Z.A.M.

Z.A.M.

Çağ atlayan Türkiye, küllerinden doğan medeniyet, İslam dünyasının geri dönen hamisi gibi retorikler bir çoğumuzu ne kadar heyecanlandırsa da, içinden geçtiğimiz müthiş duraklama dönemi, görebilen gözlerin önünde acı bir hakikat olarak duruyor.

Sanki üzerimize ölü toprağı serilmiş gibi.

Mütemadiyen iş değil, boş laf üretiyoruz.

Mesela siber saldırıya uğruyoruz. Bu tür bir saldırıya dayanmak için hiçbir hazırlığımız olmadığı, bugüne kadar bu iş için hiçbir kapasite oluşturmadığımız ortaya çıkıyor. Bir yetkili yaşadığımız hezimetin üzerinden daha üç gün bile geçmemişken “Siber savaşa hazırız” diye gazetelere beyanat veriyor.

Mesela teröristler, bombalar temin edip, çalıntı araçlara yükleyip, ülkemizde epeyce gezdirdikten sonra vatanımızın en korunaklı, en güvenli yeri olmasını beklediğimiz başkentimizde patlatıyorlar. Siyasiler artık “istihbarat zaafı yok” demekten utandıkları için “bu tür saldırılara karşı yapılabilecek bir şey yok” diye konuşuyorlar. Tedbir almaktan sorumlu bürokratlar ise ne herhangi bir mesuliyet hissediyor ne de bir açıklama yapmaya lüzum görüyorlar.

Mesela eğitimde dökülüyoruz. İki milyon insanın girdiği üniversite sınavında matematik neti ortalaması “dört” olarak açıklanıyor, ne öğretmenler umursuyor, ne eğitim fakültesi hocaları huzursuz oluyor, ne eğitim bürokrasisi. On iki sene boyunca matematik öğrettiğimizi iddia ettiğimiz çocuklarımız ortalama dört matematik sorusunu nasıl yapamaz diye kimse dertlenmiyor.

Üzerimizdeki bu ölü toprağını ne zaman ve nasıl silkeleriz bilemiyorum ama nitelikli bir insan kaynağını oluşturmadan bunu yapamayacağımız ortada.

Beklenen hamleyi yapabilmek için devlette üç niteliği birden haiz insanlara ihtiyacımız var.

Bunlarda ilki “zeka”.

“E bundan tabiî ne olabilir ki” diye düşünmeyin.

Bugün, seçilen kamu görevlileri için kabul gören, arzulanan, öncelikli nitelikler olan “sadakat”, “itaatkârlık”, “teslimiyet” ille de zekâ gerektirmiyor. Hatta zekâ, beraberinde araştırmayı, sorgulamayı ve nihayet itirazı ve muhalefeti getirebileceği için tehlikeli bile sayılabiliyor.

Neticede işin gerektirdiği zekâ cevvaliyetinden mahrum bir çok idareci ile karşılaşıyoruz.

İkinci nitelik “ahlak”.

Ne yetiştiği aile ortamında, ne gittiği mekteplerde, zihnine ve kalbine çok sağlam ahlaki ilkeler nakşedemeyen bir nesil ile karşı karşıyayız.

Ahlaki ilkelerin “yaşanan duruma göre değişebilecek kurallar” olduğunu düşünebilenlerin sayısı hiç de az değil.

Bunu besleyen bir siyasi ortam olduğunu da göz ardı edemeyiz.

Üçüncü nitelik ise “motivasyon”.

İçimizdeki “bir şeyler yapma” hevesini mütemadiyen törpüleyen, uzun bir eğitim sürecinden geçiyoruz.

Kalan enerjimiz zaman içinde bürokrasi koridorlarında yavaş yavaş emilip yok oluyor.

Neticede çoğu insanımız, bir şeylerin düzeltilebileceğine, ıslah edilebileceğine, yoluna koyulabileceğine hatta değişebileceğine dair inancını ve dolayısıyla motivasyonunu kaybediyor.

Bir insan zeki ve iyi ahlaklı olduğu halde motivasyonunu kaybetmişse ondan bir verim almak mümkün olamıyor.

Şiddeti yavaş yavaş azalan sürekli bir üzülme, yakınma ve mızmızlanma haliyle bir ömür tüketiyor bu insanlar.

Zeki ve ahlaklı oldukları için üzülüyorlar ama inanç ve motivasyonlarını kaybetmiş olduklarından hiçbir şey yapamıyorlar.

Zeki, motive ama ahlaksız insanları anlatmaya sanırım gerek yok. Zekâları derhal şeytani bir kurnazlığa inkılap ediyor bu tür insanların ve bulundukları pozisyonları kişisel çıkarları için suistimal etmeye girişiyorlar.

Ahlaklı ve yüksek motivasyonlu olduğu halde gerekli zekâdan mahrum insanların da misallerine çok rastlıyoruz çevremizde. Bu tür insanlar “akıllı düşman akılsız dosttan evladır” sözünü hatırlatıyorlar bizlere. Verdikleri zarar, sağladıkları faydanın çok ötesine geçiyor.

Zekâ, ahlak ve motivasyon…

Bu üç niteliği beraberce taşıyanların, kendileri gibi olanları aramak, bulmak, öne çıkarmak gibi bir mes’uliyetleri olduğuna inanıyorum.

Ve bu üç nitelikten herhangi birinden yoksun olanları “ayıklamak” da bu mes’uliyetin tabiî bir gereği sayılmak gerekir.

İdarecilerimiz anlatılan mes’uliyeti iliklerine dek hissetmedikçe, ne yazık ki yazının başında belirttiğim umut verici idealler, retorikten ve hamasetten ibaret kalmaya devam edecektir.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Reklamlar

Usta

Gazeteleri, haber sitelerini açtığımızda, bizi klişe muhabir cümleleri karşılar:

“Filanca yerde gergin bekleyiş sürüyor.”

“Şu kadar yıl sonra bir araya gelen eski dostlar hasret giderdiler.”

“Falanca yerde yaşanan hadisede filan örgütün parmağı olabileceği yönündeki şüpheler yoğunlaşıyor.”

“İsminin açıklanmasını istemeyen bir yetkili gazetemize açıklamalar yaptı.”

“Milli bayram yurtta, dış temsilciliklerde ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde coşkulu törenlerle kutlandı.”

Zaytung gibi haber-parodi siteleri neredeyse tamamen bu klişeleri kullanarak yazılan uydurma haberler üzerine kurulmuştur.

Bu tür klişelerden birisi de şudur:

“Usta gazeteci filanca gelişmeleri sizin için değerlendirdi…”

Ne zaman bu ifadeyi görsem “usta” denilen yazarın “ustalığını” sorgularım.

Nedir bir insanı usta yapan?

Kıdem midir?

Mesela otuz beş yaşında bir futbolcu, sırf yirmi senedir futbol oynadı diye “usta” sayılır mı?

Yahut kırk senedir aynı masayı işgal eden bir memura “usta memur” denilir mi?

Sanırım kıdemin ustalıkla bir ilişkisi var ama tek başına ustalığı tanımlamıyor bu ilişki.

Peki mesele başarı göstermiş olmak mıdır?

Mesela Tansu Çiller, seçimlerde kitlelerin karşısına çıkıp oy istemiş, nihayetinde bu ülkenin başbakanı seçilmeyi başarmıştı ama kimse Çiller’e usta siyasetçi sıfatını uygun görmez sanıyorum.

Başarı da tek başına “ustalığı” tanımlamıyor.

“Ustalık” bir mesleğin inceliklerini diğer herkesten daha ileri seviyede kavramak ve o mesleği diğer herkesten daha iyi icra edebilmekle ilgili bir kavram.

Bu noktaya ulaşmak için elbette uzun zaman boyu çok gayret etmek gerekiyor.

Mesleğinin inceliklerini kavrayan kişi o mesleği hakkıyla icra ettiğinden başarılı da oluyor.

Yani kıdem ve başarı, neden değil sonuç.

Ancak ustalığı tamamlayan önemli bir unsur daha var: Çırak yetiştirmek.

Bir mesleğin inceliklerini öğrenmenin en iyi (ve çoğu zaman tek) yolu, o işin ustasına çırak olmaktır.

usta-cirakÇırak yetiştirmeyen ustanın ustalığı eksiktir.

O yüzden “usta gazeteci”, “usta oyuncu”, “usta sanatçı”, “usta siyasetçi” ifadelerini görünce aklımdan iki soru geçer:

Bu “ustanın” ustası kim?

Bu “ustanın” çırakları kimler?

mehmet-ali-birandBenim için “usta gazeteci” Abdi İpekçi’nin talebesi, Can Dündar, Mithat Bereket, Çiğdem Anat, Ali Kırca, Deniz Arman, Cüneyt Özdemir, Rıdvan Akar, Musa Çözen, Talip Korkmaz, Sacit Baydar gibi isimlerin “ustası” Mehmet Ali Birand’dır.

sezen-aksuBenim için “usta şarkıcı” Aysel Gürel’in talebesi, Levent Yüksel, Sertab Erener, Aşkın Nur Yengi, Harun Kolçak, Emre Altuğ, Seden Gürel, Işın Karaca, Yıldız Tilbe, Zeynep Casalini, Hande Yener, Göksel, Mustafa Ceceli, Yaşar Gaga, Cihan Okan gibi bir çok meşhur şarkıcının ustası Sezen Aksu’dur.

yilmaz-erdoganBenim için “usta oyuncu”, Ferhan Şensoy ve Demet Akbağ’ın talebesi, Bülent Emrah Parlak, Metin Keçiçi, Metin Yıldız, Gülsüm Alkan, Aydan Taş, Burcu Gönder, Ayşegül Akdemir, Eser Yenenler, Şahin Irmak, Şevket Süha Tezel, Gizem Tuğral, Nazmi Karaman, Oğuzhan Koç, Zeynep Ender İge, Ersin Korkut, Ayça Erturan, Hamdi Kahraman, Emre Canpolat, E. Büşra Pekin, Pelin Öztekin, Zeynep Koçak, Murat Eken gibi bir çok oyuncunun ustası Yılmaz Erdoğan’dır.

necmettin-erbakanBenim için “usta siyasetçi”, Mehmet Zahid Kotku’nun talebesi, Recep Tayyip Edoğan, Abdullah Gül, Numan Kurtulmuş, Bülent Arınç, Recai Kutan, Abdüllatif Şener, Mustafa Baş, Azmi Ateş, Salih Kapusuz, Mehmet Ali Şahin, İsmail Kahraman, İrfan Gündüz, Mehmet Elkatmış, Ali Coşkun, Şevket Kazan, Fehim Adak, Temel Karamollaoğlu, Bahri Zengin, Oğuzhan Asiltürk, Lütfü Esengün, Veysel Candan, Ertan Yülek, Şeref Malkoç gibi sayısız siyasetçinin hocası Necmeddin Erbakan’dır.

Siz kendisinden “usta gazeteci” diye bahsedilen Fehmi Koru’nun yetiştirdiği bir gazeteci tanıyor musunuz? Yahut Abdurrahman Dilipak’ın, Hasan Karakaya’nın, Nazlı Ilıcak’ın, Cengiz Çandar’ın, Hasan Cemal’in yetiştirdiği bir “çırak”? Mehmet Barlas’ın, Emin Çölaşan’ın ya da Güneri Civaoğlu’nun tecrübelerini aktardığı, elinden tutup öne çıkarttığı bir genç isim?

Bir “işte” ustalaşmak, naçizane fikrimce “usta” payesini almak için yeterli değil. O “ustalığı” gelecek nesillere aktaracak “çıraklar”, “talebeler”, “fidanlar” yetiştirmeden gerçek “usta” olunmuyor.


Not: Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

İtirazım Var!

İtirazım Var!

Ringe çıkmış iki boksör düşünün. Gong çalıyor ve dövüş başlıyor. Boksörler bir müddet hızlı hareketlerle birbirlerini yokluyorlar. Derken birisi diğerinin burnuna doğru bir sağ direk sallıyor. Diğer boksör şöyle tam hedefe teslim, sağlam bir kroşe ile cevap vermeye hazırlanırken hakem düdük çalıyor ve ilk yumruğu sallayan boksörü diskalifiye ettiğini söyleyip ringden atıyor.

Ne dersiniz? Böyle bir boks maçının seyircisi olsanız nasıl tepki verirdiniz? Herhalde sözüm ona galip gelen sporcunun en hararetli taraftarı olsanız bile böyle bir maç seyretmek sizi bokstan soğuturdu. Ya ringde kalıp, adil bir maçta rakibine rahatlıkla üstünlük sağlayabileceği halde tek yumruk atamadan şampiyon ilan edilen boksör olsanız ne yapardınız? Bu yapılana razı olur muydunuz? Böylesi şaibeli bir “galibiyeti” başarılarınız arasında anabilir miydiniz?

Fikir sahasında  söz söyleyenler   bu misaldeki gibi ringe çıkmış boksörlere benzerler. Onların ringleri gazeteler, dergiler, yayınlardır. Muarızlarına fikirden mamûl yumruklar atar, onlardan gelen -yine fikirden mamûl- kroşelerden, aparkatlardan kendilerini korumaya çalışırlar. Fikrin sanal ringinde çok nakavtlar  olmuştur. Tabi orada da bel altı vuruşlara, çirkefliklere rastlanır ama hiçbir gerçek şampiyon, bel altı vuran rakibini “hakem kararıyla” yenmeyi, çenesinin altına yerleştirdiği sağlam bir aparkatla devirmeye tercih etmez.

Fikir hayatımızın renkli simalarından Peyami Safa’nın 1960 senesinde Tercüman gazetesinde kaleme aldığı şu satırlar meseleye biraz daha açıklık getirecektir:

“Yarım asıra yakın meslek hayatımda irili ufaklı kalem sahiplerinin yüzlerce hakaretine ve iftirasına uğradım. Hepsinin cevabını verdim, fakat hiç birini dâva etmedim. Birçok yazılarımda, cevaplarına tahammül etmek şartıyla, herkesin bana dilediği şiddet ölçüsünde hücum edebileceğini ve herhangi bir kalem sahibi aleyhinde hakaret dâvası açmayacağımı tekrarladım, bu sözüme de sadık kaldım.

Kendim kabul edip yine kendime kabul ettirdiğim bu kanunun gerekçesi, şartsız ve hudutsuz bir fikir hürriyetine taraftar olmak değildir. Bilâkis, fikirlerin mevcut olmadığı münakaşa hallerinde fikir hürriyetinin de boş bir kavram olduğunu bilirim. Fikir hürriyeti yalnız fikir sahiplerinin hakkıdır. İnsan hür doğmaz, boş doğar. Fikir ve hürriyet sonradan gayret ve liyakat yoluyla elde edilmek lâzımdır. Biz kanunun değil ancak kafanın verdiği hürriyete lâyık olabiliriz. Küfür eden yazarlar elbette bu hürriyete lâyık değildirler ve adalete hesap vermeleri doğru olur.

Fakat elinde kalemi, önünde kâğıdı, verilecek cevabı ve bunu yayınlayabileceği gazetesi olan bir yazarın hakarete uğradığını farzettiği hallerde yapacağı şey mahkemeden imdat istemek değildir. Birisi benim dinsiz olduğumu yazarsa, evvelâ bunu hakaret saymam; bu yanlış iddiayı yüzükoyun yere kapaklandırmak için iki kelime kâfidir: “Elhamdülillah Müslümanım!” Fikir münakaşalarında, ispattan daha yıkıcı, delilden daha öldürücü silâh yoktur. Bunlara sahip olmağa çalışırım, sahip olduğum zaman da adaleti kendime siper edip er meydanından kaçmam. Birinci sebep bu.

Başka bir sebep de, yüksek basın seviyesinden mahrum memleketlerde sert şekilleri tatbik edilen Basın ve Ceza Kanunlarının en seviyesiz muarızlarıma karşı benim arzumla harekete gelmesini doğru bulmayışımdır. Muharrir adına lâyık bir adam, kanundan evvel kendi vicdanından korkar. Bu vicdana sahip olmayanları kanun yoluyla bir müddet susturmak mümkün, fakat ikna yollarının dışında onlara bir vicdan kazandırmak imkânsızdır. Nihayet bir de mesleğinin meslekdaş seviyelerini aşan yüksek bir değer mertebesi vardır. Herhangi bir kalem sahibinin bir maznun sandalyesine oturttuğum zaman, ben o nasibsizin şahsında mesleğimi küçük düşürmüş, bana hakaret edildiği iddiasıyla herhangi bir kaleme hakaret etmiş olurum. Çünkü benim yazı müessesesine karşı beslediğim saygı, en âdisinden en kalitelisine kadar her çeşit kalemi düşürmeyi değil, yere düşerse onu alıp kaldırmayı bana emreder…

Bu sebeplerden ötürü hiç bir kalem sahibini dâva etmedim, etmem ve bundan sonra prensibime sadık kalmak, sabrını bana vermesini Allah’tan dilerim.” (*)

Safa’nın satırlarında, başlangıçta misal verdiğimiz “rakibi hakem tarafından ringten atılan boksör” olmayı nasıl reddettiğini görüyoruz. Usta yazarın böyle bir niyetle hakeme başvurmayı hem kendine yediremediğini hem de lüzumsuz bir hareket olarak gördüğünü anlıyoruz.

Acaba merhum Peyami Safa bugünleri görse ne derdi? O, bel altı vuruşları bile dava konusu yapıp hakimlerin önüne götürmeyi doğru bulmazken, şimdi öyle zamanlarda yaşıyoruz ki hakimler durumdan vazife çıkartıp kafalarına göre oyunları bitiriveriyorlar. Oyunda birisi küfretti diye kafası bozulunca topunu alıp oyunu bitiren zengin ve zorba çocuklar misali perdeyi yıkıp viran eyliyorlar.

Fikir mücadelelerinin çoğu zaman heyecanlı takipçisi, nadiren de naçizane bir katılımcısı olarak benim bu işe itirazım var!

Birileri sinsi, art niyetli, yanlış, kirli yahut rezil “fikirleri” ile bu arenada boy gösteriyorlarsa bırakın göstersinler. Onların karşısına dikilip, o “fikirlere” karşı çok daha üstün, çok daha makul, çok daha netice alıcı mücadeleler verecek nitelikli insan gücüne sahibiz çok şükür.

Elinde silah tutana karşı silahla mücadele edilir, kalem tutana karşı kalemle.

Bu ezik tavır, uygulanan bu orantısız güç, istenenin tam aksi istikamette neticeler verecek gibi görünüyor. Yine Safa’nın sevdiği ifadeyle “mahutların” haksızlıkları, sığ kafalılıkları ve meselelere tarafgir bakışları ortaya konulup, bu tipler kolayca “etkisiz” hale getirilebilecekken, mağdur makamına oturtulacak, yaşayan birer demokrasi kahramanına dönüştürülecekler.

Boşuna mı demişler atalarımız, “akıllı düşman akılsız dosttan evladır” diye?…

2400 sene evvel Sinop’ta doğan ve Sivas’ta yaşayan Diyojen’i de bu coğrafyanın atalarından sayarak sözüne kulak vermekte fayda var:

“Gölge etmeyin başka ihsan istemez…”


(Bu yazı ilk olarak http://fikircografyasi.com/makale/itirazim-var adresinde yayınlanmıştır.)

Temellere Dönüş

Temellere Dönüş

cocuk1970’li yıllarda Amerika’da eğitim konusunda ciddi tartışmalar başladı. Amerikan ilk ve orta öğretim kurumlarında verilen eğitimin kalitesi alarm zillerini çaldırıyordu. Öğrenciler son derece niteliksiz bir biçimde mezun oluyorlardı. Öyle ki okuldan mezun olan öğrencilerin mühim bir kısmı doğru dürüst okuma yazma bile bilmiyordu. İş dünyası, yetişen genç neslin içinden ihtiyaç duyduğu nitelikte personeli bulamamaktan şikayetçiydi. 1968 yılından beri ülkenin başında olan muhafazakâr Richard Nixon 1972 yılında yapılan seçimleri bir kez daha kazanmıştı. Parklarda, bahçelerde, caddelerdeki tabelaları bile okuyamayan, dört işlemde zorlanan bir nesli karşısında bulan ülkenin eğitimcileri, muhafazakâr iktidarın da yoğun desteği ve yönlendirmesi ile esaslı bir reform için harekete geçtiler.

Reforma “back to basics” ismi verildi. Yani “temellere dönüş“.

Amerikalılar 1972 yılında “Milli Eğitim Enstitüsü’nü”1 kurdular. Bu kurum eğitimdeki berbat vaziyeti düzeltmek için bilimsel araştırmalar yapmak ve yaptırmak gibi bir amaca sahipti.

Bütün dikkatler en temel üç nokta üzerine teksif edildi: okuma, yazma ve aritmetik. Öğrenci odaklılık adına yapılan çalışmalar neticesinde öğretmenlerin sınıflarda zayıflayan rolleri ciddi bir problem olarak görüldü. Öğretmenlerin sınıflarında tekrar baskın ve belirleyici roller üstlenmesine karar verildi. Disiplin sıkılaştırıldı. Hatta “dayak” bile yeniden bir disiplin metodu olarak benimsendi. Kılık kıyafet ile ilgili kurallar, öğrencilerin saçlarını ve takılarını bile düzenleyecek şekilde sıkılaştırıldı. Sürekli alıştırmalar, günlük ödevler ve sık sık yapılan sınavların yer aldığı bir sisteme geçildi. Resim, örgü, beden ve cinsellik eğitimi gibi dersler müfredattan çıkartıldı. Sonraki sınıfa geçmek için önceki sınıfta harcanan zamanın değil, yapılacak sınavlarda bilgi ve beceriyi ispat etmenin esas olduğu bir sistem getirildi. Yani sadece okula gittiği için kimse sınıfını geçemeyecekti. Seçmeli dersler kaldırıldı ve zorunlu derslerin saatleri arttırıldı. Her türlü “yenilik” yasaklandı. Sınıflarda yeni teknolojilerin yahut yeni öğretim tekniklerinin denenmesi istenmiyordu. Müfredata “milliyetçilik ve tanrı sevgisi” öğretimi yeniden yerleştirildi. 2

“Missouri Mathematics Effectiveness Project” (“Missouri Matematikte Verimlilik Projesi”) bu çalışmalar kapsamında hayata geçirilen çok önemli bir projeydi.3 Bu proje ile, sınıftaki eğitim süreci ile bu sürecin çıktısı olan başarı yahut “ürün” arasındaki ilişkinin tanımlanması hedefleniyordu. Okul bir fabrika gibi, mezun olan öğrenci de bu fabrikanın üretim bandından çıkan ürün gibi görülmek isteniyordu. Ürün kalitesi için nasıl kontroller yapılıyorsa, öğrencilerin kalitesi de standart testlerle ölçülmeliydi. Bu yüzden tüm okullarda aynı şekilde ve zamanlarda uygulanan, genel, tüm öğrencilerin beraber girdiği sınavlar düzenlenmeye başlandı.

Amerikan eğitim sisteminde yaşanan bu değişikliklerin etkileri, birkaç yıl sonra bizim eğitim sistemimiz üzerinde de görülmeye başlandı. Seksen darbesinden sonra yeniden tanzim edilen Türk eğitim sistemi Amerikalıların bu “temellere dönüş” hareketinden çok kuvvetli izler taşır.

Bu yaklaşımlar Amerika ve ülkemize ne getirdi, ne götürdü diye uzun uzun tartışmak lazım. Benim dikkati çekmek istediğim husus, ortaya çıkan bir problemi görebilmek, tanımlayabilmek ve o problemi çözmek üzere -doğru veya yanlış- tedbirler alabilmek noktasında Amerikalıların gösterdiği iradedir.

Bugün bizim eğitim sistemimizde de yukarıda anlattığıma benzer, çok derin, çok ciddi problemler var. Ama maalesef bu problemleri ne “görüyoruz” ne “tanımlayabiliyoruz”. Tabiatıyla da göremediğimiz problemlere çözümler üretemiyoruz. Sanki bizim çocuklarımız doğru düzgün okuyup yazabiliyormuş gibi, dört işlemi doğru düzgün yapabiliyormuş gibi düşünüyoruz. Bilgi ve becerilerine bakmadan sınıfları birer birer atlatmamız yetmez gibi bir de neredeyse liseden mezun olan tüm çocuklarımızı üniversitelere kabul ediyoruz.

Neticede “hocam pi nedir?” diye soran ama bunu sorarken pi sayısının değerini değil, ne olduğunu öğrenmek isteyen mühendislik fakültesi öğrencileriyle karşılaşıyoruz. Hayatında tek bir roman, tek bir hikâye kitabı okumamış edebiyat fakültesi öğrencilerimiz var bugün.

Eğitimdeki faciayı önlemek için adımlar atmak yerine çocukların eline ne işe yarayacağı dahi bilinmeyen pahalı tabletler vererek eğitimde kaliteyi arttırmanın hayalini kuran güdük, verimsiz, hedefsiz bir eğitim siyasetine hapsolmuş vaziyetteyiz.

Görünen o ki bizim de bir “temellere dönüş” hareketine ihtiyacımız var.

Ancak Amerika örneğindeki gibi “gerici” bir hareketten bahsetmiyorum.

Okuma, yazma, aritmetik eğitimi gibi konulardaki bariz eksikliklerimize rağmen bu konularda becerileri arttırma girişimlerinden de bahsetmiyorum.

Çok daha temel, daha asli, daha öncelikli, daha derinde olan problemlerimizi çözecek bir “temellere dönüş” hareketine ihtiyacımız var.

Bizi “düştüğümüz yerden kaldıracak” bir reformdan bahsediyorum.

Yetişen insanımıza kazandıramadığımız en temel melekeleri tekrar kazandırır hale gelmekten bahsediyorum.

Toplumumuzdaki çeşitliliğe, kavgaya, bölünmüşlüğe rağmen üzerinde kolaylıkla ittifak edebileceğimiz ortak paydalardan bahsediyorum.

Keşke ortaya güçlü bir irade koyabilsek.

Mesela önümüzdeki beş seneyi “yalanla mücadele yılları” ilan edebilsek.

Tüm ilkokullarımızda, o pırıl pırıl yavrularımıza ne olursa olsun, velev ki şaka için olsa bile yalan söylememeyi öğretebilsek. Öğretmenlerimizle, okul kitaplarımızla, televizyon programlarımızla, internet sitelerimizle top yekûn yalanla mücadeleye girişsek. Dizilerimizde, filmlerimizde en kötü karakter yalan söyleyen karakter olsa. Yalan söylediği ortaya çıkan siyasetçi, iş adamı, gazeteci, bürokrat, kim olursa olsun herkes tarafından kınansa, rezil edilip yerin dibine sokulsa, insan içine çıkamaz hâle gelse. Körpe zihinler, yalanı hayatının standardı haline getirenlere dar gelecek bir istikbalin mimarları olarak yetişseler.

Yahut mesela önümüzdeki beş seneyi “sözünde durmayı öğrenme” yılları yapsak.

Sınıflara doluşan cıvıl cıvıl miniklere, verilen sözleri tutmanın bir haysiyet meselesi olduğunu kavratabilsek. Sözünden dönmenin, insanları aldatmanın ne kadar aşağılık bir fiil olduğunu benimsetebilsek. Söz verdiği işi söz verdiği zamanda ve söz verdiği nitelikte teslim edenleri baş tacı yapsak. Söz verdiği dakikada söz verdiği yerde olmayı prensip haline getirenleri alkışlasak. Ülkemizi “söz verdiğinde canı pahasına sözünü tutan insanların ülkesi” olarak bilinir hale getirebilsek.

Hak yememek, helâl kazanmak, çok çalışmak, zayıfların, mazlumların imdadına yetişmek, ıslahçı olmak, bilgiyi ve mahareti kavrayıp takdir edebilmek, akrabaya ve komşuya sahip çıkmak, adaletle hükmetmek, adaletsizliklerle mücadele etmek gibi üzerinde durabileceğimiz o kadar çok “temel” meselemiz var ki…

Hiçbir teknolojik devrim bu temel meseleleri çocuklarımıza öğretemez.

Devrimin yeri herhalde zihinlerimiz olmalıdır.

Twitter: @salihcenap


Olmak ve Yapmak

Olmak ve Yapmak

olmak-ve-yapmak

Küçük bir çocuk gördük mü sorarız:

– Büyüyünce ne olacaksın?

Bu soru yanlış bir sorudur.

Bu soru, kültürel genlerimizin derinliklerine sinmiş, sakat bir varlık kavrayışının yansımasıdır aslında.

Çocuğa “büyüyünce ne olmak istediğini” değil, “büyüyünce ne yapmak istediğini” sormak gerekir.

Olmak pasif bir eylemdir. Öznesinin çabası olmadan dış faktörlere, özellikle de zamanın akıp geçmesine bağlı olarak gerçekleşir.

Kavun olur, karpuz olur, kızılcıklar olur, yaz olur, tatil olur ama insan “olmaz”!

İnsanı insan yapan “yaptıklarıdır”.

Ama nasılsa bizde oluşlar, emeklerin değil beklemenin neticesinde gerçekleşir.

Eğitim fakültesine kapağı atarsan, biraz da atama beklersen eninde sonunda öğretmen olursun.

Askerlikte harbokulundan mezun olduktan sonra “arazi olup” bir maraza çıkarmadan yeteri kadar beklersen komutan olursun.

Üniversitede asistan olduktan sonra asla suya sabuna dokunmadan yeterince beklersen profesör olursun.

Nüfuzlu bir dayın varsa, düzenli olarak suyu verilen bir saksı çiçeği misali solana kadar bir köşeyi sessiz sedasız işgal eden, daha sonra unutulup giden bir memur olursun.

Ama bu oluşlardan, kendin, ülken, inancın, insanlık ve yaşadığın dünya için “ne yaptın” sorusuna bir cevap çıkaramazsın.

Olmak tek başına kıymetli bir şey değildir.

Kıymetli olan, yapmanın neticesinde gerçekleşen oluştur.

Kafamızdaki insan tasavvuru, bir ucunda “olmak” diğer ucunda “yapmak” olan bir skalada kendimize seçtiğimiz yere göre şekillenir.

Bugün yaşadığımız pek çok problemin temelinde, kendimize “yapmaktan” çok uzak, “olmaya” pek yakın bir yer seçmiş olmamız yatmaktadır.

İtikadımızı ele alalım mesela.

Kitabımıza göre insan için sa’yından (çabasından, yapıp ettiklerinden) başka bir şey yoktur.

Ülkemizde genel geçer inanca göre ise Müslüman olmak için kelime-i şahadet cümlesini söyleyivermenin ötesinde bir şey “yapmak” lüzumsuzdur.

Çok garip değil mi?

Adil olmasak da, Allah’ın bizden ne istediğini öğrenmek için parmağımızı bile kıpırdatmasak da, muhtacın, fakirin, yetimin yardımına koşmasak da, namaz kılmasak da, oruç tutmasak da,  Müslüman “oluşumuza” bir halel geleceğini düşünmeyiz.

Yapılması gerekenleri yapmakta başarısız olduğumuz gibi yapılmaması gerekenler konusu da pek umurumuzda değildir.

Velev ki bunlar dinin açıkça yasakladığı şeyler olsa bile!

Yalan söylesek de, hırsızlık yapsak da, cinayet işlesek de, zina etsek de, rüşvet alıp versek de, kumar masalarında sabahlayıp sarhoş gezsek de tastamam Müslüman kalabileceğimize inanırız.

Halbuki Kur’an-ı Kerim’de yüzü aşkın ayetteinanmak” “salih amel” işlemekle, iyi ve doğru şeyleri “yapmakla” beraber anılır. Yani kuru kuru inanmak (olmak) yetmez, gerçekten inanmanın göstergesi o inanç doğrusunda ameller işlemek, yani “yapmaktır“.

Eğer futbolcuysanız krampon giymeniz, sahaya çıkmanız, koşmanız, topa vurmanız gerekir. Ben bunları yapmayan bir futbolcuyum diyebilir misiniz? Yahut bunu söyleyen bir kişinin herhangi bir futbol takımında kendine yer bulmasını bekleyebilir misiniz?

Bu amelsiz “olmak” saçmalığını o kadar benimsemişiz ki birisi bize ne yapıyorsun diye sorduğunda ne yaptığımızı değil ne ya da nasıl “olduğumuzu” söylüyoruz.

“- Ne yapıyorsunuz?” sorusuna,

“- İyiyim çok şükür” cevabını veren çok oluyor. Ya da aynı soruya mesela,

“- Üniversitede araştırma görevlisiyim!” diye cevap verince herkes tatmin oluyor.

Halbuki bu soruya mesela “Osmanlı devletinin 16. asır vergi kayıtları üzerinde araştırmalar yapıyorum”, “elektromanyetik dalgaların uzayda hareketlerini inceliyorum”, “hareket halindeki araç plakalarını okuyabilecek bir algoritma geliştirmeye çalışıyorum”, “1930-1940 arası sosyalist şairlerimizin hayatlarını araştırıyorum” gibi bir cevap vermek gerekmez mi?

Bir de memurlar var.

Ne iş yapıyorsun sorusuna “memurum” cevabı geliyorsa kimse üstelemeye gerek hissetmiyor.

Muhatabın hiçbir gerçek iş yapmadığı anlaşılmış oluyor.

Aslında onlardan pek de farkı olmayan yöneticileri ise burunlarından kıl aldırmıyorlar.

“-Ne iş yapıyorsunuz?” sorusuna “-filan bakanlıkta genel müdürüm”, “falan kurumda müsteşar yardımcısıyım”, “-feşmekan yerde daire başkanıyım” diye cevap veriyorlar.  Gerçekten ne yaptıklarını öğrenmek için ikinci, üçüncü soruları sormak gerekiyor. Yine de cevap alamadığınız oluyor. Bu durumda algısal olarak bir yerde olmanın, yani bir makamda bulunmanın, bir şey yapmaktan daha öne geçtiği  ifade edilmiş oluyor. Bu bireysel bir algı ifadelendirilmesi değil elbette.  İçinde yer aldığımız  sosyo-kültürel kodlamanın bir ifadesi olarak tezahür ediyor. O zaman bir yerde olmanız bir sonraki makam  için bir manivela  işlevine dönüşüyor. Esasen bir yerde olarak bir şey yapmak, yani bulunduğun yeri inşa ve ihya etmek de birincil amaç olmaktan çıkıyor.

Şimdi bu söylediklerimiz çerçevesinde olan ve yapan arasındaki farkların altını çizelim:

Olan, edilgendir, yapan etken.

Olan, tüketicidir, yapan üretici.

Olan, daha çok hisleriyle hareket eder, yapan daha çok aklıyla.

Olan, yaşadığı ana odaklanır, yapanın gelecekle ilgili düşünceleri, yapmayı kafaya koyduğu hedefleri vardır.

Olan, yapabileceği başka bir şey olmadığından güven ve teslimiyeti tercih eder,  yapan kuşkucu ve kontrolcüdür.

Olan, her daim “yatış modundadır”, yapan her daim koşuşturma halinde ve meşguldür.

Olan, ne zaman kesileceğini bilemediği, kendisine lütfedilmiş kaynaktan bir şeyler akarken “biriktirme” derdindedir, yapan, bileğinin hakkıyla kazandığını doğru yerlere “harcama” peşinde.

Olan, hazırlık, plan, proje yapmaya gerek görmez, yapan planlı ve organizedir.

Olan, yavaştır, kararsızıdır, aheste hareket eder, aheste düşünür, aheste konuşur. Yapan hızlıdır, derhal karar verir, hızlı hareket eder, hızlı düşünür, hızlı konuşur.

Olan, sabır taşını çatlatacak bir pasifizmin erdeminden dem vurur, yapan böyle bir sabır anlayışını reddeder.

Olan, kendisine söylenen, telkin edilen hemen her şeyi kabule hazırdır, yapan, şüpheci ve sorgulayıcıdır.

Her ne kadar “yapmanın” ehemmiyetini vurgulasak da, aslolan “olmak” ve “yapmak” arasında doğru bir denge aramaktır. Bizde problem bu dengenin çok uzun zamandır “olmak” yönünde bozulmuş olmasındadır.

Üç asırdır mütemadiyen yenile yenile gerileyen bir medeniyetin bir türlü çare bulamadığı, ama kabule de yanaşmadığı hezimetini kutsamasıdır, “olmayı” bu kadar öne çıkaran.

Meczupta hikmet aramak gibi ümitsizce ve zavallıca bir savruluştur.

Kur’an’da anlatılanın aksine, tüm varlığı Allah’ın zihninde oluşmuş geçici hayaller gibi tasavvur ederek her türlü “yapışı” anlamsız ve kıymetsiz hale getiren cinnet hali.

Ne yapıp edip bu bozulan dengeyi yeniden tesis etmemiz lazım.

Çocuklarımıza “yapmayı”, “yaptıklarıyla var olmayı” öğretecek bir eğitim sistemi kurmamız lazım.

Doğru olanı “yapanları” ödüllendiren, hiçbir şey yapmadan “olmayı” bekleyenleri cezalandıran bir yönetim anlayışını benimsememiz lazım.

Bugün Allah için ne yaptın?” sorusunu tekrar hayatımızın en mutena köşesine yerleştirmemiz lazım.


(Bu yazı ilk olarak http://fikircografyasi.com/makale/olmak-ve-yapmak adresinde yayınlanmıştır.)

Mühendis Hasan Bey’in Müthiş Deneyi

Mühendis Hasan Bey’in Müthiş Deneyi

Müsteşar yardımcısı Tarık Bey, saat dokuza yirmi kala makamındaydı. Hızlıca gazetelere bir göz attı. Ülkenin gündeminde yine kamu reformu vardı. Saat başına beş dakika kala telefon ahizesini kaldırıp sekreteri Yasemin Hanıma,

– Arkadaşlar geldi mi? Adaylar hazır mı? diye sordu.

– Herkes yerini aldı ve ilk adayımız da hazır efendim, diye cevapladı Yasemin Hanım.

– Güzel.. Ben mülâkat salonuna geçiyorum. Adayımızı da gönderebilirsiniz.

Tarık Bey kalkıp odasındaki arka kapıdan toplantı salonuna geçti. Salonda diğer müsteşar yardımcısı Atilla Bey ve personel genel müdürü Akif Bey koyu bir sohbete dalmışlardı. Onlara merhaba deyip yerini aldı.

Salonun bir köşesinde bir gizli kameranın çalıştığını ve bir üst katta meraklı gözlerin onların her hareketini büyük bir merak ve heyecanla takip ettiğini hiçbirisi bilmiyordu. Bakışlarını monitöre kitlemiş olan Bakan, sekreterine ikinci bir talimata kadar hiçbir telefonu bağlamamasını, yanına hiç kimseyi göndermemesini söylemişti.

Memuriyet mülakatına girmek üzere gelen ilk aday Murat isimli bir gençti. Hızlıca evraklarına göz attılar. KPSS’den hayli yüksek bir not almıştı. Pek de kendine yakıştıramadığı, giymeye alışık olmadığı belli takım elbisesi içinde gösterilen koltuğa oturdu. Gözleri büyük bir özgüvenle ışıldıyordu.

Müsteşar yardımcısı Tarık Bey,

– Merhaba Murat, dedi. Özgeçmişin ve KPSS notların önümüzde. Matematik, Türkçe ve yabancı dil testlerinde gayet iyi sonuçlar aldığını görüyoruz. Ama tabi kurumumuzda “uzman” olarak çalışmak için bundan fazlası gerekir. Şimdi bu iş için doğru kişi misin onu anlamaya çalışacağız.

Bir an için Murat’ın yüzü gölgelenir gibi oldu. Yüzünü ekşitecekti ama kendini tuttu. İçinden, “adamlara bak” dedi, “notlarım ortada, torpilim en büyük yerlerden, mecbur alacaklar beni, bu görüşme bir formaliteden ibaret ya ille havalarını basacaklar!”. Sonra kendini toparlayıp gülümsedi.

– Buyurun, dedi..

– İlk soruyu ben sorayım, diye lafa girdi Tarık Bey. Aldığın bu puanla birçok başka kamu kurumuna baş vurabilirdin. Neden bizim bakanlığımızı tercih ettin?

Murat duraksadı. Sınavlara çalışırken sormuş soruşturmuş, en az çalışılan kurumun hangisi olduğunu bulmaya çalışmıştı. Kapağı bir kez devlete attıktan sonra mühim olan, mümkün olduğu kadar az çalışmaktı. Saklamaya lüzum görmedi:

– Burası pek fazla yoğun olmadığı için, deyiverdi.

Atilla Bey, hayret eden gözlerle önce Akif Bey’e sonra Tarık Bey’e bir bakış attı. Murat yine içinde “bakın bakın birbirinize… istediğiniz kadar bakın… sonuçta bana hoş geldin demekten başka çareniz mi var… ta Bakan’dan torpilliyim…” diye geçirdi.

Ne Tarık Bey ne diğerleri bu beklenmedik cevapla ilgi yorum yapmak istedi. Üçü de hızla artan şiddetli bir baş ağrısı hissediyorlardı. Gerçekten Bakan bu adayla ilgili olarak üçünü de aramış, ısrarla bu çocuğu övmüş, alınmasını istediğini açık açık belirtmişti. Kıymetli bir arkadaşın pırıl pırıl oğluymuş, böyle hem parlak hem güvenilir gençlerin kamuda görev almasında fayda varmış vesaire…

Atilla Bey gittikçe şiddetlenen baş ağrısını belli etmemeye çalışarak bir soru yöneltti:

– Aldığın puanlara, üniversite bitirme derecene bakıldığında parlak bir mühendis olduğun görülüyor. Serbest piyasa da buradan alacağın ücretin iki katına çalışabilirsin. Neden özel sektörde bir iş aramayı tercih etmedin?

Murat’ın canı iyice sıkılmıştı. İçinden “sana ne be, seni ne ilgilendirir” diye bağırmak geçiyordu. Bu formalite bir an önce bitsin istiyordu. Hissettiği müthiş özgüvenle daha da dürüstçe, hatta küstahca bir cevap vermeyi seçti:

– Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor. Sürekli çalışmak, sürekli yeni şeyler öğrenmek gerekiyor. Özel sektör sizden bunu bekliyor. Ayrıca gece geç vakitlere kadar çalışmalar, hafta sonu mesaileri hiç bana göre değil. Ben dünyaya çalışmak için gelmedim diye düşünüyorum. Bana dokuz beş mesaisi yeter de artar bile.

– Peki, burada çalışırsan, nasıl olacak da doğru dürüst zaman ayırmadığın, hakkıyla bilmediğin bir işin uzmanı olacaksın?

– Buradaki uzmanlar çok mu biliyor sanki!

– Buradaki uzmanlar yeterli olsaydı yeni uzman almaya ihtiyaç duyar mıydık?

Murat sustu. Üç bürokratın da alınlarında boncuk boncuk terler birikmişti. Tarık Bey ve Atilla Bey bakışlarını Akif Bey’e çevirdiler. Bu da vazifeyi ona verdikleri anlamına geliyordu. Akif Bey ağrıyan başı ile anladığını gösteren bir işaret yapıp, gayet kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

– Murat Bey, bu işin ehli olmadığınızı düşünüyoruz. Bu Bakanlıkta çalışmanız kesinlikle söz konusu değildir. Çıkabilirisiniz.

Murat’ın yüzü bembeyaz olmuştu. Olanlara inanamıyordu. Son bir hamle yapmak istedi:

– Fakat sayın Bakan sizi ara…

– Lütfen salonu derhal terk edin…

Bu sözleri telefona uzanan Akif Bey söylemişti. Hemen telefonda Yasemin Hanım’a,

– Sonraki adayı gönderir misiniz, dedi.

Murat dehşet içinde kalktı. Sallanarak yürüdü ve güçlükle açtığı kapının ardında kayboldu.

Kapı kapandığı anda üç memur da başlarını bir mengeneden kurtarmış gibi hissettiler. Baş ağrıları aniden geçivermişti.

Tam o anda bir üst katta, herşeyi an be an takip eden Bakan’ın makamında sevinçli bir kutlama başladı. Bakan, kalın çerçeveli gözlüğünün ardındaki gözlerinde sevincini saklayamayan ses mühendisi Profesör Hasan Bey’in elini hararetle sıkarken, “Harika! Şimdi bunu yaygınlaştırmalıyız” diye naralar atıyordu.

Aslında herşey bir yıl kadar önce, Hasan Bey’in köyünü ziyareti esnasında başlamıştı. Komşu köyün imamı Mehmet Hoca’nın çok hasta olduğu söylendiğinde Hasan Bey bu methini hep duyduğu ama ziyaret fırsatı bulamadığı hocaefendiyi hayattayken görmek istemişti. Hasan Bey hocanın yanına vardığında çok garip bir şey farketmişti. Bu, köyünden askerlik dışında hiç çıkmamış hocanın inanılmaz bir yeteneği vardı. Davudi sesi ile söylediği herşey çok kuvvetli bir telkin niteliği kazanıyordu. Köyünün diğer köylerden ayrılması da bundan kaynaklanıyor olmalıydı. Onun köyündekiler dürüstlükleri ve yardım severlikleriyle tanınırlardı. O anda Hasan Bey’in kafasında bir fikir uyanıverdi. Hocaya fikrini açtı. Hoca pek anlamasa da samimi bulduğu Hasan Bey’e “peki” deyince Hasan Bey yüksek kalitede ses kaydı yapan cihazıyla yanında bitiverdi. Mehmet Hoca’dan o müthiş davudi sesiyle Nisa suresinin 58. ayetinin mealini okumasını rica etti:

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Hasan Bey tatilini tamamlayıp üniversitedeki görevinin başına dönmüştü ki Mehmet Hoca’nın vefat haberini aldı. Biraz da bu haberin tesiriyle, derhal fikrini denemeye girişti. İlk önce hocanın sesini dijital ortamda çeşitli filtrelerden geçirdi ve insan kulağının işitme aralığının üstündeki frekanslarda yeniden üretti. Tüm mesajı saniyenin onda birinde verilebilecek şekilde sıkıştırdı ve bir saniyede on kez tekrarlanacak şekilde kaydetti.

İş deney aşamasına gelmişti. Hasan Bey çevresinde torpicilikleriyle meşhur hocaları gizlice deneylerinde kullandı. Günde birkaç kez bahaneler bularak o hocaları telefonla aradı ve her aramasında havadan sudan konuşurken bir yandan da yüksek frekanslı telkin mesajını onlara dinletti.

Netice mükemmeldi. Hocaların kulakları yüksek frekanslı sesi işitmiyor ancak beyinleri mesajı gayet güzel algılıyordu. Torpilci hocalar deneyden sonra torpil yapamaz hale gelmişlerdi. Hasan Bey vakit geçirmeden üniversiteden arkadaşı, üç sene boyunca aynı öğrenci evinde beraber kaldığı Bakan Bey’i aradı ve müthiş buluşunu ona anlattı. Bakan Bey, ilk önce anlatılanlara pek inanamasa da, arkadaşının hatırına bir deneme yapmayı kabul etti. Bakan Bey’in sekreterinin telefonuna Hasan Bey’in “yüksek frekanslı telkin mesajını” kaydettiler. Böylece sekreter hangi bakanlık bürokratını ararsa arasın mesaj dinletilmiş oluyordu. Sonra Bakan deneyin hatrına en nefret ettiği şeyi yaptı: “torpil” yapmak için ilgili bürokratları aradı.

O gün Bakan’ın odasında büyük bir sevinçle kutlanan da işte bu deneyin neticesiydi. Mülakatları gerçekleştiren bürokratların başlarını mengenelere sokan da her telefon görüşmelerinde şuuraltlarına yerleştirilen telkinlerdi. Yöntem işe yaramış, ehli olmayan bir kişinin torpille devlet memuru olması engellenmişti.

Bakan’ın sevinçli sesi ta sekreterinin odasında iştiliyordu:

– Bunu şimdi tüm kamuda yaygınlaştırmak lazım!

Twitter: @salihcenap

Snowpiercer: Kar küreyici değil, kardelen

2013 Kore yapımı “Snowpiercer” filmiyle ilgili analizlerimizi bu yazıyla tamamlıyoruz.

snowpiercer-poster-640x360

Filmde, trenle sembolize edilen kurulu düzenin, yahut bir zamanların kurt politikacısının diliyle söylersek “müesses nizamın” kutsanmasına dikkat çekiliyor. Mesela lokomotiften “sacred” yani “kutsal” diye bahsediliyor. Lokomotif “ebedidir” ve “durursa hepimiz ölürüz” deniliyor. İnsanlara sadece trende olmanın değil, trenin kurgulandığı gibi işlemesinin de ilahi bir tarafının olduğu ve hiçbir alternatifinin olamayacağı propagandası yapılıyor.

Aslında günümüzde çok benzer bir propagandaya sürekli maruz kaldığımız rahatlıkla söylenebilir. Yaşadığımız düzenin asla bir alternatifinin olamayacağı kafamıza çakılıyor sürekli. Bütün değişimin, ancak düzenin yahut “efendilerin” izin verdiği sınırlar içinde olabileceği anlatılıyor. Mesela insanlar binlerce yıldır bankasız yaşadılar ama bugün bankaların olmadığı bir dünyadan bahsetmek doğrudan deli damgası yeme sebebi haline gelmiş durumda. Enflasyon, resesyon, faizler, borsa, döviz kurları lafları, adeta yeni bir dinin kutsal kavramları gibi üzerimize boca ediliyor.

Yönetmen Bong Joon Ho, filminin aykırı finalinde bir ümit ışığı yakıyor. Filmin ilerleyişi ve finali “aykırı”, zira başrol oyuncusu dâhil filmin tüm önemli karakterleri birer birer ölüyorlar. Holywood sinemasının, final sahnesinde herkesi kurtaran süper kahramanı alkışlamaya alıştırdığı zihnimiz aradığını bulamıyor. Aranan “kurtuluşun” ön vagonlarda, lokomotifte, hatta trenin içindeki hiçbir yerde bulunamayacağını anlıyoruz. Trenin içindeki her çözüm adaletsiz ve zalim bir düzenin yeniden üretilmesinden ziyade bir anlam taşımayacak. O yüzden lokomotifi ele geçiren kahramanlarımız doğru olanı yapıyor: ilk iş olarak lokomotifin kalbinde mahpus çocuğu kurtarıp ardından kendilerini feda etme pahasına lokomotifi havaya uçuruyorlar. Tren durunca dışarı çıkan hayatta kalanlar, trenin dışında da bir hayat olabileceğini bizzat tecrübe ediyorlar. Uzak karlı bir tepede görülen kutup ayısı dışarıda var olan ama o ana kadar inanmadıkları “hayatın” müjdecisi oluyor.

Filmin adını Türkçemize çevirenler neden doğrudan “kardelen” ismini kullanmamışlar bilemiyorum ama “kar küreyicisi” tamamen yanlış bir isimlendirme olmuş. Malum kardelenler kış sonunda karların altında büyüyüp nihayet kar tabakasını delerek kendini gösteren çiçeklerdir. Kardelenler baharın müjdecisi, ne kadar kalıcı görünürse görünsün her yeri kaplayan karların eriyeceğinin habercisidir. Filmdeki tren karlar arasında buzdan engelleri delerek yol alan bir “kardelen” gibi sunuluyor. Ancak zulüm dolu bir hapishaneden başka bir şey değil! Gerçek “kardelen” ise bu zemheri zulmün sona yaklaştığını, dışarıdaki karların artık eridiğini, dışarıda da bir hayatın mümkün olduğunu gören ve gösteren Koreli yönetmen Bong Joon Ho’nun Koreli esrarkeş mühendisi Namgoong Minsoo oluyor.

NamgoongMinsoo

Filmde görüyoruz ki zalime, kuklacıya öfke tek başına anlamlı bir şey değil. Hatta hisler manipülasyona açık olduğundan hayli tehlikeli bile sayılabilir. Bir bakarsınız kendisiyle mücadele ettiğinizi zannettiğiniz diktatöre hizmet etmişsiniz, yıkmaya çalıştığınız zulüm düzenini yeniden üretmişsiniz. O yüzden müesses nizamın karanlığını, zulmünü fark edebilenlerin yapması gereken mücadeleyi hisler üzerinde değil akıl ve mantık üzerinde yapmak. Batılıların “kutunun dışında düşünmek” dedikleri böyle bir şey işte.

Müesses nizamın sürükleyicileri için kutunun içini karış karış bilmek, orada yapılabilecek her hareketi öngörmek, hatta tasarlamak mümkün. Ama kutunun dışında düşünebilenlerin üreteceği fikirlere karşı nispeten savunmasızlar. Bu yüzdendir ki her kutunun dışında düşünme girişimi ya alayla, ya küçümsemeyle derhal cezalandırılıp bastırılıyor.

Elbette ortaya bir alternatif çıkartabilmek kolay değil. Mesela ortaya alternatif bir ekonomik düzen koyma girişimlerinin yakın tarihimizde felaketlere yol açtığı biliniyor ama yine de bu insanlığı ümitsizliğe itmemelidir.

Düşünen, üreten kafalar, dünyayı sarıp sarmalayıp, adım adım genişleyen adaletsizliği gidermeye çalışmaktan asla vazgeçmemelidir.

Twitter: @salihcenap