Tercüme Davamız ve Çevirmenlerimizin Asıl Derdi

Tercüme Davamız ve Çevirmenlerimizin Asıl Derdi

Yüksek öğrenimde bir bölüm seçtiğimizde artık yavaş yavaş her telden çalmayı bırakırız. Yahut yavaş yavaş bize her telden müzik dinletmeyi bırakırlar. Uzmanlaşmaya ilk adım atılmıştır. Yüksek lisansta ise seçtiğimiz bölümün daha spesifik bir alt kolunda derinleşmenin adımlarını atmaya başlarız. Bundan sonra, ihtisaslaştığımız alanın öncülerinin, ilim dairesinin dış çeperlerinde keşfettiği toprakları biraz daha genişletmek, bayrağı az daha ileri dikmek olur gayemiz.

Maalesef çoğu ilim dalında, bilinenler dairesinin çeperlerinde gezen biz Türkler değiliz. O keşifleri daha ileri taşıyabilmek için önce keşfedilmiş olanları bilmek, öğrenmek gerekiyor. İşte burada karşımıza dil bariyeri denilen heyula dikiliyor.

Orta öğretim seviyesinden başlayarak üniversitede de devam etmek üzere yüzlerce saat yabancı dil dersi verip de temel seviyede bile yabancı dil becerisi kazandıramayan eğitim sistemimiz yüzünden bilimi üreten öncüleri kendi dillerinde okuyup anlama şansını yakalayamıyoruz. Böyle olunca, denize düşen adam misali sarılacağımız tek bir dal kalıyor: tercümeler.

tercumeTercüme meselesi ülkemizde bilimin gelişmesini arzu eden hiçbir karar vericinin göz ardı edemeyeceği bir meseledir.

Osmanlı biraz diplomasi öncelikli olsa da meseleyi 19. asırda kavramıştı. Ta 1821 yılında Avrupa dillerinden çevirilerin sorumluluğunu üstlenmek üzere Müslüman tercümanların eğitildiği ve görev yaptıkları Babıâli Tercüme Odası’nı kurmuştu.

Vaziyetin vahametinin farkında olan genç Cumhuriyet kadroları da tercüme faaliyetlerine çok önem vermişlerdi. Meşhur Milli Eğitim Bakanımız Hasan Âli Yücel, 1939’da yapılan Birinci Türk Yayın Kongresi’nde (1939) dünyayı tanıma gerekliliğini vurgulayarak Türk aydınlarını tercüme seferberliğine davet etmişti. Kongrede Doğu-Batı klasiklerinin tercüme edilmesi kararı alınmıştı. Tercüme Heyeti üyeleri belirlenmiş, 1940 yılında görev yapacakları Daimî Büro oluşturulmuştu. Tercüme Bürosu bir hamlede doğu-batı klasiklerinden 496 kitabın çevirisini tamamlamıştı.

Hasan Âli Yücel, ilk sayısı 19 Mayıs 1940 tarihinde yayınlanan Tercüme Dergisi’nin önsözünde şunları yazmıştı:

hasan-ali-yücel“Tercüme; zihnî, fikrî ve medenî bir intibak olduğuna göre, gün günden daha mütekâmil bir “ana diline nakil” hareketi bizde de tekevvün etmiştir. Münevverlerimiz, kendi aralarında verimli bir birleşme yapamadıkları ve bu işlerde başka memleketlerde büyük müessiriyeti olan naşirlerin bilgili önayak oluşlarına imkân bulunmadığı için tercüme davamız bir türlü rasyonel bir tertibin zincirini takip edemedi. Hususî teşebbüs ve teşekküllerle vücut bulması temenniye çok lâyık olan bu büyük kültür davasının devlet eline intikali, bu sebeplerle bir zaruret olmuştur.

Maarif Vekilliği ’nin tercüme işi ile ciddî surette meşgul oluşu, bu hareketin devlet kadrosu dışında inkişafına bir başlangıç olmak içindir. Bir asırdır nice nice eserleri tercüme ve basma için emek verildiği halde, dünya şaheserlerinden başlıcalarının millî kütüphanemizde bulunmayışı, gelişigüzel çalışıldığının en kuvvetli, fakat en acıklı bir delildir.

../ Tercüme, bizim nazarımızda, mekanik bir nakil hareketi  değildir. Herhangi bir eser, ana dile geçirilmiş sayılabilmek için bu işi yapanın, müellifin zihniyetini benimsemesi, daha doğrusu müellifin mensup olduğu cemiyetin kültür ruhuna gerçekten nüfuz etmesi lâzımdır. Böyle olunca da o cemiyetten alacağı mefhumlarla kendi cemiyetinin fikir hâzinesini zenginleştirmesi tabiîdir. Bunun içindir ki ana dilimizin, bu inzıbatlı fikir çalışmaları ile, yepyeni tekâmül imkânları kazanacağına inanmaktayız. Her anlayış bir yaratma olduğuna göre, iyi bir mütercim, büyük bir müellif kıymetindedir.

Muayyen kitapların tercümesi teşebbüsü yanında bizzat tercümenin ne olduğu ve nasıl olması lâzım geleceği hakkında bizden başka milletlerin bu hususta neler yaptıklarını da görüp göstererek tercüme işine bir istikamet ve hız vermeği ihmal etmedik. “

1967’de, üyelerinin istifaları sonucunda kapanan Tercüme Bürosu’nun çevirdiği önemli eserlerin sayısı bini aşmıştı.

Bugün tercüme işini artık devlet yapmıyor. Sayıları iki yüze yaklaşan üniversitemizde “okumaya” çalışan sayısız talebe, özel sektörün ilgisiz kalamayacağı bir pazar haline gelmiş durumda. Gün geçmiyor ki yeni bir eser çevrilmesin. Peki, Hasan Âli Yücel’in bahsettiği “istikamet” ne âlemde? Tercümeyi “zihnî, fikrî ve medenî bir intibak” olarak anlıyor muyuz? “Tercüme davamız” rasyonel bir tertibin zincirini takip edebiliyor mu?

Bu sorulara “evet” cevabı vermek çok zor!

Piyasayı dolduran sayısız çeviriye bir göz attığımızda dehşet verici bir özensizlik ve kalitesizlik görüyoruz.

Tercüme işinde sıkıntılar katman katman:

  1. Çeviri yaptığı lisanı doğru düzgün bilmediği halde kitap üstüne kitap çeviren sözüm ona mütercimlerimiz var.
  2. Tercümeyi sadece mekanik bir nakil hareketi sanan, tercüme yaptığı konuyu bilip anlamasının gerekli olmadığına inanan, dolayısıyla bu yönde herhangi bir çaba göstermeyen mütercimlerimiz var.
  3. Tercüme yaparken kendinde çevirdiği esere ekleme çıkartma yapma hakkı gören, ideolojik açıdan mahsurlu gördüğü yerleri makaslayabilen mütercimlerimiz var.
  4. Tercüme yaptığı yabancı lisanı iyi bilen ama kendi dilimizi doğru düzgün bilmeyen mütercimlerimiz var.

Öyle tercüme satırlarına rastlıyoruz ki o satırları müellifinin kendisine tercüme etseniz o bile anlamaz.

Bugün gelişen teknoloji, mekanik olanı, yani bir metni “anlamadan tercüme etme” işini neredeyse kotardı kotaracak. Yani mütercimlerimizin artık Google translate sayfasından daha fazlasını yapmak zorunda olduklarını anlamaları gerekiyor. Çünkü çevirileri makinenin çevirileri gibi doğru dürüst anlaşılmıyor.

Bu metinleri okuyan talebeler ne öğrenebilir? İnsan zihninin ufuklarında dolaşan düşünürlerin fikirlerine nasıl nüfuz edebilir?

Belki bu kalitesizliğin kökeninde, ülkemizde zaten hiçbir zaman yeterince varlığını hissettirememiş tenkit müessesinin son yıllarda iyice ortadan kalkmış olması yatıyor. Kötüye kötü, kalitesize kalitesiz diyen pek az insanımız var.

Madem münekkitlerimiz sayıca az yahut yetersiz, hiç olmazsa hocalarımız bu berbat çevirileri talebelerine okutmayı reddetseler keşke. En vazgeçilmez, en olmazsa olmaz metinleri tespit etseler de oturup kendileri çevirseler.

Bir yandan da yeni bir “Tercüme Odası” yahut “Tercüme Heyeti” kurulması da düşünülebilir. Mesela âtıl Türk Dil Kurumumuz böyle bir çalışmayı başlatabilir. Akademiyle iş birliğine gidilip acilen tercüme edilmesi gereken kitapların bir listesi oluşturulabilir. Akademide yahut serbest piyasada temayüz etmiş, Türkçesi sağlam kişileri tespit ederek “muayene ve kabul” heyetleri teşkil edilebilir. Bu heyetler sadece yeni tercümeleri değil daha önce yapılmış tercümeleri de inceleyip notlandırabilirler. Bu heyetin “kabul edilemez” bulduğu kötü çeviriler -gerekçeleriyle- ifşa edilebilir. Çevirileri kabul edilemez bulunan kitaplar da yeniden çevrilecek kitaplar listesine dahil edilerek ilan edilebilir.

Kötüye kötü diyemezsek iyiye ulaşamayız.


Not: Tercüme dergisinin ilk sayısına https://archive.org/details/MEBTercmeSayy11940 adresinden ulaşılabilir.

Reklamlar

Eğitimde Bir Devrime İhtiyaç Var

Eğitimde Bir Devrime İhtiyaç Var

Eğitim, hemen herkesi ilgilendiren önemli bir mesele. Bugün tüm dünyada eğitim konusunda sancılı bir dönüşüm süreci yaşanıyor ama ülkemizdeki krizin boyutları, dünyanın geri kalanının ortalamasından büyük. Bunu kendimizi diğer ülkelerle karşılaştırma imkânı bulduğumuz PISA gibi beynelmilel testlerden anlıyoruz.

Modernleşme sürecinde önce kapitalistlerin fabrikalarına nitelikli işçi, daha sonra ulus devletlere makbul vatandaş ve memur yetiştirmek için tasarlanan eğitim sistemi bugünün ihtiyaçlarına artık cevap veremiyor. Ülkemizde, zihinleri hâkim ideoloji çerçevesinde kalıplamanın, ideolojik endoktrinasyonun en işe yarar aracı olarak görünen eğitim sistemi, internet çağında toplumun sırtındaki bir kambura dönüşmüş durumda.

Aslında eğitim sistemimizin ta 1930’larda teşekkül edip donmuş temel varsayımı şudur: Geniş halk kitleleri cehaletin karanlığında kalmıştır. Bilgi karanlıkları aydınlatacak, bütün meseleleri tek tek çözecek ışıktır. Fakat ne yazık ki bilgiye ulaşmak meşakkatli ve pahalıdır. Bunun için devlet -hiçbir masraftan kaçınmayıp- aydınlanmış öğretmenler yetiştirecek, bu “fedakâr” öğretmenler, edindikleri bilgileri büyük kitlelere eğitim vasıtasıyla taşıyacaklardır.

Bu varsayımın -bırakın bugünü- geçmişteki doğruluğu bile tartışmalıdır. Bugün ise bu yaklaşım hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Her şey tepetaklak olmuş durumda. Biz hala 1930 model bir eğitim anlayışını nasıl cilalasak da eski görünmese diye uğraşıyoruz.

Askerde tankçıydım. Bir komutan on yıllık bilgisayarının neden artık iş görmediğini anlayamıyordu. Bize şöyle demişti:

“Bakın 1950 model tanka bakım yapıyoruz, aslanlar gibi çalışıyor. Siz de bu bilgisayara bakım yapın ve çalıştırın!”

Şu an siyaset kurumunun ve milli eğitim bürokrasisinin ürettiği çözümler aşağı yukarı böyle “ilkel”, böyle meselenin özünden ne kadar habersiz olduklarını gösteren çözümler.

“Sınavın adı TEOG mu olsun MEOG mu olsun”dan çok öte tedbirlerin alınması gerekiyor.

Internet çağında bilgiye ulaşmak artık ne zor ne de pahalı. Zihinleri ideolojiler doğrultusunda “yontma”, “biçimlendirme” anlayışının ne kadar demode ve tiksinti verici olduğundan bahsetmeye bile gerek yok sanıyorum.

Açıkça söylemek lazım: hızla kangrenleşen bu hastalıklı uzvu pansumanla tedavi etmek mümkün değil. Bir zihniyet devrimine ihtiyaç var. Belki de bunun olması için de bir “kırılmaya” ihtiyaç var. Topluma ağır faturalar çıkartacak böylesi bir kırılma olmadan da bu dönüşümü gerçekleştirebilecek karizmaya, güce ve desteğe sahip yöneticilerimiz ne yazık ki gereken seviyede ileri görüşlülüğe, zihinsel hazırlığa ve yeterliliğe sahip değiller.

Eğitim konusunda paradigmanın değişmesi şart görünüyor. Okulun, eğitimin, öğretmenin hatta öğrencinin yeniden tanımlanması lazım. Artık gençleri başlarından aşağı bilgi dökerek -gerekirse zorla- aydınlatacağımız cahiller ve adam edeceğimiz yaramazlar olarak görmekten vazgeçmemiz gerekiyor. Öğretmenleri hâkim ideolojinin fedakâr misyonerleri rolünden çıkartıp, bilgi ve beceri kazanma çabasının tecrübeli rehberleri rollerine koymak gerekiyor. Devletin insanlara nasıl olmaları gerektiğini empoze etmekten vazgeçip, hayatta başarılı olmak için ihtiyaç duyacakları becerileri kazandırma noktasında çözümler geliştirmeye başlaması gerekiyor. Eğitim tekelini -bu işte son derece verimsiz olduğu sayısız kereler ispatlanmış olan- devlete veren tevhid-i tedrisat kanunun da masaya yatırılması gerekiyor.

Teknoloji her şeyi değiştiriyor. Youtube gibi, Netflix gibi “video on demand” siteleri çıktıktan sonra televizyon anlamını yitirdi. İnsanlar ne istiyorsalar onu seyredebiliyorlar artık. Eğer bir dizi seyretmek istiyorlarsa o diziyi seyrediyorlar. Reklamları, haberleri, ya da başka dizileri değil. Ortalama bir hedef kitle için önceden belirlenmiş içeriğe mahkûm olmaktan kurtarıyor teknoloji insanları.

Bugün gençler öğretmenlerinin doğru düzgün anlatamadığı konuları youtube videolarından öğrenmeye çalışıyorlar. Çeşitli sitelerde çözemedikleri soruları sorup beş-on dakika içinde cevap buluyorlar. Gençlerin öğrenmek için çabalaması, bilgiyi bizzat talep ederek öğrenciden talebeye dönüşmesi çok önemli. Onlara “dur sen çabalama ben öğreteyim, sen zahmet etme bilgileri başından aşağı ben dökeyim” demek ne kadar yanlış! Basit bir kuraldır: insan bir bilgiyi kendi merak eder, kendi arar bulursa çok daha iyi öğrenir.

Mesela, bir genç çabalayarak İngilizcesini üst seviyeye ulaştırmışsa neden okuldaki başlangıç seviyesinde derslere mahkûm olsun? Bu, yeni nesillerin gelişmesine ket vurmak değil de nedir?

Her seviye için ayrı bir sınıf açacak hoca bulmak zor ama artık neredeyse her sınıfta bulunan akıllı tahtalarda doğru seviyede ders videoları göstermek hiç de zor değil. Hatta eğer talebelerin evlerinde internet erişimleri varsa sınıfa bile gerek yok! İhtiyaç duyduğumuz tek şey her seviyede bol ve çeşitli ders videoları! Bunun için de her okulda, her ders için öğretmenlerin onar, on beşer dakikalık ders videoları çekebilecekleri küçük stüdyolar kurulabilir. Videoların izlenme sayıları üzerinden de hocalara ekstra ücret verilir. Böylece güzel ders anlatan hocalar taltif edilmiş, ülkedeki her genç de en kaliteli hocaların derslerine erişim sağlamış olur.

Bizim öğrencilerimiz böyle bilinçli bir öğrenme sürecini içselleştiremezler, aylaklık yaparlar, dersten kaçarlar mı diyorsunuz? İşte bahse konu gençler tam da böyle düşünenlerin tasarladığı bir sistemin ürünü. Biz ideolojimizin ve kurulu düzenin yeniden üretilmesi için şekillendirmemiz gereken “genç” kavrayışından, birey olabilmek ve mevcuttan daha iyisini yapabilmek için kendi kendini inşa eden “genç” anlayışına dönmedikçe mesafe alamayız.

Temellere Dönüş

Temellere Dönüş

cocuk1970’li yıllarda Amerika’da eğitim konusunda ciddi tartışmalar başladı. Amerikan ilk ve orta öğretim kurumlarında verilen eğitimin kalitesi alarm zillerini çaldırıyordu. Öğrenciler son derece niteliksiz bir biçimde mezun oluyorlardı. Öyle ki okuldan mezun olan öğrencilerin mühim bir kısmı doğru dürüst okuma yazma bile bilmiyordu. İş dünyası, yetişen genç neslin içinden ihtiyaç duyduğu nitelikte personeli bulamamaktan şikayetçiydi. 1968 yılından beri ülkenin başında olan muhafazakâr Richard Nixon 1972 yılında yapılan seçimleri bir kez daha kazanmıştı. Parklarda, bahçelerde, caddelerdeki tabelaları bile okuyamayan, dört işlemde zorlanan bir nesli karşısında bulan ülkenin eğitimcileri, muhafazakâr iktidarın da yoğun desteği ve yönlendirmesi ile esaslı bir reform için harekete geçtiler.

Reforma “back to basics” ismi verildi. Yani “temellere dönüş“.

Amerikalılar 1972 yılında “Milli Eğitim Enstitüsü’nü”1 kurdular. Bu kurum eğitimdeki berbat vaziyeti düzeltmek için bilimsel araştırmalar yapmak ve yaptırmak gibi bir amaca sahipti.

Bütün dikkatler en temel üç nokta üzerine teksif edildi: okuma, yazma ve aritmetik. Öğrenci odaklılık adına yapılan çalışmalar neticesinde öğretmenlerin sınıflarda zayıflayan rolleri ciddi bir problem olarak görüldü. Öğretmenlerin sınıflarında tekrar baskın ve belirleyici roller üstlenmesine karar verildi. Disiplin sıkılaştırıldı. Hatta “dayak” bile yeniden bir disiplin metodu olarak benimsendi. Kılık kıyafet ile ilgili kurallar, öğrencilerin saçlarını ve takılarını bile düzenleyecek şekilde sıkılaştırıldı. Sürekli alıştırmalar, günlük ödevler ve sık sık yapılan sınavların yer aldığı bir sisteme geçildi. Resim, örgü, beden ve cinsellik eğitimi gibi dersler müfredattan çıkartıldı. Sonraki sınıfa geçmek için önceki sınıfta harcanan zamanın değil, yapılacak sınavlarda bilgi ve beceriyi ispat etmenin esas olduğu bir sistem getirildi. Yani sadece okula gittiği için kimse sınıfını geçemeyecekti. Seçmeli dersler kaldırıldı ve zorunlu derslerin saatleri arttırıldı. Her türlü “yenilik” yasaklandı. Sınıflarda yeni teknolojilerin yahut yeni öğretim tekniklerinin denenmesi istenmiyordu. Müfredata “milliyetçilik ve tanrı sevgisi” öğretimi yeniden yerleştirildi. 2

“Missouri Mathematics Effectiveness Project” (“Missouri Matematikte Verimlilik Projesi”) bu çalışmalar kapsamında hayata geçirilen çok önemli bir projeydi.3 Bu proje ile, sınıftaki eğitim süreci ile bu sürecin çıktısı olan başarı yahut “ürün” arasındaki ilişkinin tanımlanması hedefleniyordu. Okul bir fabrika gibi, mezun olan öğrenci de bu fabrikanın üretim bandından çıkan ürün gibi görülmek isteniyordu. Ürün kalitesi için nasıl kontroller yapılıyorsa, öğrencilerin kalitesi de standart testlerle ölçülmeliydi. Bu yüzden tüm okullarda aynı şekilde ve zamanlarda uygulanan, genel, tüm öğrencilerin beraber girdiği sınavlar düzenlenmeye başlandı.

Amerikan eğitim sisteminde yaşanan bu değişikliklerin etkileri, birkaç yıl sonra bizim eğitim sistemimiz üzerinde de görülmeye başlandı. Seksen darbesinden sonra yeniden tanzim edilen Türk eğitim sistemi Amerikalıların bu “temellere dönüş” hareketinden çok kuvvetli izler taşır.

Bu yaklaşımlar Amerika ve ülkemize ne getirdi, ne götürdü diye uzun uzun tartışmak lazım. Benim dikkati çekmek istediğim husus, ortaya çıkan bir problemi görebilmek, tanımlayabilmek ve o problemi çözmek üzere -doğru veya yanlış- tedbirler alabilmek noktasında Amerikalıların gösterdiği iradedir.

Bugün bizim eğitim sistemimizde de yukarıda anlattığıma benzer, çok derin, çok ciddi problemler var. Ama maalesef bu problemleri ne “görüyoruz” ne “tanımlayabiliyoruz”. Tabiatıyla da göremediğimiz problemlere çözümler üretemiyoruz. Sanki bizim çocuklarımız doğru düzgün okuyup yazabiliyormuş gibi, dört işlemi doğru düzgün yapabiliyormuş gibi düşünüyoruz. Bilgi ve becerilerine bakmadan sınıfları birer birer atlatmamız yetmez gibi bir de neredeyse liseden mezun olan tüm çocuklarımızı üniversitelere kabul ediyoruz.

Neticede “hocam pi nedir?” diye soran ama bunu sorarken pi sayısının değerini değil, ne olduğunu öğrenmek isteyen mühendislik fakültesi öğrencileriyle karşılaşıyoruz. Hayatında tek bir roman, tek bir hikâye kitabı okumamış edebiyat fakültesi öğrencilerimiz var bugün.

Eğitimdeki faciayı önlemek için adımlar atmak yerine çocukların eline ne işe yarayacağı dahi bilinmeyen pahalı tabletler vererek eğitimde kaliteyi arttırmanın hayalini kuran güdük, verimsiz, hedefsiz bir eğitim siyasetine hapsolmuş vaziyetteyiz.

Görünen o ki bizim de bir “temellere dönüş” hareketine ihtiyacımız var.

Ancak Amerika örneğindeki gibi “gerici” bir hareketten bahsetmiyorum.

Okuma, yazma, aritmetik eğitimi gibi konulardaki bariz eksikliklerimize rağmen bu konularda becerileri arttırma girişimlerinden de bahsetmiyorum.

Çok daha temel, daha asli, daha öncelikli, daha derinde olan problemlerimizi çözecek bir “temellere dönüş” hareketine ihtiyacımız var.

Bizi “düştüğümüz yerden kaldıracak” bir reformdan bahsediyorum.

Yetişen insanımıza kazandıramadığımız en temel melekeleri tekrar kazandırır hale gelmekten bahsediyorum.

Toplumumuzdaki çeşitliliğe, kavgaya, bölünmüşlüğe rağmen üzerinde kolaylıkla ittifak edebileceğimiz ortak paydalardan bahsediyorum.

Keşke ortaya güçlü bir irade koyabilsek.

Mesela önümüzdeki beş seneyi “yalanla mücadele yılları” ilan edebilsek.

Tüm ilkokullarımızda, o pırıl pırıl yavrularımıza ne olursa olsun, velev ki şaka için olsa bile yalan söylememeyi öğretebilsek. Öğretmenlerimizle, okul kitaplarımızla, televizyon programlarımızla, internet sitelerimizle top yekûn yalanla mücadeleye girişsek. Dizilerimizde, filmlerimizde en kötü karakter yalan söyleyen karakter olsa. Yalan söylediği ortaya çıkan siyasetçi, iş adamı, gazeteci, bürokrat, kim olursa olsun herkes tarafından kınansa, rezil edilip yerin dibine sokulsa, insan içine çıkamaz hâle gelse. Körpe zihinler, yalanı hayatının standardı haline getirenlere dar gelecek bir istikbalin mimarları olarak yetişseler.

Yahut mesela önümüzdeki beş seneyi “sözünde durmayı öğrenme” yılları yapsak.

Sınıflara doluşan cıvıl cıvıl miniklere, verilen sözleri tutmanın bir haysiyet meselesi olduğunu kavratabilsek. Sözünden dönmenin, insanları aldatmanın ne kadar aşağılık bir fiil olduğunu benimsetebilsek. Söz verdiği işi söz verdiği zamanda ve söz verdiği nitelikte teslim edenleri baş tacı yapsak. Söz verdiği dakikada söz verdiği yerde olmayı prensip haline getirenleri alkışlasak. Ülkemizi “söz verdiğinde canı pahasına sözünü tutan insanların ülkesi” olarak bilinir hale getirebilsek.

Hak yememek, helâl kazanmak, çok çalışmak, zayıfların, mazlumların imdadına yetişmek, ıslahçı olmak, bilgiyi ve mahareti kavrayıp takdir edebilmek, akrabaya ve komşuya sahip çıkmak, adaletle hükmetmek, adaletsizliklerle mücadele etmek gibi üzerinde durabileceğimiz o kadar çok “temel” meselemiz var ki…

Hiçbir teknolojik devrim bu temel meseleleri çocuklarımıza öğretemez.

Devrimin yeri herhalde zihinlerimiz olmalıdır.

Twitter: @salihcenap


Üst Bilişsel Beceriler Yahut Şuurun Oryantasyonu

Bu dehşet verici başlığı okuduğu anda ardına bakmadan hızla uzaklaşmak yerine hala bu yazıyı okumaya devam eden mütecessis okurlarımı saygı ve sevgiyle selamlıyorum.

Başlık hayli ürkütücü ama mevzu hem çok tanıdık hem de çok mühim.

İlk önce “oryantasyon” kelimesinden bahsedelim.

Bu kelime dilimize çoktan gelip yerleşmiş bir kelime. Bir yere uyum, alıştırma gibi anlamlarda kullanılıyor. Aslında bu kelimenin içinde geçen “orient”, “doğu” demek. Doğu, tüm insanlık için yön tayin etmek için bir nirengi noktası. Hristiyan batı medeniyeti için “doğunun” daha öte anlamları da var. Mesela kiliseler her zaman doğuya bakacak şekilde yapılırlar. Bu yüzden aslında “oryantasyon”, bir kişinin nerde bulunduğunu ve nereye doğru gideceğini belirlemek üzere sağlam bir referans noktası bulması anlamına geliyor.

İnsanın mekansal oryantasyonun yanında “bilişsel” (cognitive) oryantasyona da ihtiyacı var ki ben buna “şuurun oryantasyonu” dedim. Peki, bu gayet itici duran “bilişsel” kelimesi ne anlama geliyor?

1956 yılında Amerikalı eğitim psikoloğu Benjamin Samuel Bloom’un yaptığı sınıflandırmayı esas alan pedagoglar, öğrenmenin üç temel alanda gerçekleştiğini kabul ediyorlar. Bu üç alan kabaca, insanın beyniyle, kalbiyle ve elleriyle yaptıkları diye özetlenebilir. Beyinle yapılanlar her türlü bilme/anlama faaliyetine, kalple yapılanlar her türlü hissetmeye, elle yapılanlar ise her türlü fiziksel faaliyete tekabül ediyor.

Bloom sınıflandırması eğitim camiasında o kadar geniş teveccüh görüyor ki, neredeyse bir tabiat kanunu gibi anlaşılıp ve anlatılıyor. Öte yandan her eğitim fakültesinde, her öğretmen adayına mutlaka öğretilen bu temel prensiplerin yer aldığı kendi kitabı için Bloom’un, “Amerikan eğitiminde en çok atıfta bulunulduğu halde en az okunan kitap” dediği de biliniyor. Ama tabi bu bir “bahs-i diğer”…

Sınıflandırmanın ilk kısmını teşkil eden “bilişsel alan” (cognitive domain) dikkat, hafıza, lisanı anlama ve kullanma, kavrama, öğrenme, muhakeme, problem çözme ve karar verme gibi zihinsel süreçlerin incelendiği yer.

Nasıl biliyoruz? Nasıl öğreniyoruz? Nasıl anlıyoruz? Nasıl mukayese edip, nasıl karar veriyoruz? Bütün bunlar öğrenilebilir şeyler midir? Eğer öylelerse bu çok kritik kabiliyetlerimizi daha iyi hale getirmek mümkün müdür? gibi hepsi birbirinden heyecan verici ve ilginç soruların cevapları bu alanda aranıyor.

Benim bu yazıda bahsetmek istediğim mevzu ise üst bilişsel (metacognitive) süreçler. Yani ne bildiğimiz değil de, ne bildiğimiz hakkındaki bilgilerimiz. Başka bir deyişle “şuurumuzun oryantasyonu”.

Tanımlar çoğu zaman kullanım amaçlarının tersine kavramayı daha da zor hale getirebiliyorlar. O yüzden bu mevzuya kafa yoranların verdiği çok meşhur ve aynı zamanda eğlenceli bir misalle meseleyi açmaya çalışalım.

1995 yılında, 44 yaşındaki McArthur Wheeler isimli bir banka soyguncusu, Amerika Birleşik Devletleri’nin Pittsburgh şehrinde bir günde iki bankayı soyar. Peki, bu soygunu hem enteresan hem de bizim mevzumuza misal yapan nedir?

Çocukları çok eğlendiren kimya deneyini bilirsiniz: Eğer su katılmış limon suyu ile bir kâğıda yazı yazarsanız yazdığınız yazı limon suyunun kurumasıyla görünmez olur. Kâğıdı bir ısı kaynağına yanaştırdığınızda ise oksitlenince kahverengine dönüşen limon suyuyla yazılmış yazılar tekrar ortaya çıkar. İşte bu deneyi hatırlayan McArthur Wheeler limon suyunun herşeyi görünmez yapan bir etkisi olduğuna inanmıştır. Soygunu yapmadan önce yüzüne limon suyu sürer. Böylece güvenlik kameralarının onun yüzünü görüntüleyemeyeceklerine inanır. İşin garibi, evinde bir polaroid makine ile bu “teorisini” test de eder. Artık makine mi bozuktur, yoksa kesin inancı hakikat algısını mı bozmuştur bilinmez, deneyinin neticesi onu tatmin etmiş olmalı ki soygun işine girişir. Soygundan hemen sonra Pittsburgh polisi güvenlik kameralarında yüzü ayan beyan görülen hırsızın görüntülerini televizyonlara verir. Televizyonda şaşkın soyguncuyu gören bir kişi ihbar edince Wheeler aynı gün içinde yakalanıverir. Polis güvenlik kameralarının kaydettiği görüntüleri izlettirdiğinde soyguncu çok şaşırır. Çünkü yüzüne limon suyu sürünce görünmez olacağından ve güvenlik kameralarına yakalanmayacağından zerre kadar şüphesi yoktur.

1999 yılında New York’taki Cornell Üniversitesinde, David Dunning ve Justin Kruger isimli iki araştırmacı bu komik hadiseden hareketle üst bilişsel alanda problem yaşayan insanlarla ilgili bir araştırma sonucu yayınlarlar.  Makaleleri çok büyük ilgi uyandırır. Daha sonra Dunning-Kruger Etkisi diye literatüre yerleşecek olan çıkarımlarını biraz da vülgarize ederek şöyle ifade edebiliriz:  “Kifayetsiz insanların ‘ayarsızlıkları’ ne bildiklerini bilme konusundaki hatalarından, çok kalifiye insanların ‘ayarsızlıkları’ da başka insanların ne bildiklerini bilme konusundaki hatalarından kaynaklanır.”

Biraz açarsak, bizim kültürümüzde “cahil cesareti” diye kavramsallaştırdığımız hâlin bilimsel açıklaması şudur: cahil olan kişinin cesaretinin kaynağı, cehaletinin farkında olamayışıdır. Çok bilgili, kabiliyetli kimselerin kendilerinin nerede durduklarını sağlıklı olarak ölçemeyişlerinin sebebi ise, başka insanların cehalet ya da bilgi seviyelerinin farkında olamayışlarıdır.

Hani bir sınava girersiniz, bir bakarsınız, en tembel, en kafasız arkadaşınız sınavdan neşeyle ve tam not beklentisiyle çıkar. Sınıfın birincisi ise düşüncelidir. Sorsanız sınavdan iyi bir not alabileceğinden bile emin değildir. İşte bu her iki kişide de üst-bilişsel bir probleme işaret eder.

Dunning ve Kruger kifayetsiz insanların şu dört özelliğini tespit eder:

  1. Kendi beceriksizliklerini fark edemezler.
  2. Başka insanların becerilerini fark edemezler.
  3. Yetersizliklerinin ne kadar ileri boyutta olduğunu fark edemezler.
  4. Yetersiz oldukları beceri konusunda eğitim aldıktan sonra yetersizliklerinin farkına varırlar

Yunus Emre’nin şiirindeki “İlim ilim bilmektir, İlim kendin bilmektir, Sen kendini bilmezsin, Ya nice okumaktır” sözleri malum ezoterik bağlamda değil de, yukarıda bahsettiğimiz üst bilişsel bağlamda ele alınırsa sanki daha doğru bir şey ifade etmiş olacak gibi geliyor. Bir şeyi bilmek kadar, ne bildiğini bilmek, hatta başka insanların ne bildiklerine vakıf olmak da önemli. Böylesi bir şuur oryantasyonu olmadan bazı ‘ayarsızlıklar’ yapmak kaçınılmaz görünüyor.

Twitter: @salihcenap

Karanlığa Bir Mum Yakmak

Yaşadığımız yıllarda, sıradan bir Anadolu kasabasında doğup yetişen bir çocuk tasavvur edelim. Adı Mehmet olsun.

Şimdi küçük Mehmet’in büyürken nelere maruz kalacağını şöyle bir gözümüzün önüne getirmeye çalışalım.

Mehmet, aklının ermesiyle birlikte ilk başta “dizilere” maruz kalacaktır. Anne babasından başlamak üzere etrafındaki yetişkinlerin büyülenmiş gibi seyrettikleri, hakkında konuştukları, karşısında zaman öldürdükleri Türk dizilerine. İpe sapa gelmez, insanları akıllarından değil hislerinden yakalamaya çalışan, onu da ne kadar başardığı tartışılır abuk sabuk televizyon dizilerine. Çocuk aklının kavramakta zorlandığı şiddet sahnelerinden, hastalıklı cinsel göndermelere, çocuk aklına bile hakaret sayılabilecek kaba esprilerden, alkol sigara tüketiminin özendirildiği sahnelere kadar çerçöple dolu dizilere.

Dizilerin hücumunu, hemen hepsi “ithal” yarışma programlarının akını takip edecektir. Kiminde bir adada, kiminde bir evde yabancı insanların birbirlerinin dedikodularını yaptıkları, yalan söyleyerek, iftira atarak, ikili oynayarak yarışmada kalmaya çalıştıkları “reality show” programları Mehmet’in çocuk dimağında yaralar açacaktır. Şarkı ya da yetenek yarışmalarında idealize edilen şöhret ve para kazanma çabası, Mehmet’in henüz gelişme safhasındaki karakterinin şekillenmesinde çok menfi rol oynayacaktır.

Mehmet’in yetişirken fazlaca maruz kalacağı bir başka unsur kalitesiz müzik olacaktır. Müzik kliplerinde, ağır bir cinsellik istismarı eşliğinde “pazarlanan” yüzeysel ritimler, en başta Mehmet ve akranlarına ulaşmayı hedefleyecektir. Sıradan, neredeyse hepsi birbirinin aynı melodiler, her notaya bir hecesi denk düşürülmüş anlamsız sözler, Mehmet’in hayatını dolduracaktır.

Mehmet’in karakterinin şekillendiği zamanlarda zihnini meşgul edecek konulardan bir diğeri bilgisayar oyunları olacaktır. Anne babaların mahiyetini anlamadıkları halde çevrelerinden etkilenip, çocukları mahrum kalmasın diye alıp getirdiği bilgisayarlar, evin içine kendi elleriyle yerleştirdikleri bombalar haline gelebilecektir. Çoğu anne baba çocuklarına bilgisayar alabilmenin gururu ve gönül rahatlığıyla dizilerini seyrederken, hemen yan odada bilgisayar oynayan çocuklarının hapisten henüz çıkmış bir mafya mensubu rolünde kadın sattığı, araba çaldığı, uyuşturucu kuryeliği yaptığı, adam öldürdüğü bir oyunu oynadığını bilmeyeceklerdir. Mehmet arkadan sessizce yaklaşıp insanların boğazını kesen bir bilgisayar oyunu karakterini oynarken nasıl bir cinayet stajı yaptığını ve vahşice adam öldürme fikrinin kafasında nasıl “normalleştiğini” fark edemeyecektir.

İnternet üzerinden sanal âlemle etkileşime geçtiğinde, günlük hayatta asla karşılaşmayacağı birçok fikir, Mehmet’in ekranından adeta üzerine boşalacaktır. Sokaktan elde edemeyeceği her türlü pornografik görüntülerden, yine sokakta bulamayacağı radikal fikirlere kadar genç dimağını tahrip edebilecek ne varsa odasına dolacak, pedagojik açıdan zehirli, yıpratıcı, tehlikeli ne varsa maruz kalacaktır Mehmet.

Bütün bu olumsuzluklara maruz kalan milyonlarca Mehmet arasından bazılarının psikopat katillere dönüşmesi sizi şaşırtır mıydı?

Kadınlara, çocuklara yönelik şiddet, tecavüz vakaları işitilince herkeste bir infial oluyor. Hemen idam cezasından, hadım etme cezasına, panik düğmesinden, karate kurslarına kadar “semptomatik” tedavi fikirleri havalarda uçuşmaya başlıyor. Ama kimsecikler o katilleri yetiştiren -yahut en azından yetişmelerine zemin sağlayan- bataklıktan bahsetmiyor.

Hem toplum, hem ebeveyn olarak çocuklarımıza karşı sorumluluklarımızdan birisi de onlara, neyin zararlı olduğunu bilmeyecekleri çağlarında sağlıklı alternatifler sunmaktır.

Yavrularımızın zehir akıtan ekranların mahkûmları olmamaları için projeler geliştirmek zorundayız.

Mesela her çocuğumuz için bir spor dalında kendini geliştirme imkânı sağlamamız gerekir.

Ülkenin her yerinde açılacak spor kulüplerinde çocuklarımız lisanslı futbolcular, basketbolcular, voleybolcular, judocular, güreşçiler olabilmelidirler.

Çocuklarımızın zihnini kirli ve marazi cinsellik bombardımanından korumanın yollarından birisi onları okumaya, sanata, tiyatroya, nitelikli sinema filmlerine yönlendirmek olabilir. Bu maksatla çocuklar için okuma kulüpleri, film kulüpleri, tiyatro kulüpleri, fotoğrafçılık kulüpleri gibi sivil girişimler desteklenmeli, onlara ücretsiz mekân tahsis edilmeli hatta mümkünse bu tür girişimlerde bulunanlar çeşitli yollarla teşvik edilmelidirler.

Eğer çocuklarımızın kulaklarından kalitesiz müziğin kirini temizlemek istiyorsak onlara kaliteli müziği tanıtmamız gerekir. Bunun için onların müziğe sadece kendileri gibi maruz kalan değil, müziği anlayan, eleştiren, hatta üretebilen kimselerle yollarını buluşturmak gerekir. Bir müzik enstrümanı çalabilmek, yabancı dil öğrenmek gibi eğitimin öncelikli hedefleri arasına alınmalıdır.

Bilgisayar kullanımı konusunda yapılması gereken, çocukları tüketici konumdan üretici konuma geçirmektir. Yazılım geliştirmeye hevesli çocukların kuracakları kulüpler olmalıdır mesela. Çocuklar kendi oyunlarını, kendi programlarını üretme noktasında teşvik edilmelidirler.

Bilgisayarlarda üretilebilecek tek şey yazılım değil. Gençler üç boyutlu tasarımlar yapmak, müzik bestelemek, hatta internet günlükleri yazmak konusunda yönlendirilmelidirler. Bu zeminler hâlihazırda kendiliğinde teşekkül ediyor zaten. Yapılması gereken bunları tespit ve teşvik etmektir. O güzel sözü bu vesileyle tekrar etmiş olalım: “Marifet iltifata tabidir. Müşterisi olmayan meta zayidir.

Twitter:@salihcenap

Finlandiya Eğitim Sistemi General Mannerheim İlke ve İnkılapları Üzerine Kurgulanmış Olsaydı

Geçtiğimiz 24 Kasım öğretmenler gününde âdet olduğu üzere öğretmenlere yönelik kutlamalar, tebrikler havalarda uçuştu. O bildik “devlet öğretmenlere hak ettikleri önemi göstermiyor” teranesi bol bol tekrarlandı.  Okulları rejimin endoktrinasyon merkezleri, öğretmenleri ideoloji aşılamak suretiyle geniş –ve cahil- halk kitlelerini “aydınlatmakla” vazifelendirilmiş fedakâr neferler olarak gören çağdışı anlayışın adeta ölmek bilmez bir hayalet gibi aramızda dolaşmayı sürdürdüğüne şahit olduk.

Sonra Milli Eğitim Şurası’nda alınan kararlar ülkemizin gündemine oturdu. Gazeteciler, bürokratlar, sendikacılar, siyasetçiler, eğitimciler uzun uzun eğitim konularını tartıştı ve bu tartışmalar günlerdir hız kesmeden devam ediyor.

Zihnimize neredeyse “kazınmış” bir model olsa da, “Bilimin ışığıyla aydınlanıp, bu ışığı karanlıklar içinde kalmış insanımıza taşımak için çırpınan öğretmen” modeli bugün ancak bir karikatür malzemesi sayılabilir artık. “Bilgi” erişilmesi zor bir şey değil çok zamandır. İnternet bilgi kaynaklarını herkesin evine, parmaklarının ucuna kadar getirdi. Gazetelerden kuponlar kesilip, cilt cilt elde edilen ansiklopediler bugün sadece birer kitaplık dekoru olarak kullanılıyor. İstenildiği anda bu kadar kolay ve hızlı erişilir hale gelen bilginin körpe zihinlere tepiştirilmesi, zaten sorgulanan anlamını iyiden iyiye kaybetti!

Bugün bir ilköğretim altıncı sınıf öğrencisine, istediğinde telefonundan üç saniyede erişebildiği, Mezopotamya Uygarlıklarının kronolojilerini ezberlemesinin neden gerekli olduğunu izah edemiyoruz. Bir lise öğrencisini Mondros mütarekesinin maddelerini ezberlemeye zorlayabiliyoruz ama bunun keyfi, anlamsız bir zorbalıktan başka bir şey olmadığına inandıramıyoruz.

Aslında sorgulamaya en temel noktadan başlamak lazım: Niye eğitim veriyoruz? Bizde eğitimin “resmi” amacı nedir? Cevap bulabilmek için 1973 tarih ve 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun ilk maddesine bir göz atalım:

Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini,

1. (Değişik: 16/6/1983 – 2842/1 md.) Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek;

Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerleri derken aslında muktedirlerin kafasındaki idealize edilmiş bir formatı dayatan, belli bir makbul ideoloji tanımlayan bir madde bu. Kanunun diğer maddelerinde nispeten daha makul sayılabilecek başka amaçlar sıralanmış ama onlar da ister istemez bu ilk maddenin gölgesinde kalıyorlar.

Darbeci askerlerin bundan yaklaşık otuz sene evvel, zorbaca insanları belli bir ideolojik kalıba sokma hevesleri çerçevesinde tasarladıkları bu formatla mesafe almamız mümkün mü bugün? Sorumuza eğitim seviyemizin tescillendiği beynelmilel ölçümlerden hareketle cevap arayacağız. Hepimizin zihni uzunca bir süredir belli bir yaklaşımla az çok formatlandığı için belki bu “amaçlardaki” yanlışlıkları ve neticelerini ilk bakışta fark edemeyebiliriz. O yüzden bir mukayese yapmamız, bunun için de eğitim konusunda dünyada başı çeken ülkelerin “amaçlarına” bir göz atmamız gerekiyor. Peki, hangi ülkeler bu eğitim konusunda başı çeken ülkeler?

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü (OECD) tarafından 1997’de geliştirilen ve PISA olarak kısaltılan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı isimli uluslararası çapta bir sınav var. Bu sınav üç yılda bir 15 yaşındaki öğrencilerin başarısını ölçmek üzere yapılıyor. Otuz dördü OECD ülkesi olmak üzere yaklaşık yetmiş ülke katılıyor. Temel olarak okuduğunu anlama, fen ve matematik okuryazarlığı ölçülüyor. Buradaki “okuryazarlık” kavramı, öğrencilerin doğru yazılı kaynakları bulma, kullanma, kabul etme ve değerlendirmesi olarak tanımlanıyor. Bu kavram eğitim dünyasında, Amerikalı Profesör James Paul Gee’nin 1998’de yayımladığı “Preamble to a literacy program” adlı çalışmasında tanımladığı şekliyle kabul ediliyor. Gee bu çalışmasında okuryazarlığın kelime, gramer, sözdizimi gibi bilgilere sahip olmak kadar, bu bilgilerin de yardımıyla çevreyle iletişimin sağlandığı bir tür sosyal beceri olduğunu söylemekte. Gee’ye göre mesela matematiksel okuryazarlık, sadece matematiksel kavramlar ve işlemler bilgisinden ibaret değil. Kişilerin hayatta karşılarına çıkan çeşitli problemleri çözmede matematik bilgilerini ne kadar etkili kullanabildiklerini de içerir. PISA da işte böylesi bir “okuryazarlığı” ölçmeye çalışmakta.

Eğitim konusunda başı çeken ülkelerin hangileri olduğunu görmek için, PISA derecelerine müracaat edelim. PISA 2012 uygulamasına, 65 ülkeden 15 yaşında 510.000 civarında öğrenci katılmış. Bunlardan 4848’i ülkemizden katılanlarmış.

PISA-ilk20

Çin’in eğitimde büyük başarısı açıkça görülüyor. Amerika ilk yirmi ülke arasında yer bulamamış. Bu tablonun doğrudan neticeleri var. Geçtiğimiz hafta gözlerimizin önünde sessiz bir devrim gerçekleşti. IMF’nin devletleri, “reel” üretim bazında karşılaştırdığı son raporuna göre Çin, ilk defa Amerika’yı geride bırakarak dünyanın en büyük ekonomisi oldu. Çin, yaklaşık 130 sene önce İngiltere’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomik gücü haline gelen Amerika’nın üstünlüğüne son verdi. 4 Aralık 2014 günü www.marketwatch.com sitesinde bir makale yayınlayan ekonomi yazarı Brett Arends bunu şu cümlelerle duyurdu:

Bunu söylemenin kolay bir yolu yok, o yüzden söyleyivereceğim: Artık bir numara değiliz. Bugün iki numarayız. Evet, bu resmi bilgi! Çin ekonomisi Amerikan ekonomisini geçerek dünyanın en büyük ekonomisi oldu. Ulysses S. Grant’ın başkan olduğu günlerden beri ilk defa Amerika gezegenin lider ekonomik gücü değil! Bu birdenbire oldu ve nerdeyse kimsecikler fark etmedi! Aman dikkat! Bu Rihter ölçeğine göre çok şiddetli bir jeopolitik deprem!

Konumuza dönelim. Eğer gözleriniz bu listede ülkemizi aradıysa boşuna yorulmayın. Bu sınavda ülkemiz maalesef nal topluyor. Bırakın ilk yirmiyi, ilk kırk ülke arasına bile giremiyoruz. PISA sonuçlarına göre maalesef 15 yaşındaki çocuklarımızın önemli bir kısmı çok temel aritmetik ve okuduğunu anlama becerilerine sahip değil. Peki, başarılı ülkeler eğitimlerinin amaçlarını nasıl tanımlıyorlar? Mesela sadece ilk ve orta öğretim öğrenci sayısı bizim nüfusumuzun yaklaşık üç katı olan Çin’de eğitimin amaçlarından ilki “Mao devrimlerine ve ilkelerine bağlı bir nesil geliştirmek” olarak tanımlanıyor olabilir mi? Yahut Finlandiya’nın tüm eğitim sistemini Finlandiya’nın taçsız kralı General Mannerheim’in inkılapları üzerine kurguladığını hayal edebilir miyiz?

Doğrusu, Çin 2006’ya kadar eğitiminin amaçlarından birini hakikaten Mao düşüncesi ve sosyalist ideoloji çerçevesinde tanımlamaya devam etmiş! Ama asıl ekonomik atılımın hız kazandığı yıllarda, dokuz yıllık zorunlu eğitim kanunu çıkartılırken ne Mao’dan ne Marksizmden ne Leninizmden bahsedilen bir metin hazırlanarak bu yanlış yaklaşım sessizce  terk edilmiş.

Öte yandan Finlandiya’nın kahramanı General Mannerheim için böyle bir durum söz konusu değil. Ne kadar saygı duyulan bir lider olursa olsun, eğitimi tek bir kişinin ilkelerine dayandırma fikri özgür dünyada en fazla kötü bir şaka olarak algılanır.

Eğitimin amacını, geniş halk kitlelerinin zihinlerini devlet ideolojisi çerçevesinde formatlamak, yetişen yeni nesillerin beyinlerini hâkim fikirler doğrultusunda yıkamak diye tanımladığımız müddetçe dünyadaki yarışta geri kalmaya mahkûm olacağız. Kemalist robotlar yetiştirme ideali ne kadar yanlışsa bu ideali başka ideolojik alternatiflerle tekrarlamak da yanlıştır. Bugünün siyasetçileri, bu yaklaşımın işe yaramadığını en iyi kendilerine bakarak görebilirler.

Çok kapsamlı bir eğitim reformuna ihtiyacımız var. Biz çok ezberi bozmamız gerekiyor. Bunun ilk adımı eğitimin amacını yeniden tanımlamak olabilir. Dünyanın eğitim konusunda en parlak ülkelerinden sayılan Finlandiya’nın eğitimin amacı olarak belirlediği ilkeler, belki bize de ilham verebilir:

Eğitimin amacı öğrencilerin bir insan ve toplumun etik açıdan sorumlu birer mensubu olarak yetişmelerini desteklemek ve onlara hayatlarında ihtiyaç duyacakları bilgi ve becerileri kazandırmaktır.

Erken çocuk eğitiminin de bir parçası olarak ilköğretimin amacı, çocukların öğrenme kapasitelerinin arttırılmasıdır.

Twitter: @salihcenap