Papalagi

Papalagi

İnsan tabiatını anlamaya çalışan antropologlar, dünyanın ücra köşelerinde, her türlü gelişmişlikten uzak ilkel kabilelerin mensuplarını inceleyip, onların hayatlarını kendi modern hayatları ile mukayese etmeyi çok seviyorlar. Bu şekilde insan tabiatının sırrını, etnik ve kültürel farklılıkların insan karakterine etkilerini açıklama konusunda daha kolay mesafe alacaklarına inanıyorlar.

“Göğü Delen Adam”, Erich Scheurmann isimli Alman yazarın benzer bir çabanın ürünü olarak yayınladığı hayli popüler bir eser.

Erich Scheurmann bir antropolog değil. Ressam, yazar, oyuncu, kuklacı, öğretmen ve vaiz. 1878 Hamburg doğumlu. 1914 yılında, 36 yaşındayken, Almanların o yıllarda Büyük Okyanus’taki sömürgesi olan Samoa adalarına gitmiş. Birinci dünya savaşına burada yakalanan Scheurmann, dönerken yanında getirdiğini söylediği, yerli dilinde kaleme alınmış bir metni Almanca’ya çevirererek yayınlamış. Bu metinin, Samoa’daki Tiavea kabilesinin Tuavii’si (yani şefi) olan Agaese isimli bir şahsın kabilesine yapacağı bir konuşma olarak kaleme aldığı metin olduğunu söyleyen Scheurmann’ın tercümesi büyük ilgi uyandırmış.

Metin, Avrupa medeniyetini yerinde ziyaret ederek “tanıyan” bir yerli kabile şefinin kendi insanlarına hitabı şeklinde kaleme alınmış. Şef, mahalli lisanlarında “papalagi” dedikleri beyaz adamı, yani Avrupalıları halkına tanıtmaya ve onları uyarmaya çalışıyor. Tabiatıyla metin, bol bol mukayeseler ve hüküm cümleleri ihtiva ediyor.

Metni okuduğunuzda, âsude kabile hayatının sunduğu huzur ve mutluluğun karşısında, endüstrileşmiş batı medeniyetinin kötülüklerinin, yıkıcılıklarının, saçmalıklarının anlatıldığını görüyorsunuz. Endüstri medeniyetinin insan hayatı üzerinde meydana getirdiği tahribatın, kabile hayatını sürdüren insanların nazarında ne kadar korkunç olduğunu farketmeniz bekleniyor.

Metinle ilgil değerlendirmelere geçmeden söylemem gereken bir şey var: Kitabı okurken bir yapmacıklık, kötü bir kurgu yahut propaganda metni okuyor olma hissi beni rahatsız etti. Scheurmann’ın Tuavii’sinin söyledikleri, bir Samoa yerlisinden ziyade bir Alman’ın sözlerine benziyordu. Bir yerlinin kısa bir seyahat ile Avrupa’lıların hayatına böylesine derinlemesine nüfuz etmesi mümkün görünmüyordu. Ayrıca beyaz Avrupalı’nın her halinden rahatsız olan “şef” nedense onun getirdiği dinden rahatsız değildi. Hıristiyan olmuştu ve onu “eski ve saçma” inançlarından kurtarıp doğru yola devam eden kötü “papalagi’ye” bu noktada minnettardı! Geliştirdiği eleştiriler bir yerlinin geliştireceği türden eleştirilere de benzemiyordu. Daha sonra yaptığım araştırmalarda bu metnin -moda internet tabiriyle- bir “hoax” olduğu, yani aslı faslı olmayan, kurgulanmış bir metin olduğu iddialarına ulaştım.

Bahsettiğim iddiaların sahiplerinden birisi Hollanda Max Planck Enstitüsü Psiko-Linguistik profesörlerinden Gunter Senft. Senft, Scheurmann’ın Samoa adalarına 1914 yılının Haziran ayında vardığını ama aynı yılın Ağustos ayında, yani üç ay sonra Yeni Zelandalılarca savaş esiri alındığını, 1915 yılı sonbaharında Amerika’ya gitmek üzere salıverildiğini belirledikten sonra bu kadar kısa sürede bir yerli dili öğrenmiş olmasının çok zor olduğunu söylüyor. Dolayısıyla Scheurmann’ın “kabile şefinin konuşmasını tercüme ettim” iddiasının doğru olamayacağını ileri sürüyor. Buradan vardığı sonuç da aşikâr: bu metni Scheurmann oturup bizzat kendi yazmış olmalı! 1721’de Montesquieu’nun “İran Mektupları” ile başlayan, “uzak ve egzotik topraklara seyahat eden Avrupalının seyahatnamesi” tarzındaki eserlerin önemli özelliklerinden biri eleştirilere karşı yazarlarına bir zırh sağlıyor olmaları. Eğer yazar, o uzak diyarlarda bunlar oluyor, insanlar böyle düşünüyor diyorsa aynı tecrübeleri yaşamadan onu kim eleştirebilir ki?

Neticede bende, bu kitabın bir yerli kabile şefinin otantik fikirleri değil Erich Scheurmann’ın kurgusu olduğu kanaati hasıl oldu.

Şimdi, kime ait olursa olsun kitapta ileri sürülen fikirleri değerlendirmeye çalışalım.

Erich Scheurmann kendisine “insanın fıtraten iyi olduğunu” ve “herşeyin kötüye gittiğini” düşünenlerin safını seçmiş görünüyor.

“Doğal hal” diye bir şey varsa onun en el değmemiş numunesini bulacağımız yerlerden biri olan Samoa adalarında yaşayan “kabile şefini”, yerli masumiyetinin, bozulmamış fıtratın yaşayan sembolü olarak karşımıza çıkartıyor.

Kitap ilk önce batılıların kıyafetlerinin tasviriyle başlıyor. Yerli kabile şefimiz, dejenere batılıları lüzumsuz elbiseler giymekle itham ediyor. Et ve kemikten ibaret vücudun bir kısmı açık bırakılırken bir kısmının örtülmesi gerektiği fikrini anlamsız buluyor. Kitabın yayınlandığı yıllarda Almanya’da popülerleşen ve “Freikörperkulture” ismini alan nudist kültür akımın bu görüşlere etkisi açıkça görülüyor. Kaldı ki bugün en ilkel kabilelerde bile örtünme duygusunun olduğunu, tamamen çıplak yaşayan hiçbir doğal insan topluluğunun bulunmadığını biliyoruz. Ne acı ki bu basbayağı, “ethnocentric” süsü verilmiş “eurocentric” bir bakış. Scheurmann kendi “avrupai” fikirlerini okuyucularına “masum yerli halkın” el değmemiş fikirleri diye yutturmaya çalışıyor.

İkinci kısımda Avrupalıların evleri ele alınıyor. Tuavii, Avrupalıların evlerini, kapılarını, mobilyalarını “epeyce çocukça” tasvirlerle anlatıyor. Halbuki ne kadar ilkel olurlarsa olsunlar, yerlilerin -mesela- “kapı” konseptini bilmemeleri, onu “barınağa girmek için büyük bir güçle itmek gereken ağır tahta kanat” diye tanımlamaları beklenemez (s.27). O yıllarda yaygın olmasa da Samoa adalarında telefonun bile kullanıldığı biliniyor. Telefon görmüş bir insanın, bir kapı zilini süslü bir kadın memesine benzeterek tasvir etmesi son derece anlamsız (s.28). Bunun ötesinde Tuavii’nin tarif ettiği türden, mutfağı, oturma odaları, yemek salonları, banyoları ayrı olan evler, o dönemde çok az insanın oturabildiği zengin evleri. Mesela oğullarını o devirde Samoa adalarına gezmeye gönderebilecek kadar zengin Avrupalılar’ın oturabileceği türden evler bunlar! Avrupa’ya seyahat eden bir yerlinin görebileceği türden evler değil!

Üçüncü kısımda Tuavii, Papalagi’nin tanrısı olmuş dediği parayı ele alıyor. Aslında Scheurmann, Hıristiyan ahlakı perspektifinden bir kapitalizm ve özel mülkiyet eleştirisi yapıyor da denilebilir.

Sonraki kısımlarda bu sefer Avrupalı adamın zaman, diyet ve meslek takıntıları ele alınıyor. Scheurmann kendi toplumuna yöneltmek istediği tüm eleştirileri kurgusal kabile şefine söyletiyor.

İktisadi, siyasi yahut kültürel buhran zamanlarında yazıya başarken bahsettiğim eksenlerde yapılan tartışmalar hız kazanıyor. Bir taraf işlerin kötüye gitmesinin sebebini fıtrattan, şanlı atalarımızın mirasından, özünde iyi olan tabiatımızdan uzaklaşmamıza bağlarken diğer taraf eskinin tortularından tam olarak kurtulamamıza, yeterince gelişemememize, reform gerçekleştirmede eksik kalışımıza bağlıyor.

Göğü delen adam, yani Papalagi bir Avrupa’lı fantezisi. Alman müellifinin kafası birçok çağdaşı gibi oldukça karışık.

Bir yandan tabiata müdahalelerle hayatın akışını değiştiren teknolojik ilerlemeler, diğer yanda o ilerlemeler hatırına tahrip edilen tabiat.

Bir yanda fıtraten iyi iken dejenere edilen nesiller.

Öte yanda potansiyel kötülükleri eğitimle, yakın takip ve gözetimle, cezalandırma araçları gibi unsurlarla kontrol altına alınan insanlar.

Hangi tarafta yer almalı?

Bu soru, sanıyorum cevabı hiç de belirgin ve kolay olmasa da insanlık var oldukça tartışılmaya devam edecek bir soru.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Gözü Kara Karagözlülerin Devrine Doğru

Gözü Kara Karagözlülerin Devrine Doğru

karagoz-ve-hacivatHacivat: ” Ak akçe kara gün içindir. ”
Karagöz: ” Akçe yok ki kara güne saklasam. ”
Hacivat: ” Bir elin nesi var, iki elin sesi var. ”
Karagöz: ” Kurnada oturanın elinde hamam tası var. ”
Hacivat: ” Söz gümüşse sükût altındır. ”
Karagöz: ” Söz altınsa sükût tenekedir. ”
Hacivat: ” Olur mu Karagözüm, sükût yani susmak altındır. ”
Karagöz: ” İyi, o zaman susalım, konuşmayalım. Buradaki kalabalık hemen dağılır. İnsanlar, işini bırakıp bizi dinlemeye geliyorsa sözüm altın değerinde olduğu içindir. ”

Karagöz kalabalığa dönerek:
“Beni haklı görenler alkışlasın.” diye bağırır.
Bir alkış fırtınası kopar.

Gölge oyunu, bir geçmiş zaman eğlencesi.

Karagöz ve Hacivat, hayal perdesinde arz-ı endam edip didişen iki eski dost. Gelin bu iki dostun karakterlerini şöyle bir hatırlayalım:

Karagöz, eğitimsizdir, cahildir, kaba sabadır, kafası ince işlere, planlara çalışmaz, hile yapar ama hilesi çabuk açığa çıkar, kolay aldatılır. Meraklıdır ama merakı hiçbir zaman derinleşip onu bir uzmanlığa taşımaz. Öte yandan içi dışı birdir. Olduğu gibi görünür, dobradır, patavatsızdır tepkilerini saklayamayıp çabucak açığa vuran bir halk adamıdır. Halkın sağduyusunu temsil eder. Güçlüdür, merttir, cesurdur ve biraz da zorbadır. Hacivat’i sürekli döver.

Hacivat, eğitimlidir, kültürlüdür, çelebidir. Oldukça kurnaz, biraz da içten pazarlıklı bir tiptir. Her konuda iyi kötü bilgi sahibidir. Herkese nabzına göre şerbet vermeyi bilir. Aklı başında ve güvenilir bir karakterdir. Lügat paralamayı sever. Bu yüzden Karagöz onun söylediklerini çoğu zaman anlamaz ya da anlamazlıktan gelir. Akılca güçlü olsa da bedenen zayıftır. Himayeye ihtiyaç duyar. O yüzden sürekli dayak yemesine rağmen Karagöz’ünün etrafında bulunmaktan kendini alamaz.

İnsan zihni acayip bir şey! Bir zamandır milli ve beynelmilel siyaset sahnesi ile gölge oyununun hayal perdesi arasında bazı paralellikler bulur oldum.

Sanki tüm dünyada Karagöz’lerin Hacivat’ları dövdüğü bir döneme girmiş gibiyiz.

Etraflıca düşünmeyi, planlamayı, strateji geliştirmeyi, hesabı, kitabı lüzumsuz bulup, “bize plan değil pilav lazım” diyerek ellerinin tersiyle kenara iten Karagözlerin altın çağı yaşanıyor.

Hacivatların senelerce ilmik ilmik dokudukları halılar misali kurumlar, ilkeler, temayüller iskambil kartlarından kuleler gibi birbiri ardına yıkılıyor.

Züccaciye dükkânına giren fil misali Karagözler, yıkıp perdeyi, viran eyliyorlar.

Geçmiş yılların akil yöneticileri olan Hacivatlar, biraz da “yar bana bir eğlence medet” diye beyhude geçirdikleri senelerin sonunda “işte sana eğlence, köşene çekil ve seyreyle” diyen Karagözlerin itmesiyle sahnenin dışında buluyorlar kendilerini.

Hacivatların küçük bir kısmı prensip sahibi olsa da, çoğu pragmatist!

İktidar dengesinin aleyhlerine bozulduğunu anladıkları andan itibaren Karagözlerin himayesi için temennaya başlayanların sayısı hiç de az değil.

Tutarlılığına inandıkları dünya görüşlerinden taviz vermeyen, omurga sahibi Hacivatlar ya köşelerine çekilip sessizliğe büründüler ya huzursuz mızmızlanmalarla bir fon gürültüsü yaratmakla meşguller.

“Plan lazım değilse en iyi pilavı yapmanız konusunda danışmanınız olalım efendim” diyen Hacivatlar ise yeni pozisyonlar kovalıyorlar.

Mesela Brexit’in mağlubu Cameron, bir Hacivat’tı.

Amerikan seçimlerinin galibi Trump tam bir Karagöz.

Rusya’nın mutlak hâkimi Putin de başka bir Karagöz.

Almanya’nın AfD partisinin lideri Frauke Petry, Fransız Milli Cephe Partisinin lideri Marine Le Pen, Avusturya’nın Özgürlük Partisinin lideri Norbert Hofer, Hollanda’nın Özgürlük Partisinin lideri Geert Wilders önümüzdeki yıllarda ipleri ellerine alacak gibi görünen Karagözler.

Ülkemizde ise hem siyasette, hem bürokraside, hem akademide yerlerini Karagözlere bırakıp köşelerine çekilmeye mecbur kalan Hacivatların sayısı o kadar çok ki saymakla bitmez!

Yazımızı, hünerin “gölgede solmadan açmak” olduğunu söyleyen bir Hacivat gazeliyle sonlandıralım:

Off hay hak
Gönül verdik perdeye dost, başlayan bir gazeldir
Hüner değilse de dünyaya gelmek ne güzeldir
Ölümlüymüş dünya, neler gelmiş neler geçmiş
Hüner, geçmişi gününde görüp güldürmededir

Gülen pek az, ağlayan ne çok, Tanrıyı saymazsak
Hüner, oynayan kim, oynatan kim, bilmededir
Tanrı gölgesini eksik eylemesin duamız
Hüner, gölgede solmadan açmayı bilmededir.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Muhammed: Allah’ın Elçisi Filmi Üzerine

Mecid Mecidi’nin “Muhammed: Allah’ın Elçisi” ismini verdiği filmini seyrettim. Günlerdir bu film hakkında yazılıp çizilenleri, film etrafında dönen tartışmaları yakından takip eden birisi olarak zihnimde ister istemez bazı peşin hükümler oluşmuştu. Filmi seyrettikten sonra yazılıp çizilenlerin çoğunun ciddiye alınacak şeyler olmadığını hayretle gördüm. O yüzden bu filmle ilgili en öncelikli tavsiyem şudur: Kimin ne dediğine sakın aldırmayın ve gidip filmi kendi gözlerinizle görün. Zira tabiri caizse “ağzı olanın konuştuğu” sığ entelektüel zeminimizde yapılan yorumlar isabetli olmaktan çok uzak.

Peygamberimizi anlatan, tarihi ve dini muhtevalı bir filmle ilgili dişe dokunur yorumlar yapabilmek için çok farklı disiplinlerde az da olsa bilgi sahibi olmak gerekiyor. İlahiyatçı olmak bile tek başına yeterli değil. Çünkü “siyer”, “hadis”, “kelam” yahut “fıkıh” gibi ilahiyatta gayet özel alanlara dokunan bir mevzu bu. Öte yandan bir “sinema” eleştirisi yapacaksanız, en azından “Çağrı”, “Ömer Muhtar” ve “Minyeli Abdullah” filmlerinden başka filmler seyretmiş olmanız beklenir.

Bir sinema filmini değerlendirirken senaryo, alt metinler, göndermeler, sembollerin kullanımı, oyunculuk, kostüm tasarımı, müzikler, özel efektler, ışık ve kamera kullanımı, görsel zaman ve mekan kurgusu vs. gibi çok sayıda noktaya dikkat etmek lazım. Bu açılardan ele alındığında Mecid Mecidi’nin filmini oldukça başarılı bulduğumu söylemeliyim. Sadece bazı devamlılık problemlerinin olduğunu ve filmin süresinin gereğinden uzun tutulduğunu düşünüyorum.

Çağrı’nın yönetmeni Mustafa Akad, hikâyesinin merkezine Anthony Queen’in canlandırdığı peygamberimizin amcası Hz. Hamza’yı yerleştirmişti. Mecid Mecidi hikâyesini peygamberimizin diğer bir amcası olan Ebu Talip üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Ebu Talip aynı zamanda Hz. Ali’nin de babası ve tarihsel açıdan bir tartışmanın odak noktasında bulunuyor. Şii alimleri Ebu Talip’in müslüman olduğuna inanırken sünni alimleri peygamber efendimizi çok himaye etmiş olmasına rağmen onun iman etmeden öldüğü görüşüne daha yakın duruyorlar.

Ebu Talip’in imanı ile ilgili tarihsel tartışmanın itikadi olmaktan çok siyasi bir tartışma olduğu aşikâr. Bu tartışmanın günümüze dönük yansımalarıyla çok da mühim bir tartışma olduğunu söylemek zor. Ebu Talip iman etmiş olsa ne olur, etmemiş olsa ne olur? Doğrusu Ebu Talip’in imanlı bir insan olarak resmedilmesinden şahsen hiçbir rahatsızlık duymadım. Zaten filmin “şii” bir yönetmen tarafından çekilmesinden dolayı rahatsızlık duyanların filmde yakalayabilecekleri yegâne “şii perspektifi” de budur sanıyorum. Bunun dışında geleneksel sünni perspektifi ile çelişen bir şeyler görünmüyor.

Film, ihtiyar Ebu Talip’in peygamberimizin bir tepede bulunan, pencerelerinden nurlar taşan evine doğru yürüyüşü ile başlıyor. Filmin hikayesini de Ebu Talip anlatıyor. Bu seçim akıllıca bir seçim. Çünkü Ebu Talip, peygamberimizin doğuş hikayesini ve ondan da önce vuku bulan filmin önemli kısımlarından biri olan fil hadisesini hatırlayıp anlatabilecek bir karakter. Film tam başladığı yerde, yine Ebu Talip’in bulunduğu bir sahneyle bitiyor. Buradan tüm hadiseyi Ebu Talip’in gözünden görüp, dilinden dinlediğimizi daha iyi anlıyoruz. Yani fillerin saldırısı da, peygamberimizin doğumu da, Taif seyahati de birer “flashback”.

Film hakkında birşeyler yazan herkes ashab-ı fil sahnesinin etkileyiciliğinden bahsediyor. Bu sahne, dozunda ve güzel kullanılmış bilgisayar grafikleri ile gerçekten etkileyici. Ancak bir sinemasever olarak Halime’nin devesinin kaçıp Mekke sokaklarını birbirine kattığı sahne beni daha çok etkiledi. Yönetmenin ustalığını gösteren bir sahneydi bu. Bir de Mekke’yi göstermek üzere kurulan film platosunu çok gerçekçi buldum. Sadece 3-4 metre yüksekliğinde olan Kabe ve duvarlarına asılan örtülerle beraber çöl rüzgarında salınan şiir yazılı levhaları çok estetikti.

Müslüman gruplar arasında bu filmle ilgili olarak en çok tartışılan mevzulardan birisi de peygamberin ellerinin, arkadan başının, saçlarının gösterilmesi. Açıkçası bana bu tartışmalar çok da anlamlı gelmiyor. İslam’daki resim ve heykel yasağının maksadı çok açık: cahillerin yeni insan-tanrılar edinmesine mani olmak! Peygamberimizin bir filmde bir oyuncu tarafından canlandırılıp kısmen de olsa görülmesi konusunda en çok sesi çıkanların, bir sürü aslı faslı olmayan mitolojik hikaye ile peygamberimizi neredeyse tanrılaştırıp Allah’la aynı ontolojik düzleme taşımaya kalkanlar olması ibretlik bir durum.

Peygamberimiz tıpkı bizim gibi beşerdi. Onu normal bir insan gibi değil de, göz kamaştırıcı bir ışık parçası gibi tasvir etmeyi garipsemeyen kimselerin peygamber algısında bir problem olduğunu düşünüyorum. Belki de onu bizim gibi bir beşer olarak görmek, onunla ilgili ürettikleri mistik hezeyanlarının önünü kestiği için gösteriyorlar bu ölçüsüz tepkiyi, bilemiyorum.

Mecidi’nin bu filminden bahsederken atlanmaması gereken en önemli hususlardan biri de “oyunculuk”. Filmin İranlı oyuncuları harika bir performans sergilemişler. Oyunculuğu sırıtan, anlatılan döneme ait değilmiş hissini veren hiçbir oyuncu göremedim. Özellikle Ebu Leheb karakterini oynayan oyuncunun performansı parmak ısırttıran cinsten.

Filmin müzikleri, Çağrı filminin akıllarımıza adeta kazınan o müthiş melodisi ayarında olmasa da başarılı sayılır. Batı müziğinde yücelik hissini vermek için sıkça başvurulan çocuk korosu sesleri kullanılmış. Tabi bu tür müziği daha çok yabancı filmlerin kilise sahnelerinden tanıyan ortalama Türk seyircisinde bu rahatsızlık yaratabiliyor. Filmin müziklerini genç yaşlarında müslüman olarak A.R. Rahman ismini alan Hintli A. S. Dileep Kumar yapmış. (Bu arada Slumdog Millionare filminin müziklerinden de tanıdığımız bu sanatçının adının başındaki A’nın Allah olduğunu hayretle öğrendiğimi ve garipsediğimi not düşmüş olayım.)

Gelelim yönetmenin peygamberimizi anlatmayı seçtiği dini perspektife…

Peygamberimiz ne zaman “peygamber” olmuştur? Ruhlar ilk yaratıldığında mı, doğar doğmaz mı yoksa Allah’ın elçisi olarak ilk vahyi alıp tebliğe başladığında mı? Bu filmle ilgili temel tartışmaların odağında bu soru var sanıyorum. Bize intikal eden rivayetlerde peygamberimizin vahiy almaya başladığı 40 yaşından önceki hayatıyla ilgili kısıtlı bilgiler var. Bu rivayetler içinde bize diğer peygamberlerinkileri hatırlatan olağanüstü haller de yok değil. Peygamberimizin doğduğu gece, benzerine rastlanmamış parlaklıkta bir yıldızın görülmesi, Kabe’de putların devrilmesi, Mecusilerin bin seneden beri aralıksız yanmakta olan ateşlerinin sönüvermesi, daha sonra büyüdüğünde ziyaret ettiği yerlerin bereketlenmesi, içinde bulunduğu kervanı bir bulutun gölgelemesi gibi hadislerin yaşandığı anlatılır.  Mecidi, bunların hiçbirini atlamadan, hatta benim daha önce hiç işitmediğim, ölüm döşeğindeki sütannesi Halime’yi bir dokunuşuyla iyileştirmek gibi “ekstra” mucizeleri de ekleyerek filme yansıtmış. Hatta film için bir “mucizeler geçidi” demek bile mümkün. Ancak naçizane kanaatimce bu “anlatı” İsra suresinin 59. ayetiyle çelişiyor:

“Bizi, mucizeleri göndermekten, ancak, öncekilerin onları yalanlamış olması alıkoydu.”

İçinde yetiştiğimiz sosyo-kültürel zemin bize aksini öğretmiş olsa da Allah, bu ayet-i kerime ile peygamberimize bir mucize vermediğini açıkça bildiriyor.

Kaldı ki filmin anlattığı dönemde henüz vahiy almadığı için Hz. Muhammed henüz peygamber bile değil!

Ama Allah’tan başka tanrılarını terketmekte zorlanan, ne kadar basit olsa da “tevhid” mesajını almamak için direnen insanlar, özellikle de İslam’la sonradan tanışan İranlılar, Türkler ve Hint alt kıtası halkları, soyut bir tek tanrıya inanma zorluğuyla başetmek yerine olağanüstü halleri olan bir peygamberin hikâyelerini işitmeyi tercih ediyorlar.

Peygamberimizin insanüstü, fizikötesi, süper güçlere sahip bir “yarı tanrı” gibi algılanmaması için Allah’ın açıkça ayetler göndererek söylemesini emrettiği cümleyi de bu bağlamda hatırlamakta fayda var.

“De ki: ‘Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana sizin ilahınızın bir ilah olduğu vahyolunuyor. Şu halde O’na yönelin, ve O’ndan bağışlanma dileyin. Ortak koşanların vay hallerine!” (Fussilet, 6)

De ki: “Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın. (Kehf, 110)

Filmi seyrederken zihnimden, “bu filmi biz Türkler çeksek aynen böyle çekerdik” cümlesi geçti durdu. Eğer yönetmen koltuğunda, “Bu filmi asla seyretmeyin! Dinden çıkarsınız!” naralarıyla kendilerini ortaya atan sözüm ona “ehl-i sünnet müdafiileri” olsaydı onlar da aynen böyle çekerlerdi. Arap bir yönetmenin elinden çıkan “Çağrı” filmindeki mitolojiden mümkün olduğunca arındırılmış anlatım Mecidi’nin anlatımıyla bir tezat teşkil ediyor.

Hulasa, hollywood standartlarında çekilmiş bu filmi seyrettiğimde, bahsettiğim maluliyetleri bir kenara koyarak, “iyi ki Müslümanlar olarak bizim de bu ayarda film çekebilen bir yönetmenimiz ve sanatçılarımız var” diye sevindiğimi itiraf etmem lazım. Film genelde dünyadaki müslümanların ilgisini çekecek, ama özellikle ortalama Türk, İran ve Hint müslümanlarına hitap edecektir. Bu film, hem teknik tarafıyla, hem senaryosuyla, hem de yarattığı tartışmalarla çıtamızı yükselten, ufkumuzu genişleten bir film olacak gibi görünüyor.


(*) Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası web sitesinde yayınlanmıştır.

Metastaz

Metastaz

Sayın Cumhurbaşkanımız Amerika seyahati dönüşü uçaktaki gazetecilere şu beyanatı verdi:

Biliyorsunuz, FETÖ konusunda kanser hücresi benzetmesini yaptım. Metastaz yapmış durumda. Kanserli hücreler tümüyle ortadan kaldırılmadan, bu işin bittiğini söylersek kendimizi aldatırız. FETÖ ile iltisaklı memurları görevden alma işlemi bu mücadele çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Kanserli hücrelere rastlandığı müddetçe de devam edecek.

Teşbihte hata olmaz derler. Bu teşbihte ne yazık ki hata varmış gibi görünüyor.

Kanserin dört evresi var.

Birinci evre: Hastalığın henüz bölgesel olduğu ve herhangi başka bir bölgeye doğru ilerlemesinin, yaklaşmasının söz konusu olmadığı evredir. Hastalık bu evrede teşhis edildiğinde,ameliyatla iyileşme şansı çok yüksektir.

İkinci evre: Hastalığın lenf düğümlerine doğru ilerleyerek yaklaştığı evredir. Bu aşamada hastalığın ameliyatla iyileşme şansı devam etmektedir.

Üçüncü evre: Tümörlü hücrelerin, lenf düğümleri ve etrafında görülmeye başladığı, çevredeki doku veya organlara sıçramaya başladığı evredir.

Dördüncü evre: Tümörlü hücrelerin, çevre doku ve organlara yayıldığı evredir. İşte buna “metastaz” denir. Kanser evreleri arasında en ileri boyuttaki evredir ve iyileşme şansı çok çok düşüktür. Bu evreden sonra hasta mümkün olduğunca uzun süre hayatta tutulmaya çalışılır.

Cumhurbaşkanımızın dediği gibi FETÖ bir tür kanserse bu kanserin hasta ettiği vücut, Türkiyemiz olmalıdır.

Teşbihe göre bu kanser dördüncü evresindeyse, yani metastaz yapmışsa, ülkemizin yaşama ümidi kalmamış demektir.

Alınan tüm tedbirler, bu evrede hastalığı tedavi etmeye yönelik olarak değil “hastayı” birazcık daha hayatta tutmaya yönelik alınıyor demektir.

***

Metastazlı teşbihte hata olsa da hastalık-tedavi metaforunun çağrışımları işimize yarayabilir.

Cemaat 17-25 Aralık sürecinin akabinde çok stratejik bir hata yaptı.

Başta Gülen olmak üzere cemaatin kurmayları zannettiler ki cemaat tabanı ile AK Parti seçmenleri/taraftarları bir anda kolaylıkla ve kesin olarak ayrışabilir. Hükumete ve Cumhurbaşkanına karşı hırsızlık, yolsuzluk iddialarını -kendilerince- inkâr edilemez delillerle ispat ettikleri anda, başta “şakirtler” olmak üzere tüm muhafazakâr kesim onlarla saf tutacak zannına kapıldılar.

Öyle olmadı.

Çünkü hem sıkı cemaatçilerin hem cemaat sempatizanlarının kahir ekseriyeti aynı zaman AK Parti seçmeniydi.

Attıkları her yumruk, vurdukları her darbe aslında kendi bünyelerinde tahribata yol açtı. Çünkü hükûmete, hükûmet taraftarlarına vuruyoruz derken bir yandan da kendi cemaatlerinin mensubu olanlara vurmuş oluyorlardı.

Şimdi maalesef, hemen hemen aynı hatayı hükûmet yapıyor.

Hükumet zannediyor ki kanlı bir darbe yapmaya kalkıp elinde dumanı tüten silahla suç üstü yakalanan cemaatin mensupları başta olmak üzere tüm muhafazakâr kesimler artık “hakikati” tüm çıplaklığıyla görecek ve safını seçecek!

Muhafazakâr taban bir anda terör örgütü olduğu kesinleşen cemaat ile ilgili bütün uygulamalara sonsuz bir destek verecek, bu korkunç darbe girişimi sonrası “olağanüstü dönemlerde olur böyle şeyler” yahut “bu çapta bir operasyonda ufak tefek hatalar mazur görülebilir” gibi argümanları benimseyecek diye düşünülüyor.

Ama yaşadıklarımız bu varsayımın doğru olmadığını gösteriyor.

Bu sefer hükumetin, cemaate vuruyorum diye attığı her yumruk doğrudan kendisine geliyor.

Çünkü muhafazakâr denilen çevrelerde, kendisi değilse bile en azından eşi, dostu, akrabası cemaatle “iltisaklı” olamayan neredeyse kimse yok!

Buna bugünkü uygulamaların en ateşli müdafii görünenler de dâhil.

Yazar çizer takımının yahut siyasetçilerin cemaate daha dün düzdüğü neşideler toplumsal hafızada (ve internette) öylece duruyor.

Son kırk sene içinde cemaatin bir şekilde “dokunmadığı” organ bulmak neredeyse imkânsız.

Radyoterapi, kemoterapi kanser hücrelerinin yanısıra sağlıklı hücreleri de öldürür, bağışıklık sistemini çökertir.

Kendi vücudumuzu, kendi hücrelerimizi yakarak yok ederek bu hastalıktan kurtaramayız.

O zaman bu “teşbihin” yanlışını düzeltelim.

Cemaate kanser değil de bakteriyel enfeksiyon diyelim.

Bakteriyel enfeksiyonla mücadele radyoterapi ile kemoterapi ile yapılmaz.

Bağışıklık sistemi güçlendirilerek yapılır.

Antibiyotiklerle yapılır.

Uzun vadeli, kararlı tedavi programlarıyla, ciddi rehabilitasyon süreçleriyle yapılır.

Doğru tedavi ancak doğru teşhis ile mümkün olabilir.

Bir Acayip İnsan Hikâyesi

Eric Hoffer
Ne garip insanlar, ne garip hayatlar var! Bir romanda karşımıza çıksa, “hiç gerçekçi değil” diye burun kıvıracağımız fantastik hikâyeler fiilen yaşanabiliyor.

İşte böyle “fantastik” bir hayat hikayesinden bahsetmek istiyorum.

Eric, Almanya’dan Amerika’ya göç eden bir Yahudi çiftin çocuğu olarak 1898’de New York’ta dünyaya gelir. Babası Knut, ailesini zar zor geçindiren fakir bir marangozdur.

Küçük Eric akıllıdır. Daha beş yaşındayken hem anadili olan Almanca’yı hem yeni vatanının dili olan İngilizce’yi okuyup yazmaya başlar.

Eric’i, Kemalettin Tuğcu romanı tadında bir hayat beklemektedir.

Henüz beş yaşındayken annesi Elsa kucağında Eric’i taşırken merdivenlerden yuvarlanıp düşer ve hayatını kaybeder.

Annesini kaybettikten iki sene sonra bir kaza geçiren Eric hem hafızasını hem gözlerini kaybeder.

Aklı erdiğinde fakir, gözleri görmeyen bir öksüzdür.

Babasının ona bakabilecek durumu yoktur.

Bakımını yine Almanya’dan göç etmiş bir akrabaları olan Martha üstlenir.

Eric on beş yaşına geldiğinde mucizevî bir şekilde, yeniden görmeye başlar. İçinde bulunduğu şartlardan dolayı hiçbir okula gitme imkânı bulamamıştır. Gözleri yeniden görmez olabilir telaşıyla kitaplara sarılır. Bulabildiği bütün kitapları okur. Fakir babasının sağlayabildiği sınırlı imkânlar çerçevesinde edinebildiği bütün dünya klasiklerini yalayıp yutar.

1920’de ölen babası Knut’un cenazesini, marangozlar sendikası kaldırır. Eric’e de sigorta parası olarak 300 dolar verirler.

Artık Eric’i New York’a bağlayan bir bağ kalmamıştır. Fakir ve evsizlerin mekanı olduğunu işittiği, Kaliforniya eyaletindeki Los Angeles şehrinin Skid Row isimli mahallesine gitmek üzere bir otobüse atlar. Vardığında merkez kütüphanesine yakın bir yerde ucuz bir oda bulur üç aylık kirasını peşin öder ve kendini kitap okumaya verir. Tabi ki parası çabucak biter ve açlıkla yüz yüze kalınca ilk önce işportada meyve satarak, sonra bir demir boru ambarında çalışarak, nihayet tarlalarda ırgatlık yaparak para kazanmaya başlar.

Hayat şartları ağırdır. Büyük buhran yılları yaşanmaktadır. İş yoktur. Bir ara işsizler kampında diğer işsizlerle beraber yaşamaya mecbur kalır.

Mutsuzdur. 1931 yılında oksalik asit içerek intihar etmeye karar verir ama bunu gerçekleştirmeye bir türlü cesaret edemez.

Bir ara Kalifornia madenlerinde iş bulur. Görev yeri dağlardır ve çok kar yağdığı zaman iş durmaktadır. Bunun bir kitap okuma fırsatı olduğunu anlayan Eric derhal bir kütüphane kartı edinir. Kütüphanede aldığı kitaplardan Montaigne’in Denemeler isimli kitabı çok ilgisini çeker. Bu kitabı defalarca okuyup adeta hatmeder.

40 yaşındayken ikinci dünya savaşında savaşmak üzere askere yazılmak ister ama fıtık hastası olduğu için reddedilir. 1943 yılında San Fransisco limanlarında hamal olarak çalışmaya başlar. Burada 20 seneyi aşkın bir müddet boyunca hamallık yapacaktır. Artık yerleşik bir hayat kurabildiğinden dolayı bir yandan da yazılar yazmaya başlar.

erichoffer2Yazdıkları zaman içinde yavaş yavaş bir kitaba dönüşür. 1948’de kitabının önsöz ve fihristini New York’taki bir yayınevine gönderir. Yayınevi ilgi gösterir. Bu eğitimsiz, gariban, fakir hamalın yazdığı kitap 1951’de yayınlandıktan sonra dünya çapında best seller olur, milyonlarca nüshası satılır, ondan fazla yabancı dile çevrilir.

kesin-inanclilar-eric-hofferEric kitabının adını “The True Believer” koymuştur. Bu kitap Türkçemize “Kesin İnançlılar” ismiyle 1978 yılında çevrilir.

Bir anda meşhur bir yazara dönüşmüş olsa da Eric, 1943 yılından 1967 yılına kadar rıhtım hamallığına devam eder. Hamal arkadaşlarından gizli tutulmak şartıyla 1964 yılında Kaliforniya’da bulunan Berkeley Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesinde haftada iki gün danışman olarak çalışmaya başlar. Fakat bu gizliliği sürdürmek artık kolay değildir. 1967 yılı Eylül ayında Amerika’nın en büyük televizyon yayın kuruluşu olan CBS’de bir programa konuk olan gizemli münzevi Eric’in hayatı ifşa olur ve Eric artık ömrünün sonuna kadar devam ettirmek istediği hamallık mesleğine veda etmek mecburiyetinde kalır.

Artık çok meşhurdur. Amerika’nın her yanından binlerce mektup almaktadır. Üniversiteler konuşma yapması için randevu almak üzere birbirleriyle yarışmaktadır. Fakat Eric bu ilgiye rağmen her zamanki hayatını sürdürmeye çalışır. Sadece arada sırada konferanslar verir ve yılda bir defa televizyona çıkmayı kabul eder.

Eric ilk kitabından sonra 10 kitap daha yazar.

1983 yılında Amerika Başkanı Ronald Reagan, Eric’i Amerika’nın en önemli ve de en yüksek sivil nişanı olarak bilinen “Presidential Medal of Freedom” nişanıyla onurlandırır.

Eric bu önemli ödülü aldığı sene, 85 yaşında hayata gözlerini yumar.

İşte böyle çok acayip bir hikaye Eric Hoffer’in hikâyesi.

Bilmiyorum hangisi üzerinde daha çok durmak lazım:

Parlak zekânın akla gelebilecek en olumsuz şartlarda bile kendini belli etmesinin mi?

Yoğun, sistemli, şuurlu okumaların, akıllı bir insanı yükseltebileceği kavrayış seviyelerinin mi?

İlkokul yüzü bile görmemiş bir hamalı, dünyanın en önemli üniversitelerinden birinde hoca yapabilen Amerikan pragmatizminin mi?

İnsanın formal eğitim sisteminin kıyısına bile uğramadan, kendi kendisini eğiterek hayatı kavrama noktasında hangi ufuklara varabileceğini gösteren bu adamın hayatından çıkarılabilecek derslerin mi?


Bu makale ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Bilim Kurgu

Bilim Kurgu

Bilim kurgu, insan hayalgücünün en güzel meyvelerinden biri.

Yaşanan gerçekliğin değişmez fiziki kısıtlarına bile aldırmadan özgür bırakılmış zihinlerin fantezileri… Belki de ilerlemenin bel kemiği…

jules_verneJules Verne” meraklı çocuk zihinlerimizi bilim kurgu heyecanı ile tanıştıran isimlerden en meşhuru. Onun bilim kurgu fantezileri neredeyse bir asrı aşkın bir zamandır milyonlarca meraklı genç dimağı eğlendirip heyecanlandırıyor.

Öte taraftan bilim kurgu meraklılarını alttan alta asıl heyecanlandıran ihtimal de gerçekleşiyor: Verne’nin hayal ettiği şeylerin neredeyse tamamı, hayranlarının gözleri önünde gerçeğe dönüşüyor.

Teknolojinin, bilimsel ilerlemenin bize armağan ettiği topraklar öncelikle fantezilerde keşfediliyor.

H.G. Wells, Isaac Asimov, Arthur C. Clarke, Frank Herbert, Ray Bradbury, Stanislaw Lem, Philip K. Dick gibi isimler bugün hayatımıza giren bir çok teknolojiyi ilk düşünenler olmanın ötesinde yeni teknolojilerin doğuracağı ahlaki, siyasi, iktisadi problemleri de ilk ele alanlar oldular.

isaac-asimovBilim kurgunun zihinlere açtığı geniş hareket sahasını, teknolojik fanteziler kurmaktan ziyade insanlığın kadim meseleleri olan iktidar, din, ahlak gibi meseleleri tartışmak için kullanan Yevgeni Zamyatin, George Orwell, Aldous Huxley, Kurt Vonnegut, Ursula K. Le Guin gibi yazarlar insanoğlunun müktesebatına kıymeti ölçülemez katkılarda bulundular.

İnsanın aklına hemen “ya bizde?” sorusu geliyor.

Bizim dünya çapında tanınan bilinen bilim kurgu yazarlarımız yok maalesef.

Aşkın Güngör, Bülent Özden, Dost Körpe, Fatih Emre Öztürk, Halil Kocagöz, Kazım Cende, Mehmet Açar, Murat Yılmaz, Mustafa Resul Yalçınkaya, Nurcihan Doğuç, Sadık Yemni, Selim Erdoğan, Sercan Leylek, Süleyman Akdoğan, Ufuk Ata Bora, Yiğit Kulabaş, Kadir Özden, Zühtü Bayar gibi isimlere internette yayınlanan Türk bilim kurgu yazarları listelerinde rastlamak mümkün ama sanırım bunlar arasında en tanınları “Şairin Romanı” isimli eseriyle Murathan Mungan ve “Schrödinger’in Kedisi” serisiyle Alev Alatlı.

schrodingerinkedisiAlev Alatlı’nın romanının hemen arka kapağında bilim-kurgu olmadığını iddia etmesi enteresan! Hem de hikayesi 1950-2025 yılları arasında geçmesine ve sık sık yeni fiziğe, kaos teorisine, saçaklı mantığa atıfta bulunmasına rağmen!

Bunun elbette bir sebebi var.

Ülkemizde bilim kurgu türünde denemelerin kahir ekseriyeti, -ne yazık ki- eninde sonunda ezik bir hissiyatın ürettiği ucuz bir mizaha evrilmeden üretilemiyor.

Hasan’ın gelecekte bir uzay gemisinde yolculuk yapması, Hatice’nin bilinmeyen bir gezegende uzaylı bir türle karşılaşması, Cemal’in genetik değişme uğrayıp bir takım üstün güçlere kavuşması ya da Mustafa’nın zamanda yolculuk yapması bir fantezi olarak bile olsa bize son derece gülünç geliyor.

Bilimsel açıdan geri kalmışlığı, teknolojik fakirliği içselleştirmiş, bu topraklardan çıkacak zekaların geleceği şekillendirebileceğine dair inancını kaybetmiş, hatta bu toprakların insanına karşı garip bir hınçla dolmuş ezik, sömürge yarı-aydını kafasının ifrazatıyla beslenen nesiller bu ortamı üretiyor.

Bilim kurgu türünde hikâye ya da roman yazmak bu yüzden herşeyden önce çok iyi bir donanım ve müthiş bir özgüven gerektiriyor.

Bu işe soyunanların işin hem “bilim” tarafına” hem “kurgu” tarafına hakim olmaları icap ediyor.

Tabi bir de yukarıda bahsettiğim eziklik hissinden kendilerini kurtarabilmeleri de şart.

Daha küçük yaşlarda bilim kurgu hikayeler yazmaya niyet eden bir genç, hüsranla neticelenen macerasını ekşisözlük’te şöyle anlatmış:

Asıl çarpıcı olan hadise, herhalde, (yazdığım hikayelerde) “Recep radyasyon tehlikesinden korunmak için, Hamdi’nin uzun araştırmalar sonucu icat ettiği kriptonik ultraviyole radyasyon kalkanını kullanacaktı” gibi cümlelerin, öznelerinin nereden bakarsan bak lakayt olan duruşlarından dolayı bana pek inandırıcı gelmemesinden olacak, karakterlerin hepsinin isminin ingilizce olmasıydı. Zira o yaşıma kadar, benim bildiğim hiçbir Recep radyasyondan korunmadığı gibi, aşağı yukarı hiçbir Hamdi de ultraviyole kelimesini doğru düzgün telaffuz dahi edemiyordu. Zorunlu olarak Recepler oldu Jack, Hamdiler oldu Jim. Tabi, bir Türk evladı olarak, Jack şöyle yaptı, Jim bunu yaptı minvalinde hikaye yazmak, bana dahi bir süre sonra garip gelmeye başladığı için bilimkurgu maceramı bitirmek zorunda kalmıştım. Sanırım bilimkurgu olayındaki kişisel başarısızlığım ile ulusal başarısızlığımız paralel sebepler yüzünden olmaktadır.”

Peki, bilim kurgu yazabilmek için illa yüksek teknoloji üreten bir milletin ferdi olmak mı lazım?

stanislaw_lem
Stanislaw Lem

Hayır! Mesela dünyada saygıyla karşılanan ciddi bir Sırp bilim kurgu geleneği var. Meşhur Stanislav Lem Polonyalı. Yazarları dünya çapında bir popülarite yakalayamamış olsa da Romanya’nın bilim kurgu sahasında varlığı söz konusu. Tarkovsky’nin meşhur bilim kurgu filmi Stalker’ı çektiği Estonya‘da “Stalker” ismiyle bilim kurgu edebiyat ödülleri veriliyor. Bilim kurgu yazarlarıyla, yönetmenleriyle, dergileriyle, ödülleriyle Hırvatistan da bilim kurgu üretilen ülkelerin arasında bulunuyor. Ya Şili‘ye ne demeli? Yazdığı bilim kurgu roman “Los Altisimos” 10 dile tercüme edilen Hugo Correa’nın başını çektiği Şilili bilim kurgu yazarları ülkelerini bilim kurgu üretebilen ülkeler listesine taşıyor.

Bunlar Amerika, İngiltere, Fransa, Japonya gibi gelişmiş ülkeler değil, hatta nispeten fakir sayılabilecek ülkeler ama hepsi “batılı” ve “judeo-hıristiyan” medeniyet dünyasından diyebilirsiniz. Ancak İslam dünyasında da bilim kurgu üretimi var ve hatta bu üretimin tarihi, sayılan ülkelerdeki bilim kurgu tarihinden çok daha eskilere uzanıyor.

arabiannightsEn eski nüshaları dokuzuncu asırda tespit edilmiş olan “Binbir Gece Masalları” gayet açık bilim kurgu motiflerle bezeli mesela. Bulukya’nın maceraları isimli bölümde, ölümsüzlük otu peşinde büyük bir yolculuğa çıkan kahramanın cinlerle, deniz kızlarıyla, konuşan ağaç ve yılanlarla karşılaştığı fantastik bir hikaye anlatılır. Uçan halı, aya seyahat, deniz altında yaşayan insanlar, insansı robotlar, bir senelik mesafeyi bir günde alan, uzaya hatta güneşe bile uçarak gidebilen mekanik bir at gibi unsurlara da aynı eserde rastlanır.

İbn-i Tufeyl‘in 12. asırda yazdığı Hay Bin Yakzan, Daniel Defoe‘un ‘Robinson Crusoe‘ isimli eserine, Rousseau‘un ‘Emile‘ isimli eserine ve Rudyard Kipling‘in ‘Orman Kitabı‘ eserine ilham verir.

begum-rokeya-bust-2011
Begüm Rukiye Şekavet Hüseyin

Geçtiğimiz asırda Bengal merkezli bir bilim kurgu üretim faaliyeti olması sanırım pek çok kişiyi şaşırtacaktır. Müslüman kadın yazar Begüm Rukiye Şekavet Hüseyin’in 1905 senesinde yazdığı “Sultana’nın Rüyası” isimli bilim kurgu hikayede Müslüman toplumdaki kadın ve erkek rolleri tersine çevrilmiştir. Kadınların fiziksel güç noktasında zayıflıklarını, o zamanda hayal etmesi bile zor teknolojiler yardımıyla telafi ettikleri görülür.

Konumuzu toparlayalım.

Zihnimize üşüşen sorular şunlar:

Batıda doğuda, Hristiyanlarda Müslümanlarda, zenginlerde fakirlerde örneklerini verdiğimiz bilim kurgu eserler neden bizim canım ülkemizde üretilemiyor?

Bu düşünce ufku darlığının, belli kalıpların/klişelerin dışında düşünemememizin sebebi nedir?

Bize ne oldu da hayal gücümüzü bu daracık ve karanlık odalara hapsettik?

Küçük çocuklar misali kum havuzunda oynamaktan ne zaman ve nasıl kurtulacağız?

Mevzu derin.

Cevaptan çok soru var belki.

Sorulara cevap verebilmek için hayal-gücüne alan açmak lazım.

Belki bir bilim kurgu hikaye, bir uçuk fantezi gerçek olur kim bilir!

Fakültedeki biyokimya laboratuvarında zekayı geliştirecek bir ilaç üzerinde çalışırken, beklenmedik bir reaksiyon sonucu çıkan lacivert dumanlara maruz kalarak kendinden geçen bilim adamımız kendine geldiğinde tesadüfen hayal-gücünü serbest bırakan bir ilaç keşfettiğini anlar belki! İlacını bir gece gizlice İstanbul’un şebeke suyuna karıştıran çılgın bilim adamı, Türkiye’de bir hayal-gücü devriminin yolunu açıvermiş olabilir!

Kim bilir…


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Mutluluk

Mutluluk

İnsan psikolojisi, bilimdeki tüm gelişmelere rağmen, bizim için hâlâ kocaman bir muamma. Bütün hayat kalitemizi etkileyen ruh halimiz neye göre şekilleniyor? Neden bazılarımız kolayca mutlu olabiliyor da, bazılarımız neredeyse sürekli depresif hissediyor gibi sorulara bir türlü tatmin edici bir cevap bulamıyoruz. Ruh halimize tesir eden bir takım biyolojik, kimyasal, hormonal boyutlar keşfettik ama bu keşifler -cevaplar sağlamaktan ziyade- yeni sorular üretti:

Hislerimizi kontrol eden hormonlar neye göre salgılanıyor?

Bağırsaklarımızdaki bakterilerin kendimizi huzurlu yahu heyecanlı hissetmemizle ne alakası var?

İnsan psikolojisi, kısmen de olsa genetik olarak belirleniyor olabilir mi?

Neden bazı günler yataktan dünyanın en meyus insanı olarak kalkarken bazı günlere neşeli kelebekler gibi uyanıyoruz?

Dış etkenlerin, yaşadığımız hayatın, tecrübelerimizin, sahip olduklarımızın ve olamadıklarımızın psikolojimiz üzerine etkileri ne kadar?

Kendi gözlemlerimizle de görebileceğimiz üzere oldukça yoksul ama mutlu hayatlar yaşayanlar olduğu gibi adeta depresyon ilaçlarıyla beslenmeye mecbur kalan zenginler var.

Kapitalizm, bilinç altlarımıza, mutlu olmak için elde ettiklerimizde daha fazlasına sahip olmamız gerektiğini işleyip dursa da son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar bunun pek de doğru olmadığını ortaya koyuyor.

Barbara Lee FredricksonNorth Carolina at Chapel Hill üniversitesinin psikoloji sahasında meşhur profesörü Barbara Lee Fredrickson, 2013 yılında mutlulukla genler arasındaki ilişkiye dair bulgularını Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America isimli dergide yayınladı.

Fredrickson, California Üniversitesinden bir grup doktor, psikiyatr ve davranışsal bilim uzmanı ile birlikte çalışarak oldukça enteresan sonuçlara ulaşmıştı.

İnsanın kendisinin iyi hissetmesinin, mutlu olmasının iki basit formu yahut formülü olduğu zaten bilinen bir konu.

İnsanlar basitçe alarak ya da vererek mutlu oluyorlar.

Bunlardan ilkine, yani alarak, tüketerek, daha fazlasına sahip olarak, vücudun ihtiyaçlarını, arzularını tatmin ederek ulaşılan mutluluğa “hedonik” iyi olma hali deniyor.

İkinci mutluluk hali ilkinden daha derin. Kişisel isteklerin karşılanmasının ötesinde anlamlı bir hedefe, yüce ve asil bir amaca hizmet etmiş olma neticesi elde edilen mutluluğa ise “eudaimonic” (yudimonik) mutluluk deniliyor.

Almak yerine vermek, yetimlere, muhtaçlara yardım etmek, imkânsızlıklarla savaşan ailelerin çocuklarını okutmak, savaş mağdurlarına barınak sağlamak, susuzluktan kavrulan Afrika’da su kuyuları açtırmak, lösemili çocuklar yahut savaş gazileri için bağışta bulunmak, zalim bir devletin mağdur ettiği çaresiz insanların yanında tankların karşısına dikilmek gibi “fedakârlıklar” insanlara “yudimonik” mutluluk sağlıyor.

Fredrickson ve arkadaşları bu iki tür mutluluğun insan biyolojiisi ve özellikle genleri üzerinde farklı tesirler gösterip göstermediğini merak ettiler.

Hücrelerimizdeki gen ifadelerinin stres, hastalık gibi durumlarda belli bir şekilde oluştuğu biliniyordu. İster hedonik ister yudimonik olsun, bu durumların tersi olan iyilik, mutluluk halinin de moleküler seviyede karşıt tepkileri üretmesi bekenebilir miydi?

Yani alarak ya da vererek olsun mutlu olduğumuzda gen ifadelerimiz aynı şekilde mi teşekkül ediyorlardı?

Araştırmacılar yaklaşık on sene süren çalışmalardan sonra öyle olmadığını tespit ettiler.

Yudimonik, yani yüce bir amaç için fedakârlık neticesi elde edilen mutlulukta, beklendiği gibi, stres ve hastalık durumunda ortaya çıkan gen profilinde azalma tespit edilildi. Ancak hedonik, yani alarak tüketerek elde edilen mutluluk halinde tam tersi bir durum olduğu, vücudun arzuların tatmini neticesi mutlu olduğu anlarda bile genetik seviyede stres ve hastalığa tepki verir gibi hareket ettiği ortaya konuldu.

Hayatımızı bir yüce gaye uğruna yaşamamız, hücrelerimizde bulunan ama kronik stres anlarında aktif olan genleri büyük ölçüde pasifleştiriyor, kısa vadeli tatminlere dayalı mutluluklar ise, tam tersi bir etki yaratarak, romatizma, kalp hastalıklarına kapı aralarken bağışıklık sistemimizi de zayıflatıyor.

dna

Bu perspektiften bakılınca, özellikle sosyal medyada yiyip içtiklerinin fotoğraflarını paylaşanların, tatil yaptıkları kumsallarda, barlarda, restoranlarda, dünyanın turistik mekânlarında “ne kadar mutlu olduklarını” göstermek için poz verenlerin “hedonik” mutluluklarının pek de sağlıklı olduğu söylenemez!

Hayatını fakir çocukların eğitimine, yetim başı okşamaya, hayatta yapayalnız kalmış çaresiz kadınların, ihtiyarların yardımına koşmaya adamış olanları mı sordunuz?

Onlar çok derinden hissettikleri o sağlıklı mutluluk hissini yaşamak için sosyal medyaya ihtiyaç duymuyorlar.


(Bu yazı http://fikircografyasi.com/makale/mutluluk adresinde yayınlanmıştır)

http://www.davinci-institute.org.tr/blog/hucreler-gercek-mutlulugu-hissediyor/

https://www.sciencedaily.com/releases/2013/07/130729192548.htm

https://www.sciencedaily.com/releases/2013/07/130729161952.htm

http://www.positivepsychology.org.uk/pp-theory/eudaimonia/34-the-concept-of-eudaimonic-well-being.html

https://tr.wikipedia.org/wiki/Gen_ifadesi