ne diyorsunuz? Var mısınız imanı resetlemeye? Ama unutmayın: resetledikten sonra birçok şey farklı olabilir! Konforunuz bozulabilir… Ona göre!..

Benden uyarması…


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayımlanmıştır.

Çoğunlukçuluk

Çoğunlukçuluk

Çoğunluğun kararlarının uygulandığı ve bu kararların mutlak olduğu, insan hakları, yasalar, kuvvetler ayrılığı ilkesi gibi ilkeler tarafından sınırlanmadığı demokrasilere “çoğunlukçu demokrasi” veya “mutlak demokrasi” deniliyor.

Demokrasilerde “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi benimsenirken, egemenlik haklarını doğrudan halk oyuna değil de soylarına dayandıran kralların, halkın inançlarına dayandıran dini önderlerin yahut zorbalığa, kaba kuvvete dayandıran tiranların egemenlik iddiaları reddedilmiş oluyor. Fakat çoğunluğun, yani seçmenlerin yarısından fazlasının desteğinin siyasilere egemenlik hakkını kullanma yetkisini mutlak olarak sağlaması da başka türlü zorbalıklara kapı açıyor. Siyasi liderlerin elde ettikleri gücü mutlaklaştırmaları, insanların bir kısmından aldıkları yetkiyi, tüm vatandaşlara ait egemenlik hakkının kullanımı yetkisine teşmil etmeleri, başka bir ifadeyle “milli iradeyi” tek başlarına temsil etme iddiasına soyunmaları başka komplikasyonlar yaratıyor.

Her şeyden evvel, seçimlerde çoğunluk içerisinde olmayan fertlerin iradelerinin tamamen yok sayılması tehlikesi ortaya çıkıyor. Eğer egemenlik hakkı milletin ise, çoğunlukçu demokrasilerde milletin hatırı sayılır bir kesiminin, bazı durumlarda neredeyse yarısının bu hakkı hiçe sayılmış, hatta neredeyse gasp edilmiş oluyor. Halbuki demokratik seçimler, halkın iradesinin büyük bir kısmının yönetime yansıması için bulunmuş araçlardan sadece bir tanesi. Milli iradenin, bu araç vasıtasıyla yönetime yansıtılamayan kısmı için devreye mutlaka başka araçların da sokulması gerekiyor.

silahlarÇoğunluğun desteğini arkalarına almayı başaran siyasi liderlerin kendilerini, sadece o çoğunluğu yönetsin, sadece kendisini seçenleri memnun etsin diye seçilmiş kişiler gibi görmeleri başka bir problem. Bu anlayış toplumdaki gerilimleri arttırıyor, çatışmaları körüklüyor. Artan gerilim, siyaseten işe yaradığı için siyasilerce bir enstrüman olarak bile kullanılabiliyor ama bu neticeleri düşünülmeden, sorumsuzca kullanılan enstrüman toplumsal barışın altını oydukça oyuyor, zorbalıklara zemin sağlıyor.

Kur’an-ı Kerim’deki yüz ikinci, iniş sırasına göre on altıncı sûre olan “Tekâsur” sûresi, “çoğunlukçuluk” meselesi açısından dikkate alınması gereken bir sûre. Diyanet İşleri Başkanlığı “tekâsur” kelimesini “çoğaltma yarışı” diye çeviriyor. Diyanet bu kelimeye özellikle “yüksek bir amaç gütmeden, neden niçin demeden mal, evlât, yardımcı ve hizmetçi gibi her devrin telakkisine göre çokluğuyla övünülen şeyleri büyük bir tutkuyla durmadan çoğaltma yarışına girişmek, mânevî ve ahlâkî sorumluluğunu düşünmeden alabildiğine kazanma hırsına kendini kaptırmak” anlamını veriyor.

Çoğunlukçu demokrasi devrinin telakkisine göre, siyaseten çokluğuyla övünülen en önemli şey “oy yahut taraftar sayısıdır” diyebiliriz. Bu “oy çoğaltma yarışını” yüksek bir gaye gütmeden, mânevî ve ahlâkî sorumlulukları göz ardı ederek, sadece daha çok hakimiyet sağlayıp güçlenmek için sürdürmenin yanlış olduğu aşikâr. Bizce burada güdülecek “yüksek gaye”, yönetilen tüm kitlenin mutlu, huzurlu, barışçıl bir ortamda, haksızlığa uğramadan, zorbalığa maruz kalmadan varlığını sürdürebileceği vasatı oluşturmak olarak tanımlanabilir.

Tekâsur suresi “çoğaltma yarışı sizi oyaladı” diye başlıyor. Sonraki ayet çok ilginç:

“Sonunda kabirleri ziyaret ettiniz.”

Bu cümleye müfessirler üç türlü mânâ veriyorlar.

İlki, hemen akla gelen bir mânâ: Çoğaltma yarışı peşinde oyalandınız da ne oldu? İşte sonunda ölüp mezara girdiniz; bu anlamsız tutku ve yarış, siz ölünceye kadar sürüp gitti.

Verilen ikinci mânâ şöyle: Bu çoğaltma yarışını o kadar abarttınız ki, dirilerin çokluğuyla övünme size yeterli gelmeyince tuttunuz mezarlıklarda yatan ölülerinizin çokluğuyla övünmeye başladınız.

Üçüncü mânâ: “Doğrudan mezarlarını ziyaret edip ölülerinizle övündünüz.” Tarihçilerden öğrendiğimize göre o devirde yaşayan Araplar, mal, evlât, akraba ve hizmetçilerinin çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi sayarlar, hatta bu hususta övünürken yaşayanlarla yetinmeyip kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de ispat etmek için kabirlere gider, ölmüş akrabalarının kabirlerini göstererek onların dahi çokluğuyla övünürlermiş.

Verilen bu mânâların hangisi tercih edilirse edilsin, neticede insan fıtratındaki “taraftarların çokluğu” ile övünme davranışlarının eleştirildiği, gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağının hatırlatıldığı görülüyor.

Sûre şu şekilde devam ediyor:

“Hayır; ileride bileceksiniz! ﴾3﴿ Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! ﴾4﴿ Hayır, kesin olarak bir bilseniz… ﴾5﴿ Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. ﴾6﴿ Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz ﴾7﴿ Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz? ﴾8﴿.”

Diyanet tefsirinden öğrendiğimize göre, takip eden 3, 4 ve 5. âyetlerin başındaki “hayır” anlamına gelen “kellâ” edatı, ebedî olan âhiret hayatını, orada verilecek hesabı ve bu hesap için hazırlık yapmayı unutup da fani olan ve ancak daha yüksek amaçlar için kullanıldığında bir değer ifade eden imkânları bilinçsizce çoğaltma yarışına girişip bunlarla övünmenin korkunç bir gaflet ve yanılgı olduğu gerçeğini vurgulamak maksadıyla üç defa tekrar edilmiş.

Allah’ın bize Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla ilettiği bu mesajdan, “taraftarları, malı, mülkü, dolayısıyla gücü çoğaltmanın ve bununla övünmenin “öte tarafta” hiç de “geçer akçe” sayılmayacağını çıkartmak mümkün görünüyor. Allah bize defalarca “hayır bilmiyorsunuz” diyor ve doğru olanı gösterip bizleri cehennemden de bahsederek ikaz ediyor. Bayıldığımız o çoğaltma yarışı anlamsız. İster oy olsun ister para pul, bize verilen her nimet aynı zamanda omuzlarımıza bir sorumluluk yüklüyor. Keşke bu ağır yükü fark edebilsek. Keşke “bilebilsek” de elde ettiğimiz imkânları hesaba çekileceğimiz günü aklımızdan hiç çıkartmadan, büyük bir ihtimam ve hassasiyetle kullanabilsek.

Keşke…

Kopyala Yapıştır

Kopyala Yapıştır

“İstinsâh”: Arapça nesh kökünden türemiş bir kelime. İslam Ansiklopedisi’ne göre “bir kitabın yahut yazılı bir metnin nüshasını çıkarma, onu harfi harfine kopya etme” anlamına geliyor.

Yazının icadıyla birlikte başlamış insanoğlu istinsah etmeye.

Daha önceleri öğrenilen, kıymet verilen, saklanmak istenen bilgiyi sonraki nesillere aktarmanın tek yolu “hıfz” yani ezbermiş.

Hıfz, hafız ve hafıza kelimeleri “muhafaza” ile aynı kökten geliyor. Korumak, saklamak gibi manalar taşıyor.

İstinsah, yazının keşfiyle kıymetli metinlerin tahrif edilmeden muhafazası için en önemli araç olmuş.

Çünkü ezberlenerek yani hıfzedilerek nesilden nesle aktarılan bir metnin orijinalliğinin korunması çok zor.

Kulaktan kulağa oyunu, bu zorluğu ne güzel ortaya koyar.

İnsan hafızası hiç de güvenilir bir saklama kabı değildir.

Bir bakarsınız içine koyduklarınız durdukları yerde değişivermiş. Başka şeylere dönüşmüş!

O yüzden bir teknoloji olarak yazı ve istinsahı bilen insanlar öğrendiklerini önce yazıya dökmeye sonra da o yazdıklarının birebir kopyalarını oluşturmaya gayret etmişler.

istinsahİslam Ansiklopedisi, önceki kitapların tahrifi hakkında uyarılmış olan Müslümanların Kur’an-ı Kerim’i aynı akıbetten korumak için yazma ve istinsah konusunda çabuk davrandıklarını söylüyor. Ayetler indikçe sahabe tarafından hem yazılmış hem ezberlenmiş. Kur’an âyetleri Hz. Ebû Bekir zamanında bir araya toplanarak mushaf haline getirilmiş ve “imam mushaf” denilen bu ilk nüsha daha sonra Hz. Ömer’e intikal etmiş; onun vefatı üzerine de kızı ve Resûl-i Ekrem’in yazı bilen eşlerinden olan Hafsa’ya, ondan da Hz. Osman’a ulaşmış. Hz. Osman “imam mushafı” ashaptan Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Zübeyr, Saîd b. Âs ve Abdurrahman b. Hâris’e istinsah ettirip Mekke, Kûfe, Basra, Şam, Yemen ve Bahreyn’e birer nüsha göndermiş. Kur’an’ın bu ilk istinsahıyla ilgili faaliyetler beş yıl kadar sürmüş.  Metinlerin orijinallikleri korunarak çoğaltılması vazifesini icra eden kimselere “müstensih” denilirmiş.

Peki, okuma yazma öğrenen herkes istinsah etme işine girişebilir miymiş?

Cevap: Hayır! Bu konudaki ilginç bilgileri yine Diyanet Ansiklopedisi’nin “istinsah” maddesinden aktaralım:

“Zamanla birtakım kurallara bağlanan istinsah için aslında icâzet gerekirdi. İcâzeti olmayanlar teamül gereği, genellikle metnin sonunda yer alan istinsah kaydına imza koymazlardı. İstinsah kayıtlarını ana metinden ayırmak için metnin sonu gittikçe kısalan satırlar halinde üçgen şeklinde bitirilir ve bunun ardından istinsah kaydı konurdu; bazan da kayıt bu üçgen içinde yer alırdı. Dikkatli müstensihler, “temme” (tamam oldu, iş bitti) kelimesinden ve dua cümlesinden sonra “el-fakīr, el-hakīr” ibaresiyle kendi adlarını, istinsahın yıl, ay ve gün olarak bitiş tarihini, yapıldığı yeri, esas aldıkları nüshanın ferâğ, ketebe veya istinsah kaydını da belirtirlerdi. İstinsah kayıtlarında bazan “temme” yerine “mîm”, “intehâ” (sona erdi) yerine “hâ” ve “âmin” yerine “elif-mîm” kısaltma harflerinin konulduğu görülür. Müstensih adını kısaltarak yazabildiği gibi şöhreti, mezhebi, memleketi, hocası hakkında bilgi de verebilir; eğer istinsah ettiği kitap Kur’an ise bunun kaçıncı istinsahı olduğunu da söylerdi.”

ferağ kaydıAktardığımız maddedeki bazı kavramları da açıklamaya çalışalım: “Ferağ kaydı”, yazma eserlerin sonuna konulan istinsahla ilgili notlara verilen isim. Müstensihler kopyaladıkları metnin sonuna kopyalama işinin bittiğini gösteren bir not düşerlermiş. Bu notu da ana metinle karışmasın diye farklı bir yazı karakteriyle, giderek küçülen satırlar halinde yazarlarmış. “İstinsah kaydı” olarak da bilinen bu satırlara bazen “ketebehû” ifadesiyle başlamasından dolayı “ketebe kaydı” adı da veriliyor. Ferâğ kaydı, çoğunlukla istinsah işinin kim tarafından nerede yapıldığına ve hangi yıl, ay, gün veya gecede, saat kaçta bitirildiğine dair kısa bilgiler veriyor.

Yazının bulunmasından itibaren bin bir emek çekerek müstensihlerin yaptığı iş daha sonra matbaalar ve nihayet bugün bilgisayarlar tarafından yapılır oldu.

Bugün ne kadar uzun ve karmaşık olursa olsun seçtiğimiz metinler birler ve sıfırlara dönüştürüp en ufak bir hataya meydan vermeden inanılmaz bir hızda “istinsah” ediliyorlar.

Bilgisayarlarla birlikte iki kelime farklı anlamlar kazandı: kopyala ve yapıştır.

Daha önce çok zahmetli gelen fiilleri birkaç tıklama basitliğine indirgedi.

İki tuş kombinasyonuna…

Ctrl+c ve ctrl+v…

ctrl-c-v

Yüzbinlerce satırı, milyonlarca harfi göz açıp kapayana kadar çoğaltabilir hâle geldik.

“İstinsah” bir zorluk olmaktan çıkalı çok zaman oldu.

Ama her teknolojik gelişme gibi bu kolaylık da bir takım yan etkileri ile girdi hayatımıza.

Kolayca kopyalanabilir -ve dolayısıyla kolayca ulaşılabilir- olmak metinlere gösterilen özen ve saygının altını oymaya başladı.

Düşünürlerin ömürlerini verdikleri külliyatlarını, sözlükleri, ansiklopedileri, insanlığın tüm yazılı entelektüel birikimini dakikalar içinde kopyalayıvermek işten bile sayılmıyor artık.

Bugün sıradan bir bilgisayarın hafızasında bir hayat müddetince okunsa bitirilemeyecek on binlerce eseri saklamak mümkün.

Orwell’in 1984’te anlattığı, bilgiye erişimin neredeyse tamamen sınırlandığı distopya gerçekleşmedi ama bugün Huxley’in “cesur yeni dünyasında” yaşıyoruz denilebilir. İnsanların sonsuz bir veri denizinde boğulduğu, iyiyi kötüyü, kaliteliyi kalitesizi, faydalıyı faydasızı ayırdedemedikleri bir dünya bu.

Kopyala yapıştır kolaylığı entelektüel hırsızlığın kapısını da ardına kadar açtı.

Bir bilgi okyanusundan bir fincan su alıp az öteye boşaltmanın hükmü nedir?

Kopyalana kopyalana sıradanlaşmış, değersizleşmiş, anlamsızlaşmış, tepeleme yığılmış bilgilerden irfan damıtmak mümkün müdür?

Her fikrin eşit derece makbul ve değerli sayıldığı, dolayısıyla her fikrin eşit dereceye “indirgendiği” bir vasatta “kopyalayıp yapıştırmaya” devam ediyoruz.

Bugünün müstensihleri olarak icazete ihtiyacımız yok.

Ancak kopyalayarak çoğalttığımız bilgi midir yoksa çöp müdür, işte bunda şüphelerimiz var.


Meraklılar bahsi geçen İslam Ansiklopedisi maddelerine şu linklerden ulaşabilir:

İstinsâh: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=230369

Ferağ Kaydı: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=120354&idno2=c120200#1

 

Sapere Aude

Sapere Aude

Quintus_Horatius_FlaccusRomalı Horatius’un ta milattan önce 20 yılında söylediği, “Dimidium facti qui coepit habet: sapere aude” yani, “Başlayan yolun yarısını almıştır: Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” sözüne atıfla Immanuel Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” adlı denemesinde söylediği “Sapere aude! Habe Muth dich deines eigenen Verstandes zu bedienen! (Bilmeye cesaret et. Kendi anlayışını kullanma cesaretini göster.)” cümlesi, aydınlanma çağının felsefesini özetler.

İnsan ergin olmama durumundan kurtulacaktır. Yani “başkalarının” vesayetinden kurtularak “aydınlanacaktır”. Kendi aklını başkalarının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösterecektir.

Kulağa harika geliyor değil mi?

Fakat bu parlak ifadenin ardında birtakım problemler var!

Immanuel-KantAcaba insanların akıllarını kullanmamalarının yegâne sebebi Kant’ın dediği gibi tembel ve korkak olmaları mı?

Her şeyden önce teslim etmek gerekir ki akıl dediğimiz cihaz her insanda eşit kuvvette değil.

Herkeste aynı otomobilden yok. Kimininki kırık dökük eski bir Serçe, kimininki Ferrari! Acaba mesafe almak isteyen kimseler, kendi arabaları ile gitmekten korktukları için değil de arabalarının onları menzile ulaştıramayacağını bildikleri için toplu taşıma vasıtalarını tercih ediyor olamazlar mı?

Madem teşbihi otomobil ile yaptık oradan devam edelim.

Aracınız ne kadar iyi olursa olsun. Çalışmak için yakıta ihtiyaç duyar. Deposu boş bir Ferrari ile deposu boş başka bir araç arasında menzile ulaştırma kabiliyeti açısından bir fark yoktur.

Aklın yakıtı bilgidir.

Bilgiye erişimi kısıtlı, bilgi kaynaklarından habersiz yahut onlara karşı tamamen ilgisiz bir adam dünyanın en iyi muhakeme yeteneğine ve en kuvvetli hafızasına sahip olsa ne fayda?

Kalitesiz yakıt motoru bozar. Otomobili yolda bırakır.

Yakıtın kalitelisini nasıl ve nereden bulacağız?

Her türlü vesayeti reddederek kendi kararlarımızı almaya karar verdiğimize göre, kaliteli yakıtı nerede bulabileceğimizi “birilerine” sormak gibi bir seçeneğimiz de yok.

Ve nihayet asıl soru: Velev ki en iyi otomobile sahibiz, en kaliteli yakıtı da bulduk, depomuzu da doldurduk, nereye gideceğiz?

Quo Vadis? Fe eyne tezhibun?

Rehber istemiyoruz. Elimizde bir haritamız da yok.

Doğru olduğunu ancak “tahmin edebileceğimiz” bir yöne doğru, başta belirlediğimiz istikametten sapıp sapmadığımızı da kesin olarak bilemeden yol almaktan başka bir çaremiz var mı?

Post modern düşünce, biraz da insanın çaresizliğinin akıl zaviyesinden tescili aslında.

Aklımızı yegâne yol göstericimiz seçtik ve kendimize asla başka rehber kabul etmiyoruz. Elimizde bir haritamız da yok.

Fakat aklımız karışık, hatta bazen birbirine zıt yönleri işaret edip duruyor.

Doğru olduğunu ancak “zannedebileceğimiz” bir yöne doğru, başta belirlediğimiz istikametten sapıp sapmadığımızı da kesin olarak bilemeden yol almaktan başka bir çaremiz var mı?

İlmi en hakiki mürşit bellersek “doğru yolu” bulacağımızı, (artık her neresiyse) menzilimize onun rehberliğinde varacağımızı sandık.

Bugün iyiden iyiye tartışılan aydınlanma fikrini bir elbise gibi toplumun üzerine giydirerek toplumu dönüştürebileceklerini zannettiler yarı aydınlarımız bir zamanlar.

Sadece makyajla başka birine dönüştürülebileceğimize inanan, zorba bir çocuk kafasının mağdurları olduk.

Bir rasyonelleşme tiyatrosunun aklını karıştırdığı figüranlar…

Vesayete karşı aklımızı kullanmayı öğrenmek için güdülmemiz gerektiğine (!) inanan vasilerin zihinleriyle, hisleriyle hatta genleriyle oynadığı ucubeler…

Kim bilir, bugünkü müthiş zihinsel savruluşlarımızın sebeplerinden bazılarını da belki burada aramak lazım.

Post-modern düşünce, biraz da insanın çaresizliğinin akıl zaviyesinden tescili oldu.

Post-moderniteyi de tıpkı modernite gibi coşkuyla kucakladık!

Daha modernleşmeyi doğru dürüst kavrayamamışken, kavrayamadığımız şeylerin aslında değerlerinin itibari olduğu fikri ile rahatladık.

Teknoloji, internet ve özelde sosyal medya, insanımızın darmadağın zihnini hiçbir zaman olmadığı kadar görünür kıldı. Yazmak çizmek eskiden iyi kötü entelektüellere mahsus bir faaliyetken artık toplumun her kesimi “yazar” hâle geldi. Okumadığı halde yazan, kanaat sahibi olmak için “bilmeye”, bir altyapı edinmeye ihtiyaç duymayan insanlarımız âdeta istila ettiler mikro blogları, yorum sayfalarını.

Yazılanları okumak, insanlarımızın nasıl akıllarıyla değil, hisleriyle “düşündüğünü” görmek için kâfi.

Bir kanaate, bir fikre, bir ideale sahip olduğu illüzyonuna kapılmış, kendisini o “meşkuk ideali” uğruna kan dökmeye bile hazır hisseden insanlarımızın çokluğu dehşet verici.

Aklımı özgürleştiriyorum zannederken, hislerinden mamul dizginlerini efendilerinin eline verdiğini fark edemeyen yığınları gözlemliyoruz.

Hislerin hükümran olduğu topraklarda mantıki tutarlık aranmaz. Birbirleriyle taban tabana zıt hisler bile aynı anda aynı bünyede varlık gösterebilir. Aynı kişiye hem nefret hem hayranlık beslenebilir mesela. Ömür boyu öfkelenilen ideolojiye bir anda âşık olunabilir.

Orwell’in çift düşünce sistemi “double-think” bu topraklarda mümkündür.

Bir hayalet gemi misali her rüzgârla, her akıntıyla sürüklenen bir kitleyiz. Bu dümeni kırık, çapası kopuk geminin eninde sonunda karaya oturması mukadder görünüyor.

Post modern düşüncenin meşrulaştırdığı, rasyonelleştirdiği, kabul edilebilir kıldığı bir zihinsel kaosla karşı karşıyayız.

Herkesin fikri, kararı, tutumu saygıdeğer.

Kime düşmüş yargılamak!

Detone ses yok; Nasreddin Hoca misali herkes başkalarının aradığı perdeyi çoktan bulmuş.

Ayıp yok, yanlış yok, kötü yok. Sadece saygı duyulması icap eden tercihler var.

Güçlünün haklı oluşunun müdafaasına gerek kalmadı zira “haklı” diye bir şey yok artık!

“Hukuk siyasetin köpeğidir” cümlesinin alenen telaffuzunu mümkün kılan bir vasattayız.

İnsanlık “Sapere Aude” çağrısına uyarak her vesayeti reddetti. Aklı tanrılaştırınca Allah’a inanmaktan ve dolayısıyla Allah’ın ipine sarılmaktan vazgeçmek de kaçınılmaz bir neticeydi. Bu tercihin insanoğlunu taşıdığı ufukların hiç de vaat edildiği gibi “parlak” çıkmadığı aşikâr. Akılın rehberliği, insanlığı -sanılanın aksine- iktidarın ve neticede kaba kuvvetin yegâne belirleyici olduğu bir cangıla taşıdı.

Süslü sözlerin, sözüm ona yüksek ideallerin, artlarında gizledikleri sanılan şeyin aslında var olmadığı gün be gün daha iyi anlaşılıyor.

Kralın çıplak olduğu her geçen gün biraz daha belli oluyor.

Belki de bu kaos yeni bir düzene gebedir.

Belki şer gördüğümüzde hayır vardır.

Belki bazı insanlar unutup kaybettikleri Allah’ın ipini tekrar aramaya çıkarlar.

Kim bilir?