Martıdan Mürşid Olur Mu?

Martı romanı 1970 yılında yazılmış, daha piyasaya çıktığı sene bir milyon nüshası satılarak Rüzgar Gibi Geçti” romanının satış rekorunu kırmış, gördüğü ilgiyle 13 kasım 1972 tarihli Time dergisine kapak olmuş kısacık bir “best seller”. Yazarı, Richard Bach isimli Amerikalı bir emekli asker. Amerikan ordusunda pilotluk yapan 1936 doğumlu Bach halen hayatta. Uçmaya ve yazmaya devam ediyor.

Bach’ın ülkemizde de büyük ilgi gören “Martı” isimli eserinde, Jonathan Livingstone isimli “uyumsuz” bir martının hikayesi anlatılıyor. Yıllardır gördüğüm işittiğim ama okuma fırsatı bulamadığım bu meşhur kitabı okurken zihnimin bir köşesinde hep “bu romanı böylesine popüler, böylesine ilgi çekici yapan nedir acaba” sorusu vardı.

Bu soruya kendimce bir cevap bulduğumu söyleyebilirim.

“Kişisel gelişim” modern nesillerin hayli ilgisini çeken bir konu. Pek çok modern insan, doğuştan getirdiği sonsuz(!) potansiyelin bir takım pratiklerle ortaya çıkarılmayı beklediği fikrine bayılıyor. Bu insanlar, hızlı okuma kurslarından vücut geliştirme merkezlerine, konferans salonlarından estetik cerrahların ameliyat masalarına kadar uzanan bir yelpazede, içlerindeki “muhteşem” potansiyeli açığa çıkartmanın peşinde koşuyorlar.

Bu perspektiften bakıldığında Richard Bach’ın martısı Jonathan Livingstone, “kişisel gelişim dininin” müntesipleri için kurgusal bir “aziz”.

Anlatılan hikâyede martı Jonathan Livingstone, önce potansiyelini keşfetmek üzere sürüsünden ayrılır. Bütün dikkatini ve enerjisini uçma kabiliyetini geliştirmeye tahsis ettiği için aç kalır. Bu şuurlu “riyazet” onu daha da olgunlaştırır. Adım adım yükseldiği çeşitli aşamalardan (makamlardan) geçerek nihayet “seyr-i süluk‘unu” tamamlar ve müthiş sırrı kavrayarak “aydınlanır”. O artık bir “martı-ı kâmil” olarak bulduğu “ışıkla” zulmeti boğmak için bir mürşid sıfatıyla halkının arasına döner.

Hikâye tanıdık değil mi? Popüler new age inançların, tanıdık sûfî hayat kavrayışıyla buluştuğu bu hikâyenin hususen ülkemizde “tutmaması” garip olurdu doğrusu.

Nakşibendi tarikatının meşhur:

“Der tarik-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk”

formülünde salık verilen dört terk edişin dördünü de kitapta tespit etmek mümkün.

Martı Jonathan, ilk olarak yiyecek uğruna birbirleriyle didişerek, anlamsız çığlıklarla boşa zaman öldüren martıların benimsediği hayatı yani “dünyayı” terkediyor.

Uzlette yeni ufuklar keşfettikten sonra cennete giden martı kahramanımız, bir müddet sonra cennet diye bir şey olmadığının anlayarak öteki dünyayı yani “ukbayı” terkediyor.

Sıra hayat ve ölümün, cennet ve cehennemin, nihayet zaman ve mekanın inkârına gelince üçüncü aşama olan terk-i hestî gerçekleşmiş oluyor. Kahramanımız fiziksel varlık kanunlarını reddediyor.

Tüm bu aşamalardan sonra Martı Jonathan terk edişlerini terk ederek, onun irşadını bekleyen sıradan martıların arasına dönüyor.

Gnostisizmde, Yeni Eflatunculuk’da, İbn-i Arabi’nin vahdet-i vücut teorisinde, Şehâbeddin es-Sühreverdî’nin İşrakiyye’sinde ve sufi geleneğimizde kaynaklarını bulabileceğimiz heteredoks inançları kucaklayan ve estetize eden bu hikayeden, düşüncemizi destekleyen bir kaç cümleye işaret edelim.

Gnostisizmin, İşrakiyyun felsefesinin vazgeçilmezi, karanlık-aydınlık dikotomisini, akılla, düşünceyle elde edilen bilgiye karşı mistik tecrübe ve sezgiyle elde edilen bilgiyi (gnosis) öne çıkartan anlayışı şu satırlarda yakalıyoruz:

“Ne hoştu, düşünmemek ve kıyıdaki ışıklara doğru karanlıkta uçmak ne hoştu! Karanlık! İçindeki garip ses dehşetle haykırdı. Martılar asla karanlıkta uçmaz!”

“Zavallı Fletch! Gözlerinle gördüğüne inanma, gördüklerin yalnızca sınırlı olandır. Sezginle bak, öğrendiklerinin bilincine varmaya çalış. Böylece uçuşun yolunu da öğreneceksin.”

Fiziksel varlığın inkârı, tüm varlıkların aslında tanrının suretlerinden ibaret olduğu, “gönül aynasındaki isi pası silebilen” insanlara doğrudan tanrının tecelli edeceği inancı:

“Üzgündü, ama yalnızlık değildi bunun kaynağı. Onu asıl üzen şey, öteki martıların Tanrısal bir uçuş gücüne inanmayı yadsımış olmalarıydı. Onlar bakmaktan ürkmüşler, ileriyi görmekten kaçınmışlardı.”

“Tüylerinden yansıyan güneş, kumsalda gizlice onu izleyen ve sayıları hiç de az olmayan martıların gözünü aldı.”

“Herşeyden önce şunu unutmayın ki” dedi hüzünle, “bir martı sınırsız bir özgürlük kavramıdır. Yüce Martının bir görüntüsüdür. Ve bir kanadından öbürüne, tüm bedeniniz düşüncenizin ta kendisinden başka bir şey değildir.”

Cennetin ilahi kitaplarda tarif edilen şeyden farklı olduğu, arınma/olgunlaşma sürecinin tamamlanmasının (fenafillah) asıl amaç olduğu inancı:

“Yetkin hıza ulaştığında, cennete ulaşmış sayılırsın Jonathan. Ve bu, ne saatte bin mildir, ne milyon mil, ne de ışık hızı. Çünkü herhangi bir sayı sınırdır daima, oysa yetkinlik sınır tanımaz. Yetkin hız cennettir yavrum.”

Belli bir makama erişen ermişlerin zamanda yolculuk yapabileceklerine, kendilerini ışınlayabileceklerine dair inanç (tayy-i mekân, bast-ı zaman), zaman ve mekan birliği:

Chiang apansız gözden kayboluverdi ve aynı anda onbeş metre kadar ötede, su kıyısında belirdi.Yeniden kayboldu ve saniyenin bindebirinden önce Jonathan’ın omuz başındaydı. “Hoş bir oyun”, dedi.

Şaşırmıştı Jonathan. Cennet hakkında sormak istediklerini unuttu. “Nasıl yapıyorsun bunu? Nasıl bir duygu veriyor? Ne kadar uzağa gidebilirsin böyle?”

“İstediğin herhangi bir yere ya da zamana gidebilirsin. Ben, düşünebildiğim her yere ve her zamana gittim. “Denizin ötelerine baktı. “Ne garip! Yolculuk uğruna yetkinliği yadsıyan martılar, o yavaşlıkla hiçbir yere ulaşamıyorlar. Yetkinlik uğruna yolculuktan cayanlarsa, anında her yere gidebiliyorlar. Unutma Jonathan, cennet bir mekan ya da zaman değildir, anlamsızdır mekan ve zaman. Cennet…”

“Dilersen, geçmişe ve geleceğe uçmanı sağlayacak olan zaman denemelerine geçebiliriz”, dedi.

“Aptallık etme! Biz ne yapmaya çalışıyoruz? Eğer dostluğumuz zaman ve mekan gibi şeylere bağlıysa, sonunda zamanı ve mekanı yendiğimizde, kendi dostluğumuzu da yıkmış oluruz! Ama mekanı yendiğimizde, geriye yalnızca Burası kalır. Zamanı yendiğimizde, bize kalan yalnızca Şimdi’dir. Burayı ve Şimdiyi paylaşacağımıza göre, nasıl düşünemezsin sık sık birlikte olacağımızı?”

“Chiang’a göre bu işin sırrı, Jonathan’ın kendini bir metrelik kanat açıklığı olan bir bedenle ve harita üzerinde izlenebilecek bir uçuş rotasıyla sınırlı görmemesiydi. Sır, gerçek özünün, henüz sözlenmemiş bir sayı mükemmeliyetiyle, zaman ve mekanın her yerinde aynı anda yaşadığını bilmekti.

Richard Bach’ın “Christian Science” kilisesine bağlı olduğu biliniyor. Bu dini grup, baba-oğul-kutsal ruh üçlemesinin aslında hayat-hakikat ve sevgi üçlemesine tekabül ettiğine, Hz. İsa’nın tanrı değil bir elçi olduğuna, hastalık diye birşeyin olmadığına, “doğru düşünce” ile sağlığa kavuşmanın mümkün olduğuna, cennet ve cehennemin sadece zihnin birer halinden ibaret olduğuna inanıyor.

Matrix filminde “kaşık yok” repliğini mırıldanan budist rahibi kılığındaki çocukla, kanatlarının fiziksel varlığını reddeden martı Livingstone arasındaki benzerlikler dikkat çekici. Martısına bu sözleri söyleten Richard Bach da “hastalık diye birşey yok” bunların hepsi düşüncelerden ibaret diyen ve tüm hastalıkların telkin ve sezgisel aydınlanma yollarıyla tedavi edilebileceğine inanılan bir dini akımın müntesibi.

Pozitivizmin bunalttığı insanlık öylesine çaresiz bir çırpınışla bir çıkış noktası arıyor ki bu arayış bazılarını objektif gerçekliği inkâr etmeye kadar götürebiliyor. Modernizmin gözden düşürdüğü semavi dinlere yönelmekte tereddüt yaşayan kitleler, post modernizmin şemsiyesinde hayat bulan new-age inançların ve eskiden bu kadar rahat hareket ve ifade alanı bulamayan kadim ezoterik, mistik öğretilerin kucağına koşuşuyorlar.

Halbuki bize gönderilen din, bu ifrat-tefrit tehlikesine karşı bize bir selamet sahili sunuyor.

Bakara suresinin 143. ayetinde Allah “Sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet (ummeten vasaten) yaptık.” buyuruyor.

Müslümanlar olarak aşırılıklardan arındırılmış orta yolu yeniden üretmekte ciddi güçlükler yaşıyoruz.

Halbuki bir tarafta gaybı yahut metafiziği inkâr edip agnostisizmin bilinmezliklerine düşmeden, öte tarafta Allah’ın sözlerini “batınî tevillerle” çarpıtarak subjektif mistik tecrübelerimizi kendimize din edinmeden bir orta yol tutturmamız mümkün.

Rol model olarak ışınlanmayı öğrenmiş martı mürşidlere değil günlük hayatını aşırılıklardan uzak bir şekilde sürdürebilen bilge müslümanlara ihtiyacımız var.


* Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Bilim Kurgu

Bilim Kurgu

Bilim kurgu, insan hayalgücünün en güzel meyvelerinden biri.

Yaşanan gerçekliğin değişmez fiziki kısıtlarına bile aldırmadan özgür bırakılmış zihinlerin fantezileri… Belki de ilerlemenin bel kemiği…

jules_verneJules Verne” meraklı çocuk zihinlerimizi bilim kurgu heyecanı ile tanıştıran isimlerden en meşhuru. Onun bilim kurgu fantezileri neredeyse bir asrı aşkın bir zamandır milyonlarca meraklı genç dimağı eğlendirip heyecanlandırıyor.

Öte taraftan bilim kurgu meraklılarını alttan alta asıl heyecanlandıran ihtimal de gerçekleşiyor: Verne’nin hayal ettiği şeylerin neredeyse tamamı, hayranlarının gözleri önünde gerçeğe dönüşüyor.

Teknolojinin, bilimsel ilerlemenin bize armağan ettiği topraklar öncelikle fantezilerde keşfediliyor.

H.G. Wells, Isaac Asimov, Arthur C. Clarke, Frank Herbert, Ray Bradbury, Stanislaw Lem, Philip K. Dick gibi isimler bugün hayatımıza giren bir çok teknolojiyi ilk düşünenler olmanın ötesinde yeni teknolojilerin doğuracağı ahlaki, siyasi, iktisadi problemleri de ilk ele alanlar oldular.

isaac-asimovBilim kurgunun zihinlere açtığı geniş hareket sahasını, teknolojik fanteziler kurmaktan ziyade insanlığın kadim meseleleri olan iktidar, din, ahlak gibi meseleleri tartışmak için kullanan Yevgeni Zamyatin, George Orwell, Aldous Huxley, Kurt Vonnegut, Ursula K. Le Guin gibi yazarlar insanoğlunun müktesebatına kıymeti ölçülemez katkılarda bulundular.

İnsanın aklına hemen “ya bizde?” sorusu geliyor.

Bizim dünya çapında tanınan bilinen bilim kurgu yazarlarımız yok maalesef.

Aşkın Güngör, Bülent Özden, Dost Körpe, Fatih Emre Öztürk, Halil Kocagöz, Kazım Cende, Mehmet Açar, Murat Yılmaz, Mustafa Resul Yalçınkaya, Nurcihan Doğuç, Sadık Yemni, Selim Erdoğan, Sercan Leylek, Süleyman Akdoğan, Ufuk Ata Bora, Yiğit Kulabaş, Kadir Özden, Zühtü Bayar gibi isimlere internette yayınlanan Türk bilim kurgu yazarları listelerinde rastlamak mümkün ama sanırım bunlar arasında en tanınları “Şairin Romanı” isimli eseriyle Murathan Mungan ve “Schrödinger’in Kedisi” serisiyle Alev Alatlı.

schrodingerinkedisiAlev Alatlı’nın romanının hemen arka kapağında bilim-kurgu olmadığını iddia etmesi enteresan! Hem de hikayesi 1950-2025 yılları arasında geçmesine ve sık sık yeni fiziğe, kaos teorisine, saçaklı mantığa atıfta bulunmasına rağmen!

Bunun elbette bir sebebi var.

Ülkemizde bilim kurgu türünde denemelerin kahir ekseriyeti, -ne yazık ki- eninde sonunda ezik bir hissiyatın ürettiği ucuz bir mizaha evrilmeden üretilemiyor.

Hasan’ın gelecekte bir uzay gemisinde yolculuk yapması, Hatice’nin bilinmeyen bir gezegende uzaylı bir türle karşılaşması, Cemal’in genetik değişme uğrayıp bir takım üstün güçlere kavuşması ya da Mustafa’nın zamanda yolculuk yapması bir fantezi olarak bile olsa bize son derece gülünç geliyor.

Bilimsel açıdan geri kalmışlığı, teknolojik fakirliği içselleştirmiş, bu topraklardan çıkacak zekaların geleceği şekillendirebileceğine dair inancını kaybetmiş, hatta bu toprakların insanına karşı garip bir hınçla dolmuş ezik, sömürge yarı-aydını kafasının ifrazatıyla beslenen nesiller bu ortamı üretiyor.

Bilim kurgu türünde hikâye ya da roman yazmak bu yüzden herşeyden önce çok iyi bir donanım ve müthiş bir özgüven gerektiriyor.

Bu işe soyunanların işin hem “bilim” tarafına” hem “kurgu” tarafına hakim olmaları icap ediyor.

Tabi bir de yukarıda bahsettiğim eziklik hissinden kendilerini kurtarabilmeleri de şart.

Daha küçük yaşlarda bilim kurgu hikayeler yazmaya niyet eden bir genç, hüsranla neticelenen macerasını ekşisözlük’te şöyle anlatmış:

Asıl çarpıcı olan hadise, herhalde, (yazdığım hikayelerde) “Recep radyasyon tehlikesinden korunmak için, Hamdi’nin uzun araştırmalar sonucu icat ettiği kriptonik ultraviyole radyasyon kalkanını kullanacaktı” gibi cümlelerin, öznelerinin nereden bakarsan bak lakayt olan duruşlarından dolayı bana pek inandırıcı gelmemesinden olacak, karakterlerin hepsinin isminin ingilizce olmasıydı. Zira o yaşıma kadar, benim bildiğim hiçbir Recep radyasyondan korunmadığı gibi, aşağı yukarı hiçbir Hamdi de ultraviyole kelimesini doğru düzgün telaffuz dahi edemiyordu. Zorunlu olarak Recepler oldu Jack, Hamdiler oldu Jim. Tabi, bir Türk evladı olarak, Jack şöyle yaptı, Jim bunu yaptı minvalinde hikaye yazmak, bana dahi bir süre sonra garip gelmeye başladığı için bilimkurgu maceramı bitirmek zorunda kalmıştım. Sanırım bilimkurgu olayındaki kişisel başarısızlığım ile ulusal başarısızlığımız paralel sebepler yüzünden olmaktadır.”

Peki, bilim kurgu yazabilmek için illa yüksek teknoloji üreten bir milletin ferdi olmak mı lazım?

stanislaw_lem
Stanislaw Lem

Hayır! Mesela dünyada saygıyla karşılanan ciddi bir Sırp bilim kurgu geleneği var. Meşhur Stanislav Lem Polonyalı. Yazarları dünya çapında bir popülarite yakalayamamış olsa da Romanya’nın bilim kurgu sahasında varlığı söz konusu. Tarkovsky’nin meşhur bilim kurgu filmi Stalker’ı çektiği Estonya‘da “Stalker” ismiyle bilim kurgu edebiyat ödülleri veriliyor. Bilim kurgu yazarlarıyla, yönetmenleriyle, dergileriyle, ödülleriyle Hırvatistan da bilim kurgu üretilen ülkelerin arasında bulunuyor. Ya Şili‘ye ne demeli? Yazdığı bilim kurgu roman “Los Altisimos” 10 dile tercüme edilen Hugo Correa’nın başını çektiği Şilili bilim kurgu yazarları ülkelerini bilim kurgu üretebilen ülkeler listesine taşıyor.

Bunlar Amerika, İngiltere, Fransa, Japonya gibi gelişmiş ülkeler değil, hatta nispeten fakir sayılabilecek ülkeler ama hepsi “batılı” ve “judeo-hıristiyan” medeniyet dünyasından diyebilirsiniz. Ancak İslam dünyasında da bilim kurgu üretimi var ve hatta bu üretimin tarihi, sayılan ülkelerdeki bilim kurgu tarihinden çok daha eskilere uzanıyor.

arabiannightsEn eski nüshaları dokuzuncu asırda tespit edilmiş olan “Binbir Gece Masalları” gayet açık bilim kurgu motiflerle bezeli mesela. Bulukya’nın maceraları isimli bölümde, ölümsüzlük otu peşinde büyük bir yolculuğa çıkan kahramanın cinlerle, deniz kızlarıyla, konuşan ağaç ve yılanlarla karşılaştığı fantastik bir hikaye anlatılır. Uçan halı, aya seyahat, deniz altında yaşayan insanlar, insansı robotlar, bir senelik mesafeyi bir günde alan, uzaya hatta güneşe bile uçarak gidebilen mekanik bir at gibi unsurlara da aynı eserde rastlanır.

İbn-i Tufeyl‘in 12. asırda yazdığı Hay Bin Yakzan, Daniel Defoe‘un ‘Robinson Crusoe‘ isimli eserine, Rousseau‘un ‘Emile‘ isimli eserine ve Rudyard Kipling‘in ‘Orman Kitabı‘ eserine ilham verir.

begum-rokeya-bust-2011
Begüm Rukiye Şekavet Hüseyin

Geçtiğimiz asırda Bengal merkezli bir bilim kurgu üretim faaliyeti olması sanırım pek çok kişiyi şaşırtacaktır. Müslüman kadın yazar Begüm Rukiye Şekavet Hüseyin’in 1905 senesinde yazdığı “Sultana’nın Rüyası” isimli bilim kurgu hikayede Müslüman toplumdaki kadın ve erkek rolleri tersine çevrilmiştir. Kadınların fiziksel güç noktasında zayıflıklarını, o zamanda hayal etmesi bile zor teknolojiler yardımıyla telafi ettikleri görülür.

Konumuzu toparlayalım.

Zihnimize üşüşen sorular şunlar:

Batıda doğuda, Hristiyanlarda Müslümanlarda, zenginlerde fakirlerde örneklerini verdiğimiz bilim kurgu eserler neden bizim canım ülkemizde üretilemiyor?

Bu düşünce ufku darlığının, belli kalıpların/klişelerin dışında düşünemememizin sebebi nedir?

Bize ne oldu da hayal gücümüzü bu daracık ve karanlık odalara hapsettik?

Küçük çocuklar misali kum havuzunda oynamaktan ne zaman ve nasıl kurtulacağız?

Mevzu derin.

Cevaptan çok soru var belki.

Sorulara cevap verebilmek için hayal-gücüne alan açmak lazım.

Belki bir bilim kurgu hikaye, bir uçuk fantezi gerçek olur kim bilir!

Fakültedeki biyokimya laboratuvarında zekayı geliştirecek bir ilaç üzerinde çalışırken, beklenmedik bir reaksiyon sonucu çıkan lacivert dumanlara maruz kalarak kendinden geçen bilim adamımız kendine geldiğinde tesadüfen hayal-gücünü serbest bırakan bir ilaç keşfettiğini anlar belki! İlacını bir gece gizlice İstanbul’un şebeke suyuna karıştıran çılgın bilim adamı, Türkiye’de bir hayal-gücü devriminin yolunu açıvermiş olabilir!

Kim bilir…


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Lilliput’ta Gulliver olmak

Lilliput’ta Gulliver olmak

Bugün en meşhur çocuk klasiklerinden biri sayılan “Gulliver’in Maceraları” Jonathan Swift isimli İrlandalı yazarın 1726 yılında kaleme aldığı bir eserdir. Sanılanın aksine, Swift bu kitabı çocuklar için yazmamıştır. Gulliver’in Maceraları aslında alegorik bir siyasi hicivdir. Kitabın ilk baskıları, bütün o sembolizm sığınağına rağmen, ceza korkusuyla ağır bir otosansüre uğramış, hatta müstear isimle basılmıştır.

Şimdi İngiliz edebiyatının temel taşlarından sayılan bu eseri asıl zeminine oturtarak bir yorum çıkartmaya çalışalım.

Eser, Lemuel Gulliver isimli doktorun, Lilliput ülkesindeki macerasıyla başlar.

Seyahat meraklısı Gulliver, bir deniz seyahati esnasında fırtınaya yakalanır. Bindiği gemi batar. Kendisini kıyısında baygın şekilde bulduğu garip ülke, en uzunu onbeş santimetre boyunda olan “insancıkların” ülkesi Lilliput’tur.

Aslında sıradan bir insan olduğu halde bu “küçük insanlar” ülkesinde deve dönüşür Gulliver.

lilliput

Lilliputluların kendileri küçüktür ama hırsları normal insanlarınkinden farklı değildir. Eser küçük insanların ihtiraslarını, küçücük anlamsız emelleri için birbirlerini öldürmeye kalkmalarını, küçücük dünyalarında başkalarına küçücük üstünlükler elde edebilmek adına şeytani komplolar kurmalarını çok güzel hicveder.

Biz şimdi dikkatimizi, “cüceler arasında devleşen insan” metaforuna verelim.

Gulliver, Lilliput ülkesinde bir dev olmak için özel bir gayret göstermemiştir. Onu dev yapan etrafındaki insancıkların küçüklükleridir.

Ülkemizin partilerini, sendikalarını, kamu kurumlarını, cemaatlerini, tarikatlerini, derneklerini gözümüzün önüne getirelim.

Bunların neredeyse hepsi birer Lilliput klonunu değil midir?

Başkan koca bir devdir.

Geri kalan tüm çalışanlar ise cüce.

Baştakinin “devliğini” etrafındakilerin “cücelikleri” sağlar ve pekiştirir.

Pekçok kurumda ikinci, üçüncü, dördüncü adamlar yoktur.

Sadece bir dev ve sayısız cüce vardır. Ara kademede kimsecikleri bulamazsınız.

Sadece bir başkan ve sayısız sekreter vardır. Başkan yardımcılıkları, genel sekreterlikler filan sadece kanuni zaruretler gereği sembolik olarak vardır. Üstelik bu makamlar, kendilerini işgal edenler açısından “tehlikeli” makamlardır. O koltukların sahipleri koltuklarını korumak istiyorlarsa mütemadiyen cüceliği kabul edişlerinin altını çizmek durumundadır.

Bu öyle bir desen ki, legal illegal tüm örgütlerimizde yakalanabilir.

Bir işçi organizasyonu olması beklenen sendikalar yirmi-otuz sene boyunca tek adamın adıyla anılan yapılara dönüşür.

Pek çok tarikatte, cemaatte bir etkinlik hiyerarşisi yoktur. Şeyhten, hocadan, imamdan sonra sözü geçen ikinci kişilerin varlığı söz konusu olsa bile bu kişiler sürekli gözaltında tutulur ve ilk fırsatta tasfiye edilirler.

En güçlü en yaygın cemaatlerde, tarikatlerde, bu adam liderden sonra söz sahibidir denecek kim vardır?

Abdullah Öcalan’ın serbest olduğu yıllarda PKK’da söz sahibidir diyebileceğimiz ikinci bir kişi var mıydı?

Ya siyasi partilerde durum farklı mı?

Hayır! Siyasi partiler de birer Lilliput’tur.

Büyüklüğünü çevresindekilerin küçüklüğü sayesinde pekiştiren liderler elbette nitelikli, insiyatif alabilen adamlarla yahut basitçe cüceleşmeyi reddedenlerle çalışmak istemezler.

Çünkü Lilliput ülkesinde Gulliver’in devliğini sürdürmesi için herhangi bir gayret sarfetmesine ihtiyaç yoktur.

Bunun için kılf da hazırdır: “partimizdeki herkes bu kutlu davanın birer neferidir!”

Ama nedense bu “herkese” lider dahil değildir. O tek komutandır ve generallerden, albaylardan, yarbaylardan, binbaşılardan, yüzbaşılardan nefret eder. Çevresi her an neferlerle dolu olsun ister.

İbrahim Tatlıses’in şarkılarında arka vokallere dikkat edin. Arka vokaller zaman zaman bir çocuk korosunu andırır. Dümdüz söylerler, en ufak bir gırtlak nağmesi veya süsleme yapmazlar. Çünkü onlar da o platformun cüceleridirler ve asıl vazifeleri cücelikleriyle devin devliğini pekiştirmektir. Tatlıses, her seferinde “dev sesiyle” o kupkuru, sönük ve soğuk okul korosunun üzerine çok parlak ve sıcacık bir güneş gibi doğup kalplerimizi fetheder.

İşte bu da Tatlıses’in Lilliput’udur.

Asıl hüner, çok nitelikli, çok güçlü vokallerle kolkola girip, kâh atışarak, kâh yarışarak ama nihayetinde tüm sesleri bir kalite zirvesinde buluşturarak ortaya bir şaheser koymak değil midir?

Asıl hüner, üstün kavrayış ve parlak zekâ sahiplerini bir araya getirip, bir ortak akıl orkestrasına şeflik etmek değil midir?

Sineklerin tanrısı olsanız ne çıkar?

Lilliput ülkesinde “dev” olsanız ne çıkar?

Salih Cenap

Twitter: @salihcenap


Bu yazı aslen http://fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Efendinin Yüzüğü

J.R.R. Tolkien I. Dünya Savaşının korkunç yıkıcılığını, bizzat içinde yer alarak tecrübe etmiş bir İngiliz entelektüeli. Aynı zamanda şair, romancı ve filolog olan Tolkien, çoğunu ikinci dünya savaşı esnasında yazdığı meşhur romanı Yüzüklerin Efendisi’ni 1954 senesinde yayımladı. Roman, içinde tabiatüstü varlıkların yer aldığı bir tür ortaçağ masalıydı. Çok ama çok beğenildi. Bütün zamanların en çok satan romanlarından birisi oldu. Müziklere, televizyon dizilerine, sinema filmlerine hatta video oyunlarına ilham verdi.

thering

Tolkien’in kurgusunda bir çok yüzük vardı ve yüzükler açıkça “iktidarı” sembolize ediyorlardı. Bu iktidar yüzükleri yeryüzünde yaşayan değişik topluluklara dağıtılmışlardı. Tolkien bu vaziyeti şu şiirle anlatıyordu:

“Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf krallarına,

Yedisi taştan saraylarındaki Cüce hükümdarlara,

Dokuzu ölümlü insanlara, ölecekler ne yazık;

Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda,

Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi’ne.

Hepsine hükmedecek bir yüzük, Hepsini o bulacak,

Hepsini bir araya getirip, karanlıkta birbirine bağlayacak

Gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda.”

Tolkien, romanını şiirde anlatılan son yüzüğün etrafında kurgulamıştı.

Tüm yüzükleri yönetecek, yani tüm iktidarları kontrolüne alacak tek bir küresel gücü temsil eden tek yüzüğün.

Putperest-çok tanrılı dinlerin yaşandığı karanlık çağlarda geçen epik fantezi türündeki hikayede, bu yüzüğün aslında İblis gibi resmedilen, Karanlık Tanrı Sauron tarafından yapılmış olduğu yazılıdır. Sıradan altın bir yüzük gibi görünen yüzük ateşe tutulduğunda, üzerinde yukarıdaki şiirin iki mısraı görülür hale gelmektedir:

Hepsine hükmedecek bir yüzük, Hepsini o bulacak,

Hepsini bir araya getirip, karanlıkta birbirine bağlayacak

Tolkien üç uzun cilt boyunca bu yüzüğü yok etmek üzere yola çıkan bir ekibin hikâyesini anlatır.

Aslında bu hikâye birçok acı tecrübe üzerine kurulan batı medeniyetinin hikâyesidir.

Derebeylerin (küçük yüzük sahiplerinin) idaresinde acı çekerken, kilisenin dehşetli otoritesi ile tanışıp engizisyon mahkemelerinde işkencelere maruz kalan, nihayet ulus devlet diktatörlerinin faşizmine mahkum olan batı halklarının son kabusu, kendilerine yerel iktidarları yeterli görmeyerek cihan hakimiyetine soyunan liderleri olmuştu.

I. Dünya Savaşı’nın ağır kayıplarına rağmen bitmek tükenmek bilmeyen mutlak iktidar hummasının II. Dünya Savaşı’ndaki faturası, çoğu siviller olmak üzere 72 milyon insanın canıyla ödenmişti.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi birşeydi bu.

Kimi zaman adil kimi zaman zalim ama kontrol edilmesi mümkün mahalli güçleri birleştiren “ulusal” güçler bir tür ejderhaya dönüşmüş, sonra o da yetmemiş tüm dünyayı kontrol altına almak üzere harekete geçmiş ama insanlara ölüm ve zulümden başka bir şey sunamamışlardı.

Yüzüklerin -iktidarların- en tehlikelisi, diğer yüzükleri -iktidarları- kendi altında birleştirecek tek yüzük -cihan hakimiyeti- idealiydi.

Çare o ideali tamamen ortadan kaldırmak, ilelebet yok etmekti.

Tolkien romanında çeşitli ırklardan oluşan bir heyete yahut komisyona yüzüğü yok etme vazifesi verir. Neden tek bir kahraman değil de bir ekip? Çünkü tek yüzük (mutlak iktidar) öylesine cazip, öylesine yoldan çıkarıcıdır ki herkes onu yok etmeye çalışanın da yalnız kalırsa eninde sonunda yoldan çıkacağını bilmektedir.

Yüzüğü yok edileceği menzile kadar taşıma işi bile sıkıntılıdır. O yüzden bu görev herhangi bir iktidar iddiası olabilecek son kişiye, zevkperest, iddiasız, korkak ve ürkek bir “hobbit” olan Frodo Baggins karakterine verilir.

Modern demokrasi de, kuvvetler ayrılığı prensibi de, adaletin üstünlüğü fikri de “yüzüğü” yok etme çabalarının neticesinde ortaya çıkmıştır.

Bazen merak ediyorum, tek yüzüğün ne dehşetli, ne korkunç, ne ölümcül bir ideal olduğunu kavramak için ne kadar acı çekmemiz gerekiyor?

Neden o melun “yüzük” fikrini gömülü olduğu yerden çıkartıp yüzüğü parmağına takacağı anın hasreti ve ateşiyle yanmaya başlayan karizmatik liderler kitlelerin gönlünü bu kadar kolayca çalabiliyor?

Neden iktidarı mümkün olduğunca yaymanın ve çeşitlendirmenin, zorbalaşmanın önüne geçmek üzere tedbirler almanın lüzumunu bir türlü kavrayamıyoruz?

Twitter: @salihcenap

Mühendis Hasan Bey’in Müthiş Deneyi

Mühendis Hasan Bey’in Müthiş Deneyi

Müsteşar yardımcısı Tarık Bey, saat dokuza yirmi kala makamındaydı. Hızlıca gazetelere bir göz attı. Ülkenin gündeminde yine kamu reformu vardı. Saat başına beş dakika kala telefon ahizesini kaldırıp sekreteri Yasemin Hanıma,

– Arkadaşlar geldi mi? Adaylar hazır mı? diye sordu.

– Herkes yerini aldı ve ilk adayımız da hazır efendim, diye cevapladı Yasemin Hanım.

– Güzel.. Ben mülâkat salonuna geçiyorum. Adayımızı da gönderebilirsiniz.

Tarık Bey kalkıp odasındaki arka kapıdan toplantı salonuna geçti. Salonda diğer müsteşar yardımcısı Atilla Bey ve personel genel müdürü Akif Bey koyu bir sohbete dalmışlardı. Onlara merhaba deyip yerini aldı.

Salonun bir köşesinde bir gizli kameranın çalıştığını ve bir üst katta meraklı gözlerin onların her hareketini büyük bir merak ve heyecanla takip ettiğini hiçbirisi bilmiyordu. Bakışlarını monitöre kitlemiş olan Bakan, sekreterine ikinci bir talimata kadar hiçbir telefonu bağlamamasını, yanına hiç kimseyi göndermemesini söylemişti.

Memuriyet mülakatına girmek üzere gelen ilk aday Murat isimli bir gençti. Hızlıca evraklarına göz attılar. KPSS’den hayli yüksek bir not almıştı. Pek de kendine yakıştıramadığı, giymeye alışık olmadığı belli takım elbisesi içinde gösterilen koltuğa oturdu. Gözleri büyük bir özgüvenle ışıldıyordu.

Müsteşar yardımcısı Tarık Bey,

– Merhaba Murat, dedi. Özgeçmişin ve KPSS notların önümüzde. Matematik, Türkçe ve yabancı dil testlerinde gayet iyi sonuçlar aldığını görüyoruz. Ama tabi kurumumuzda “uzman” olarak çalışmak için bundan fazlası gerekir. Şimdi bu iş için doğru kişi misin onu anlamaya çalışacağız.

Bir an için Murat’ın yüzü gölgelenir gibi oldu. Yüzünü ekşitecekti ama kendini tuttu. İçinden, “adamlara bak” dedi, “notlarım ortada, torpilim en büyük yerlerden, mecbur alacaklar beni, bu görüşme bir formaliteden ibaret ya ille havalarını basacaklar!”. Sonra kendini toparlayıp gülümsedi.

– Buyurun, dedi..

– İlk soruyu ben sorayım, diye lafa girdi Tarık Bey. Aldığın bu puanla birçok başka kamu kurumuna baş vurabilirdin. Neden bizim bakanlığımızı tercih ettin?

Murat duraksadı. Sınavlara çalışırken sormuş soruşturmuş, en az çalışılan kurumun hangisi olduğunu bulmaya çalışmıştı. Kapağı bir kez devlete attıktan sonra mühim olan, mümkün olduğu kadar az çalışmaktı. Saklamaya lüzum görmedi:

– Burası pek fazla yoğun olmadığı için, deyiverdi.

Atilla Bey, hayret eden gözlerle önce Akif Bey’e sonra Tarık Bey’e bir bakış attı. Murat yine içinde “bakın bakın birbirinize… istediğiniz kadar bakın… sonuçta bana hoş geldin demekten başka çareniz mi var… ta Bakan’dan torpilliyim…” diye geçirdi.

Ne Tarık Bey ne diğerleri bu beklenmedik cevapla ilgi yorum yapmak istedi. Üçü de hızla artan şiddetli bir baş ağrısı hissediyorlardı. Gerçekten Bakan bu adayla ilgili olarak üçünü de aramış, ısrarla bu çocuğu övmüş, alınmasını istediğini açık açık belirtmişti. Kıymetli bir arkadaşın pırıl pırıl oğluymuş, böyle hem parlak hem güvenilir gençlerin kamuda görev almasında fayda varmış vesaire…

Atilla Bey gittikçe şiddetlenen baş ağrısını belli etmemeye çalışarak bir soru yöneltti:

– Aldığın puanlara, üniversite bitirme derecene bakıldığında parlak bir mühendis olduğun görülüyor. Serbest piyasa da buradan alacağın ücretin iki katına çalışabilirsin. Neden özel sektörde bir iş aramayı tercih etmedin?

Murat’ın canı iyice sıkılmıştı. İçinden “sana ne be, seni ne ilgilendirir” diye bağırmak geçiyordu. Bu formalite bir an önce bitsin istiyordu. Hissettiği müthiş özgüvenle daha da dürüstçe, hatta küstahca bir cevap vermeyi seçti:

– Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor. Sürekli çalışmak, sürekli yeni şeyler öğrenmek gerekiyor. Özel sektör sizden bunu bekliyor. Ayrıca gece geç vakitlere kadar çalışmalar, hafta sonu mesaileri hiç bana göre değil. Ben dünyaya çalışmak için gelmedim diye düşünüyorum. Bana dokuz beş mesaisi yeter de artar bile.

– Peki, burada çalışırsan, nasıl olacak da doğru dürüst zaman ayırmadığın, hakkıyla bilmediğin bir işin uzmanı olacaksın?

– Buradaki uzmanlar çok mu biliyor sanki!

– Buradaki uzmanlar yeterli olsaydı yeni uzman almaya ihtiyaç duyar mıydık?

Murat sustu. Üç bürokratın da alınlarında boncuk boncuk terler birikmişti. Tarık Bey ve Atilla Bey bakışlarını Akif Bey’e çevirdiler. Bu da vazifeyi ona verdikleri anlamına geliyordu. Akif Bey ağrıyan başı ile anladığını gösteren bir işaret yapıp, gayet kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

– Murat Bey, bu işin ehli olmadığınızı düşünüyoruz. Bu Bakanlıkta çalışmanız kesinlikle söz konusu değildir. Çıkabilirisiniz.

Murat’ın yüzü bembeyaz olmuştu. Olanlara inanamıyordu. Son bir hamle yapmak istedi:

– Fakat sayın Bakan sizi ara…

– Lütfen salonu derhal terk edin…

Bu sözleri telefona uzanan Akif Bey söylemişti. Hemen telefonda Yasemin Hanım’a,

– Sonraki adayı gönderir misiniz, dedi.

Murat dehşet içinde kalktı. Sallanarak yürüdü ve güçlükle açtığı kapının ardında kayboldu.

Kapı kapandığı anda üç memur da başlarını bir mengeneden kurtarmış gibi hissettiler. Baş ağrıları aniden geçivermişti.

Tam o anda bir üst katta, herşeyi an be an takip eden Bakan’ın makamında sevinçli bir kutlama başladı. Bakan, kalın çerçeveli gözlüğünün ardındaki gözlerinde sevincini saklayamayan ses mühendisi Profesör Hasan Bey’in elini hararetle sıkarken, “Harika! Şimdi bunu yaygınlaştırmalıyız” diye naralar atıyordu.

Aslında herşey bir yıl kadar önce, Hasan Bey’in köyünü ziyareti esnasında başlamıştı. Komşu köyün imamı Mehmet Hoca’nın çok hasta olduğu söylendiğinde Hasan Bey bu methini hep duyduğu ama ziyaret fırsatı bulamadığı hocaefendiyi hayattayken görmek istemişti. Hasan Bey hocanın yanına vardığında çok garip bir şey farketmişti. Bu, köyünden askerlik dışında hiç çıkmamış hocanın inanılmaz bir yeteneği vardı. Davudi sesi ile söylediği herşey çok kuvvetli bir telkin niteliği kazanıyordu. Köyünün diğer köylerden ayrılması da bundan kaynaklanıyor olmalıydı. Onun köyündekiler dürüstlükleri ve yardım severlikleriyle tanınırlardı. O anda Hasan Bey’in kafasında bir fikir uyanıverdi. Hocaya fikrini açtı. Hoca pek anlamasa da samimi bulduğu Hasan Bey’e “peki” deyince Hasan Bey yüksek kalitede ses kaydı yapan cihazıyla yanında bitiverdi. Mehmet Hoca’dan o müthiş davudi sesiyle Nisa suresinin 58. ayetinin mealini okumasını rica etti:

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Hasan Bey tatilini tamamlayıp üniversitedeki görevinin başına dönmüştü ki Mehmet Hoca’nın vefat haberini aldı. Biraz da bu haberin tesiriyle, derhal fikrini denemeye girişti. İlk önce hocanın sesini dijital ortamda çeşitli filtrelerden geçirdi ve insan kulağının işitme aralığının üstündeki frekanslarda yeniden üretti. Tüm mesajı saniyenin onda birinde verilebilecek şekilde sıkıştırdı ve bir saniyede on kez tekrarlanacak şekilde kaydetti.

İş deney aşamasına gelmişti. Hasan Bey çevresinde torpicilikleriyle meşhur hocaları gizlice deneylerinde kullandı. Günde birkaç kez bahaneler bularak o hocaları telefonla aradı ve her aramasında havadan sudan konuşurken bir yandan da yüksek frekanslı telkin mesajını onlara dinletti.

Netice mükemmeldi. Hocaların kulakları yüksek frekanslı sesi işitmiyor ancak beyinleri mesajı gayet güzel algılıyordu. Torpilci hocalar deneyden sonra torpil yapamaz hale gelmişlerdi. Hasan Bey vakit geçirmeden üniversiteden arkadaşı, üç sene boyunca aynı öğrenci evinde beraber kaldığı Bakan Bey’i aradı ve müthiş buluşunu ona anlattı. Bakan Bey, ilk önce anlatılanlara pek inanamasa da, arkadaşının hatırına bir deneme yapmayı kabul etti. Bakan Bey’in sekreterinin telefonuna Hasan Bey’in “yüksek frekanslı telkin mesajını” kaydettiler. Böylece sekreter hangi bakanlık bürokratını ararsa arasın mesaj dinletilmiş oluyordu. Sonra Bakan deneyin hatrına en nefret ettiği şeyi yaptı: “torpil” yapmak için ilgili bürokratları aradı.

O gün Bakan’ın odasında büyük bir sevinçle kutlanan da işte bu deneyin neticesiydi. Mülakatları gerçekleştiren bürokratların başlarını mengenelere sokan da her telefon görüşmelerinde şuuraltlarına yerleştirilen telkinlerdi. Yöntem işe yaramış, ehli olmayan bir kişinin torpille devlet memuru olması engellenmişti.

Bakan’ın sevinçli sesi ta sekreterinin odasında iştiliyordu:

– Bunu şimdi tüm kamuda yaygınlaştırmak lazım!

Twitter: @salihcenap

Koreli Mühendisin Mehlika Sultan Halüsinasyonları

Koreli Mühendisin Mehlika Sultan Halüsinasyonları

2013 tarihli Güney Kore yapımı Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz.

NamgoongMinsoo

Devrimci gruba vagonlar arasındaki kapıları açarak “ilerlemeyi” sağlama görevini üstlenen Koreli mühendis “Namgoong Minsoo” filmin önemli karakterlerinden biri. Bu “trenin” yapımında rol alan ama nihayet trende üretilen ve aslında bir yan sanayi ürünü olan Kronol isimli uyuşturucunun müptelası haline gelmiş bir mühendisten bahsediyoruz. Bugün Güney Kore, Hyundai, KIA, LG, Samsung, SsangYong gibi dev teknoloji şirketleri ile batı menşeili kapitalizm treninin en önemli “mühendislerinden” biri hakikaten. Kronol tıpkı diğer birçok uyuşturucu gibi halüsünasyonlara sebep oluyor. Halüsünasyonlar, fiziken dışına çıkmanın mümkün olmadığı trenden zihinsel bir kaçış sağlıyor. Bu kaçış teması öylesine güçlü ki, Namgoong Minsoo’nun son sigaralarını yakmak için kullandığı kibritin üstünde “Fiji” yazıyor. Hani meşhur Truman Show filminde Truman’ın içinde yaşadığı hapishaneden kaçıp kurtulmak için kendine hedef seçtiği Fiii!

Truman-Flight-Fiji

Cemil Meriç, “Bu Ülke” isimli meşhur eserinde Yahya Kemal Beyatlı’nın meşhur “Mehlika Sultan” şiirindeki gençleri batı hayranı Genç Osmanlılara benzetir, Mehlika Sultan’ı da batıya:

Birer çocuktu Genç Osmanlılar… yaramaz, serkeş. Mefhumlar ve müesseselerle oynuyorlardı. Mehlika Sultan’a âşık yedi gençtiler. Meçhulü arıyorlardı, meçhul ve mutlakı. Sonunda hepsi uslandı. Kanatları yorgun, kalpleri yaralı yurda döndüler. Gurbet kocatmıştı genç şahinleri… gurbet ve tecrübeler…

CemilMeriç

Ben de Namgoong Minsoo karakterini, yani batıya hayran, batının ürettikleriyle sarhoş Kore’li mühendisi Mehlika Sultan’a âşık gençlerin en küçüğüne benzettim. Şiiri de kısmen hatırlatalım:

YahyaKemal
Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Gece şehrin kapısından çıktı:

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Kara sevdalı birer âşıktı.

Bir hayâlet gibi dünya güzeli

Girdiğinden beri rü’yâlarına;

Hepsi meshûr, o muammâ güzeli

Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

../..

Mehlika’nın kara sevdalıları

Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya,

Mehlika’nın kara sevdalıları

Baktılar korkulu gözlerle suya.

Gördüler: ”Aynada bir gizli cihân..

Ufku çepçevre ölüm servileri…”

Sandılar doğdu içinden bir ân

O, uzun gözlü, uzun saçlı peri.

Bu hâzin yolcuların en küçüğü

Bir zaman baktı o viran kuyuya.

Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü

Parmağından sıyırıp attı suya.

Su çekilmiş gibi rü’yâ oldu!..

Erdiler yolculuğun son demine;

Bir hayâl âlemi peydâ oldu

Göçtüler hep o hayâl âlemine.

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Seneler geçti, henüz gelmediler;

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Oradan gelmeyecekmiş dediler!..

Namgoong Minsoo de nişan atar gibi attığı yüzükle kuyudaki halüsinasyonu bozan, yani anlamsız hayranlığından kurtulunca hanyayı konyayı anlayan batı aşığı bir doğulu mühendis. Bir şekilde ortaya çıkmasında rol sahibi olduğu trenin, yani düzenin, adaletsizliğine karşı önce çaresizlik hisleri içinde kendini uyuşturan, sonra fırsat bulduğunda mücadeleye başlayan bir karakter.

Namgoong Minsoo filmin sonunda hem kahramanımıza hem kendi kızına gerçek çıkış yolunu, yani pencerenin dışını gösterecek karakter oluyor.

Filmle ilgili notlarımızı paylaşmaya devam edeceğiz.

Twitter:@salihcenap

Sonbahar

Sonbahar

 sonbahar

Sabahları erken kalkanların gözlerini, olgun sonbahar güneşinin sihirli güzelliği yıkıyor artık.

Seher vakti penceresini açanların odalarına sonbahar esintilerinin kadife okşayışları doluveriyor.

Seher vakitleri, kendisiyle buluşanlara, az sonra uyanıp korkunç homurtularıyla tüm sesleri boğacak olan şehirde minik kuşların şarkılarını işitebilmeleri için birazcık zaman sunuyor.

Uzun kollu kıyafetlerini dolaplarından ilk çıkartanların, henüz herkes uykudayken hayatı yudumlamanın hazzını sessizce idrâk edenlerin, sonbahar göklerinin tatlı mavileri içinde süzülen bulutlarla paylaştıkları bir tabiat senfonisi bu.

Ve seherin minik ikramının ardından o bildik hareketlilik başlıyor. Dünyanın bir yerinden bir yerine hummalı bir koşuşturmayla akıp duran kalabalıklar. Hayat gailesi…

railway-autumn

Sonbahar, ne kadar koşuşturma olursa olsun arka planda yerini hep muhafaza ediyor, bakanlara ve görmesini bilenlere sessizce göz kırpıp duruyor bütün gün boyu…

Tabiat bir kez daha o muhteşem sonbahar elbisesini giyinince, bize de güzelliğini temaşa etmek kalıyor.

Sonbahar… Kimi zaman ağaç dallarından hoplaya zıplaya kucağımıza düşen solgun bir ışık huzmesi, kimi zaman bir sarı yaprak gölgesi…

Kimi zaman yazın unutturduğu tatlı bir esinti, kimi zaman mektebe giden çocukların cıvıldaşmaları…

Yaz mevsiminin azıcık sakinleştirdiği zannedilen “zaman” sonbaharda sanki yeniden hızlanıyor.

Kendi sonuna doğru akan nehrin üzerinde seyahat eden her canlı, zaman denilen bu coşkun akıntının artan hızını hissediyor.

Kim bilir belki de sonbaharlarda yaşadığımız telaş bundan. Belki zamanımızın hızla tükendiğinin farkına varmamızdan.

A-Walk-in-Autumn-autumn-19018573-800-600[1]

Acaba dünyadaki hikâyemizi, yani şahsi menkıbemizi tamamlamamıza kaç sonbahar kalmıştır?

Telezzüz edilecek kaç solgun sonbahar seherimiz vardır daha?

Sonsuza kadar yaşamayacağımızı unutmak için seyrine daldığımız illüzyonun aynalarını paramparça eden sorular sonbaharda gizli galiba.

Ne kadar unutmak istesek de emanetin bir teslim saati var ve hızla yaklaşmakta.

Yapmamamız gerekirken yaptıklarımıza yürekten pişman olduğumuzu ispat etmek için gereken zaman daralmakta.

Yapmamız gerekirken yapmadıklarımız, erteleyip durduklarımız için ise yeterince zamanımızın kalıp kalmadığına dair şüpheler artmakta.

Sonbahar, yorgun ama mütebessim bir ihtiyar hoca gibi gülümseyerek bizi ihtar etmekte.

autumn

Pembeleşmiş, tülden bulutlar arasında sonbahara mahsus bir kırmızıya batan güneş de, sonbahar gecesinin ürpertici serinliği içinden göz kırpan yıldızlar da aynı şarkıyı terennüm etmekte.

Bu güzel, bu cıvıl cıvıl hayatın sonsuz olmadığını bize hatırlatan bir şarkı bu.

Dilimizdeki en güzel ifadelerinden birini Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirinde bulan bir şarkı:

Fânî ömür biter, bir uzun sonbahâr olur.

Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, târümâr olur.

Mevsim boyunca kendini hissettirir vedâ;

Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ.

Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir;

Günler hazinleşir, geceler uhrevîleşir;

Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere.

Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.

Dünyânın ufku, gözlere gittikçe târ olur,

Her gün sürüklenip yaşamak rûha bâr olur.

İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu;

Bir başka mûsıkîye geçiş farzeder bunu;

Teslîm olunca va’desi gelmiş zevâline,

Benzer cihâna gelmeden evvelki hâline.

Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,

Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya,

Duymaz bu ânda taş gibi kalbinde bir sızı:

Farketmez anne toprak ölüm mâceramızı.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (5)

Elimde imkân olsa, bu romanı okuyup anlamayı liseden mezuniyetin bir şartı haline getirirdim!

Sinekli Bakkal romanı hakkındaki mütalaalarımızın son bölümüne gelmiş bulunuyoruz.

Sinekli BakkalHalide Edip Adıvar’ın insanı sürükleyen, harikulade bir üslupla anlattığı hikâyede zaman zaman “kültür”, “medeniyet” ve hatta “inanç” gibi “zor” konulara bu kadar mahirane bir şekilde girmesi ve akışı bozmadan, didaktik anlatım tuzaklarına düşmeden bu tür meseleleri, hadiseler örgüsü içinde tartışabilmesi takdire şayan. Mesela avamın, cahil halkın inanışları ile Rabia’nın inanışını inceden inceye mukayese edip aradaki benzerlikleri ve farkları gösterdiği şu satırlar çok dikkat çekici:

Penbe, Rabia ile beraber mutfağın üstündeki odada yatardı. Yükten yatağını çıkarır, kızın yatağının yanma serer, köşedeki mum iskemlesinin üstüne zeytinyağ kandilini yakar, yatağa girerdi. Fakat Rabia yatmadan uyumazdı. Kızın yatsıyı kılışını seyreder ve her akşam bu uzun zahmetli işi düşünmeden yapışına şaşardı. Kendisi ömründe namaz kılmış değildi. Bu dinsizliğinden değil, belki tembelliğinden ileri geliyordu. Hem o kadar büyük ve yükseklerdeki Allah zavallı bir Çingene’nin namazını ne yapsın! Eğer insanın Allah’tan bir dileği olursa, evliyalar ne güne duruyor? Türbelere kandiller yakmıyor mu? Pencerelerine bez parçaları bağlamıyor mu? Namaz kılmak, dua etmek Allah’tan bir şey istemek değil mi? Evliyalar dirilerin dileklerini Allah’a anlatmakla mükelleftirler. Buna mukabil diriler onlara kurban kesiyor, karanlık türbelerin ışığını temin ediyor. Penbe’nin bir isteği olunca bir taraftan da bakıcılar, büyücüler vasıtasıyla perilere, cinlere başvururdu.

Onlara ne kadar horoz götürmüş, ne kadar kırmızı krepte bağlı lohusa şekerleri taşımıştı. Penbe’ye göre, cinler, periler, dirilerle daha sıkı münasebette her dakika her evin içinde, her işle alâkadardırlar. Onların gönlünü etmek biraz daha kolaydı. Çünkü göze görünmeseler de yaşıyor, dolaşıyorlar hâlbuki evliyalar türbelerinden hiç çıkmıyor. Garip olarak Çingene Penbe, perilere karşı biraz daha hürmetkâr, onlardan daha çok çekinirdi. Her lâkırdıda yakasına tükürür. “İyi saatte olsunlar” derdi. Fakat adak adayıp da bir şey istediği bir evliya işini çabuk görmezse homurdanır dururdu. Tezveren Dede’ye son gittiğim zaman fikrini çok açık söylemişti.

— Güya adın Tezveren, hani ya? Cinler, periler daha çabuk iş görüyorlar. Tevfik beni alsın diye sana ne kadar mum adadım. Herifi bir de sürgüne yollattın. Bari herifi çabuk getir. Ben Çingeneyim diye yapmıyorsan Rabia’yı düşün. Beş vakit namazında bir hafız.

Penbe’ye göre, Rabia’nın tuttuğu yol bambaşka. O ne türbeye gidiyor, ne de bakıcıya. Doğrudan doğruya kendisi dua ediyor. İşte gene seccadesini yayıyor. O, Rabia’nın harekâtını hep duvardaki uzun, ince gölgesinde seyreder. İşte namazda. Uzun, siyah gölge eğiliyor, diz çöküyor, başını yere koyuyor, kalkıyor. Beyaz badana üstünde bitmeyen, tükenmeyen siyah gölge oyunu! Nihayet dua ediyor. Rabia, dizlerinin üstünde, elleri açık, yüzü yandan, bıçak gibi keskin çizgileri ile nasıl bir dilek ateşi ile yanıyor? Nasıl “İşte vazifemi yaptım, sen de istediğimi ver” der gibi uzun uzun dua ediyor. Avuçları hep açık, gökten inecek inayeti kapmak için. (s.229)

Sinekli Bakkal romanından bahsederken unutulmaması gereken hususlardan biri de arz ettiği müthiş edebi lezzet. Halide Edip romanında öylesine tasvirler yapıyor ki adeta sizi koltuğunuzdan havalandırıp muhteşem bir manzaranın karşısına taşıyıveriyor. Bir misal verelim:

Kafes kalkık. Camın ötesi Boğaziçi. Odanın üstünde rüzgâr saçakları, su borularını birbirine katıyor. Siyah bulut yığınları bir karanlık akıntısı gibi havadan geçiyorlar; barut renginde sular azgın azgın akıyor; karşı yakanın zarif kıvrıntıları, nemli ve kurşunî bir duman içinde hayal meyal seçiliyor. Kızın gözleri ve kulakları bunları takip ediyor, fakat kafası başka yerde. (s.247)

Bizi bir öğlen vaktinde İstanbul’da dolaştıran başka bir misal:

Galata Köprüsü’nü yürüyerek geçtiler. Tepelerinde İstanbul’un öz göğü bir Bizans mozaiği, bir tavus gibi mavi, bir tek bulut yok. Gökyüzünde kaynayan sarı ışık kazanı yere altın şua akıtıyor. Her şeyin üstünde bu altın aydınlık. Sol taraflarında Haliç. Üstünde yelkenler, direkler sarı ışıkta titreşiyorlar. Sağ taraflarında Boğaziçi vapurları, kayıklar, salapuryalar yeşil suların üstünde oynaşıyor. Köprü’nün üstünden askerî bir bando geçiyor. Bütün halk ayağını uydurmuş arkasından yürüyor.(s.312)

İstanbul’da, adeta sayfalardan süzülerek yükselen, gümüş sisli bir sabah rüyası:

Karanlık dağıldı. Şehrin üstü inci beyazlığında bir dumana bürünmüş. Minareler, kuleler, uçlu, uçsuz bütün şekiller rüyada görülen şeyler gibi uzak, silik. Suların kurşunî yüzü uykuda. İstanbul, gümüş sisli bir sabah rüyası görüyor.

Galata rıhtımı… Üstünde siyah esvaplı adamlar, rıhtımın kenarında bir sürü sandal ve salapurya. Kürekçiler kürekleriyle oynuyor, sabırsızlanıyor, siyah esvaplı adamlar uzaktan gelen araba seslerini dinliyorlar. Birbiri ardınca bir sıra kapalı araba geldi, durdu. Siyah esvaplı adamlar araba kapılarının açtılar, içlerinden kara çarşaflı, eli bohçalı, çocuklu, çocuksuz kadınlar, birkaç ihtiyar erkek ve Mevlevî dedesi çıkardılar. Arabalardan çıkanlar birbirine sokuldular, elleri dolu olanlar omuz omuza, boş olanlar elele, birbirine yapışıp kuvvet almak isteyen, canlı bir ıstırap kümesi gibi sandallara, salapuryalara indiler.

Rıhtımda ayak sesleri kesildi. Kayıklar kurşunî suların üstünde yayıldı, açıldı… Selimiye önünde demirleyen şevket-i derya’ya doğru yol aldılar. (s.204)

Elimde bir imkân olsa bu romanı okuyup anlamayı liseden mezuniyetin bir şartı haline getirirdim. Belki edebiyat derslerinde bir okul dönemi boyunca talebelere romanda tartışılan mevzuları konuşturur, bu meseleler ekseninde münazaralar tertip ederdim.

Ben bahsettiğim işaret fişeğini yolladım. Bu romanı okumadıysanız mutlaka okunacak kitaplar listenize alın. Edebiyatımızın kıymeti yeterince bilinememiş bir şaheserinden habersiz kalmayın.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (4)

Kafamızdaki, kalbimizdeki cehennem kargaşalığı

İster roman olsun ister bir film senaryosu, beğenilen kurgularda karakterler mutlaka ruhî veya zihnî bir dönüşüm geçirirler. Anlatılan hadiselerin üzerinde hiçbir tesir yapmadığı karakterler biraz karikatür gibi kalır. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal isimli eseri de bu altın kurala uyuyor ve romanın ana karakterlerinden piyanist Peregrini, Müslüman olmasıyla bile neticelenmeyecek müthiş bir dönüşüm geçiriyor. Tabi bu tür bir “dönüşüm” yavaş ve sancılı oluyor. Güzel tahlil edilip anlatılan bu dönüşüm Sinekli Bakkal’a adeta can veriyor. Hemen misallendirelim. Müslümanlığı seçen piyanist Müslüman Rabia’yı, bizim fikir ve his dünyamızı kavramakta epeyce zorlanır:

— Bu dalgaları martta görmeli, Rabia. Kudurmuş gibi kafalarını kayalarda parçalarlar. Öyle yaman bir saldırışları, ahenkleri vardır.

— Bir gün sakin, telâşsız bir şeyden hoşlandığını işitmedim, Osman.

— Sükûn? Sükûnun denizde ne işi var? Düşün, kim bilir üstünde kaç milyon adam ölmüştür! Kim bilir şimdi üstünde kaç milyon avare cesetsiz ruh dolaşıyor…

Osman’ın elleriyle havayı göstererek, sırf şairane bir lâf diye söylediği bu sözler, Rabia’nın muhayyilesini harekete getirdi.

— Buraya geleli perşembe, pazartesi ölülere Yasin okumayı bile unutuyorum.

— Ölülerle senin ne alış verişin var, Rabia. Sen diriler için okuyorsun… Sen…

— Her sabah namazından sonra inşallah denizde ölenler için ayrı bir Yasin okuyacağım.

— Rabia, Rabia, bu eski, bu ölü şeylere gene dalma… Fakat Rabia onu artık işitmiyordu. Hafızasında solan eski sevgililer, eski şeyler dirilmiş, ona sitem ediyorlardı. Etrafını sevmek, etrafını düşünmek, bu Dede’nin bilerek, Tevfik’in bilmeyerek ona öğrettiği biricik hakikat… Biricik, insana sükûn veren, haz veren şey. Hâlbuki o, tam bir aydır hep kendisiyle, kendi saadetleriyle meşguldü. Bu sabah o saadet, Rabia’ya biraz bayat, biraz tatsız geldi. (s.340)

Halide Edip’in, bir müddet sonra kafası ve kalbinde ahenk ve sükûnu, “Osman” olduğunda yakaladığını anlayan piyaniste söylettikleri de hayli şaşırtıcı:

Karanlıkta uzun uzun bir ses inledi. Sırtın üstündeki taş binadan geliyordu. Bütün pencerelerinde aydınlık var.

— Bu ne, Osman?

— Org, Robert Kolej’de çalıyorlar.

Rabia, ilk defa org sesi işitiyordu. Ve bu ses içini kavradı. Şimdiye kadar dinlediği, hatta en çok sevdiği Garp musikisinde bile ekseri o staccato, o birbirinden ayrılan sesleri azıcık yadırgardı. Hâlbuki bunda, bir perdenin ötekine geçişi hissedilmiyor. Birbirine örülmüş gibi bağlanan mütemadi sesler… Kendi Kuran okuyuşunu hatırlatıyor.

— Eğer oğlumuz olursa ben bu mektebe veririm.

— Allah esirgesin!

— Niçin Osman?

— Oğlunu Sinekli Bakkal olmayan her şeyden esirge, uzak tut, Rabia. Esasen damarlarında karışık kan olanların içlerindeki daimi didişme, çarpışma kendilerine yetişir!

— Fakat sen bizim tarihimizi okumadın mı, Osman? Hepimizin damarlarında o kadar başka başka kanlar var ki… Hâlbuki hiç birimizin içinde öyle bir didişme yok.

— Yalnız kan değil, iki gözümün nuru… Bir de hars, medeniyet başkalığı vardır. Belki o, kandan çok insanları birbirinden ayırır. İnsanların kafasında, kalbinde bir cehennem kargaşalığı yapar…

Sustu. Rabia onun içindeki kıyameti teskin etmek istiyormuş gibi omuzuna dokundu, okşadı.

Ben oğlumun kafasında, kalbinde ahenk, sükûn isterim. Başka başka taraflara çeken tesirlerden onu muhafaza etmek isterim. (s.336)

Burada anlatılan kafa sükûneti, kalp ahengi, bugün bile pek çoğumuzun peşinde koşup yakalayamadığı bir büyük nimet. İç huzuru, kendimizle ve hayatla barışıklık, tevekkül gibi kavramlar çoğumuz için uzak ve tatlı çocukluk hayalleri haline gelmedi mi? Peregrini’in kaçıp kurtulmak için çırpındığı ruhi maraz, kafamızdaki, kalbimizdeki cehennem kargaşalığı, belki de batılılaşma gayretlerimiz esnasında bozulan zihinsel-kültürel genetiğimizin bir tezahürü.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (3)

Halide Edip: Semalarımızdan silmeye çalıştığımız parlak yıldızımız!

Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal isimli eserinin bizdeki çağrışımlarını paylaşmaya devam ediyoruz.

HalideEdipHalide Edip Adıvar, zamanının çok ilerisinde, sterotiplere uymayan, son derece entelektüel, son derece parlak bir kadın yazarımız. Farklı, sıra dışı, nevi şahsına münhasır olmasının karşılığı olarak yıllardır hem Kemalistlerin hem İslamcıların hışmına uğrayan, Yahudilikle, siyonistlikle, ajanlıkla, Sabetaycılıkla itham edilen Halide Edip hakkında yapılan dedikoduların hepsinin yeri bizce çöp tenekesidir.

Halide Edip’in imanına şüpheyle bakanlar hem çok ayıp bir şey yapmakta hem de iftira ettikleri için büyük günaha girmektedirler. Halide Edip’i ajanlıkla, Sabetaycılıkla itham edenler arasında Allah’ı tanımayanların söylediklerine ise aşağılık ırkçı zihinlerin ifrazatı nazarıyla bakılabilir.

En iyisi ikinci el kanaatlerden kurtulup, Halide Edip’in hayat hikâyesine ve yazdıklarına bakmak.

İki oğluna Ali Ayetullah ve Hasan Hikmetullah isimlerini veren Halide Edip’i Müslüman saymamak için nasıl da acayip komplo teorilerine ihtiyaç var. Hâlbuki 19 Mayıs 1919 günü Fatih mitinginde toplanan elli bin insana şu meşhur seslenişi bugün bile Müslümanların tüylerini diken diken eder:

“Müslümanlar, Türkler! Türk ve Müslüman bugün en kara gününü yaşıyor. Gece, karanlık bir gece… Fakat insanın hayatında sabahı olmayan gece yoktur. Yarın bu korkunç geceyi yırtıp müşaşa bir sabah yaratacağız. […] Hanımlar, bugün elimizde top, tüfek denilen alet yok; fakat ondan büyük, ondan kuvvetli bir silahımız var; Hak ve Allah var. Tüfek ve top düşer, Hak ve Allah bakidir Topun yüzüne tükürecek kadar evlâtlar, analar, kalbimizde aşk ve îman, milliyet duygusu var.

Yahut yine 1919’daki Sultanahmet mitinginde söylediği şu sözler nasıl unutulur:

“Kardeşler, vatandaşlar… Yedi yüzyılın şerefi, göğe yükselen bu minarelerin tepesinden Osmanlı tarihinin yeni faciasını seyrediyor, bu meydanlardan çok zaman alay halinde geçmiş olan büyük atalarımızın ruhuna hitap ediyor, başımı bu görünmeyen ve yenilmez ruhlara kaldırarak diyorum ki: ‘Ben İslamiyet’in bedbaht bir kızıyım ve bugünün talihsiz fakat aynı derecede kahraman devrinin anasıyım. Atalarımızın ruhları önünde eğiliyor, onlara bugünün yeni Türkiye adına hitap ediyorum ki silahsız olan bugünkü milletin kalbi de onlarınki gibi yenilmez kudrettedir. Allah’a ve haklarımıza iman ediyoruz…”

Rus-­Japon savaşı sonrasında, o dönemde Batı güçlerinin bir parçası sayılan Rusya’ya karşı “Doğu”nun zafer kazanmasını sağlayan ünlü Japon komutan Togo Heihachiro’ya hürmeten ikinci oğlunun ismine “Togo” adını ilave eden yazarın bir batı ajanı olduğunu iddia etmek ne kadar ahmakça!

Biz yine romana dönelim ve bahsettiğimiz mevzuun izlerini biraz da romanda sürelim.

Sinekli Bakkal’da batıcı, kendi medeniyetlerine inançlarını kaybetmiş gençler, romanın kahramanı küçük hafız Rabia’yı, din adamlığından ateistliğe geçmiş piyanist Peregrini’nin karşısına çıkartırlar. Musiki kabiliyetini göstermek adına Rabia’nın Peregrini’ye sunabileceği tek şey Kur’an tilavetidir. Peregrini’nin Rabia’nın Kur’an okuyuşunu ilk dinlediği sahne müthiş tasvir edilmiştir. Halide Edip, adeta bir film çeker gibi detaylar vererek bu sahnenin zihnimizde canlanmasını sağlar:

Üç gencin gözleri çocuğun sesinin üstada yapacağı tesiri kaçırmamak için Peregrini’nin yüzüne, dikildi. Fakat Peregrini’nin gözleri kız hafıza daldı, kaldı.

Belki bir uzun dakika kızın vücudu donmuş gibi hareketsiz bekledi. Sonra içine gizli bir hayat suyu akıyormuş gibi evvelâ başı ve omuzları belli belirsiz, sonra bütün ince vücudu dalgalanmaya, dudaklarından yarım ve çeyrek seslerden yaratılan ağır ve garip bir ahenk akmaya başladı. Besmele ile başlarken bu hareket ve ses hafif ve pes fakat gittikçe kuvvetlendi, hummalı bir damar gibi atışı kudretlendi ve en nihayet “Sadakallâhülâzim’de yavaşladı ve birdenbire kesildi.

Şimdi küçük hafız donmuş gibi, okurken vücudunu kavrayan kudret akmış, tükenmiş gibi cansız duruyordu.

Üç çift göz, kendilerine pek alelâde gelen bu manzaranın Peregrini’ye tesirine biraz şaştı. Onu bir filozof, her filozof gibi dinsiz her halde dinsizliği bir softa taassubu kadar kuvvetli sanırlardı. O, şimdi başı önünde, yüzü huşû içinde, günahlarına tövbe eden bir rahibe benzemişti.

Başını kaldırdığı vakit, tavrındaki acele ve mübalâğadan eser yoktu. Müteheyyiç bir sesle çocuğa:

— Okuduğunun manasını bana söyler misin? dedi. Rabia omuzlarını silkti. Henüz bunu anlayacak kadar Arabî derslerinde ileri gitmemişti.

Hilmi gene koştu. Paşa’nın kütüphanesinden, yaprakları sararmış bir tefsir kitabı getirdi. Rabia’nın okumuş olduğu âyetlerin Türkçe’sini söylerken, piyanist onları, cebinden defterini çıkarmış kaydediyordu:

— “Rab, meleklere: “biz dünyaya hâkim olacak birini (Adem) göndereceğiz”, dediği zaman onlar: “Biz senin kudsiyetini ilâ, sana hamdüsena ile meşgulken, sen oraya fitne ika edecek kan dökecek bir kimse mi gönderiyorsun”, dediler.

Piyanist defterini cebine koydu.

— Beni Allahımdan, ruhbaniyetten ve manastırdan ayıran işte meleklerin bu mantığı, bu itirazı olmuştur, dedi.

Hilmi ve arkadaşları sustular. Onu, yeni ve bambaşka bir cephesinden görüyorlardı. Onun felsefî ve tarihî malûmatından Şark ilimlerindeki vukufundan ziyade Garp’ta fikir cereyanlarını dikkatle takip edişi, genç talebesinin zihninde kuvvetli tesirler yapmıştı. Fakat en ziyade onu dinsizliği için, yani kilisesini, tarikatini terkettiği için severler. Türk diyarında her değişikliğe, her ileri atılışa dindarları mâni gördükleri için kendilerini dinden âzâde farzediyorlardı. Bundan dolayı sabık rahip Peregrini ile aralarında bir fikir dostluğu, kanaat birliği olduğuna inanmışlardı. Rabia’nın Kuran okumasıyla, sanatkârın gösterdiği hassasiyet onları biraz şaşırttı.

Hilmi sordu:

— Bu sesi terbiye etmek istemez misiniz, cher maitre?

Rabia’nın gözleri isyanla tutuştu, fakat Peregrini kızı teskin eden bir samimiyetle dedi ki:

— Hayır, Sezar’ın malını Sezar’a, Allah’a ait olanı Allah’a vermek gerek… Ben Sezar’ın, ben Şeytan’ın zümresindenim. Çocuk Allah’ın, bırakın olduğu yerde kalsın. (s.68)

Bu satırları okurken zihnimde şu cümleler yankılandı durdu: Bunları yazan, böyle düşünen, böyle hisseden bir insanı imansızlıkla, kripto Yahudilikle itham etmek ne büyük acımasızlık ve kıymet bilmezlik! Böyle yazabilen, ifade kudretine hayran bırakan, “bizden” bir yıldızı semalarımızdan silmek için bu gayret neden?

Düşünen insan elbette zülf-ü yâre dokunacak, elbette bir takım fikir kavgalarına girecek ama sırf bazı mevzularda bizden farklı düşünüyor diye sıra dışı bir aydınımızı, çok mühim bir mütefekkirimizi itibarsızlaştırma, hatta mümkünse yok etme gayreti nasıl izah edilebilir?

İnsanın aklına Cemil Meriç’in o meşhur cümleleri geliyor:

“Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye koşan zavallı memleketim. Karanlığa o kadar alışmışsın ki yıldızlar bile rahatsız ediyor seni. Memleketim… En seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çeken memleketim…”

Twitter: @salihcenap