İmanı Resetlemek

İmanı Resetlemek

“Resetleme” bugün artık Türkçemizin bir parçası. İngilizce “re” (yeniden) ve “set” (ayarlama) kelimelerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bu kelime, hayatımıza güncel teknolojilerle beraber girdiği için bir anlam kaymasına uğramış; çalışan bir cihazı yeniden başlatmak anlamında kullanılıyor.

Bilgisayarla çalışırken açtığımız programlar bilgisayarın RAM denilen geçici hafızasına yüklenir. İyi kodlanmamış, kötü niyetlerle kodlanmış yahut virüs bulaşmış programlar kapatsanız bile hafızadan silinmez, arka planda sessizce işlemeye devam ederler. Hem kıymetli hafızada yer işgal etmeyi hem de bilgisayarın beyni sayılan CPU’yu yormayı sürdürürler. Aşırı yüklendiği için ısınan CPU’yu, üzerine hava üfleyerek belli bir ısıda tutmakla görevli fanlar daha hızlı dönmeye başlar. Bu da bilgisayar gürültüsünün artmasına sebep olur. Kullanım süresi uzadıkça bilgisayarın hem performansı düşer hem gürültüsü artar. Belki donmalar, kilitlenmeler başlar ve nihayet son çareye başvurulur: “resetleme”.

Bilgisayarlar resetlendiklerinde geçici hafızadaki her şey silinir. Yeniden açılırken sadece temel uygulamalar hafızaya yüklenip çalıştırılır. Böylece hatalı programların “tortularından” kurtulmuş oluruz.

Antivirüs uygulamaları da “temizlik” için “resetleme” isterler zira virüslü programları hafızada çalışırken durdurup etkisiz hale getirmek çok zordur. Antivirüs programları, yeniden başlatılan bir bilgisayarda hafızaya ilk başta yüklenip virüslü programların kendileri gibi hafızaya yüklenmesinin önünü alırlar.
Sanırım bu malumatı kuracağım analoji için verdiğim anlaşılmıştır.

Bu analojinin ilham kaynağı çok sevdiğim bir ağabeyimdir.

Geleneğimizde, itikadî alanda “resetlemeye” tekabül eden bir kavram var: “tecdid-i iman”. Tecdid-i iman, çeşitli sebeplerle imanlarının izalesine sebep olacak bir teşebbüste bulunan, yani dinden çıkan kimselerin, iman esaslarını oluşturan konularda inançlarını yenilemeleri anlamında kullanılır.

Bugün ülkemizde kendisine Müslüman diyenleri incelediğimizde, tıpkı resetlenme zamanı gelmiş bir bilgisayar gibi, bir tecdid-i iman ihtiyacının hasıl olduğunu görüyoruz. Hatta belki de bu tecdid-i imanın “kitlesel seviyede” yapılması lüzumu hissediliyor!

Uzun asırlar boyunca öğrenilen (hafızalara yüklenen) yanlış bilgiler, hurafeler, temelsiz inançlar Müslümanların kafasından ve kalbinden ne yazık ki temizlenemiyor. İnandığı gibi yaşamamanın neticesinde yaşadığı gibi inanmaya başlayanların hayat tecrübeleri kanıksanıp, “dinleştirilerek” başka bir tortu tabakası oluşturuyor. Bunlar temizlenemedikleri gibi yeni açılımların da önünü kapatıyorlar. Müslümanları sonsuz bir döngüye sokuyorlar.


Peki, nasıl olacak bu resetleme yahut kitlesel tecdid-i iman?

Gelin burada bir fantezi kuralım yahut zihinsel bir deney yapalım.

Diyelim ki devlet bir karar alıyor ve MERNİS’teki dijital kimlik kayıtlarında dini “Müslüman” yazan herkesin kaydını “dini yok” şeklinde güncelliyor. Türkiye vatandaşı tüm Müslümanlar bir anda resmen “dinsiz” hale geliyor.
Bilgisayarı böylece kapatmış oluyoruz. Şimdi sıra yeniden açmaya geldi.
Yeniden Müslüman olmak isteyenlere bir sene mühlet veriliyor. Bir senenin sonunda, hâlâ resmi olarak “Müslüman” olmayanlara din hizmetleri sunumunun durdurulacağı ilan ediliyor. Mesela cenazelerinin İslami usullerde kaldırılmayacağına, camilere alınmayacaklarına, hac ve umre için başvuru yapamayacaklarına dair bir kanun çıkartılıyor.

Yeniden resmen “Müslüman” olmak için basit ama çok sıkı uygulanan bir kural koyuluyor: Uzunca bir sözleşmenin her bir maddesinin altına, “okudum, anladım ve kabul ettim” yazarak imza atmak gerekiyor.

Yani öyle kelime-i şehadet getirivermek kâfi sayılmıyor!

Sözleşme taslağı üzerinde biraz çalıştım!..


İman Resetleme Sözleşmesi Taslağı

Sözleşmenin ilk maddesi şu: “Allah’tan başka hiçbir tanrı olmadığına, Allah’ın insanüstü özel güç ve yetkiler verdiği, bazı güçlerini devrettiği hiçbir insanın bulunmadığına, Hz. Muhammed’in, Allah’ın kulu ve elçisi olarak ilahi mesajı Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla bize ilettiğine iman ediyorum.”

Takip eden maddelerden bazıları ise şöyle:

  • “Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğuna, her yaptığımı görüp bildiğine ve öldükten sonra gizli ya da açık, küçük ya da büyük tüm yapıp ettiklerimden beni sorumlu tutacağına iman ediyorum.”
  • “İman konusunda tek ve mutlak yargılayıcının Allah olduğunu, başta kendim olmak üzere kimsede diğer Müslümanların imanını ölçme yetkisinin ve hakkının bulunmadığını kabul ediyorum.”
  • “Hangi şartlar altında olursa olsun yalan söylemeyeceğime, verdiğim sözden asla dönmeyeceğime, ne olursa olsun kimseyi aldatmayacağıma, Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru olacağıma söz veriyorum.”
  • “Müslüman olsun olmasın, hatta en şedit düşmanım olsa bile hiçbir insanın hakkına girmeyeceğime, hiç kimseye hiçbir gerekçeyle haksızlık ve zulüm etmeyeceğime söz veriyorum.”
  • “Kendi çevremden başlayarak, dünyanın neresinde olursa olsun zulme, haksızlığa uğrayanların yanında ve zalimlerin karşısında olacağıma, mazlumların uğradığı zulmü ortadan kaldırmak için elimden ne geliyorsa yapacağıma söz veriyorum.”
  • “Makamımı, mevkiimi, hayat boyunca kazandığım malı mülkü kaybetmek pahasına olsa bile adaletsizliğin karşısında duracağıma, tepkisiz kalmayacağıma söz veriyorum.”
  • “Hangi gerekçeyle olursa olsun kimseye asla iftira etmeyeceğime, kimseye tuzak kurmayacağıma, gayesi ne olursa olsun hile yapmayacağıma, başkalarınca yapılan hiçbir hileye bilerek alet olmayacağıma söz veriyorum.”
  • “Kimsenin dedikodusunu yapmayacağıma, dedikodu yapılan bir ortamda dedikoduyu doğrudan sonlandıramıyorsam dedikoducuları uyararak ortamı terk edeceğime söz veriyorum.”
  • “Hangi gerekçeyle olursa olsun rüşvet vermeyeceğime, rüşvet almayacağıma, görevimi yahut makamımı kendime ya da yakınlarıma haksız kazanç sağlamak için kullanmayacağıma söz veriyorum.”
  • “Yaptığım işi en kaliteli, en doğru, en güzel, en eksiksiz şekilde yapmak için var gücümle çabalayacağıma, işimde ustalaşmak ve mükemmele ulaşmak için gayret etmeyi hiç bırakmayacağıma söz veriyorum.”
  • “Başka herkes öyle yapıyor olsa bile, çoluğumu, çocuğumu, akrabalarımı, dostlarımı hak etmedikleri makamlara yerleştirmek için kimsenin kapısını çalmayacağıma, bana bu tür taleplerle gelenler olursa onları net bir şekilde reddedeceğime söz veriyorum.”
  • “Hayatta çeşitli zorluklarla pençeleşen insanların, fakirlerin, yetimlerin, öksüzlerin, yardıma muhtaç kadın, çocuk ve erkeklerin sıkıntılarına bigâne kalmayacağıma, onların durumlarını iyileştirmek için elimden ne geliyorsa yapacağıma söz veriyorum.”
  • “Allah’ın ilk emrinin “oku” olduğunu biliyorum ve ilahi mesajın kendisinden başlamak üzere Allah’ın istediği gibi bir kul olabilmek adına yapmam gerekenleri öğrenmek için ömrüm boyunca okuyacağıma, araştıracağıma, tahkik edeceğime söz veriyorum.”
  • “Hayatımı, kendime ve topluma hiçbir katkı sağlamayacak boş işlerle geçirmeyeceğime, her daim varlığımı hem bu dünyada hem öteki dünyada anlamlı ve kıymetli kılacak faaliyetlerin peşinde olacağıma söz veriyorum.”

Bu maddeleri okuyan kişilerden önemli bir kısmının Müslüman OLMAMAYI seçeceği kanaatindeyim!

Ne yazık ki bu yalansız, talansız, dedikodusuz, hilesiz hurdasız Müslümanlık çok insana yavan, zor, hatta dayanılmaz gelecektir.

Bilgisayarı yeniden başlattığımızda, sağlıklı bir başlangıç için, yüklenmemesi gereken virüslerin engellenmesi, iyice “enfekte” olmuş bazı programların hiç açılmamasıyla sonuçlanabilir. Ancak bu göze alınması gereken bir maliyettir. Resetlemenin amacı zaten bu değil midir?

Yüzde doksan dokuz oranında “yalandan” Müslümanın varlığındansa, çok daha az sayıda “sahiden” Müslümanın varlığı evladır.

Nicelik değil niteliktir mühim olan.

Kimse azınlığa düşmekten korkmasın, zira bu sayılan maddelerin altına samimiyetle imza atıp sözünü tutan, âdil, ahlaklı, dürüst, çalışkan kimseler velev ki çoğunluğu ateistlerden oluşan bir ülkede yaşasalar bile daima el üstünde tutulacaklardır.

Bu uçuk fantezinin hayata geçmesini beklemeye gerek var mı? Gelin bu hayale siz de katılın. Hep birlikte, modernize edilmiş bir “tecdid-i iman” yöntemiyle imanımızı kişisel olarak “resetlemeyi” deneyelim. Yukarıdaki her bir maddeyi bir kez daha okuyun. Belki sizin de ekleyeceğiniz maddeler vardır. Onları da ekleyin. Her bir maddenin altına tek tek “okudum, anladım ve kabul ettim” yazıp imzalayın. Sonra bu sözleşmeyi çerçeveletip görebileceğiniz bir yere asın. İmzanızı atarken çok zorlandığınızı göreceksiniz. Ama “değişim” dediğimiz şey iyice zorlanmadan olmuyor…

Açıkça görüyoruz: Müslümanların “bilgisayarları” çok ağırlaştı. Aşırı ısınıyor, çok gürültülü çalışıyor. Bir resetleme işleminin gerekliliği her gün biraz daha belli ediyor kendisini. Naçizane kanaatimce bu operasyonu ertelemenin âlemi yok. Her Müslümanın oturup bir muhasebe yapması, bunun böyle gitmeyeceğini anlaması lazım.

Ne diyorsunuz? Var mısınız imanı resetlemeye? Ama unutmayın: resetledikten sonra birçok şey farklı olabilir! Konforunuz bozulabilir… Ona göre!..

Benden uyarması…


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayımlanmıştır.

Akıldan Kaçarken Sezgiye Tutulmak

İnsanın hayatta mesafe almak için hem aklına hem sezgilerine ihtiyacı var. Kuş misali göklerde süzülebilmemiz için bizlere her iki kanadımız da lazım.

Aklımız, bizi biz yapan, hayatımızı anlamlı kılan ama aynı zamanda kolayca aldatılabilen bir cihaz. Öte yandan sezgilerimiz, ne kadar güvenilir ne kadar “içten” görülürse görülsün en az aklımız kadar aldatılmaya müsait.

“Yeni karşılaştığımız meseleler karşısında nasıl bir karar vereceğimizi aklımız mı belirler yoksa sezgilerimiz mi” sorusu insan tabiatını tanıyıp anlamaya çalışan bilim adamlarının kafasını uzun zamandır meşgul ediyor.

Seksenli yılların başına kadar verdiğimiz duygusal tepkilerin bile bir anlamlandırma sürecinin mahsulü olduğu, yani karşılaştığımız meseleleri önce rasyonel olarak anlamlandırdığımız, sonra onlarla ilgili bir tutum geliştirdiğimiz yaygın olarak kabul ediliyordu.

Polonya asıllı Amerikalı sosyal psikolog Robert Zajonc, 1980 yılında ortaya attığı Duygusal Öncelik Teorisi (Affective Primacy Theory) ile mekanizmanın çoğu zaman böyle çalışmadığını ileriye sürdü. Bir konuda alacağımız tutumu oluştururken bazen rasyonel değerlendirmeleri atladığımızı, tamamen hislerimizle karar verdiğimizi söylüyordu. Bir kıyafeti beğenirken, hayat arkadaşımızı seçerken, ormanda yalnız yürürken işittiğimiz hışırtıdan korkup kaçarken sezgilerimizin aklımızın önüne geçtiğini anlatıyordu.

Birisine âşık olduğumuzda aklımız büyük oranda devre dışı kalır. Bu durumda dümenimizi kalbimize bırakır, aklımızı sadece hislerimizle yaptığımızı seçimlere dayanak bulmak, bulamadıysak “uydurmak” için kullanırız. Müslüm Gürses’in meşhur “hangimiz sevmedik” şarkısında söylediği gibi:

Aşığın gözü kör
Kulağı sağır
Doğruyu yanlışı
Ondan bilmedi

 

 

Bayıldığı bir arabayı almaya kafaya koyan birisinin, o arabanın benzin tüketiminin yahut motor kalitesinin diğerlerinden görece üstün olduğuna dair bir şeyler bulmak için araştırma yapması da buna benzer.

Zajonc’un ileri sürdüğü teoriye cevap, başka bir Amerikalı psikolog olan Richard S. Lazarus’tan geldi. Lazarus, Zajonc’un yanıldığını, onun sezgisel karar dediği şeylerin de aslında akılla yürütülen bir sürecin neticesinde ortaya çıktığını söyledi. Ona göre Zajonc’un hatası, karar sürecini algıda elde edilen anlamsız veri parçalarının işlenerek anlamlı hale getirildiği ve daha da ileri seviyede işlenerek kararın oluşturulduğu mekanik bir süreç olarak tanımlamaktan kaynaklanıyordu. İnsan zihninin bir bilgisayar gibi her adımda yalnız bir veri parçası işleyebilen bir cihaz gibi düşünülmesi yanlıştı.

Konu yıllarca tartışılmaya devam etti. 2012 senesinde Hollanda ve Amerika’dan Vicky Tzuyin Lai, Peter Hagoort ve Daniel Casasanto isimli üç araştırmacı “Affective Primacy vs. Cognitive Primacy: Dissolving the Debate” başlıklı makaleleriyle bu tartışmayı bitirdiler. Sinirbilim (neuroscience) yöntemleriyle deneyler yapan araştırmacılar her iki yaklaşımında her zaman geçerli olmadığını, aslında “sezgi mi önce gelir akıl mı” sorusunun yanlış bir soru olduğunu ortaya koydular.

Bütün bunları elbette bir sebepten anlattım.

Son zamanlarda çevremde birçok insanın geleneksel anlamıyla dinden soğuduğunu, bazılarının yavaş yavaş ibadetlerini terk ettiğini, bir kısmının ise inancını tamamen kaybetme noktasına geldiğini görüyorum.

Din konusunda tutumlarını değiştiren bu insanların hangi zihni (bilişsel-cognitive) ve hissi (sezgisel-affective) süreçler neticesinde bulundukları noktaya geldikleri sorusuna bir cevap arıyorum.

Bahsettiğim insanların önemli bir kısmı, kendini dindar olarak tanımlayan kimselerin yanlışlarını gördükleri için dinden uzaklaştıklarını söylüyorlar. Buradan dindarlık konusundaki bugüne kadarki tutumlarının aklî olmaktan çok hissî olduğu anlaşılıyor zira değişen, inandıkları dinin kuralları değil, onu yaşama iddiasındaki kitlenin tutumları. Yani akılla algılanan kısımda bir değişiklik olmadığı halde hislerle bağlanılan kitledeki değişiklik tutumlarında değişikliğe yol açıyor.

Diğer bir kesim ise din hakkında belli bir zamana kadar öğrendiklerinin otantikliğini sorgulayarak çıktıkları bir yolda, önce deizme sonra da nihilizme doğru savruluyorlar. Bu ikinci grubun tutumlarının aklî temelde oluştuğunu söylemek daha doğru görünüyor.

Üçüncü bir grup var ki çok enteresan: İnancını kaybetmemek için zihinsel mekanizmalarını, tutum alma yöntemlerini değiştirmeye çalışanlar. Aklın yerine sezgiyi ya da sezginin yerine aklı ikame ederek imanını kurtarmayı deneyenler!

Tamamen rasyonel düşünceyi benimsemiş olduğu halde “aklını rafa kaldırıp” hayatının dümenini (kendisi ya da bir mürşid-i kamil’e ait) sezgilere bırakmaya çalışanlar olduğu gibi, sezgiler üzerine kurguladığı hayatının kocaman bir yalandan ibaret olduğunu “anlayarak” inancını rasyonel bir temele oturtmaya gayret edenler var.

Alman filozof Schopenhauer hür irade konusunda şöyle demişti: “Der Mensch kann zwar tun, was er will. Er kann aber nicht wollen, was er will.” (İnsan tabi ki istediğini yapabilir. Yalnız ne isteyeceğini belirleyemez.) Sanırım inancımız da (diğer her şey gibi) Allah’ın bizlere bir lûtfu. Üstelik devamlılığı da garanti olmayan bir lûtuf bu. O yüzden her Müslüman’ın, peygamberimizin dilinden düşürmediği duasını sık sık tekrarlamasında büyük fayda var:

“‏يا مقلب القلوب ثبت قلبي على دينك‏”

“Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allahım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.”


Kaynaklar:

Feeling and thinking: Preferences need no inferences (Robert Zajonc):  http://sites.google.com/site/comm792sdsu/home/class-files/Zajonc.pdf
On the Primacy of Cognition (Richard S. Lazarus):  http://www.ibl.liu.se/student/kognitionsvetenskap/729g02/filarkiv/ht11/1.297567/lazarusprimacy.pdf
Thoughts on the relations between emotion and cognition (Richard S. Lazarus):  http://gruberpeplab.com/3131/Lazarus_1982.pdf
Affective Primacy vs. Cognitive Primacy: Dissolving the Debate: 
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3398397/

Robert Zajonc: https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Zajonc
Richard Lazarus : https://en.wikipedia.org/wiki/Richard_Lazarus
Arthur_Schopenhauer: https://de.wikipedia.org/wiki/Arthur_Schopenhauer
Hadis: https://sunnah.com/riyadussaliheen/17/25


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayımlanmıştır.

Büyük Balık Küçük Balık

Büyük Balık Küçük Balık

1789 Avrupa feodalitesinin ölüm çanı, bütün feodalizmlerin ölüm çanıdır. Büyük endüstri ve kapitalizm.
Sanayiini kuran üç büyük ülke kapitalizmin Üçüncü Dünya’da kurulmasına izin vermez ve onları pazarı haline getirir.

Cemil Meriç – Sosyoloji Notları (s. 177)

Batıda, özellikle Amerika’da vahşi kapitalizmin istinad ettiği felsefi temellere katkı sağlayan en önemli isimlerden birisi Herbert Spencer’dir. 19. Asır Batı düşüncesinde son derece derin izler bırakan Spencer’in ismi “Sosyal Darwinizm” kavramıyla beraber anılır. “En uygun olanın hayatta kalması” fikrini, Darwin’in meşhur kitabı “Türlerin Evrimi” yayınlanmadan yedi sene önce ifade etmiştir. Tıpkı doğa gibi toplumların da doğal ayıklanma, hayatta kalma ve adaptasyon süreçleriyle ilişkili, belirli temel “evrim” yasalarına göre geliştiklerini öne sürer. 1884 tarihli “The Man Versus The State” isimli eserinde, insanları doğal ihtiyaçları doğrultusunda destekleyen tüm yasal düzenlemelerin, insan doğasının son derece yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını iddia eder. İnsanlara hastalık ya da yaşlılıkları sırasında verilen bakım hizmetlerinin (sosyal yardımların), maddi imkân bulamayanların çocuklarının eğitiminin devlet tarafından üstlenilmesinin, bu yanlış anlaşılmanın neticesinde ortaya çıktığını söyler. Ona göre bu destekler, tabiatın işleyişine (hatta yaradılış sırrına) yapılmış sunî, yanlış müdahalelerdir. Hayvanlar, hayatın zorlukları karşısında nasıl yalnızlarsa ve nasıl kendi başlarının çaresine bakmak zorundalarsa insanlar da öyledir. Evrime göre zayıfların elenmesi güçlülerin hayatta kalması tabîi ve “normal” olandır. Anormal olan buna müdahale etmektir. Zayıf ve hastalıklı olanın desteklenerek yaşatılması “insanlık” gereği gibi görülse de olumsuz neticeler doğurur. İçindeki “hastalıkları”, “zayıflıkları” doğal olarak elimine edemeyen toplumun sağlığı bozulur.

Spencer’in yaklaşımının, yukarıda anlatılanlara uyumlu başka bir yansıması da “Laissez faire” fikridir. “Bırakınız yapsınlar” anlamına gelir. Devletin ekonomik ve sosyal hayata asgari seviyede müdahalesini öngörür. Zira ona göre devletin her müdahalesi, her sosyal planlama ve kontrol çabası, kendi tabîi mecrasında akan evrim sürecine müdahale olacaktır.

Spencer’in toplumsal evrim anlayışına göre, insan toplulukları basit kabile birimlerinden karmaşık yapılara doğru evrimleşir. Uyum sağlayamayanlar, zayıflar, yetersizler, daha gelişmiş ve saldırgan topluluklar karşısında yavaş yavaş yok olurlar. Yalnız yaşayan mağara adamının kabile üyesi karşısında, kabile üyesinin çiftçi karşısında, çiftçinin fabrikatör karşısında şansı yoktur. Aynı şekilde, Roma, Hint ve Çin imparatorlukları da İngiltere ve Almanya gibi Avrupalı güçlerin gerisinde kalacaklardır. Kadim savaşçı toplumlar, varlıklarını sürdürebilmek için Romalıların Gotlar ve Vandallara yaptıkları gibi rakip komşularıyla savaşmak zorundayken, daha gelişmiş sanayi toplumları, savaş ve çatışma yerine, ekonomik rekabet sayesinde barış içinde evrimleşirler.

Toplumları, farklılaşmamış, uzmanlaşmamış, herkesin hemen her işi yaptığı ilkel bir topluluktan, fertlerin uzmanlaştıkça birbirlerine bağlılıklarının arttığı, karmaşık, farklılaşmış yapılara doğru evrimleşen canlı bir organizmaya benzetir Spencer. Nasıl insan vücudundaki hücrelerin bir kısmı “uzmanlaşarak” beyin, kulak, el, ayak gibi vazgeçilmez özel işlevler kazanıyorsa, gelişen toplumlarda yer alan insanlar da çeşitli alanlarda uzmanlaşırlar. Nihayet herkesin birbirinin uzmanlığına ihtiyaç duyduğu, hatta bağımlı olduğu, “dengeli” bir toplum ortaya çıkar.

Spencer’in teorisi, birçok ırkçı ve insanlık dışı radikal görüşleri beslediği için yirminci asrın başında gözden düşmüş görünse de -özellikle Amerika’da- bir tarafıyla alttan alta yaşamaya devam etti.

Spencer’in evrimsel organizmacı bakışı çerçevesinde, eleştirel bir argüman üretecek olursak, İngiliz sosyoloğun “kanser” problemini göz ardı etmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Bilindiği üzere hastalıklı kanser hücreleri kontrolsüz olarak bölünmeye, çoğalmaya başlarlar. Bu da erken teşhis edilip tedavi edilmezse organizmayı ölüme götüren bir süreçtir. Kanser hücrelerinin yüksek hayatta kalma performansları “sağlıklı” olduklarını göstermez. Bu çerçevede “bırakınız yapsınlar” anlayışının da doğru yaklaşım olmadığı ortadadır.

Peki, bu analoji gerçek hayatta neye tekabül ediyor?

Kapitalist dünyada “uzmanlaşmış” şirketlerin nasıl hudut bilmez bir iştiha ile güçlerini, nüfuzlarını arttırmaya çalıştıklarını hatırlayalım. Bir teknoloji şirketi olan Google’ı ele alalım mesela. Bir arama motoru üreterek belli bir alanda “uzmanlaşan” şirket, milyarlarca dolarlık internet reklam pastasının büyük bir bölümünü kontrol etmeye başlamış vaziyette. Haritacılıktan eğitime, yayıncılıktan iletişime, turizmden pazarlamaya, tercümeden espiyonaja google’ın girmediği alan kalmadı neredeyse. Google bu alanlarda sadece “mevcut oyuncular arasında yeni bir oyuncu” olarak bulunmuyor. Dev cüssesiyle, tarihin bugüne kadar görmediği maddi gücüyle, hedefleyip girdiği sektörün kadim aktörlerini de kısa sürede devre dışı bırakıyor.

Bir başka örnek de 1997 yılında internetten kitap satışı ile işe başlayan Amazon. Amazon 2017 itibarıyla 430 milyar dolarlık değeriyle en yakın rakibi Wal-Mart’ın iki katı değerinde. Çalışan sayısı 2016 itibariyle 350.000’e dayanan dev perakendeci şirketi yakalayabilecek hiçbir alternatif bulunmuyor. Amazon da, Google gibi sayısız farklı uzmanlık alanına el atmış durumda.

Lafı uzatmaya gerek yok. Dev şirketler çılgınca bir hızla –adeta kanser gibi- dünyaya yayılıyorlar ve güçlendikçe kontrol edilebilir, denetlenebilir olmaktan çıkıyorlar. Bunun “doğallıkla” izahı mümkün değil. Artık serbest rekabet şartları oluşamıyor. Dünyada alternatif bir şeyleri sessizce geliştirebileceğiniz bir kuytu köşe de kalmadı artık. Son bir çare olarak, yüksek teknolojinin sunduğu imkânlardan yararlanmak isteseniz, ihtiyaç duyacağınız “beyinleri” sizden çok önce bulup, sizin asla ulaşamayacağınız rakamlara kiralayan yahut satın alan “rakibiniz” karşısında şansınız sıfıra yakın oluyor.

İnternetin dünyayı küçültüp birleştirdiği bir çağda, Spencer’in öngördüğü “organizmanın” artık bütün dünya olduğu söylenebilir ve maalesef bu organizmanın sağlığı hızla bozuluyor. Herhalde bu dakikadan sonra ancak yeni Davut ile Calut mucizeleri beklemekten başka çaremiz yok.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayımlanmıştır.

Muhafazakâr Zaman Algısı

Muhafazakâr Zaman Algısı

cemil-meriç-kitapSağa türbedarlık düşer; türbedarlık, yani ezeli değerlerin bekçiliği.

Hangi ezeli değerlerin? İhtilal, istibdadın tasfiyesiydi; müjdeydi, ümitti, gelecekti. Sağ, daima çekingen, daima korkak, daima sevimsizdir. Çekingendir, çünkü maziyi temsil eder; maziyi, yani keyfiliği, kanunsuzluğu. Korkaktır, zira kanlı imtiyazların ve karanlık istismarların mirasçısıdır. Sevimsizdir, hangi mezarlığı ürpermeden seyredebiliriz?

Sağ mezarlık bekçisi. Eskinin devamını ister sağ. Hâlbuki hayatın kendisi daima yeniye müteveccihtir.

Cemil Meriç’in, bu satırlarında sert bir şekilde eleştirdiği “sağ” ve onu karakterize eden “muhafazakâr düşünce”, belli bir tür zaman algısı ile çok yakından irtibatlıdır.

Nedir “zaman algısından” kastımız?

İnsanların benimsedikleri zaman/değişim algısına göre iki temel gruba ayrıldığını söyleyebiliriz:

  1. Zaman ilerledikçe “geliştiğimizi”, “aydınlandığımızı”, “bilgimizin arttığını”, “zenginleştiğimizi”, “akıllandığımızı”, “yontulup inceldiğimizi”, daha önce elimizde olmayan yeni “imkânları” elde ettiğimizi düşünenler.
  2. Mutlak iyi, güzel ve doğru olan ne varsa geçmişte bir zamanlar yaşanıp bittiğini, zaman geçtikçe o mutlak saadet günlerinden uzaklaştığımız için “eksildiğimizi”, “karanlığa gömüldüğümüzü”, “hikmetten uzaklaştığımızı”, “manen fakirleştiğimizi”, “bilgimizin azaldığını”, bir zamanlar avuçlarımızda tuttuğumuz “imkânlarımızı” kaybettiğimizi düşünenler.

“Sağcı”, “muhafazakâr” kavrayışı besleyen zaman algısı, bunlardan ikincisidir.

Marazi bir nostalji hissi, çok kimsenin burnunun direklerini sızlatır. Coğrafyamızda, kendine sol diyenler de dâhil olmak üzere tüm muhafazakârların kendilerine mahsus birer “asr-ı saadetleri” vardır.

Üstelik bu “tatlı hatıralar piyasası”, bir taraftan da gayet kârlı bir piyasa olduğundan mütemadiyen yeni tatlı hatıralar (!) istihsal eden (uyduran desek ayıp mı olur?) bir sanayi de mevzu-u bahisdir!

İkinci algının sahipleri olan muhafazakârlar, saatin tiktaklarıyla birlikte an be an uzaklaşan “güzelliği” olabildiğince “muhafaza” etmeyi kendilerine gaye ediniyorlar. Mümkün olsa zamanda geriye gidecek, o son derece parlak ve saadet dolu günlere, yüreklerini yakan hatıraların sihirli şaşaasına “fiziksel” olarak dönecekler. Bu tatlı mazi hasreti onlar için öylesine yakıcı, öylesine zorlayıcı ki, tabiat kanunlarının fiziksel bir geriye dönüş imkânını ortadan kaldırdığını görmek bile durduramıyor onları! Fiziğin geçit vermediği yerde “meta-fiziğe” sığınıyorlar. Onları bu sürekli artan acılarından kurtarsınlar diye ya rüyalara ya “bast-ı zaman” yapma kabiliyetlerine sahip olduğuna kendilerini inandırdıkları İslami süper kahramanlar olan “evliyalara”, “rical-ül gayb’a” falan müracaat ediyorlar. (Mesela Fethullah Gülen tam da bu sebepten dolayı her perşembe akşamı peygamberimizle ve sahabelerle istişare(!) yapıyordu).

Meşhur tarih profesörümüz Ahmet Yaşar Ocak, Türklerin İslam’la daha ilk tanıştıkları zamanda, içlerinden sadece kendi aralarında değil, bütün İslam âleminde bugün bile büyük hürmet gören İmam Maturidi ve Buhari gibi değerler çıkartmış olduklarını söyler. Ocak, bu müthiş başlangıca rağmen, takip eden zamanlarda, özellikle 600 senelik Osmanlı macerası boyunca yeni “yıldızlar” çıkartmayı başaramadığımıza, sadece durmadan eskilere referans vererek yol aldığımıza dikkat çeker.

Eğer mutlak iyi geride kaldıysa onu arayacağınız yer “an” ya da “istikbal” değil “mâzi” olmak zorunda. Nitekim Osmanlı devletinde, özellikle din sahasında -son asrı hariç tutulursa- üretilen eserlerin neredeyse tamamına yakınının, eski eserlerin şerhlerinden yahut parça parça yeniden bir araya getirilmelerinden ibaret olduğu görülüyor. Çünkü bu kavrayışa göre, zaten yeni olanın daha kıymetli olması mümkün değil ve yapılacak en iyi şey “muhafaza” etmek, “cevheri kaybetmemek”.

Teknolojik, bilimsel ilerlemeler, modern batı dünyasının bugün geldiği inanılmaz nokta, doğrusal ilerlemeci zaman algısının mutlak zaferini ilan ediyor.

Başka bir deyişle, mazinin tatlı hayalleri içinde yaşamayı, geçmişin hikâyeleri ile avunmayı tercih edenler, dikkatlerini bugüne ve yarına teksif edenler karşısında mağlup oldular.

Bu mutlak hezimeti görmezden gelemeyen muhafazakârlar, kendileri için çok önemli bir kavram soktular tedavüle:  “diriliş”.

Neden diriliş? “Diriliş” fikrini adeta fetişleştirerek gündemde tutmak neden?

Yaşayanların değil ölülerin -yani mezardakilerin- “dirilişinden” bahsedilebilir ancak!

Başını beklediği ölülerden başka hiçbir şeyi olmayan mezarlık bekçisinin ham hayali değil de nedir bu?

Zombiler

Diriliş Değil Doğuş!

Batıda –fantezilerde de olsa- dirilen, mezarlarını yararak çıkan ve yaşanan hayata yeniden karışan ölülere “zombi” deniyor. Güne ve yarına odaklanan zihinler, zombileri tehlikeli ve bir an önce bertaraf edilmesi gereken varlıklar olarak sunarken muhafazakârlar medet umdukları zombileri diriltme derdindeler.

Tabiat kanunu böyle: ölen geri gelmiyor. Bu ilahi yasaya muhalefet, ancak fantezilerde mümkün ama orada bile “batılı akıl” ancak felaket senaryoları yazabiliyor. Bilim kurgu romanlarda, zoraki yollarla diriltilen ölülerden ya Frankenstein canavarı çıkıyor ya zombiler!

Başta dizi filmlerle inşa(!) edilmeye çalışılan kılıç tokuşturmalı “diriliş” olmak üzere her türlü diriliş fantezisini bir kenara koyarak hakikatle yüzleşmemizin zamanıdır.  Muhafazakâr zaman algımızın iflas ettiğini”, şanlı geçmişimizin bir daha geri gelmemek üzere mazide kaldığını, bugün ne yapılacaksa biz “diriler” tarafından yapılabileceğini kesin olarak kabul edebildiğimiz noktada yeni bir inşa süreci başlatabiliriz. Bu yeni inşa, tarihi mirasımızı inkâr etmemizi gerektirmez. İlhamımızı elbette yine geçmişimizden alabiliriz. Ancak anahtar kavramımız artık “diriliş” değil “doğuş” olmalıdır.


(Philip Zimbardo’nun “The Secret Powers of Time” videosu “zaman algısının” insan kitlelerini nasıl derinden etkilediğini anlatan hoş bir çalışmadır. )


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Bize Snowden’ler Lazım!

En son ne zaman içinde bulunduğunuz sosyal topluluğu yanlış istikamette görerek terk ettiniz? Yahut şöyle soralım: hiç derneğinize, vakfınıza, örgütünüze, partinize, cemaatinize, tarikatınıza, taraftar topluluğunuza, yakın arkadaş grubunuza, doğru işler yapmadıklarını görerek sırtınızı döndüğünüz, en azından onlarla aranıza mesafe koyduğunuz oldu mu?

Herkes elini vicdanına koyup cevabını kendisine versin.

Kişisel anlaşmazlıklardan, haksızlıklardan dolayı bu tür kopuşları yaşayanlar çoktur. Ancak teorik planda yanlış istikamete kaydığını gördüğü sosyal çevresinden kopana nadiren denk gelinir.

İçinde sosyalleştiğimiz gruplar gemiler gibidir. Bizi yön bulmak ve su üzerinde kalmaya çabalamak zahmetinden büyük ölçüde kurtarırlar. Düşünme, karar verme, tercihte bulunma yükünü sırtımızdan alırlar.

Eğer bir siyasi parti mensubuysanız nevzuhur bir gelişme karşısında nasıl tutum alacağınızı dert etmenize gerek yoktur. Partinizin yüce lideri en kısa sürede sizin adınıza karar verecektir.

Eğer bir tarikatın müntesibiyseniz zaten hiçbir şeyi sorgulamamanız, “gassal elinde meyyit gibi” olmanız öğütlenir. Efendi hazretleri ilahi ilhamla sizin adınıza en doğru kararları verecektir zaten.

Eğer tribünlerde gırtlak patlatan coşkulu bir taraftar gurubundaysanız, şike yapmanın o kadar da yanlış bir şey olmadığına kolayca ikna olabilirsiniz.

Eğer “fırka-i naciye” olduğundan en ufak bir şüphe duymadığınız bir cemaatteyseniz, cemaatinizce yapıldığı söylenen tüm yanlışların iftira olduğuna inanmaya teşnesinizdir zaten. Cemaat adına günah işleme görevi bizzat size verilse bile bunun insanları cehennemden korumak için yapılmış büyük bir fedakârlık olduğuna inanıverirsiniz.

Eğer kan dökmeği meslek haline getirmiş bir terör örgütü üyesiyseniz, bomba ile masum insanları parçalamanın “siyasetin yoğunlaşmış bir hali” yahut “işbirlikçileri” cezalandırmanın meşru bir yolu olduğuna ikna oluverirsiniz.

Eğer kendisini ölmüş bir kült liderin takipçisi, hatta askeri gibi konumlayan kişilerden mürekkep bir grubun içerisindeyseniz, ebedi şefinizin bugün eleştirdiğiniz hemen her fiili bizzat irtikap etmiş olmasını görmezden gelirsiniz. Diktatörlük, hukuksuzluk, zulüm gibi görülen şeyler, zamanın şartları içinde mecburen yapılmıştır diye düşünür, hayatınıza devam edersiniz.

Eğer devlet dairesinde beraber oturup kalkan, dışarıda beraber sosyalleşen bir grubun içerisindeyseniz. Devletin bir ihalesini verdiğiniz firmanın arkadaş grubunuzu yedirip içirmesini, tatile göndermesini normal bulursunuz. Zaten herkes böyle yapmakta değil midir diye düşünüp, kendinizi rahatlatırsınız.

Üç Oscar ödüllü meşhur yönetmen Oliver Stone’un yönettiği, 2016 yapımı “Snowden” isimli bir film var. Kendisi ülkesine hizmet etmek için yanıp tutuşan bir yurtsever, azimli bir nefer, çok sağlam bir cumhuriyetçi, tam bir Amerikalı olduğu halde, Amerikan hükümetinin “güvenlik” meselesini bahane ederek e-postalara, sosyal medya hesaplarına, cep telefonu mesajlarına, hard disklere, kredi kartı ekstelerine ve hatta bilgisayar kamerasına kadar erişebildiğini öğrendiğinde, aşkla bağlı olduğu “gemisini” doğru bildikleri uğruna terk etmeye karar veren bilgisayar uzmanı Edward Snowden’in gerçek hikayesini anlatıyor.

Edward Snowden 2013 Haziranı’nda bir parçası olduğu, ideallerini paylaşarak hayatını adadığı istihbarat örgütü NSA’nın hukuksuz uygulamalarını tüm dünyaya duyurdu. Gizli NSA belgelerini medyaya ifşa ederek NSA tarafından yürütülen küresel izleme operasyonlarının detaylarını, Beş Göz denilen istihbarat ortaklığını ve birçok ticari ve uluslararası işbirlikçiyi ortaya çıkardı. Bunu yapar yapmaz “Amerikan tarihinin gördüğü en büyük vatan haini” ilan edileceğini de biliyordu. Ne aidiyet hisleri ne de karşılaşacağı tehditlerin büyüklüğü onu doğru bildiğini yapmaktan alıkoymadı.

Amerikan hükumeti kirli çamaşırlarını ortaya döken Snowden’in üzerine öyle bir hışımla gitti ki genç uzman canını kurtarmak için Rusya’ya sığınmak zorunda kaldı.

Film yaşananları anlatırken, doğru bildikleri uğruna canını bile riske atan genç bir adamın kahramanca mücadelesinin altını kalın çizgilerle çiziyor.

Herkes biliyor ki Amerika’yı süper güç yapan, Snowden’i bir kaşık suda boğmaya hazır, her meseleye aidiyetleri çerçevesinde bakan, kışkırtılmış cahil kitleler değil, Snowden gibi vicdan sahibi entelektüellerdir.

Bizde de o köylü, o cemaatçi kafadan haddinden fazla var.

Bize asıl Snowden gibi çıkacak faturayı göze alıp yanlışa yanlış diyebilecek civanmertler lazım.

Kendi denizaltısının karanlıklarında fareler gibi saklanırken, efendisinin talimatıyla diğer gemileri torpillemeyi marifet sayan, beyni yıkanmış, sünepe müptezellere değil, delikanlıca çıkıp doğru bildiğini haykıran, yanlış istikamete yöneldiğini gördüğü gemisinden atlayıp açık denizde yapayalnız kalmayı göze alabilen pervasız kahramanlara ihtiyacımız var.

Büyük Balık Küçük Balık

Büyük Balık Küçük Balık

cemil-meric1789 Avrupa feodalitesinin ölüm çanı, bütün feodalizmlerin ölüm çanıdır. Büyük endüstri ve kapitalizm. Sanayiini kuran üç büyük ülke kapitalizmin Üçüncü Dünya’da kurulmasına izin vermez ve onları pazarı haline getirir.

Cemil Meriç – Sosyoloji Notları (s. 177)

Batıda, özellikle Amerika’da vahşi kapitalizmin istinad ettiği felsefi temellere katkı sağlayan en önemli isimlerden birisi Herbert Spencer’dir. 19. Asır Batı düşüncesinde son derece derin izler bırakan Spencer’in ismi “Sosyal Darwinizm” kavramıyla beraber anılır. “En uygun olanın hayatta kalması” fikrini, Darwin’in meşhur kitabı “Türlerin Evrimi” yayınlanmadan yedi sene önce ifade etmiştir. Tıpkı doğa gibi toplumların da doğal ayıklanma, hayatta kalma ve adaptasyon süreçleriyle ilişkili, belirli temel “evrim” yasalarına göre geliştiklerini öne sürer. 1884 tarihli “The Man Versus The State” isimli eserinde, insanları doğal ihtiyaçları doğrultusunda destekleyen tüm yasal düzenlemelerin, insan doğasının son derece yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını iddia eder. İnsanlara hastalık ya da yaşlılıkları sırasında verilen bakım hizmetlerinin (sosyal yardımların), maddi imkân bulamayanların çocuklarının eğitiminin devlet tarafından üstlenilmesinin, bu yanlış anlaşılmanın neticesinde ortaya çıktığını söyler. Ona göre bu destekler, tabiatın işleyişine (hatta yaradılış sırrına) yapılmış sunî, yanlış müdahalelerdir. Hayvanlar, hayatın zorlukları karşısında nasıl yalnızlarsa ve nasıl kendi başlarının çaresine bakmak zorundalarsa insanlar da öyledir. Evrime göre zayıfların elenmesi güçlülerin hayatta kalması tabîi ve “normal” olandır. Anormal olan buna müdahale etmektir. Zayıf ve hastalıklı olanın desteklenerek yaşatılması “insanlık” gereği gibi görülse de olumsuz neticeler doğurur. İçindeki “hastalıkları”, “zayıflıkları” doğal olarak elimine edemeyen toplumun sağlığı bozulur.

herbert_spencer

Spencer’in yaklaşımının, yukarıda anlatılanlara uyumlu başka bir yansıması da “Laissez faire” fikridir. “Bırakınız yapsınlar” anlamına gelir. Devletin ekonomik ve sosyal hayata asgari seviyede müdahalesini öngörür. Zira ona göre devletin her müdahalesi, her sosyal planlama ve kontrol çabası, kendi tabîi mecrasında akan evrim sürecine müdahale olacaktır.

Spencer’in toplumsal evrim anlayışına göre, insan toplulukları basit kabile birimlerinden karmaşık yapılara doğru evrimleşir. Uyum sağlayamayanlar, zayıflar, yetersizler, daha gelişmiş ve saldırgan topluluklar karşısında yavaş yavaş yok olurlar. Yalnız yaşayan mağara adamının kabile üyesi karşısında, kabile üyesinin çiftçi karşısında, çiftçinin fabrikatör karşısında şansı yoktur. Aynı şekilde, Roma, Hint ve Çin imparatorlukları da İngiltere ve Almanya gibi Avrupalı güçlerin gerisinde kalacaklardır. Kadim savaşçı toplumlar, varlıklarını sürdürebilmek için Romalıların Gotlar ve Vandallara yaptıkları gibi rakip komşularıyla savaşmak zorundayken, daha gelişmiş sanayi toplumları, savaş ve çatışma yerine, ekonomik rekabet sayesinde barış içinde evrimleşirler.

Toplumları, farklılaşmamış, uzmanlaşmamış, herkesin hemen her işi yaptığı ilkel bir topluluktan, fertlerin uzmanlaştıkça birbirlerine bağlılıklarının arttığı, karmaşık, farklılaşmış yapılara doğru evrimleşen canlı bir organizmaya benzetir Spencer. Nasıl insan vücudundaki hücrelerin bir kısmı “uzmanlaşarak” beyin, kulak, el, ayak gibi vazgeçilmez özel işlevler kazanıyorsa, gelişen toplumlarda yer alan insanlar da çeşitli alanlarda uzmanlaşırlar. Nihayet herkesin birbirinin uzmanlığına ihtiyaç duyduğu, hatta bağımlı olduğu, “dengeli” bir toplum ortaya çıkar.

Spencer’in teorisi, birçok ırkçı ve insanlık dışı radikal görüşleri beslediği için yirminci asrın başında gözden düşmüş görünse de -özellikle Amerika’da- bir tarafıyla alttan alta yaşamaya devam etti.

Spencer’in evrimsel organizmacı bakışı çerçevesinde, eleştirel bir argüman üretecek olursak, İngiliz sosyoloğun “kanser” problemini göz ardı etmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Bilindiği üzere hastalıklı kanser hücreleri kontrolsüz olarak bölünmeye, çoğalmaya başlarlar. Bu da erken teşhis edilip tedavi edilmezse organizmayı ölüme götüren bir süreçtir. Kanser hücrelerinin yüksek hayatta kalma performansları “sağlıklı” olduklarını göstermez. Bu çerçevede “bırakınız yapsınlar” anlayışının da doğru yaklaşım olmadığı ortadadır.

Peki, bu analoji gerçek hayatta neye tekabül ediyor?

Kapitalist dünyada “uzmanlaşmış” şirketlerin nasıl hudut bilmez bir iştiha ile güçlerini, nüfuzlarını arttırmaya çalıştıklarını hatırlayalım. Bir teknoloji şirketi olan Google’ı ele alalım mesela. Bir arama motoru üreterek belli bir alanda “uzmanlaşan” şirket, milyarlarca dolarlık internet reklam pastasının büyük bir bölümünü kontrol etmeye başlamış vaziyette. Haritacılıktan eğitime, yayıncılıktan iletişime, turizmden pazarlamaya, tercümeden espiyonaja google’ın girmediği alan kalmadı neredeyse. Google bu alanlarda sadece “mevcut oyuncular arasında yeni bir oyuncu” olarak bulunmuyor. Dev cüssesiyle, tarihin bugüne kadar görmediği maddi gücüyle, hedefleyip girdiği sektörün kadim aktörlerini de kısa sürede devre dışı bırakıyor.

Bir başka örnek de 1997 yılında internetten kitap satışı ile işe başlayan Amazon. Amazon 2017 itibarıyla 430 milyar dolarlık değeriyle en yakın rakibi Wal-Mart’ın iki katı değerinde. Çalışan sayısı 2016 itibariyle 350.000’e dayanan dev perakendeci şirketi yakalayabilecek hiçbir alternatif bulunmuyor. Amazon da, Google gibi sayısız farklı uzmanlık alanına el atmış durumda.

Lafı uzatmaya gerek yok. Dev şirketler çılgınca bir hızla –adeta kanser gibi- dünyaya yayılıyorlar ve güçlendikçe kontrol edilebilir, denetlenebilir olmaktan çıkıyorlar. Bunun “doğallıkla” izahı mümkün değil. Artık serbest rekabet şartları oluşamıyor. Dünyada alternatif bir şeyleri sessizce geliştirebileceğiniz bir kuytu köşe de kalmadı artık. Son bir çare olarak, yüksek teknolojinin sunduğu imkânlardan yararlanmak isteseniz, ihtiyaç duyacağınız “beyinleri” sizden çok önce bulup, sizin asla ulaşamayacağınız rakamlara kiralayan yahut satın alan “rakibiniz” karşısında şansınız sıfıra yakın oluyor.

İnternetin dünyayı küçültüp birleştirdiği bir çağda, Spencer’in öngördüğü “organizmanın” artık bütün dünya olduğu söylenebilir ve maalesef bu organizmanın sağlığı hızla bozuluyor. Herhalde bu dakikadan sonra ancak yeni Davut ile Calut mucizeleri beklemekten başka çaremiz yok.

Maraba Ruhu

“Maraba” sözü Arapça “müraba’a” dan geliyor. Onun da kökü “rub”. Türkçesi dörtte bir demek. Kâr ve zararın bir payını üstlenerek bir arazi veya sermayeyi işletme anlamına gelen, İslam hukukuna ait bir terimin halk ağzında bozulmasıyla ortaya çıkmış. Emeğini satarak Ağa’nın yanına yamanmış toprak işçisine verilen isimdir “maraba”. M. Çetin Baydar’a göre “Maraba, aklını dörtte bir ücret karşılığında kiraya verdiği için sadece yatırımının getirisi ile alâkadar olan adamdır.”

Ağanın hayvanlarını gütmekle görevlendirdiği vasıfsız marabayı getirelim gözümüzün önüne. “Hayvanların süt verimini nasıl arttırabiliriz?” sorusu, marabanın zihninde uyanacak en son sorulardan biri olabilir ancak! O marabanın derdi, sıkı bir azar yahut dayakla karşılaşmamak ve vaat edilen üç kuruş parayı kesintisiz almak için, kendisine emanet edilen hayvanları eksiksiz olarak otlatıp getirmek olabilir ancak. Ne hayvanları uzaktaki daha kaliteli otlaklara götürüp yorulmayı göze alır, ne de onları hastalıklardan korumayı vazife edinir.

Neticede mülk ağanındır, efendinindir. Marabalar lütuflarla yaşar. Nizam vermek, ıslah etmek, inisiyatif almak marabaların değil efendilerin işidir.

Maraba ağasına sadıksa verilen talimatları yerine getirip takdir bekler. Hinoğlu hinse ağayı soymak için fırsat gözler. Kolaylıkla yalan söyler. Ağanın malı mülkünden çalmasına engel olan tek şey yakalanma korkusudur.

kurt-kanunu“Maraba ruhu”, üstleri karşısında köpekleşirken astları karşısında, kendinden zayıf gördüğü insanlar karşısında ejderhalaşan, kıyıcılaşan, zalimleşen marazi bir seciyeyi işaret eder.

Kemal Tahir Kurt Kanunu’nda ne güzel anlatır bu hali:

Oğlana anlamadan baktı. Ellerini göbeğine bağlamıştı. Yılışıyordu. Ürktüğü belli… Kaşlarını çatıp iğrenmiş gibi yüzünü buruşturdu. İnsanların kendisinden korkmalarına, evel-eski bayılıyordu. İktidarı hırsla istemesi bundandı. Hem de olur olmaz iktidar değil, polisle ilgili… Yakalamakla, içeri atmakla, sopa çekmekle ilgili, ürkütücü, köpekleştirici soydan iktidar… İçişleri’nin çağırdığını duyduğu anda, dizleri kesilmeli herifin… Boğazı kurumalı… Çoluk çocuk, cenaze çıkıyor gibi çığrışmalı… N’olduğu belirsiz çünkü. Bunun ucunda asılmak bile var. En yüreklisi köpekleşmeli önümüzde… Tükrüğünü yutamamalı…” 

“Maraba ruhu” her ne kadar tarihin tozlu sayfalarında kalmış “feodal” bir varlık zeminine ait görülse de maalesef bugün hâlâ hayatımızda mevcudiyetini sürdürüyor.

Ülkemiz ne yazık ki “maraba ruhunu” benimsemiş insanlarla ve onlardaki “maraba ruhunu” teşvik eden “modern ağalarla” dolup taşıyor.

Tabi bir de hasbelkader çeşitli idarecilik koltuklarını elde etmiş “maraba ruhlular” var.

Bugün, devlet dairelerinde amir ve memur kadrolarını işgal eden çok sayıda maraba ruhlu insan bahsedilen yamanmayı, dünün ağalarının yerini alan güçlü idarecilere karşı uyguluyorlar.

İdareciler onlardan çok memnun zira “sadakat” günün en geçer akçesi bu aralar.

Sadakat beklentisi kötü bir şey değil ama “ağanın” “marabasından” bekleyeceği türden bir sadakat ise beklenen, orada durmak gerekir.

Tespit etmekte fayda var: Verilecek talimatları asla sorgulamadan yerine getirmek üzere bekleyen ve “hizmetlerinin” karşılığında kavuşacakları ikbalin hasretiyle yanıp kavrulan “maraba ruhluların” “güç sahipleriyle” ilişkilerinde alan da memnun satan da.

“Maraba ruhunu” içselleştiremeyen “hür ruhlu” insanlar, kendilerini devletin aslî sahiplerinden gördüklerinden, mesuliyet hissediyor, yolunda gitmeyen işler için projeler geliştiriyorlar.  Verilen talimatları körü körüne uygulamadan masaya yatırıp mahzurlarını ortaya koyuyorlar. Öyle yapmayalım, şöyle yaparsak daha iyi olur diyerek gerekçelerini sunmaya çalışıyorlar.

Hür fikirlilerin önerileri, buz gibi bir nefretle karşılanıyor maraba ruhlu idarecilerince. “Sana fikrini soran mı oldu be adam!” diyorlar. “Hem senin fikrin kimin umurunda? Bu talimatı bana verenlere bu saçma itirazlarını ileteceğimi mi sanıyorsun? Canın cehenneme!”

Ülkeyi, kurumları ıslah etme adına düşünülmüş projeler, başlarına inen balyozlarla anında paramparça ediliyor. Maraba ruhlu idareciler “hadsiz” elemanlarını sıkıca paylıyorlar: “Senin benim ne haddimize proje üretmek! Projeyi yalnızca yüce idarecilerimiz üretir, biz uygularız, bu kadar!”

invictus3Yönetmenliğini Clint Eastwood’un yaptığı Mandela’nın hapisten çıkıp başkan olduğu günleri anlatan Invictus isimli bir film var. Filmde beyaz ırkçılığının yani “apertheid” rejiminin simgesi olmuş rugby takımının kaptanının evinde çalışan bir zenci hizmetçi kadın görürüz. Kadıncağız, çalıştığı evin oğlu olan kaptanın Mandela’yla görüşmeye çağrıldığını öğrenince ondan Mandela’ya bir mesaj iletmesini ister. Mesaj basittir:

“Bay François, lütfen Madiba’ya söyleyin toplu ulaşım hizmetleri berbat durumda ve çok pahalı. Bu konuda bir şey yapması lazım!”

Mesaj basittir ama çok önemli bir anlam taşır. Artık kendini hür ve ülkesinin sahiplerinden gören zenci kadın, beyazların kölesiyken aklının ucundan bile geçmeyecek bir şey söylemektedir. Ülkede yolunda gitmeyen bir şeyleri onarmak, ıslah etmek için harekete geçmekte, mesuliyet hissetmekte, inisiyatif almaktadır.

Ülkemizde iktidar sahipleri ne zaman, o mülevves “maraba ruhunu” üzerinden atabilmiş bu kadıncağız gibi, ülkesinin daha iyi olması için itirazlar ve projeler geliştirenleri iktidarlarına ortak çıkma çabasında düşmanlar gibi görmekten vazgeçer; ne zaman yolunda gitmeyen şeyleri dert edinen kendileri ve çocukları için düzeltip, ıslah etme arayışında olan kimseleri “hür ruhlar” olarak görürlerse işte inşallah o zaman bu millet makûs talihini yenmeye başlayacaktır.