İmanı Resetlemek

İmanı Resetlemek

“Resetleme” bugün artık Türkçemizin bir parçası. İngilizce “re” (yeniden) ve “set” (ayarlama) kelimelerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bu kelime, hayatımıza güncel teknolojilerle beraber girdiği için bir anlam kaymasına uğramış; çalışan bir cihazı yeniden başlatmak anlamında kullanılıyor.

Bilgisayarla çalışırken açtığımız programlar bilgisayarın RAM denilen geçici hafızasına yüklenir. İyi kodlanmamış, kötü niyetlerle kodlanmış yahut virüs bulaşmış programlar kapatsanız bile hafızadan silinmez, arka planda sessizce işlemeye devam ederler. Hem kıymetli hafızada yer işgal etmeyi hem de bilgisayarın beyni sayılan CPU’yu yormayı sürdürürler. Aşırı yüklendiği için ısınan CPU’yu, üzerine hava üfleyerek belli bir ısıda tutmakla görevli fanlar daha hızlı dönmeye başlar. Bu da bilgisayar gürültüsünün artmasına sebep olur. Kullanım süresi uzadıkça bilgisayarın hem performansı düşer hem gürültüsü artar. Belki donmalar, kilitlenmeler başlar ve nihayet son çareye başvurulur: “resetleme”.

Bilgisayarlar resetlendiklerinde geçici hafızadaki her şey silinir. Yeniden açılırken sadece temel uygulamalar hafızaya yüklenip çalıştırılır. Böylece hatalı programların “tortularından” kurtulmuş oluruz.

Antivirüs uygulamaları da “temizlik” için “resetleme” isterler zira virüslü programları hafızada çalışırken durdurup etkisiz hale getirmek çok zordur. Antivirüs programları, yeniden başlatılan bir bilgisayarda hafızaya ilk başta yüklenip virüslü programların kendileri gibi hafızaya yüklenmesinin önünü alırlar.
Sanırım bu malumatı kuracağım analoji için verdiğim anlaşılmıştır.

Bu analojinin ilham kaynağı çok sevdiğim bir ağabeyimdir.

Geleneğimizde, itikadî alanda “resetlemeye” tekabül eden bir kavram var: “tecdid-i iman”. Tecdid-i iman, çeşitli sebeplerle imanlarının izalesine sebep olacak bir teşebbüste bulunan, yani dinden çıkan kimselerin, iman esaslarını oluşturan konularda inançlarını yenilemeleri anlamında kullanılır.

Bugün ülkemizde kendisine Müslüman diyenleri incelediğimizde, tıpkı resetlenme zamanı gelmiş bir bilgisayar gibi, bir tecdid-i iman ihtiyacının hasıl olduğunu görüyoruz. Hatta belki de bu tecdid-i imanın “kitlesel seviyede” yapılması lüzumu hissediliyor!

Uzun asırlar boyunca öğrenilen (hafızalara yüklenen) yanlış bilgiler, hurafeler, temelsiz inançlar Müslümanların kafasından ve kalbinden ne yazık ki temizlenemiyor. İnandığı gibi yaşamamanın neticesinde yaşadığı gibi inanmaya başlayanların hayat tecrübeleri kanıksanıp, “dinleştirilerek” başka bir tortu tabakası oluşturuyor. Bunlar temizlenemedikleri gibi yeni açılımların da önünü kapatıyorlar. Müslümanları sonsuz bir döngüye sokuyorlar.


Peki, nasıl olacak bu resetleme yahut kitlesel tecdid-i iman?

Gelin burada bir fantezi kuralım yahut zihinsel bir deney yapalım.

Diyelim ki devlet bir karar alıyor ve MERNİS’teki dijital kimlik kayıtlarında dini “Müslüman” yazan herkesin kaydını “dini yok” şeklinde güncelliyor. Türkiye vatandaşı tüm Müslümanlar bir anda resmen “dinsiz” hale geliyor.
Bilgisayarı böylece kapatmış oluyoruz. Şimdi sıra yeniden açmaya geldi.
Yeniden Müslüman olmak isteyenlere bir sene mühlet veriliyor. Bir senenin sonunda, hâlâ resmi olarak “Müslüman” olmayanlara din hizmetleri sunumunun durdurulacağı ilan ediliyor. Mesela cenazelerinin İslami usullerde kaldırılmayacağına, camilere alınmayacaklarına, hac ve umre için başvuru yapamayacaklarına dair bir kanun çıkartılıyor.

Yeniden resmen “Müslüman” olmak için basit ama çok sıkı uygulanan bir kural koyuluyor: Uzunca bir sözleşmenin her bir maddesinin altına, “okudum, anladım ve kabul ettim” yazarak imza atmak gerekiyor.

Yani öyle kelime-i şehadet getirivermek kâfi sayılmıyor!

Sözleşme taslağı üzerinde biraz çalıştım!..


İman Resetleme Sözleşmesi Taslağı

Sözleşmenin ilk maddesi şu: “Allah’tan başka hiçbir tanrı olmadığına, Allah’ın insanüstü özel güç ve yetkiler verdiği, bazı güçlerini devrettiği hiçbir insanın bulunmadığına, Hz. Muhammed’in, Allah’ın kulu ve elçisi olarak ilahi mesajı Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla bize ilettiğine iman ediyorum.”

Takip eden maddelerden bazıları ise şöyle:

  • “Allah’ın her yerde hazır ve nazır olduğuna, her yaptığımı görüp bildiğine ve öldükten sonra gizli ya da açık, küçük ya da büyük tüm yapıp ettiklerimden beni sorumlu tutacağına iman ediyorum.”
  • “İman konusunda tek ve mutlak yargılayıcının Allah olduğunu, başta kendim olmak üzere kimsede diğer Müslümanların imanını ölçme yetkisinin ve hakkının bulunmadığını kabul ediyorum.”
  • “Hangi şartlar altında olursa olsun yalan söylemeyeceğime, verdiğim sözden asla dönmeyeceğime, ne olursa olsun kimseyi aldatmayacağıma, Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru olacağıma söz veriyorum.”
  • “Müslüman olsun olmasın, hatta en şedit düşmanım olsa bile hiçbir insanın hakkına girmeyeceğime, hiç kimseye hiçbir gerekçeyle haksızlık ve zulüm etmeyeceğime söz veriyorum.”
  • “Kendi çevremden başlayarak, dünyanın neresinde olursa olsun zulme, haksızlığa uğrayanların yanında ve zalimlerin karşısında olacağıma, mazlumların uğradığı zulmü ortadan kaldırmak için elimden ne geliyorsa yapacağıma söz veriyorum.”
  • “Makamımı, mevkiimi, hayat boyunca kazandığım malı mülkü kaybetmek pahasına olsa bile adaletsizliğin karşısında duracağıma, tepkisiz kalmayacağıma söz veriyorum.”
  • “Hangi gerekçeyle olursa olsun kimseye asla iftira etmeyeceğime, kimseye tuzak kurmayacağıma, gayesi ne olursa olsun hile yapmayacağıma, başkalarınca yapılan hiçbir hileye bilerek alet olmayacağıma söz veriyorum.”
  • “Kimsenin dedikodusunu yapmayacağıma, dedikodu yapılan bir ortamda dedikoduyu doğrudan sonlandıramıyorsam dedikoducuları uyararak ortamı terk edeceğime söz veriyorum.”
  • “Hangi gerekçeyle olursa olsun rüşvet vermeyeceğime, rüşvet almayacağıma, görevimi yahut makamımı kendime ya da yakınlarıma haksız kazanç sağlamak için kullanmayacağıma söz veriyorum.”
  • “Yaptığım işi en kaliteli, en doğru, en güzel, en eksiksiz şekilde yapmak için var gücümle çabalayacağıma, işimde ustalaşmak ve mükemmele ulaşmak için gayret etmeyi hiç bırakmayacağıma söz veriyorum.”
  • “Başka herkes öyle yapıyor olsa bile, çoluğumu, çocuğumu, akrabalarımı, dostlarımı hak etmedikleri makamlara yerleştirmek için kimsenin kapısını çalmayacağıma, bana bu tür taleplerle gelenler olursa onları net bir şekilde reddedeceğime söz veriyorum.”
  • “Hayatta çeşitli zorluklarla pençeleşen insanların, fakirlerin, yetimlerin, öksüzlerin, yardıma muhtaç kadın, çocuk ve erkeklerin sıkıntılarına bigâne kalmayacağıma, onların durumlarını iyileştirmek için elimden ne geliyorsa yapacağıma söz veriyorum.”
  • “Allah’ın ilk emrinin “oku” olduğunu biliyorum ve ilahi mesajın kendisinden başlamak üzere Allah’ın istediği gibi bir kul olabilmek adına yapmam gerekenleri öğrenmek için ömrüm boyunca okuyacağıma, araştıracağıma, tahkik edeceğime söz veriyorum.”
  • “Hayatımı, kendime ve topluma hiçbir katkı sağlamayacak boş işlerle geçirmeyeceğime, her daim varlığımı hem bu dünyada hem öteki dünyada anlamlı ve kıymetli kılacak faaliyetlerin peşinde olacağıma söz veriyorum.”

Bu maddeleri okuyan kişilerden önemli bir kısmının Müslüman OLMAMAYI seçeceği kanaatindeyim!

Ne yazık ki bu yalansız, talansız, dedikodusuz, hilesiz hurdasız Müslümanlık çok insana yavan, zor, hatta dayanılmaz gelecektir.

Bilgisayarı yeniden başlattığımızda, sağlıklı bir başlangıç için, yüklenmemesi gereken virüslerin engellenmesi, iyice “enfekte” olmuş bazı programların hiç açılmamasıyla sonuçlanabilir. Ancak bu göze alınması gereken bir maliyettir. Resetlemenin amacı zaten bu değil midir?

Yüzde doksan dokuz oranında “yalandan” Müslümanın varlığındansa, çok daha az sayıda “sahiden” Müslümanın varlığı evladır.

Nicelik değil niteliktir mühim olan.

Kimse azınlığa düşmekten korkmasın, zira bu sayılan maddelerin altına samimiyetle imza atıp sözünü tutan, âdil, ahlaklı, dürüst, çalışkan kimseler velev ki çoğunluğu ateistlerden oluşan bir ülkede yaşasalar bile daima el üstünde tutulacaklardır.

Bu uçuk fantezinin hayata geçmesini beklemeye gerek var mı? Gelin bu hayale siz de katılın. Hep birlikte, modernize edilmiş bir “tecdid-i iman” yöntemiyle imanımızı kişisel olarak “resetlemeyi” deneyelim. Yukarıdaki her bir maddeyi bir kez daha okuyun. Belki sizin de ekleyeceğiniz maddeler vardır. Onları da ekleyin. Her bir maddenin altına tek tek “okudum, anladım ve kabul ettim” yazıp imzalayın. Sonra bu sözleşmeyi çerçeveletip görebileceğiniz bir yere asın. İmzanızı atarken çok zorlandığınızı göreceksiniz. Ama “değişim” dediğimiz şey iyice zorlanmadan olmuyor…

Açıkça görüyoruz: Müslümanların “bilgisayarları” çok ağırlaştı. Aşırı ısınıyor, çok gürültülü çalışıyor. Bir resetleme işleminin gerekliliği her gün biraz daha belli ediyor kendisini. Naçizane kanaatimce bu operasyonu ertelemenin âlemi yok. Her Müslümanın oturup bir muhasebe yapması, bunun böyle gitmeyeceğini anlaması lazım.

Ne diyorsunuz? Var mısınız imanı resetlemeye? Ama unutmayın: resetledikten sonra birçok şey farklı olabilir! Konforunuz bozulabilir… Ona göre!..

Benden uyarması…


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayımlanmıştır.

Kopyala Yapıştır

Kopyala Yapıştır

“İstinsâh”: Arapça nesh kökünden türemiş bir kelime. İslam Ansiklopedisi’ne göre “bir kitabın yahut yazılı bir metnin nüshasını çıkarma, onu harfi harfine kopya etme” anlamına geliyor.

Yazının icadıyla birlikte başlamış insanoğlu istinsah etmeye.

Daha önceleri öğrenilen, kıymet verilen, saklanmak istenen bilgiyi sonraki nesillere aktarmanın tek yolu “hıfz” yani ezbermiş.

Hıfz, hafız ve hafıza kelimeleri “muhafaza” ile aynı kökten geliyor. Korumak, saklamak gibi manalar taşıyor.

İstinsah, yazının keşfiyle kıymetli metinlerin tahrif edilmeden muhafazası için en önemli araç olmuş.

Çünkü ezberlenerek yani hıfzedilerek nesilden nesle aktarılan bir metnin orijinalliğinin korunması çok zor.

Kulaktan kulağa oyunu, bu zorluğu ne güzel ortaya koyar.

İnsan hafızası hiç de güvenilir bir saklama kabı değildir.

Bir bakarsınız içine koyduklarınız durdukları yerde değişivermiş. Başka şeylere dönüşmüş!

O yüzden bir teknoloji olarak yazı ve istinsahı bilen insanlar öğrendiklerini önce yazıya dökmeye sonra da o yazdıklarının birebir kopyalarını oluşturmaya gayret etmişler.

istinsahİslam Ansiklopedisi, önceki kitapların tahrifi hakkında uyarılmış olan Müslümanların Kur’an-ı Kerim’i aynı akıbetten korumak için yazma ve istinsah konusunda çabuk davrandıklarını söylüyor. Ayetler indikçe sahabe tarafından hem yazılmış hem ezberlenmiş. Kur’an âyetleri Hz. Ebû Bekir zamanında bir araya toplanarak mushaf haline getirilmiş ve “imam mushaf” denilen bu ilk nüsha daha sonra Hz. Ömer’e intikal etmiş; onun vefatı üzerine de kızı ve Resûl-i Ekrem’in yazı bilen eşlerinden olan Hafsa’ya, ondan da Hz. Osman’a ulaşmış. Hz. Osman “imam mushafı” ashaptan Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Zübeyr, Saîd b. Âs ve Abdurrahman b. Hâris’e istinsah ettirip Mekke, Kûfe, Basra, Şam, Yemen ve Bahreyn’e birer nüsha göndermiş. Kur’an’ın bu ilk istinsahıyla ilgili faaliyetler beş yıl kadar sürmüş.  Metinlerin orijinallikleri korunarak çoğaltılması vazifesini icra eden kimselere “müstensih” denilirmiş.

Peki, okuma yazma öğrenen herkes istinsah etme işine girişebilir miymiş?

Cevap: Hayır! Bu konudaki ilginç bilgileri yine Diyanet Ansiklopedisi’nin “istinsah” maddesinden aktaralım:

“Zamanla birtakım kurallara bağlanan istinsah için aslında icâzet gerekirdi. İcâzeti olmayanlar teamül gereği, genellikle metnin sonunda yer alan istinsah kaydına imza koymazlardı. İstinsah kayıtlarını ana metinden ayırmak için metnin sonu gittikçe kısalan satırlar halinde üçgen şeklinde bitirilir ve bunun ardından istinsah kaydı konurdu; bazan da kayıt bu üçgen içinde yer alırdı. Dikkatli müstensihler, “temme” (tamam oldu, iş bitti) kelimesinden ve dua cümlesinden sonra “el-fakīr, el-hakīr” ibaresiyle kendi adlarını, istinsahın yıl, ay ve gün olarak bitiş tarihini, yapıldığı yeri, esas aldıkları nüshanın ferâğ, ketebe veya istinsah kaydını da belirtirlerdi. İstinsah kayıtlarında bazan “temme” yerine “mîm”, “intehâ” (sona erdi) yerine “hâ” ve “âmin” yerine “elif-mîm” kısaltma harflerinin konulduğu görülür. Müstensih adını kısaltarak yazabildiği gibi şöhreti, mezhebi, memleketi, hocası hakkında bilgi de verebilir; eğer istinsah ettiği kitap Kur’an ise bunun kaçıncı istinsahı olduğunu da söylerdi.”

ferağ kaydıAktardığımız maddedeki bazı kavramları da açıklamaya çalışalım: “Ferağ kaydı”, yazma eserlerin sonuna konulan istinsahla ilgili notlara verilen isim. Müstensihler kopyaladıkları metnin sonuna kopyalama işinin bittiğini gösteren bir not düşerlermiş. Bu notu da ana metinle karışmasın diye farklı bir yazı karakteriyle, giderek küçülen satırlar halinde yazarlarmış. “İstinsah kaydı” olarak da bilinen bu satırlara bazen “ketebehû” ifadesiyle başlamasından dolayı “ketebe kaydı” adı da veriliyor. Ferâğ kaydı, çoğunlukla istinsah işinin kim tarafından nerede yapıldığına ve hangi yıl, ay, gün veya gecede, saat kaçta bitirildiğine dair kısa bilgiler veriyor.

Yazının bulunmasından itibaren bin bir emek çekerek müstensihlerin yaptığı iş daha sonra matbaalar ve nihayet bugün bilgisayarlar tarafından yapılır oldu.

Bugün ne kadar uzun ve karmaşık olursa olsun seçtiğimiz metinler birler ve sıfırlara dönüştürüp en ufak bir hataya meydan vermeden inanılmaz bir hızda “istinsah” ediliyorlar.

Bilgisayarlarla birlikte iki kelime farklı anlamlar kazandı: kopyala ve yapıştır.

Daha önce çok zahmetli gelen fiilleri birkaç tıklama basitliğine indirgedi.

İki tuş kombinasyonuna…

Ctrl+c ve ctrl+v…

ctrl-c-v

Yüzbinlerce satırı, milyonlarca harfi göz açıp kapayana kadar çoğaltabilir hâle geldik.

“İstinsah” bir zorluk olmaktan çıkalı çok zaman oldu.

Ama her teknolojik gelişme gibi bu kolaylık da bir takım yan etkileri ile girdi hayatımıza.

Kolayca kopyalanabilir -ve dolayısıyla kolayca ulaşılabilir- olmak metinlere gösterilen özen ve saygının altını oymaya başladı.

Düşünürlerin ömürlerini verdikleri külliyatlarını, sözlükleri, ansiklopedileri, insanlığın tüm yazılı entelektüel birikimini dakikalar içinde kopyalayıvermek işten bile sayılmıyor artık.

Bugün sıradan bir bilgisayarın hafızasında bir hayat müddetince okunsa bitirilemeyecek on binlerce eseri saklamak mümkün.

Orwell’in 1984’te anlattığı, bilgiye erişimin neredeyse tamamen sınırlandığı distopya gerçekleşmedi ama bugün Huxley’in “cesur yeni dünyasında” yaşıyoruz denilebilir. İnsanların sonsuz bir veri denizinde boğulduğu, iyiyi kötüyü, kaliteliyi kalitesizi, faydalıyı faydasızı ayırdedemedikleri bir dünya bu.

Kopyala yapıştır kolaylığı entelektüel hırsızlığın kapısını da ardına kadar açtı.

Bir bilgi okyanusundan bir fincan su alıp az öteye boşaltmanın hükmü nedir?

Kopyalana kopyalana sıradanlaşmış, değersizleşmiş, anlamsızlaşmış, tepeleme yığılmış bilgilerden irfan damıtmak mümkün müdür?

Her fikrin eşit derece makbul ve değerli sayıldığı, dolayısıyla her fikrin eşit dereceye “indirgendiği” bir vasatta “kopyalayıp yapıştırmaya” devam ediyoruz.

Bugünün müstensihleri olarak icazete ihtiyacımız yok.

Ancak kopyalayarak çoğalttığımız bilgi midir yoksa çöp müdür, işte bunda şüphelerimiz var.


Meraklılar bahsi geçen İslam Ansiklopedisi maddelerine şu linklerden ulaşabilir:

İstinsâh: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=230369

Ferağ Kaydı: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=120354&idno2=c120200#1

 

Türkler Türkiye ve İslam

Türkler Türkiye ve İslam

Ahmet Yaşar OcakAhmet Yaşar Ocak önemli bir akademisyenimiz. 1946 yılında Yozgat’ta doğmuş. İlkokuldan sonra, Yozgat imam hatip okulunu 1963’te bitirmiş. O dönem imam hatip okulu mezunları lise mezunu sayılmadığından, çok istemesine rağmen üniversiteye, İlahiyat Fakültesi’ne girememiş. İster istemez İmam Hatiplilere açık tek yüksek tahsil kurumu olan İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne (şimdiki Marmara Üniversitesi İlahiyat fakültesi) girmiş. 1967 yılında ilahiyat lisansını tamamladıktan sonra, tarih tahsili yapmayı çok istediğinden, dışarıdan lise sınavlarına girerek İstanbul Bakırköy Lisesi’nden mezun olmuş. Aynı yıl üniversite sınavını kazanarak, hayallerini süsleyen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde tarih lisansına başlamış ve 1971’de mezun olmuş. 1972’de Hacettepe Üniversitesi Sosyal Ve İdari Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü’ne asistan olarak girmiş. Yüksek lisansını 1974’te bitirip Fransız hükümetinin verdiği bursla Strasbourg Üniversitesi Beşerî Bilimler Fakültesi’ne gitmiş. Orada Türkoloji Bölümü’nde meşhur Profesör İrene Melikof yönetiminde doktoraya yapmış. Sonra Hacettepe Üniversitesi’ne dönerek Tarih Bölümü’nde 1983’te doçent, 1988’de profesör olmuş.

Ahmet Yaşar Ocak kendine çalışma alanı olarak “Türk tarihi çerçevesinde İslam” gibi, az çalışılan ve kendisinin çok problemli olarak nitelediği bir alanı seçmiş. İslam heterodoksisi konusuna yoğunlaşmış. Alevîlik ve Bektaşîlik’le bu çerçevede ilgileniyor.

 

Türkler Türkiye ve İslam

TURKIYEISLAM.indd

Ocak’ın “Türkler, Türkiye ve İslam” başlıklı bir kitabı var. Bu kitap ilk olarak 1999 yılında yayınlanmış. Benim okuduğum 2016 yılında yapılmış 14. Baskısıydı. Bu 200 sayfalık kitabında Ocak, daha önce 1996 yılında yayınlanan “Türk Sufiliğine Bakışlar” adıyla yayımlanmış yazılarının bir anlamda devamı niteliğinde on adet yazıya yer veriyor. Bu yazılar, daha önce yayımlanmamış iki makale ile çeşitli yerlerde yayımlanmış diğer makaleler ve bildiri metinlerinden oluşuyor.

Yazar bu yazılarında, başlangıcından günümüze kadar Türk tarihinde İslam’ın görüntüleniş biçimleri üzerinde durmaya, Osmanlı ve özellikle cumhuriyet döneminde İslam’ın konumu, devletin, elit kesimlerin İslam’a bakışlarını irdelemeye ve İslam tartışmaları üzerinde bazı düşüncelerini, bakış açılarını, yorumlarını ve eleştirilerini ortaya koymaya gayret ediyor.

Kitabın genelinde dengeli, rasyonel ve akademik bir üslubun korunmaya çalışıldığı görülüyor. Hakikatin tek boyutlu, basitçe anlaşılır, siyah beyaz bir mesele olmadığının, birçok veçheye sahip olduğunun ve girift ilişkiler çözülmeden anlaşılamayacağının altı çiziliyor. Mesela kitabın 14. sayfasında Marks ve Max Weber’in birbirlerine ters düşüyormuş gibi görünen yaklaşımlarının aynı anda doğru ve geçerli olabileceği şu satırlarla anlatılıyor:

“Günümüzün ilerlemiş tarih araştırmaları, toplumsal ve ekonomik yapının dinleri yaratmadığını, ama kitlelerin dini inanç ve telakkilerini geniş ölçüde yönlendirebileceğini gösterdiği gibi, dini inanç ve telakkilerin de kitlelerin toplumsal, ekonomik ve kültürel hayatlarını çok derinden etkileyebileceğini göstermiştir.”

Kitap değişik zamanlarda yazılmış çeşitli makaleler ve bazı bildiri metinlerinden oluştuğu için bütünlük ve üslup noktasında bazı sıkıntıların olduğunu söylemek lazım. Mesela bazı makalelerde uzun, bitmek bilmez dipnotlar varken bazılarında sadece tek tük referanslar göze çarpıyor. Kitabı okurken sayfanın yarısını kaplamakla kalmayıp sonraki sayfada devam eden birçok dipnotun neden asıl metnin içinde olmadığını merak ediyorsunuz. Bu arada dipnotların çok zengin bir bibliyografya sunduğunu da belirtmek gerekiyor. Ocak, iyi bir akademisyenden beklenecek şekilde bahsettiği konularda derinlemesine araştırma yapmak isteyenlere çok sayıda kaynak gösteriyor. İngilizce, Fransızca ve Almanca kaynaklara verilen referanslar, yazarın bu dillere hâkim olduğunu ve birinci elden (tercümelere ihtiyaç duymadan) bu kaynaklara erişebildiğini gösteriyor.

Ocak’ın üslubuna aşina olmayan, onu ilk kez okuyan okurların dikkatini, uzun ve birbirlerine atıflarla sıkı sıkı bağlı cümle ve paragraflar mutlaka çekecektir. Neredeyse her paragraf önceki paragraflarda geçen bazı yargılara yahut bilgilere işaret ediyor. Böyle olunca, dikkatiniz dağılıp anlamadığınız paragrafı baştan okumak yerine birkaç paragraf geriye gitmeniz gerekebiliyor. Çok uzun cümlelerin de okuyucunun işini kolaylaştırdığını söylemek mümkün değil.

Acaba değişik zamanlarda yazılmış çeşitli yazılardan oluşan bir eser olduğundan mıdır bilmiyorum ama kitapta okuyucuları zaman zaman usandıracak tekrarlar bekliyor. Ocak sıklıkla “monografik çalışmaların eksikliğinden”, “makro bakışın” verdiği perspektifin yetersizliğinden, “Türk tarihçiliğinin zayıflığından” dem vuruyor. Bir de bir müddet sonra –en sonda yazılan iki makale hariç tutulursa- hemen her makalenin aynı fikirlerin, görüşlerin başka şekilde ifadesi olduğunu düşünmeye başlıyorsunuz.

Yine dikkat çeken bir husus da, kitabın neredeyse tümünde hissedilen “yakınma tonu”. Ocak’ı sürekli şikâyet ederken görüyoruz. Araştırmacıların bilgisizliğinden, devlet adamlarının cehaletinden, radyo ve televizyonlara çıkan tartışmacıların niteliksizlerinden, akademisyenlerin altyapı eksiklerinden, tarih, sosyoloji ve lisan bilmemelerinden sürekli yakınan bir yazar görüntüsü çiziyor Ocak. Bu görüşleri tamamen haklı olsa bile okuyucunun canını sıkacak ve dikkatini dağıtacak kadar çok tekrarlanıyor.

Ocak kitabında, Türklerin İslam’ı nasıl benimsedikleri, tarih içinde nasıl anladıkları ve yorumladıkları, devlet ve siyaset, toplum ve kültür temelinde hayata nasıl geçirdikleri, ondan ne gibi özellikler aldıkları, ona ne gibi özellikler kazandırdıkları, Türk sosyal hayatında İslam’ın bir inanç, ahlak ve kültür sistemi, bir toplum nizamı, bir dünya görüşü olarak nasıl bir yer işgal ettiği ve gelecekteki konumu gibi konuları çalışmalarının odağına koyduğunu söylüyor. Bu konular –ki kendisi yer yer bunlar için “problemler” ifadesini kullanıyor- bilimsel olarak ele alınıp çözüme kavuşturulmadan bugün yaşanan çatışmalara çare bulunamayacağını ileri sürüyor. Türklerin Müslüman oluş süreçleriyle ilgili bildiklerimizin genellikle mitlerden ibaret olduğunu söyleyen yazar, mesela Türklerin eski –Gök Tanrı- inancına zaten büyük benzerlik gösteren İslam’ı kolayca ve kitleler halinde kabul ettiklerine dair yaygın kabul gören görüşün bilimsel dayanaktan mahrum olduğunu dile getiriyor. Türklerin İslam’la tanışmaları konusunda en geçerli bilgi kaynağı sayılan, İbn Fadlan ve Ebu Dülef gibi Arap seyyahların yazdıklarının bile yeterli olmayabileceğini, bunları 10. Ve 13. yüzyıl Arap ve Fars coğrafyacıları ve tarihçilerinin ve hatta belki Çin kaynaklarının verdikleri bilgilerle desteklemek gerektiğini belirtiyor.

Ocak’a göre 16. asra kadar heterodoks kesime karşı herhangi bir baskı siyaseti gütmeyen Osmanlı merkezi yönetiminin, birden çok sıkı bir denetim politikası uygulamaya başlamasının sebebi, teolojik bir çatışmadan ziyade, siyasi, yani Safevi propagandasına karşı kendini ve topraklarını savunma amacına yönelik bir hamle olarak değerlendirilmelidir.

Ocak, “Heterodoks İslam” yorumunun en dikkat çekici yanı olarak, göçebe Türkler arasında İslam’dan önce mevcut olmuş bulunan bazı dinlerin kalıntılarını Orta Asya’dan Balkanlar’a uzanan bir zaman ve mekân boyutunda İslami kavramların içinde birleştirip yoğurarak kendiliğinden tabii bir şekilde oluşan bir senkretizm (bağdaştırmacılık) olmasını görüyor. Bunun çok tabii bir sonucu olarak da, bu İslam yorumunun Sünni İslam gibi ince ince işlenmiş ve gelişmiş, sistematik yazılı bir teolojisi olmadığını ve hiç bir zaman da olmayacağını ileri sürüyor. Heterodoks İslam yorumunu benimseyenlerin, ağır tabiat şartları altında sürdürülmekte olan konar-göçer hayatta uygulanması çok zor görülen şer’i emir ve yasakları pek ciddiye almadıklarını, onların yerine eski ritüelleri İslam cilası altında yaşattıklarını söylüyor.

İslam, Türklerin yaşadığı coğrafyaya İran mistikleri üzerinden geçerek ulaşmış olduğu halde sağlam bir medrese geleneğinin oldukça erken sayılabilecek bir devirde Maveraünnehir’e girdiği tespiti çok önemli görünüyor. Karahanlılar devrinde, Buhara, Semerkand, Merv gibi büyük kültür merkezlerinin kısa zamanda Sünni İslam teolojisinin ve fıkhının tedris edildiği medreselerin ocağı olması, Buhara’nın, İslam dünyasının en büyük hadis âlimlerinden birisini ve Sünni İslam’ın iki büyük inanç mezhebinden birinin (Matüridilik) kurucusunu yetiştirmiş olması bu tespiti destekliyor.

Ahmet Yaşar Ocak, tarihsel perspektif içinde tasavvufun, bizzat teorik çerçevede İslam’ın içinden doğan bir mistik vakıa olmaktan ziyade, zühd hareketinin, İslam’ın ilk yüzyılından itibaren, önce Emevi, sonra Abbasi İmparatorluğu’nun alabildiğince geniş toprakları üzerinde, yani İran ve eski Mezopotamya’daki özellikle Budizm, Maniheizm gibi dinlere dayalı Hint-İran mistik kültürleriyle, Hellenistik dönemin Gnostik ve Neoplatonik felsefi etkileriyle ve nihayet köklü bir Yahudi ve Hıristiyan mistik geleneğinin kalıntılarını taşıyan Mısır ve Suriye bölgelerindeki mistik kültürlerle birleşerek yarattığı bir sentezin ürünü olduğunu da ileri sürüyor.

Özellikle heterodoksi hakkındaki bilimsel, orijinal ve cesur çalışmalarıyla temayüz ettiği görülen Ahmet Yaşar Ocak’ın diğer eserlerinin de kesinlikle okumaya değer olduğu anlaşılıyor.