Zipf Kanunu

Yaşadığımız dünyayı anlamaya, algılamaya çalıştıkça ve ölçme kabiliyetimizi arttırdıkça, tesadüfi yahut kaotik olmasını beklediğimiz şeylerde bile bir düzen olduğunu keşfediyoruz. Buz kristallerinde, yaprak damarlarında, sineklerin uçarken çizdikleri yollarda, hatta rüzgârların esişinde, nehirlerin akışında bile ilk bakışta yakalanması oldukça zor bazı desenler keşfediyoruz. 

Günlük hayatta kullandığımız kelimeler de zaman içinde gelişen teknoloji sayesinde daha izlenebilir, daha hızlı ölçülebilir hale gelince yukarıda anlattığım desenlerden birisini daha keşfetti insanoğlu.

Alman asıllı Amerikalı dilbilimci ve filolog George Zipf, 1932 yılında (daha 30 yaşındayken) yayınladığı “Selected Studies of the Principle of Relative Frequency in Language” başlıklı makalesinde, hangi dilde yazılmış olursa olsun, belli bir metindeki kelimelerin kullanım sıklığıyla ilgili bir “desenin” bulunduğunu ortaya koydu. Zipf’in bulgularına göre kelimeler kullanım sıklığına göre sıralandıklarında ilk sıradaki kelime, yani en sık kullanılan kelime, ikinci sıradaki kelimenin iki katı kadar kullanılıyordu. Başka bir deyişle ikinci sıradaki kelime ilk sıradaki kelimenin yarısı kadar kullanılıyordu. Üçüncü sıradaki kelime ilk kelimenin üçte biri kadar, dördüncü sıradaki kelime ilk kelimenin dörtte biri kadar olacak şekilde bu düzen devam ediyordu.

Literatüre Zipf Kanunu olarak giren bu buluş, son derece ilginçti. Zira hangi metne bakarsanız bakın böyle bir düzen bulabileceğinizi söylüyordu. İşin daha da garibi, Zipf’in sıra-sıklık kuralının bir ülkedeki şehirlerin nüfuslarına da uygulanabiliyor olmasıydı. Bir ülkedeki en kalabalık şehrin nüfusu, yaklaşık olarak ikinci sıradaki şehrin nüfusunun iki katı kadar çıkıyordu. İnanılmaz bir şekilde, Zipf Kanunu’nun şehirler uygulaması, geçen yüzyıldaki her ülke için doğru çıktı. 

Bu ilginç kanunu, eldeki verilerle bir kez de ben “test etmek” istedim. Bu tecrübe için dört farklı veri seti seçtim:
 

  • Amerika’daki en kalabalık ilk kırk şehrin 2015 nüfuslarını Wikipedia’dan temin ettim.
  • Türkiye illerinin 2017 nüfuslarını TÜİK’in sunduğu Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi verilerinden aldım.
  • AK Parti ve CHP’nin seçim beyannamelerini kendi sitelerinden aldım.


Verileri grafiğe dökmek için Excel kullandım.

İşte elde ettiğim neticeler:

Amerikan şehirlerinin 2015 nüfusları Zipf Kanunu’na gayet uygun şekilde dağılıyor. En kalabalık şehir olan 8,5 milyonluk New York’u yaklaşık 4 milyonluk nüfusuyla Los Angeles takip ediyor. Üçüncü sıradaki Chicago’nun nüfusu ise neredeyse Zipf’in öngördüğü rakama olan 2,8 milyondan sadece yüz bin eksik. Onuncu sıradaki şehrin nüfusu en kalabalık şehrin nüfusunun onda biri midir diye baktım, Kalifornia’nın San Jose şehri bir milyon civarındaki nüfusuyla Zipf’in öngörüsünün biraz üzerinde kalıyor.

Türkiye şehirlerinin nüfuslarının genel olarak Zipf Kanununa uyduğu söylenebilir. Zipf, 15 milyonluk İstanbul’un en yakın takipçisi Ankara’nın nüfusunun 7,5 milyon civarında olmasını beklerdi ama Ankara 5,5 milyonda kalıyor. Ancak üçüncü sıradaki İzmir 4,2 milyonluk nüfusuyla üçte bir oranına yaklaşıyor. Onuncu sıradaki Kocaeli 1,5 milyonluk nüfusuyla 15 milyonun onda birini, yirminci sıradaki Aydın 750 binlik nüfusuyla İstanbul nüfusunun yirmide birini tam isabetle tutturuyor.

AK Parti beyannamesinde geçen tüm kelimelerin sayısı: 90800. Tekrar eden kelimeleri çıkarttığımızda 17644 tekil kelime kullanıldığını görüyoruz. Tüm kelimeler geçiş sıklıklarına göre dizildiklerinde en çok kullanılan ilk on kelimenin “ve” (3798), “bir” (1008), “ile” (676), “bu” (620), “için” (597), “olarak” (511), “daha” (463), “yılında” (453), “olan” (402), “devam” (318) olduğu görülüyor. Bu metnin de Zipf Kanunu’na uyduğu söylenebilir. Onuncu sıradaki “devam” 318 kez geçerek ilk sıradaki “ve” kelimesinin onda birine yaklaşıyor. On üçüncü sıradan sonra tüm kelimeler beklenenden daha sık kullanılır oluyor. Yirminci sırada geçen “milyon” kelimesinin kullanım sıklığı, 243 ile beklenen 190’ın üzerinde kalıyor.

CHP beyannamesinde toplam 30622 kelime geçiyor. Tekrar eden kelimeleri çıkarttığımızda bulduğumuz tekil kelime sayısı 8904. CHP beyannamesinde en sık kullanılan ilk on kelimenin kullanım sıklıkları şöyle diziliyor: “ve” (1589), “bir” (466), “için” (217), “sağlayacağız” (199), “tüm” (182), “bu” (168), “ile” (156), “kamu” (149), “eğitim” (122), “iş” (120).  Bu metin de genel olarak Zipf Kanunu’na uyuyor. Her ne kadar ikinci sıradaki kelime olan “bir” beklenenden az görülse de on, yirmi, otuz ve kırkıncı sıradaki kelimeler kanununca öngörülen sayılara yakın sıklıkta zikrediliyor.

Böylece Zipf kanunun işlerliğini biz de bir kez daha teyit etmiş olduk. Henüz 48 yaşındayken kansere yenik düşerek vefat eden George Zipf’in müthiş keşfini alkışladık. Tabi bu müthiş keşfin akıllara düşürdüğü asıl soru bunun “neden” böyle olduğu. İnsanlar hangi şehre yerleşeceklerini yahut yazdıkları metinlerde hangi kelimeleri ne sıklıkta geçireceklerine Zipf kanuna göre karar vermedikleri aşikâr. Peki nasıl oluyor da böyle oluyor? 

Bu soruya hâlâ tatmin edici bir cevap bulunabilmiş değil.

Pi sayısının yaklaşık 3, 1415926535 olan değerini, yaklaşık 2.7182818 olan Euler sabitini yahut yaklaşık 1.61803 olan altın oranı biz insanlar icat etmedik ama bu değerleri keşfettik. Tabiatta, hayatımızda mahiyetini kavramakta zorlandığımız acayip bir düzen var. Yüksek zekâlar bu sırları peşinde tecessüs ile koşmaya devam ediyorlar. Yazımızı Galileo Galilei’nin meşhur sözleriyle bitirelim:

“Tabiat kanunları tanrının eliyle matematik dilinde yazılmışlardır.” 

“Tabiatı anlamak için onun yazıldığı dili anlamanız gerekir ve o dil de matematiktir.”


Not: Zipf Kanunu’ndan haberdar olmama ve dolayısıyla bu yazının yazılmasına vesile olan, sevgili akademisyen dostum Murat Ulubay’a selamlarımı gönderiyorum.

Kaynakça:

https://tr.wikipedi0.org/wiki/Zipf_yasası

https://en.wikipedi0.org/wiki/George_Kingsley_Zipf

https://evrimagaci.org/zipf-yasasi-sehir-buyuklugu-ve-kelime-kullanim-s…

http://www.azquotes.com/author/5284-Galileo_Galilei

http://www.arteuna.com/talleres/lab/ediciones/libreria/Glottometrics-zi…


Bu yazı ilk olarak https://fikircografyasi.com/makale/zipf-kanunu adresinde yayınlanmıştır.

Was sind Sie von Beruf?

Bir lisanı öğrenmeye çabalayanlara, hemen yolun başında öğretilen temel kalıplar vardır. “Merhaba”, “nasılsınız?”, “isminiz nedir?” gibi selamlama, hâl hatır sorma ve tanışma cümleleridir bunlar.

Almanca öğrenenler, bu tip temel cümlelerin içinde, diğer lisanları öğrenmeye çalışanların öyle hemen ilk başta karşılaşmadıkları, değişik bir soru cümlesi öğrenirler: “Was sind Sie von Beruf?”

Photo by Amina Filkins on Pexels.com

Bu soru cümlesi dilimize “ne iş yapıyorsunuz?” diye çevriliyor. Hem cümle kuruluşu hem de en temel tanışma cümleleri arasında kendisine yer bulması itibariyle incelenmeyi hak eden bu ilginç soru cümlesine biraz yakından bakalım.

Cümle kuruluşu itibariyle “garip” sayılabilecek bu soruyu Türkçe’ye dümdüz çevirmeye kalksaydık, “meslekten nesiniz?”, “meslek olarak nesiniz?” yahut “meslek açısından nesiniz?” gibi acayip karşılıklar bulmamız gerekirdi.

Almanların soruyu “ne iş yapıyorsunuz” diye değil “nesiniz” diye soruyor olmaları ilginç. Belli ki Alman zihninde kişinin kim olduğunu öncelikle bir meslek olarak ne yaptığı belirliyor.

Bu yüzden yeni bir kimseyle tanışan Alman’ın, muhatabının kim olduğunu anlamak için ilk sorduğu sorulardan birisi, meslek açısından “ne olduğu” !..

Şimdi, bunun bizdeki karşılığını düşünelim. Diyelim ki şehirler arası bir yolculuk için otobüse bindiniz. Yanınıza oturan kişi sizinle tanışmak isterse aşağı yukarı şöyle bir diyalog geçer:

Photo by Film Bros on Pexels.com

– Merhaba… Hayırlı yolculuklar.

– Hayırlı yolculuklar.

– Yolculuk nereye?

– Erzurum

– Ne güzel! Ben de Erzurum’a gidiyorum. Dadaş mısınız?

– Evet.. Siz nerelisiniz?

– Ben Bursalıyım? Bursa’da çok dadaş var. Benim de çok Erzurumlu dostlarım vardır?

– Siz Bursa’nın neresinden?

– İçinden

– Benim amca oğlu sizin oradan evlendi, dünür sayılırız!

– Öyle mi! Gelin kızımız Bursa’nın neresinden?

– Osmangazi’den.

– Deme! Biz de uzun yıllar Kükürtlü caddesinde oturduk. Acaba kimlerdendir?

– Falancaların kızı

– Yahu onlar bizim akrabalarımız!

– Allah Allah şu işe bak!..

Bu minval üzere devam eden diyalog, ortak tanıdık isimlerinin araştırılmasıyla sürer. Varılacak şehirdeki ve hareket edilen şehirdekilerin yanısıra askerlik sırasında tanışılmış olabilecek ortak tanıdıklar araştırıldıktan sonra belki sıra mesleği sormaya gelebilir. O da o mesleği yapanlar arasında da ortak tanıdık olup olmadığını araştırmak için!

Aslında iki kültür arasında lisana da akseden bu farklılık bize hem Alman sosyolojisiyle hem de kendi sosyolojimizle ilgili önemli ipuçları veriyor.

Sosyolojinin kurucu isimlerinden sayılan Alman sosyolog Ferdinand Tönnies “Gemeinschaft und Gesellschaft” isimli meşhur eserinde, insanların paylaşılan kan (akrabalık) ve paylaşılan lokasyon (yer) ve nihayet paylaşılan inanç (fikir) temelinde bir araya gelip kurdukları sosyal yapılara Gemeinschaft (cemaat) ismini verir. Tönnies özellikle toprakla ilişkisi bakımından köye/kıra mahsus saydığı bu birlikteliklerin şehirleşildikçe (medenileşildikçe) çözüleceğini, rasyonelleşmenin eninde sonunda cemaatin sonunu getireceğini söyler. Peki sosyal bir varlık olan insan, cemaatlerin ortadan kalktığı şehirde mutlak bir yalnızlığa mı mahkûm olacaktır? Tönnies cemaatte, “kendilerini ayıran her şeye rağmen” birlikte olmayı seçen insanların, cemiyette “kendilerini birleştiren her şeye rağmen” ayrı durmayı seçeceklerini ileri sürer. Cemiyette ilişkiler, bencilce bir ferdiyetçilik çerçevesinde, tamamen kişisel çıkarlar üzerine kurulacaktır. Kişisel ilişkilerin, duygusal bağlanışların, paylaşılan değerlerin yerini herkese eşit şekilde uygulanan rasyonel kurallar alacak, insanlar artık doğuştan getirdikleri kişisel özellikleri yerine, topluma sağladıkları fayda üzerinden değerlendirileceklerdir.

İnsan topluma nasıl fayda sağlar?

Üretip topluma arz edebildikleri ile…

Kimi hizmet üretir, kimi eşya. Üretilen emtianın gerçek değerini onu üretmek için harcanan zaman ve kalitesi belirler. Benzer ürünleri üretip satma konusunda rekabet yaşanacağı için üreticiler pazarı kaybetmemek adına mütemadiyen daha hızlı ve daha kaliteli üretim yapma gayreti içinde olacaklardır. Bu da kaçınılmaz şekilde uzmanlaşmayı gerektirecektir.

Cemaatte herkes her işe koşulurken (ne iş olsa yaparız ağabey) cemiyette yoğun bir uzmanlaşma beklentisi söz konusudur. Bu da cemiyette insanların “meslekleri” üzerinden tanımlanması neticesini doğuracaktır.

Köyde, “ağanın oğlu olmak”, “asker arkadaşı olmak”, “çok kuvvetli olmak” gibi “özellikler” önemliyken, şehirde insanı kıymetli yapan ancak “bir konunun uzmanı olmak” olacaktır.

Tönnies Gemeinschaft ve Gesellschaft’ı birbirlerini dışlayan kavramlar olarak kurguladığı için eleştiriliyor ama en azından Almanya’da işler büyük ölçüde onun öngördüğü çerçevede ilerlemiş görünüyor.

İşte bu yüzden Alman’ların yeni tanıştıkları kişiye sordukları ilk sorulardan birisi “Was sind Sie von Beruf?” oluyor.

İşte bu yüzden Alman televizyonlarında görünen hemen herkesin adının yanında mutlaka mesleği yazılıyor.

Peki, biz neden yeni tanıştığımız kişinin hemen mesleğini, uzmanlığını değil de memleketini, akrabalarını -hatta çaktırmadan sorabiliyorsak ırkını, mezhebini- soruyoruz?

Belki de hâlâ Gesellschaft’tan (cemiyetten) ziyade Gemeinschaft (cemaat) olarak tanımlanması icab eden bir toplum olduğumuz için…

Belki çoğumuzun vücutları şehirlere taşınmışken akılları ve kalpleri kırda kaldığı için.

Belki hâlâ bir kişi ile iletişim kurmanın yegâne yolunun, çok uzaktan da olsa bir akrabalık bağı keşfinden geçtiğini düşündüğümüz için.

Belki çoğu maalesef gerçek bir mesleğe, gerçek bir uzmanlığa sahip olmayan nüfusumuzun büyük kısmı “uzmanlığa” gerçekten inanmadığı için.

Ne zaman ki şehirlerarası bir otobüste birbirlerine ne iş yaptıklarını soran vatandaşlarımızın sayısı memleket soranların sayısını geçer, o zaman medeniyet yolunda biraz daha mesafe aldığımızı söyleyebiliriz.

Bunun için sanırım en az iki nesil daha beklemek gerekiyor.

Tercüme Davamız ve Çevirmenlerimizin Asıl Derdi

Tercüme Davamız ve Çevirmenlerimizin Asıl Derdi

Yüksek öğrenimde bir bölüm seçtiğimizde artık yavaş yavaş her telden çalmayı bırakırız. Yahut yavaş yavaş bize her telden müzik dinletmeyi bırakırlar. Uzmanlaşmaya ilk adım atılmıştır. Yüksek lisansta ise seçtiğimiz bölümün daha spesifik bir alt kolunda derinleşmenin adımlarını atmaya başlarız. Bundan sonra, ihtisaslaştığımız alanın öncülerinin, ilim dairesinin dış çeperlerinde keşfettiği toprakları biraz daha genişletmek, bayrağı az daha ileri dikmek olur gayemiz.

Maalesef çoğu ilim dalında, bilinenler dairesinin çeperlerinde gezen biz Türkler değiliz. O keşifleri daha ileri taşıyabilmek için önce keşfedilmiş olanları bilmek, öğrenmek gerekiyor. İşte burada karşımıza dil bariyeri denilen heyula dikiliyor.

Orta öğretim seviyesinden başlayarak üniversitede de devam etmek üzere yüzlerce saat yabancı dil dersi verip de temel seviyede bile yabancı dil becerisi kazandıramayan eğitim sistemimiz yüzünden bilimi üreten öncüleri kendi dillerinde okuyup anlama şansını yakalayamıyoruz. Böyle olunca, denize düşen adam misali sarılacağımız tek bir dal kalıyor: tercümeler.

tercumeTercüme meselesi ülkemizde bilimin gelişmesini arzu eden hiçbir karar vericinin göz ardı edemeyeceği bir meseledir.

Osmanlı biraz diplomasi öncelikli olsa da meseleyi 19. asırda kavramıştı. Ta 1821 yılında Avrupa dillerinden çevirilerin sorumluluğunu üstlenmek üzere Müslüman tercümanların eğitildiği ve görev yaptıkları Babıâli Tercüme Odası’nı kurmuştu.

Vaziyetin vahametinin farkında olan genç Cumhuriyet kadroları da tercüme faaliyetlerine çok önem vermişlerdi. Meşhur Milli Eğitim Bakanımız Hasan Âli Yücel, 1939’da yapılan Birinci Türk Yayın Kongresi’nde (1939) dünyayı tanıma gerekliliğini vurgulayarak Türk aydınlarını tercüme seferberliğine davet etmişti. Kongrede Doğu-Batı klasiklerinin tercüme edilmesi kararı alınmıştı. Tercüme Heyeti üyeleri belirlenmiş, 1940 yılında görev yapacakları Daimî Büro oluşturulmuştu. Tercüme Bürosu bir hamlede doğu-batı klasiklerinden 496 kitabın çevirisini tamamlamıştı.

Hasan Âli Yücel, ilk sayısı 19 Mayıs 1940 tarihinde yayınlanan Tercüme Dergisi’nin önsözünde şunları yazmıştı:

hasan-ali-yücel“Tercüme; zihnî, fikrî ve medenî bir intibak olduğuna göre, gün günden daha mütekâmil bir “ana diline nakil” hareketi bizde de tekevvün etmiştir. Münevverlerimiz, kendi aralarında verimli bir birleşme yapamadıkları ve bu işlerde başka memleketlerde büyük müessiriyeti olan naşirlerin bilgili önayak oluşlarına imkân bulunmadığı için tercüme davamız bir türlü rasyonel bir tertibin zincirini takip edemedi. Hususî teşebbüs ve teşekküllerle vücut bulması temenniye çok lâyık olan bu büyük kültür davasının devlet eline intikali, bu sebeplerle bir zaruret olmuştur.

Maarif Vekilliği ’nin tercüme işi ile ciddî surette meşgul oluşu, bu hareketin devlet kadrosu dışında inkişafına bir başlangıç olmak içindir. Bir asırdır nice nice eserleri tercüme ve basma için emek verildiği halde, dünya şaheserlerinden başlıcalarının millî kütüphanemizde bulunmayışı, gelişigüzel çalışıldığının en kuvvetli, fakat en acıklı bir delildir.

../ Tercüme, bizim nazarımızda, mekanik bir nakil hareketi  değildir. Herhangi bir eser, ana dile geçirilmiş sayılabilmek için bu işi yapanın, müellifin zihniyetini benimsemesi, daha doğrusu müellifin mensup olduğu cemiyetin kültür ruhuna gerçekten nüfuz etmesi lâzımdır. Böyle olunca da o cemiyetten alacağı mefhumlarla kendi cemiyetinin fikir hâzinesini zenginleştirmesi tabiîdir. Bunun içindir ki ana dilimizin, bu inzıbatlı fikir çalışmaları ile, yepyeni tekâmül imkânları kazanacağına inanmaktayız. Her anlayış bir yaratma olduğuna göre, iyi bir mütercim, büyük bir müellif kıymetindedir.

Muayyen kitapların tercümesi teşebbüsü yanında bizzat tercümenin ne olduğu ve nasıl olması lâzım geleceği hakkında bizden başka milletlerin bu hususta neler yaptıklarını da görüp göstererek tercüme işine bir istikamet ve hız vermeği ihmal etmedik. “

1967’de, üyelerinin istifaları sonucunda kapanan Tercüme Bürosu’nun çevirdiği önemli eserlerin sayısı bini aşmıştı.

Bugün tercüme işini artık devlet yapmıyor. Sayıları iki yüze yaklaşan üniversitemizde “okumaya” çalışan sayısız talebe, özel sektörün ilgisiz kalamayacağı bir pazar haline gelmiş durumda. Gün geçmiyor ki yeni bir eser çevrilmesin. Peki, Hasan Âli Yücel’in bahsettiği “istikamet” ne âlemde? Tercümeyi “zihnî, fikrî ve medenî bir intibak” olarak anlıyor muyuz? “Tercüme davamız” rasyonel bir tertibin zincirini takip edebiliyor mu?

Bu sorulara “evet” cevabı vermek çok zor!

Piyasayı dolduran sayısız çeviriye bir göz attığımızda dehşet verici bir özensizlik ve kalitesizlik görüyoruz.

Tercüme işinde sıkıntılar katman katman:

  1. Çeviri yaptığı lisanı doğru düzgün bilmediği halde kitap üstüne kitap çeviren sözüm ona mütercimlerimiz var.
  2. Tercümeyi sadece mekanik bir nakil hareketi sanan, tercüme yaptığı konuyu bilip anlamasının gerekli olmadığına inanan, dolayısıyla bu yönde herhangi bir çaba göstermeyen mütercimlerimiz var.
  3. Tercüme yaparken kendinde çevirdiği esere ekleme çıkartma yapma hakkı gören, ideolojik açıdan mahsurlu gördüğü yerleri makaslayabilen mütercimlerimiz var.
  4. Tercüme yaptığı yabancı lisanı iyi bilen ama kendi dilimizi doğru düzgün bilmeyen mütercimlerimiz var.

Öyle tercüme satırlarına rastlıyoruz ki o satırları müellifinin kendisine tercüme etseniz o bile anlamaz.

Bugün gelişen teknoloji, mekanik olanı, yani bir metni “anlamadan tercüme etme” işini neredeyse kotardı kotaracak. Yani mütercimlerimizin artık Google translate sayfasından daha fazlasını yapmak zorunda olduklarını anlamaları gerekiyor. Çünkü çevirileri makinenin çevirileri gibi doğru dürüst anlaşılmıyor.

Bu metinleri okuyan talebeler ne öğrenebilir? İnsan zihninin ufuklarında dolaşan düşünürlerin fikirlerine nasıl nüfuz edebilir?

Belki bu kalitesizliğin kökeninde, ülkemizde zaten hiçbir zaman yeterince varlığını hissettirememiş tenkit müessesinin son yıllarda iyice ortadan kalkmış olması yatıyor. Kötüye kötü, kalitesize kalitesiz diyen pek az insanımız var.

Madem münekkitlerimiz sayıca az yahut yetersiz, hiç olmazsa hocalarımız bu berbat çevirileri talebelerine okutmayı reddetseler keşke. En vazgeçilmez, en olmazsa olmaz metinleri tespit etseler de oturup kendileri çevirseler.

Bir yandan da yeni bir “Tercüme Odası” yahut “Tercüme Heyeti” kurulması da düşünülebilir. Mesela âtıl Türk Dil Kurumumuz böyle bir çalışmayı başlatabilir. Akademiyle iş birliğine gidilip acilen tercüme edilmesi gereken kitapların bir listesi oluşturulabilir. Akademide yahut serbest piyasada temayüz etmiş, Türkçesi sağlam kişileri tespit ederek “muayene ve kabul” heyetleri teşkil edilebilir. Bu heyetler sadece yeni tercümeleri değil daha önce yapılmış tercümeleri de inceleyip notlandırabilirler. Bu heyetin “kabul edilemez” bulduğu kötü çeviriler -gerekçeleriyle- ifşa edilebilir. Çevirileri kabul edilemez bulunan kitaplar da yeniden çevrilecek kitaplar listesine dahil edilerek ilan edilebilir.

Kötüye kötü diyemezsek iyiye ulaşamayız.


Not: Tercüme dergisinin ilk sayısına https://archive.org/details/MEBTercmeSayy11940 adresinden ulaşılabilir.