Muhalif Akademisyenlerin Çay Sohbeti

Muhalif Akademisyenlerin Çay Sohbeti

– Hocam bak sana bir şey söyleyeceğim ama kızmaca darılmaca yok!
– Yok, kardeşim ben sana darılmam. Söyle.
– Şimdi sen böyle ateşli ateşli eleştiriyorsun ya iktidarı…
– Evet?
– Yanlışlarını sayıp döküyorsun, tarihten girip psikolojiden çıkıyorsun…
– Evet?
– Hiç düşündün mü? Acaba o iktidar imkânlarından seni de biraz yararlandırsalar yine de böyle eleştiriler geliştirir miydin?
– Ne demek istiyorsun?
– Yani, diyorum, mesela şöyle tatlı bir proje görevi alsaydın devletten. Yahut seni genel müdür menel müdür bir şey yapsalardı. Altına gıcır bir makam arabası çekselerdi, mızmızlanmaya devam eder miydin?
– Ne biçim soru bu? Aşk olsun sana! Yani ben yağlı iktidar nimetlerinden uzak kaldığım için mi sızlanıyorum?
– Ne olur yanlış anlama. Sen böylesin demiyorum. Basit bir sorgulama, bir zihin deneyi benimkisi…
– O zaman senin mantığına göre tüm muhalifler iktidar pastasından pay alamadıkları için mi muhalif?
– E biraz öyle…
– Çok materyalist bir yorum değil mi bu?
– Belki… Ama elini vicdanına koy da söyle yanlış mıyım?
– Yanlışsın hocam.
– Peki, az önce göç politikaları konusunda bir sürü attın tuttun. Şimdi bir telefon gelse, İç İşleri Bakanımız arıyor olsa, seni Göç Politikaları Genel Kurulu’na uzman konuşmacı olarak davet etse?
– Sevinirim tabi! Ama gider çatır çatır eleştirilerimi sıralamaktan da geri durmam yani!
– Sonra sana o toplantıda yaklaşan yetkililer deseler ki “ülkemizin göç politikalarına yön verecek bir strateji dokümanı hazırlamanı istiyoruz.”
– Eee, iyi işte… Ne var bunda?
– “Tabi böyle bir belge masa başında oturarak hazırlanmaz. Sana saha ziyaretleri için bir otomobil tahsis edeceğiz. Uçuşlar ayarlayacağız. E tabi yurt dışında bu işler nasıl yapılıyor gidip yerinde görmen için de uluslararası geziler yapman lazım.” deseler.
– Bunlar zaten olması gereken şeyler.
– “Bir de Sayın Bakanımız, kendi danışmanı olmanızı ve göç politikaları ile ilgili toplantılarında yanında olmanızı rica ediyor. Bunca emek, yorgunluk karşılıksız olmaz tabi. Emeklerinizin karşılığı olamaz ama bu çalışmanız için size dolgun bir ücret vereceğiz.” deseler?
– Elimden geleni yaparım.
– Dur dur bitmedi… Çalışsan çabalasan bildiğin tüm doğruları aktardığın strateji dokümanını ortaya çıkartsan ama sonra baksan ki senin çalışmanın kapağını kaldıran yok. Strateji mtrateji kimsenin umurunda değil. Sana kulak asan yok.
– Veryansın ederim. Dağıtırım ortalığı!
– Yapamazsın! İtibarlı danışmanlık pozisyonun devam ediyor. Paran da tıkır tıkır yatıyor?
– Önce istifa, sonra verdikleri parayı iade ederim!
– Yüzde yüz emin misin bunu yapacağından?
– …
– Kimse, sınanmadığı günahın masumu değildir derler.
– Güzel sözmüş.
– Aslında iktidarı, zenginliği, şöhreti avuçlarında hissettikten sonra, doğru bildikleri uğruna bunlardan vazgeçmeyi göze alabilen o kadar az insan var ki…
– Zor tabi… Ama gerçek inancı gösteren bir turnusol kâğıdı aynı zamanda.
– Nasıl yani?
– Dile getirdiğin görüşler, paraya, güce, şöhrete sahip olunca değişiyorsa, boş laftan ibarettir. Gerçek inancını gösteren değil, alttan alta taptığın dünyaya erişimini kolaylaştıran basit bir araçtır sadece. Öte yandan kaderin bir cilvesiyle gelen iktidarın, seni bir canavara yahut konformist bir zavallıya dönüştürmesine izin vermiyorsan inancında samimisin demektir.
– Hocam söylesene, hayatında doğru bildiklerin uğruna vazgeçtiğin, elinin tersi ile ittiğin en büyük nimet neydi?
– Araştırmaya vakit bulamadığım için ikinci öğretim dersi vermeyi reddetmiştim! 🙂
– Bu mudur yani! 🙂
– Maalesef… Ya senin?
– Üniversite kampüsündeki lojmanda kalabilmek için rektöre yalakalık yapman lazım dediler yapmadım! 😐
– Hocam bu konuda dökülüyoruz. Farkındasın değil mi?
– Sanırım “inandıklarımız adına yaptığımız ciddi fedakârlıklar” listemize bir şeyler eklemeden fazla atıp tutmamak lazım.
– Aynen hocam. Aynen… O liste bomboşken bu hayata göz yummak ise büyük talihsizlik.
– Allah korusun.
– Amin.

Reklamlar

Bilim Kurgu

Bilim Kurgu

Bilim kurgu, insan hayalgücünün en güzel meyvelerinden biri.

Yaşanan gerçekliğin değişmez fiziki kısıtlarına bile aldırmadan özgür bırakılmış zihinlerin fantezileri… Belki de ilerlemenin bel kemiği…

jules_verneJules Verne” meraklı çocuk zihinlerimizi bilim kurgu heyecanı ile tanıştıran isimlerden en meşhuru. Onun bilim kurgu fantezileri neredeyse bir asrı aşkın bir zamandır milyonlarca meraklı genç dimağı eğlendirip heyecanlandırıyor.

Öte taraftan bilim kurgu meraklılarını alttan alta asıl heyecanlandıran ihtimal de gerçekleşiyor: Verne’nin hayal ettiği şeylerin neredeyse tamamı, hayranlarının gözleri önünde gerçeğe dönüşüyor.

Teknolojinin, bilimsel ilerlemenin bize armağan ettiği topraklar öncelikle fantezilerde keşfediliyor.

H.G. Wells, Isaac Asimov, Arthur C. Clarke, Frank Herbert, Ray Bradbury, Stanislaw Lem, Philip K. Dick gibi isimler bugün hayatımıza giren bir çok teknolojiyi ilk düşünenler olmanın ötesinde yeni teknolojilerin doğuracağı ahlaki, siyasi, iktisadi problemleri de ilk ele alanlar oldular.

isaac-asimovBilim kurgunun zihinlere açtığı geniş hareket sahasını, teknolojik fanteziler kurmaktan ziyade insanlığın kadim meseleleri olan iktidar, din, ahlak gibi meseleleri tartışmak için kullanan Yevgeni Zamyatin, George Orwell, Aldous Huxley, Kurt Vonnegut, Ursula K. Le Guin gibi yazarlar insanoğlunun müktesebatına kıymeti ölçülemez katkılarda bulundular.

İnsanın aklına hemen “ya bizde?” sorusu geliyor.

Bizim dünya çapında tanınan bilinen bilim kurgu yazarlarımız yok maalesef.

Aşkın Güngör, Bülent Özden, Dost Körpe, Fatih Emre Öztürk, Halil Kocagöz, Kazım Cende, Mehmet Açar, Murat Yılmaz, Mustafa Resul Yalçınkaya, Nurcihan Doğuç, Sadık Yemni, Selim Erdoğan, Sercan Leylek, Süleyman Akdoğan, Ufuk Ata Bora, Yiğit Kulabaş, Kadir Özden, Zühtü Bayar gibi isimlere internette yayınlanan Türk bilim kurgu yazarları listelerinde rastlamak mümkün ama sanırım bunlar arasında en tanınları “Şairin Romanı” isimli eseriyle Murathan Mungan ve “Schrödinger’in Kedisi” serisiyle Alev Alatlı.

schrodingerinkedisiAlev Alatlı’nın romanının hemen arka kapağında bilim-kurgu olmadığını iddia etmesi enteresan! Hem de hikayesi 1950-2025 yılları arasında geçmesine ve sık sık yeni fiziğe, kaos teorisine, saçaklı mantığa atıfta bulunmasına rağmen!

Bunun elbette bir sebebi var.

Ülkemizde bilim kurgu türünde denemelerin kahir ekseriyeti, -ne yazık ki- eninde sonunda ezik bir hissiyatın ürettiği ucuz bir mizaha evrilmeden üretilemiyor.

Hasan’ın gelecekte bir uzay gemisinde yolculuk yapması, Hatice’nin bilinmeyen bir gezegende uzaylı bir türle karşılaşması, Cemal’in genetik değişme uğrayıp bir takım üstün güçlere kavuşması ya da Mustafa’nın zamanda yolculuk yapması bir fantezi olarak bile olsa bize son derece gülünç geliyor.

Bilimsel açıdan geri kalmışlığı, teknolojik fakirliği içselleştirmiş, bu topraklardan çıkacak zekaların geleceği şekillendirebileceğine dair inancını kaybetmiş, hatta bu toprakların insanına karşı garip bir hınçla dolmuş ezik, sömürge yarı-aydını kafasının ifrazatıyla beslenen nesiller bu ortamı üretiyor.

Bilim kurgu türünde hikâye ya da roman yazmak bu yüzden herşeyden önce çok iyi bir donanım ve müthiş bir özgüven gerektiriyor.

Bu işe soyunanların işin hem “bilim” tarafına” hem “kurgu” tarafına hakim olmaları icap ediyor.

Tabi bir de yukarıda bahsettiğim eziklik hissinden kendilerini kurtarabilmeleri de şart.

Daha küçük yaşlarda bilim kurgu hikayeler yazmaya niyet eden bir genç, hüsranla neticelenen macerasını ekşisözlük’te şöyle anlatmış:

Asıl çarpıcı olan hadise, herhalde, (yazdığım hikayelerde) “Recep radyasyon tehlikesinden korunmak için, Hamdi’nin uzun araştırmalar sonucu icat ettiği kriptonik ultraviyole radyasyon kalkanını kullanacaktı” gibi cümlelerin, öznelerinin nereden bakarsan bak lakayt olan duruşlarından dolayı bana pek inandırıcı gelmemesinden olacak, karakterlerin hepsinin isminin ingilizce olmasıydı. Zira o yaşıma kadar, benim bildiğim hiçbir Recep radyasyondan korunmadığı gibi, aşağı yukarı hiçbir Hamdi de ultraviyole kelimesini doğru düzgün telaffuz dahi edemiyordu. Zorunlu olarak Recepler oldu Jack, Hamdiler oldu Jim. Tabi, bir Türk evladı olarak, Jack şöyle yaptı, Jim bunu yaptı minvalinde hikaye yazmak, bana dahi bir süre sonra garip gelmeye başladığı için bilimkurgu maceramı bitirmek zorunda kalmıştım. Sanırım bilimkurgu olayındaki kişisel başarısızlığım ile ulusal başarısızlığımız paralel sebepler yüzünden olmaktadır.”

Peki, bilim kurgu yazabilmek için illa yüksek teknoloji üreten bir milletin ferdi olmak mı lazım?

stanislaw_lem
Stanislaw Lem

Hayır! Mesela dünyada saygıyla karşılanan ciddi bir Sırp bilim kurgu geleneği var. Meşhur Stanislav Lem Polonyalı. Yazarları dünya çapında bir popülarite yakalayamamış olsa da Romanya’nın bilim kurgu sahasında varlığı söz konusu. Tarkovsky’nin meşhur bilim kurgu filmi Stalker’ı çektiği Estonya‘da “Stalker” ismiyle bilim kurgu edebiyat ödülleri veriliyor. Bilim kurgu yazarlarıyla, yönetmenleriyle, dergileriyle, ödülleriyle Hırvatistan da bilim kurgu üretilen ülkelerin arasında bulunuyor. Ya Şili‘ye ne demeli? Yazdığı bilim kurgu roman “Los Altisimos” 10 dile tercüme edilen Hugo Correa’nın başını çektiği Şilili bilim kurgu yazarları ülkelerini bilim kurgu üretebilen ülkeler listesine taşıyor.

Bunlar Amerika, İngiltere, Fransa, Japonya gibi gelişmiş ülkeler değil, hatta nispeten fakir sayılabilecek ülkeler ama hepsi “batılı” ve “judeo-hıristiyan” medeniyet dünyasından diyebilirsiniz. Ancak İslam dünyasında da bilim kurgu üretimi var ve hatta bu üretimin tarihi, sayılan ülkelerdeki bilim kurgu tarihinden çok daha eskilere uzanıyor.

arabiannightsEn eski nüshaları dokuzuncu asırda tespit edilmiş olan “Binbir Gece Masalları” gayet açık bilim kurgu motiflerle bezeli mesela. Bulukya’nın maceraları isimli bölümde, ölümsüzlük otu peşinde büyük bir yolculuğa çıkan kahramanın cinlerle, deniz kızlarıyla, konuşan ağaç ve yılanlarla karşılaştığı fantastik bir hikaye anlatılır. Uçan halı, aya seyahat, deniz altında yaşayan insanlar, insansı robotlar, bir senelik mesafeyi bir günde alan, uzaya hatta güneşe bile uçarak gidebilen mekanik bir at gibi unsurlara da aynı eserde rastlanır.

İbn-i Tufeyl‘in 12. asırda yazdığı Hay Bin Yakzan, Daniel Defoe‘un ‘Robinson Crusoe‘ isimli eserine, Rousseau‘un ‘Emile‘ isimli eserine ve Rudyard Kipling‘in ‘Orman Kitabı‘ eserine ilham verir.

begum-rokeya-bust-2011
Begüm Rukiye Şekavet Hüseyin

Geçtiğimiz asırda Bengal merkezli bir bilim kurgu üretim faaliyeti olması sanırım pek çok kişiyi şaşırtacaktır. Müslüman kadın yazar Begüm Rukiye Şekavet Hüseyin’in 1905 senesinde yazdığı “Sultana’nın Rüyası” isimli bilim kurgu hikayede Müslüman toplumdaki kadın ve erkek rolleri tersine çevrilmiştir. Kadınların fiziksel güç noktasında zayıflıklarını, o zamanda hayal etmesi bile zor teknolojiler yardımıyla telafi ettikleri görülür.

Konumuzu toparlayalım.

Zihnimize üşüşen sorular şunlar:

Batıda doğuda, Hristiyanlarda Müslümanlarda, zenginlerde fakirlerde örneklerini verdiğimiz bilim kurgu eserler neden bizim canım ülkemizde üretilemiyor?

Bu düşünce ufku darlığının, belli kalıpların/klişelerin dışında düşünemememizin sebebi nedir?

Bize ne oldu da hayal gücümüzü bu daracık ve karanlık odalara hapsettik?

Küçük çocuklar misali kum havuzunda oynamaktan ne zaman ve nasıl kurtulacağız?

Mevzu derin.

Cevaptan çok soru var belki.

Sorulara cevap verebilmek için hayal-gücüne alan açmak lazım.

Belki bir bilim kurgu hikaye, bir uçuk fantezi gerçek olur kim bilir!

Fakültedeki biyokimya laboratuvarında zekayı geliştirecek bir ilaç üzerinde çalışırken, beklenmedik bir reaksiyon sonucu çıkan lacivert dumanlara maruz kalarak kendinden geçen bilim adamımız kendine geldiğinde tesadüfen hayal-gücünü serbest bırakan bir ilaç keşfettiğini anlar belki! İlacını bir gece gizlice İstanbul’un şebeke suyuna karıştıran çılgın bilim adamı, Türkiye’de bir hayal-gücü devriminin yolunu açıvermiş olabilir!

Kim bilir…


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Mühendis Hasan Bey’in Müthiş Deneyi

Mühendis Hasan Bey’in Müthiş Deneyi

Müsteşar yardımcısı Tarık Bey, saat dokuza yirmi kala makamındaydı. Hızlıca gazetelere bir göz attı. Ülkenin gündeminde yine kamu reformu vardı. Saat başına beş dakika kala telefon ahizesini kaldırıp sekreteri Yasemin Hanıma,

– Arkadaşlar geldi mi? Adaylar hazır mı? diye sordu.

– Herkes yerini aldı ve ilk adayımız da hazır efendim, diye cevapladı Yasemin Hanım.

– Güzel.. Ben mülâkat salonuna geçiyorum. Adayımızı da gönderebilirsiniz.

Tarık Bey kalkıp odasındaki arka kapıdan toplantı salonuna geçti. Salonda diğer müsteşar yardımcısı Atilla Bey ve personel genel müdürü Akif Bey koyu bir sohbete dalmışlardı. Onlara merhaba deyip yerini aldı.

Salonun bir köşesinde bir gizli kameranın çalıştığını ve bir üst katta meraklı gözlerin onların her hareketini büyük bir merak ve heyecanla takip ettiğini hiçbirisi bilmiyordu. Bakışlarını monitöre kitlemiş olan Bakan, sekreterine ikinci bir talimata kadar hiçbir telefonu bağlamamasını, yanına hiç kimseyi göndermemesini söylemişti.

Memuriyet mülakatına girmek üzere gelen ilk aday Murat isimli bir gençti. Hızlıca evraklarına göz attılar. KPSS’den hayli yüksek bir not almıştı. Pek de kendine yakıştıramadığı, giymeye alışık olmadığı belli takım elbisesi içinde gösterilen koltuğa oturdu. Gözleri büyük bir özgüvenle ışıldıyordu.

Müsteşar yardımcısı Tarık Bey,

– Merhaba Murat, dedi. Özgeçmişin ve KPSS notların önümüzde. Matematik, Türkçe ve yabancı dil testlerinde gayet iyi sonuçlar aldığını görüyoruz. Ama tabi kurumumuzda “uzman” olarak çalışmak için bundan fazlası gerekir. Şimdi bu iş için doğru kişi misin onu anlamaya çalışacağız.

Bir an için Murat’ın yüzü gölgelenir gibi oldu. Yüzünü ekşitecekti ama kendini tuttu. İçinden, “adamlara bak” dedi, “notlarım ortada, torpilim en büyük yerlerden, mecbur alacaklar beni, bu görüşme bir formaliteden ibaret ya ille havalarını basacaklar!”. Sonra kendini toparlayıp gülümsedi.

– Buyurun, dedi..

– İlk soruyu ben sorayım, diye lafa girdi Tarık Bey. Aldığın bu puanla birçok başka kamu kurumuna baş vurabilirdin. Neden bizim bakanlığımızı tercih ettin?

Murat duraksadı. Sınavlara çalışırken sormuş soruşturmuş, en az çalışılan kurumun hangisi olduğunu bulmaya çalışmıştı. Kapağı bir kez devlete attıktan sonra mühim olan, mümkün olduğu kadar az çalışmaktı. Saklamaya lüzum görmedi:

– Burası pek fazla yoğun olmadığı için, deyiverdi.

Atilla Bey, hayret eden gözlerle önce Akif Bey’e sonra Tarık Bey’e bir bakış attı. Murat yine içinde “bakın bakın birbirinize… istediğiniz kadar bakın… sonuçta bana hoş geldin demekten başka çareniz mi var… ta Bakan’dan torpilliyim…” diye geçirdi.

Ne Tarık Bey ne diğerleri bu beklenmedik cevapla ilgi yorum yapmak istedi. Üçü de hızla artan şiddetli bir baş ağrısı hissediyorlardı. Gerçekten Bakan bu adayla ilgili olarak üçünü de aramış, ısrarla bu çocuğu övmüş, alınmasını istediğini açık açık belirtmişti. Kıymetli bir arkadaşın pırıl pırıl oğluymuş, böyle hem parlak hem güvenilir gençlerin kamuda görev almasında fayda varmış vesaire…

Atilla Bey gittikçe şiddetlenen baş ağrısını belli etmemeye çalışarak bir soru yöneltti:

– Aldığın puanlara, üniversite bitirme derecene bakıldığında parlak bir mühendis olduğun görülüyor. Serbest piyasa da buradan alacağın ücretin iki katına çalışabilirsin. Neden özel sektörde bir iş aramayı tercih etmedin?

Murat’ın canı iyice sıkılmıştı. İçinden “sana ne be, seni ne ilgilendirir” diye bağırmak geçiyordu. Bu formalite bir an önce bitsin istiyordu. Hissettiği müthiş özgüvenle daha da dürüstçe, hatta küstahca bir cevap vermeyi seçti:

– Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor. Sürekli çalışmak, sürekli yeni şeyler öğrenmek gerekiyor. Özel sektör sizden bunu bekliyor. Ayrıca gece geç vakitlere kadar çalışmalar, hafta sonu mesaileri hiç bana göre değil. Ben dünyaya çalışmak için gelmedim diye düşünüyorum. Bana dokuz beş mesaisi yeter de artar bile.

– Peki, burada çalışırsan, nasıl olacak da doğru dürüst zaman ayırmadığın, hakkıyla bilmediğin bir işin uzmanı olacaksın?

– Buradaki uzmanlar çok mu biliyor sanki!

– Buradaki uzmanlar yeterli olsaydı yeni uzman almaya ihtiyaç duyar mıydık?

Murat sustu. Üç bürokratın da alınlarında boncuk boncuk terler birikmişti. Tarık Bey ve Atilla Bey bakışlarını Akif Bey’e çevirdiler. Bu da vazifeyi ona verdikleri anlamına geliyordu. Akif Bey ağrıyan başı ile anladığını gösteren bir işaret yapıp, gayet kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

– Murat Bey, bu işin ehli olmadığınızı düşünüyoruz. Bu Bakanlıkta çalışmanız kesinlikle söz konusu değildir. Çıkabilirisiniz.

Murat’ın yüzü bembeyaz olmuştu. Olanlara inanamıyordu. Son bir hamle yapmak istedi:

– Fakat sayın Bakan sizi ara…

– Lütfen salonu derhal terk edin…

Bu sözleri telefona uzanan Akif Bey söylemişti. Hemen telefonda Yasemin Hanım’a,

– Sonraki adayı gönderir misiniz, dedi.

Murat dehşet içinde kalktı. Sallanarak yürüdü ve güçlükle açtığı kapının ardında kayboldu.

Kapı kapandığı anda üç memur da başlarını bir mengeneden kurtarmış gibi hissettiler. Baş ağrıları aniden geçivermişti.

Tam o anda bir üst katta, herşeyi an be an takip eden Bakan’ın makamında sevinçli bir kutlama başladı. Bakan, kalın çerçeveli gözlüğünün ardındaki gözlerinde sevincini saklayamayan ses mühendisi Profesör Hasan Bey’in elini hararetle sıkarken, “Harika! Şimdi bunu yaygınlaştırmalıyız” diye naralar atıyordu.

Aslında herşey bir yıl kadar önce, Hasan Bey’in köyünü ziyareti esnasında başlamıştı. Komşu köyün imamı Mehmet Hoca’nın çok hasta olduğu söylendiğinde Hasan Bey bu methini hep duyduğu ama ziyaret fırsatı bulamadığı hocaefendiyi hayattayken görmek istemişti. Hasan Bey hocanın yanına vardığında çok garip bir şey farketmişti. Bu, köyünden askerlik dışında hiç çıkmamış hocanın inanılmaz bir yeteneği vardı. Davudi sesi ile söylediği herşey çok kuvvetli bir telkin niteliği kazanıyordu. Köyünün diğer köylerden ayrılması da bundan kaynaklanıyor olmalıydı. Onun köyündekiler dürüstlükleri ve yardım severlikleriyle tanınırlardı. O anda Hasan Bey’in kafasında bir fikir uyanıverdi. Hocaya fikrini açtı. Hoca pek anlamasa da samimi bulduğu Hasan Bey’e “peki” deyince Hasan Bey yüksek kalitede ses kaydı yapan cihazıyla yanında bitiverdi. Mehmet Hoca’dan o müthiş davudi sesiyle Nisa suresinin 58. ayetinin mealini okumasını rica etti:

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Hasan Bey tatilini tamamlayıp üniversitedeki görevinin başına dönmüştü ki Mehmet Hoca’nın vefat haberini aldı. Biraz da bu haberin tesiriyle, derhal fikrini denemeye girişti. İlk önce hocanın sesini dijital ortamda çeşitli filtrelerden geçirdi ve insan kulağının işitme aralığının üstündeki frekanslarda yeniden üretti. Tüm mesajı saniyenin onda birinde verilebilecek şekilde sıkıştırdı ve bir saniyede on kez tekrarlanacak şekilde kaydetti.

İş deney aşamasına gelmişti. Hasan Bey çevresinde torpicilikleriyle meşhur hocaları gizlice deneylerinde kullandı. Günde birkaç kez bahaneler bularak o hocaları telefonla aradı ve her aramasında havadan sudan konuşurken bir yandan da yüksek frekanslı telkin mesajını onlara dinletti.

Netice mükemmeldi. Hocaların kulakları yüksek frekanslı sesi işitmiyor ancak beyinleri mesajı gayet güzel algılıyordu. Torpilci hocalar deneyden sonra torpil yapamaz hale gelmişlerdi. Hasan Bey vakit geçirmeden üniversiteden arkadaşı, üç sene boyunca aynı öğrenci evinde beraber kaldığı Bakan Bey’i aradı ve müthiş buluşunu ona anlattı. Bakan Bey, ilk önce anlatılanlara pek inanamasa da, arkadaşının hatırına bir deneme yapmayı kabul etti. Bakan Bey’in sekreterinin telefonuna Hasan Bey’in “yüksek frekanslı telkin mesajını” kaydettiler. Böylece sekreter hangi bakanlık bürokratını ararsa arasın mesaj dinletilmiş oluyordu. Sonra Bakan deneyin hatrına en nefret ettiği şeyi yaptı: “torpil” yapmak için ilgili bürokratları aradı.

O gün Bakan’ın odasında büyük bir sevinçle kutlanan da işte bu deneyin neticesiydi. Mülakatları gerçekleştiren bürokratların başlarını mengenelere sokan da her telefon görüşmelerinde şuuraltlarına yerleştirilen telkinlerdi. Yöntem işe yaramış, ehli olmayan bir kişinin torpille devlet memuru olması engellenmişti.

Bakan’ın sevinçli sesi ta sekreterinin odasında iştiliyordu:

– Bunu şimdi tüm kamuda yaygınlaştırmak lazım!

Twitter: @salihcenap

Yurttaş Kane

citizen-kane1941 yapımı “Yurttaş Kane”, sinema eleştirmenlerince yapılan “bütün zamanların en iyi on filmi” listelerinde ya birinci ya ikinci sırada kendine yer bulur. Peki, bu filmi bu kadar “iyi” yapan nedir?

Filmle ilgili çok sayıda yerli yabancı eleştirmenin yazdıklarını okudum. Bir buçuk saatlik bir belgesel seyrettim. Böylesine bir paye ile anılan bir filmle ilgili söylenmiş çok fazla şey var elbette. Ancak her ne kadar gök kubbe altında söylenmemiş söz olmadığı söylense de filmle ilgili bazı orijinal perspektifler yakaladığımı düşünüyorum.

Filmin hikâyesi, dünyanın en güçlü ve zengin adamlarından birisinin ölürken söylediği son kelime olan “rosebud”ın ne anlamına geldiğinin araştırılması üzerine kuruludur. Bir gazeteci, ölen büyük iş adamı ile yolları kesişmiş kimselerle röportaj yaparak son kelimesinin anlamını araştırırken seyirci de bu garip adamı, çevresindeki birçok farklı kişinin gözünden tanıma imkânı bulur.

Film daha önce görülmemiş çekim yöntemleri, denenmemiş kamera açıları, riskli ışıklandırma teknikleri ve Welles’in radyoculuk tecrübelerinden taşıdığı üst üste binen konuşmalar gibi alışılmamış ses kullanımları ile öne çıkar. Daha ilk sahnede kamera, “girilmez” yazılı tabeladan başlayarak uzun bir yolculukla seyirciyi “girilmez” olana, yani Charles Foster Kane’in hayatına, sarayına, kafasının içine, ölüm döşeğine götürür.

Kasvetli bir gece vakti, Kane’in son nefesini verdiği süslü odanın önce penceresini görürüz. Penceredeki fersiz ışık bir anda sönüverir: Kane ölmüştür. Ama bir iki saniye sonra ışık tekrar yanar: Hayat devam etmektedir.

Son nefesinde “rosebud” kelimesini fısıldayarak ölen Kane’in elinde tuttuğu cam kar küresi düşer ve paramparça olur. Bir süreliğine dünyayı kırılan camın merceğinden seyrederiz. Hemşire sükûnetle gelir, ölen adamın kollarını birleştirip örtüsünü başına çeker. Dünyanın en zengin, en kudretli adamının ölümünün de diğerlerinden bir farkı yoktur.

Amerikalı

caFilmin Orson Welles ve  Herman J. Mankiewicz’in beraber yazdığı Oskarlı senaryosunun orjinal başlığı “Amerikalı”dır. Filmde çok kuvvetli ama ustaca gizlenmiş bir Amerika ve kapitalizm eleştirisi vardır. Daha ilk karelerde Kane’in komünist olduğunu iddia edenlerle beraber faşist olduğunu iddia edenleri de işitiriz. Kane için “demokrasinin hamisi”, “vatansever”, “liberal”, “demokrat”, “pasifist”, “savaş kışkırtıcısı”, “hain”, “idealist” gibi tanımlamalar duyarız. Kane’in işçi hareketlerine destek olduğu sahneler de görürüz, Nazilerle beraber olduğu sahneler de. Ama Kane’in ne olduğunu bizzat kendi ağzından işitiriz:

“Ben bir Amerikalıyım ve hep Amerikalı oldum.”

Orson Welles

Orson_WellesSinema tarihinin en meşhur filminin yapımcısı olan 1915 doğumlu Orson Welles bu hem yazıp, hem yönetip hem de başrolünü oynadığı bu filmi çektiğinde henüz 25 yaşındadır. Dâhilerde görülen hususiyetler onda da müşahede edilir: İki yaşında konuşmayı, üç yaşında okumayı öğrenmiştir. Beş yaşında Şekspir’in oyunlarını baştan sona ezberler. Dokuz yaşında babasıyla çıktığı gezide dünyanın dörtte üçünü dolaşır. Ünlü sihirbaz Houdini’den illüzyonistlik dersleri alır. Zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Babası icat ettiği bir bisiklet lambasıyla servet kazanmış bir mucit, annesi bir piyanisttir. Welles daha dört yaşındayken babası bir alkolik olur, çalışmayı bırakır ve annesinden ayrılır. Welles ona bir şeyi yapamayacağını söyleyen, giriştiği her hangi bir işte cesaretini kıran tek bir kişi olmadan yetiştiğini anlatır. Deha, önünde bir engel olmayınca serpilip genişler. On yaşındayken Welles usta bir ressam haline gelir. On sekiz yaşında hocasıyla beraber Şekspir’in tüm oyunlarını bir araya toplayan bir okul kitabı hazırlar. Resimlerini de Welles’in yaptığı kitap doksan bin adet satar. Annesini dokuz, babasını on beş yaşındayken kaybeder.

On dokuz yaşında radyoda program yapmaya başlayan Welles, yirmi üç yaşındayken meşhur İngiliz bilim kurgu yazarı H.G. Wells’in “Dünyaların Savaşı” isimli hikâyesini, sanki bir haber bülteniymiş gibi seslendirince okuduklarını gerçek sanan halk arasında bir paniğe sebep olur. Trafik kilitlenir, şehir birbirine girer, hatta bir kadın Marslıların tecavüzüne uğramamak için intihar etmeye kalkar.

“Yurttaş Kane” filminin bir sahnesinde Welles bu hadiseye ince bir gönderme yaparak “radyoda duyduklarınıza inanmayın” diyecektir.

Bu film, Welles’in ilk ciddi uzun metrajlı film tecrübesidir ve Welles bu işe giriştiğinde film çekmek hakkında ne teorik ne pratik bilgiye sahiptir. Her şeyi çok kısa süre içinde öğrenir ve uygular.

News on the March

newsonthemarchFilmde, o devrin muktedirlerin çoğu kez faşizan fikirleri için bir endoktrinasyon vasıtası haline getirdikleri otuzlu kırklı yılların sinemasından izler yakalamak çok kolaydır. Güçlü, otoriter, davudi bir ses, haberleri seyircinin kafasına çakar gibi okur. Haberler “marş!” komutu eşliğinde yürüyüşe geçen disiplinli askerler gibi birbiri ardından sökün eder. Seyirciye dinleyip inanmak ve itaat etmekten başka şans tanımayan nobran bir üsluptur bu. Kane’in kitlelerin hem fikirlerini hem hislerini manipüle etmek için kullandığı aracın, onun ölümünü ilan ederken kullanılması ince bir ironi taşır. Ölen büyük patronun ardından hazırlanan görüntülerde onun birbiriyle ters düşen hallerini görürüz. Önce adeta ışık saçan, müthiş özgüvenli, herşeyi yapabileceği intibaı veren bir genç, sonra dizlerinde battaniyesi, tekerlekli sandalyede sürülüp götürülen biçare bir ihtiyar görürüz. Aslında bu görüntüler, geçtiğimiz asrın en büyük zenginlerinden, silah tüccarı, sayısız şirketler, gazeteler sahibi Sör Basil Zaharoff’un 85 yaşındayken çekilmiş görüntülerine bir göndermedir.

Sör Basil Zaharoff

Basil ZaharoffSinemaseverlerin, eleştirmenlerin değerlendirmelerinde her ne kadar filmin William Randolph Hearst’ün hayatını anlattığı yaygın bir şekilde ifade edilse de aslında Sör Basil Zaharoff’un da tasvir edilen karaktere aynı derecede benzediği gözden kaçmamalıdır. Sör Basil Zaharoff aslında bir Osmanlı vatandaşıdır. 1849 Muğla doğumlu bir Rum’dur. Bizim kayıtlarımıza göre adı Vasil Zaharyas’dır. 1913’te Fransız vatandaşlığına geçmiş, 1914’te Fransızların Legion d’Honneur nişanını, 1918’de İngilizlerden şövalyelik ve baron unvanını almış, 1936’da, yani filmden dört-beş sene önce Monte Carlo’da inanılmaz bir servetin sahibi olarak ölmüştür. Birinci dünya savaşı sırasında servetini zirveye taşımış bir silah tüccarıdır. Aynı Kane gibi savaşların başlama bitişinde rol oynamış, satın aldığı gazete ve basın ajanslarıyla her türlü manipülasyonu yapmıştır. İşte bu “muktedir” silah tüccarı, tıpkı diğer faniler gibi ölürken geriye hem güçlü zamanlarının hem de ölümü bekleyen titrek bir ihtiyara dönüştüğü son günlerinin görüntülerini bırakmıştır.

Xanadu

Hearst_CastleFilmde çok önemli bir sembol olan Kane’in sarayı Xanadu uzun uzun anlatılır. Aslında “Xanadu” batı zihin dünyasına Venedikli seyyah Marco Polo’nun 1275 civarındaki ziyaretinden sonra girmiştir. Xanadu, Cengiz’in torunlarından Kubilay Han’ın Çin’de kurduğu Yuan Hanedanlığının başkentidir. Oryantalist bakışın bir peri masalı mekânına çevirdiği bu şehir, dünyada elde edilebilecek zenginliğin, lüksün, şatafatın, maddi refahın zirvesi olarak sembolleşmiştir. Dünyanın en zengin adamlarından biri olan Kane de, elleriyle inşa ettiği “dünya cennetine” bu çağrışımlarla Xanadu ismini verir. Xanadu aslında William Randolph Hearst’ün “Hearst Castle” ismini verdiği ihtişamlı saraya doğrudan bir göndermedir. Bu 97000 kilometrekare üzerine kurulmuş sarayda, paranın alabileceği ne varsa yerini bulmuştur. Sadece kullanılan malzeme pahalı değildir; sarayın içi kıymetli sanat eserleriyle, nadir kitaplarla, tablolarla, heykellerle doldurulmuştur. Sarayın çevresinde oyun alanları, parklar, bahçeler, çiftlikler hatta devasa bir hayvanat bahçesi inşa edilmiştir.

William Randolph Hearst

William Randolph HearstHearst, tıpkı Basil Zaharoff gibi Yurttaş Kane filmine ilham kaynağı olmuş, zamanının en büyük zenginlerinden ve medya patronlarından birisidir. Altın madeni sahibi ve senatörü bir babanın tek oğludur. Tıpkı Kane gibi Harvard Üniversitesi’e gidip yarım bırakır. Filmde “Inquirer” ismiyle gösterilen gazetenin Hearst’ın hayatındaki karşılığı “Examiner” isimli gazetedir. 1895’te New York’ta yayınlanan Morning Journal‘ı satın alan Hearst hızla bir medya imparatorluğu kurmaya başlar. Bu bol resimli, bol sansayonel haberli “gazete”, bir süre sonra bir kuruşa (1 cent) satılmaya başlanacak ve adeta “boyalı basın” tabirine muhteva kazandıracaktır. 1925 senesinde Hearst’ın medya imparatorluğu Amerikanın her tarafını ele geçirmiş duruma gelir. Hearst’e ait 40 gazete ve derginin toplam tirajı iki milyon civarındadır.

Filmde Kane sevdiği kadın için bir opera binası inşa ettirir. Hearst 30 sene boyunca birlikte yaşadığı sinema oyuncusu Marion Davies‘in başrolü oynadığı filmler çektirir. Aslında bir komedyen olarak fena olmayan Davies’in gayet eğreti durduğu tarihi filmlerde oynaması için sinemacılara baskı yapar. Gazeteleriyle de müthiş bir medya desteği sağlar.

1900’lerin başlarında birkaç senelik siyaset tecrübesi de yaşayan Hearts, filmde gösterildiği gibi hiçbir zaman birinci adam olarak ön plana çıkamaz. 1905 yılında New York Belediye Başkanlığı, 1906 yılında New York Valiliği seçimlerini küçük farklarla kaybeder. 1909’da yeniden başkan olmak istediği New York belediye başkanlığı seçiminde ağır bir yenilgi alır. Bu arada “Bağımsızlık Partisi” adı altında bir parti de kurar ama siyasetin en azından görünen yüzünde, diğer alanlarda elde ettiği başarıyı elde edemez.

Sonsuz Bir Sahip Olma Hırsı Olarak Kapitalizm

Filmi anlamak için gerekli arka plan bilgilerini verdiğimize göre filmin mesajı hakkındaki görüşlerimize geçebiliriz.

innocenceKane henüz küçük, masum bir çocukken, büyük bir zenginliğe kavuştuğu halde kendisini iyi yetiştiremeyeceğini düşünen annesi tarafından Amerikalı bankerlere teslim edilir. Bankerler hem onun yetiştirilmesini sağlayacak, hem de o reşit olup ipleri eline alana kadar parasını idare edeceklerdir.

Annesinin kötülüğünden emin olduğu ve filimde çok az yer bulan silik karakterli babanın “oğlumu bir bankaya vermek istemiyorum” repliği dikkat çekicidir.

Kendisi için yapılan planları, karlı bir kış günü kızağıyla –ve hayali arkadaşlarıyla- oynarken öğrenen küçük Kane, ailesinden kopartılması anlamına gelen karara isyan eder ve elindeki kızakla onu almaya gelen bankacıya vurmaya çalışır. Kızağının üzerinde yazan kelime, “rosebud” yahut “gonca”, onun çocukluk masumiyetine, annesine ve babasına duyduğu hasretin, bankacılara duyduğu nefretin simgesi ve ölürken dudaklarından dökülen son kelime olacaktır.

Bankacının çocuğu götürmesinin ardından yavaş yavaş yağan karların altında gözden kaybolan kızağı uzun uzun gösterir Welles.

Kane bankacıların elinde bir kapitalist canavara dönüşür. Yeryüzündeki her şeye sahip olmak isteyen, asla doymak bilmeyen çılgın bir adam olmuştur. İnsanların kıymet verip peşinde koştukları her şeye kolayca sahip olur. Hatta onları biriktirmeye başlar. Harvard, Yale, Princeton, Cornell gibi muteber üniversitelerin hepsine gider ama hepsini de yarım bırakır. Gördüğü her elmadan bir ısırık alıp bırakan maymun iştahlı birisidir. Dünyanın en zengin altıncı kişisidir. Artık para, mal, mülk onun için bir ısırık alınıp bırakılmış bir elmadan farklı değildir onun için. Parasının kontrolünü eline alınca bankerlere sahip olduğu altın madenleriyle, petrol kuyularıyla, emlakle, gemilerle ilgilenmediğini, sahip oldukları arasında sadece “Inquirer” isimli New York gazetesinin ilgisinin çektiğini söyler. Bu isteğinin ardında biraz kendisinin çocuk masumiyetini yok eden bankerlerden intikam isteği vardır. Gazetenin zarar etmesine aldırmadan bankalarla, hatta kendi sahibi olduğu finans şirketleriyle sıkı irtibatları olan dev bir ulaşım tröstüne hücum eder ve batırır. Bankerlere karşı hislerini onu yetiştiren bankacı Thatcher’in adamı Bernstein ile konuşmasından anlayabiliriz:

– Biliyormusunuz Bay Bernstein, çok zengin olmasaydım büyük bir adam olabilirdim!

– Öyle olduğunuzu düşünmüyor musunuz?

– Bu şartlar altında fena sayılmam diye düşünüyorum.

– Peki, ne olmak isterdiniz?

– Sizin nefret ettiğiniz her şey.

Kane araziler, eşyalar, şirketler gibi şeylere sahip olduktan sonra kıymetli taşların, sanat eserlerinin tabloların, heykellerin koleksiyonunu yapmaya başlar. Doymaz. Hayvanları toplamaya başlar. Dev bir hayvanat bahçesi kurar. Yetmez. Bu kez insanları satın almaya başlar. Şu diyalog bunu çarpıcı şekilde vurgular:

Lealand: Dünyanın en büyük elması mı? Charlie’nin elmas topladığını bilmiyordum!

Bernstein: Toplamıyor zaten. O elmas toplayan kişi topluyor. Neticede tek topladığı şey heykeller değil!

Fakat Kane’in açlığı geçmek bilmemektedir. Bu kez önce insanların fikirlerini sonra da hislerini mülklerine dâhil etme hevesine kapılır. Aldığı gazeteler, dergiler ile kamuoyunu yönlendirir. İnsanların sevgisini elde etmek için her türlü popülizmi yapar. Aslında uymayacağı yayıncılık ilkeleri yayınlayarak halka hep onların tarafında olacağına dair sözler verir. Nihayet sadece okurlarının değil, tüm seçmenlerin sevgisini elde etmek için siyasete soyunur.

orson-welles-citizen-kaneKane’in mülk edinme hırsı öyle bir noktaya varmıştır ki onun için sözler, ittifaklar, sözleşmeler, ilkeler sadece yeni bir sahiplenme çabası kapsamında anlamını kazanır ve kaybeder. Bu arada filmin içine ustaca yerleştirilmiş kısacık bir sahnede Kane masadır ve hırsla yemek yemektedir. Çevresinde onun vaziyetini kavrayan ve ona acıyan tek gerçek dostu Lealand Kane’e, “hala yiyor musun” diye sorar. Kane “hala açım” diye cevap verir. Aynı Lealand ölümünün ardından kendine röportaj için gelen gazeteciye şu sözleri söyler:

– Zannetmem ki yaşamış herhangi bir kimsenin onunki kadar çok fikri olmuş olsun. Ama o Charlie Kane’den başka hiçbir şeye inanmadı. Hayatı boyunca Charlie Kane’den başka hiçbir inancı olmadı. Sanırım bir inancı olmadan da öldü. Bu çok nahoş bir şey. Tabi pek çoğumuz bu dünyadan ölüm hakkında bir inancımız olmadan çekip gidiyoruz fakat en azından neyi bırakıp gittiğimizi biliyoruz.

Eğer tüm istediğin para ise…

Kane’in muhasebe müdürü Bernstein, bir yerde para kazanmayla ilgili şu müthiş değerlendirmeyi yapar:

– Eğer tüm istediğin para ise para kazanmada bir numara yoktur!

Bu söz, kapitalist sistemin formatladığı beyinlerimizde bir karşılık taşımayabilir ama Kuran-ı Kerim’de aynı istikamette birçok ayet vardır. Birkaç tane örnek verelim:

Kuran

Kim yalnız dünya hayatını ve onun ziynetini isterse, biz onlara yaptıklarının karşılığını orada tastamam öderiz. Orada onlar bir eksikliğe uğratılmazlar. İşte onlar, kendileri için ahirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları şeyler, orada boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmakta oldukları da boş şeylerdir.

Hud 15-16

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.

Hadid – 20

Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı. Hayır; ileride bileceksiniz! Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! Hayır, kesin olarak bir bilseniz… Ant olsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. Yine ant olsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.

Tekasür Suresi

Filmin sonunda, ölen büyük zenginin son sözü olan rosebud’ın, yani çocukluk günlerinin masumiyetini, belki de o günlere duyduğu hasreti sembolize eden kızağının diğer işe yaramaz eşyalarla birlikte ateşe atılıp yakıldığını görürüz. Kane’in “en kıymetlisi” zaten deposunda bulunan kızaktır ve o da ölümün ardından toza dumana dönüşecektir. Dünya ve yaşarken peşinde koştuğumuz her türlü maddi zenginlik bir aldanıştan ibarettir. Bizden geriye kalacak olan neye sahip olduğumuz değil, nasıl ve ne uğrunda bir hayatı sürdürdüğümüz olacaktır.

Hayri İrdal’ın Baldızı ve Charles Kane’in Şarkıcı Eşi

SusanKane o kadar güçlüdür ki dünyayı istediği gibi değiştiremediği noktada kendi alternatif dünyasını yaratmaya girişir. Uğruna siyasi heveslerini toprağa gömdüğü bed sesli sevgilisi ve sonradan eşi Suzan Alexander Kane’in mevcut sahnelerde şarkı söylemesi mümkün olmayınca onun için kocaman bir opera binası inşa ettirir. Gazetelerinde yürüttüğü propaganda ile kamuoyuna karısının büyük bir sanatçı olduğunu kabul ettirmeye çalışır. İnsanların algısını bile satın alabileceğini düşünmektedir.

Burada anlatılana çok benzer bir motife Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanında rastlarız. Romanda Kane karakterinin karşılığı Halit Ayarcı, bed sesli şarkıcı Suzan Alexander Kane’nin karşılığı Halit Ayarcı’nın adamı Hayri İrdal’ın şöhret meraklısı büyük baldızıdır.

ahmet-hamdi-tanpinar-saatleri-ayarlama-enstitusu_sonMeşhur romandan ilgili kısma bir göz atalım:

—          ../baldızlarım. Hele büyüğü, şu musikî meraklısı… Kim alır!

Halit Ayarcı bir müddet düşündü:

Anlattığınıza göre durup dururken kimsenin alacağı cinsten değil. Fakat bilinmez. Meselâ, radyoda büyükçe bir şöhret… Herhangi bir gazinoda meşhur bir artist, muganniye sıfatiyle… Görüyorsunuz ki her şeyin bir çaresi vardır. Ufak bir refah değişikliği, biraz teşebbüs ve gayret, küçük bir görüş farkı her şeyi ıslâh edebilir.

—          İtiraf edeyim ki bunları hiç düşünmemiştim. Ben tek çare olarak yalnız evcek bizi alıp götürecek bir salgın, bir felaketle bu işler hallolur sanıyor, onu bekliyordum.

—          Hatâ… Hep hatâ… Ne istersiniz kendinizden ve evinizin zavallı halkından?.. Şimdi sizden dinlediklerime göre hepsi ihtiraslı, yaşamaya azmetmiş insanlar. Bu demektir ki hepsi muvaffakiyetlerini kendilerinde taşıyorlar ve onun ıstırabını çekiyorlar. Alelade hayata razı değiller…

—          Hayır, hiç değiller. Karım kendisini Hollywood’da zannediyor, büyük baldızım büyük bir muganniye olduğuna kani. Küçüğü…

—          Tabiî… Tabiî, öyle olacak! Ve hepsi de size karşı biraz kırgın. Kendilerini anlamıyorsunuz diye…

Ben boynumu büktüm. Hiç olmazsa bu işte beni anlayacaklarını sanıyordum. Altı saattir beraberinde bulunduğum, hareketine hayran olduğum adam da deli idi. Bunun böyle olması için boğazıma sarılmasına, soyunup çırılçıplak orta yerde takla atmasına hiç ihtiyaç yoktu. O devam etti:

—          Evet, diyordu. Onları anlamadığınız için size kırgın olmaları kadar tabiî ne olabilir? Darılmayınız ama sizin insan ve hayat tecrübeniz hiç yok. Siz harbe girmeden mağlûp olmuş bir orduya benziyorsunuz… Teknenin üstüne çıkacağınız yerde altında kalmışsınız.

Hastalığım, yahut üzüntülerimin sebebi böylece teşhis edildikten sonra içmekten başka yapacak bir şey kalmıyordu. Bereket versin bu akşam rakı boldu. İstediğim kadar bu mesut hadiseyi kutlayabilirdim.

O yine devam etti:

—          Hele büyük baldızınız gibi hakikî bir artiste karşı muameleniz, onu inkârınız…

Elimdeki kadehi bıraktım. Ne olursa olsun akıl ve mantık namına bir kere daha işe karışacaktım. “Ondan sonra ağzımı bile açmam…”

—          Aman beyefendi, dedim, hangi artist, hangi büyük… Arz ettim, sesi çirkin, sonra kabiliyetsiz… Sonra cahil. Daha İsfahanla Mahuru, Rastla Acemaşiranı birbirinden ayıramıyor. Hayır, imkânsız… Belki başka bilmediğim meziyetleri vardır. Belki, ne bileyim şahsen güzeldir, yani değildir amma, söz gelişi diyorum, güzel olur da ben fark etmemiş olabilirim. Fakat o sesle musikîsi beğenilsin! Buna imkân yok. Kulağı yok efendim, hiç yok. Sesleri ayıramıyor.

Halit Bey bana bir cigara uzattı. Kendisi de bir tane yaktı. Dışarıda bütün cümbüşüyle devam eden mehtaba baktı. Sonra karşıki masanın münakaşasına kulak kabartır gibi oldu, fakat hemen omuzunu silkti, bana döndü:

— Güzel olamaz, dedi. Güzelden anlıyorsunuz. Hayatınızı artık biliyorum. Siz güzel kadından anlıyorsunuz. Fakat sanattan, bugünün sanatından anlamıyorsunuz. Evvelâ bu bir kalabalık işidir. Kalabalık neyi sever, neyi sevmez? Bunu kimse bilmez. Sonra bu mesele ümitsiz bir kalabalığın işidir. Siz de bilirsiniz ki zevk denen yüksek şeyin bizim içimizde içgüdüden kolaylığa kadar giden bir yığın karşılığı vardır. Zevkten ümit kesildi mi onlara kolayca teslim oluruz. İşler karışınca zevkten ümit kesilir. Musikî denince herkes, evvelâ “Hangi musikî?” sualini kendisine soruyor. Bu sual bir kere soruldu mu sizin zevk, üslûp dediğiniz şeyler yoktur artık. Sonra kulağın herkeste ayarı bozuldu. Radyo devrindeyiz. Musikîyi nadir bir şey gibi dinlemiyoruz. O, romatizma, nezle, para sıkıntısı, harb ihtimali, çok geçimsizlik gibi günlerimizin tabiî arkadaşı oldu. Bu işe bir de kalabalığı ilâve edin. Hayır, ben eminim ki bahsettiğimiz hanımefendi birkaç gün içinde yepyeni bir şöhret olarak İstanbul’u fethedebilir. Bakın! Vaziyet çok müşkül olurdu, şayet baldızınız hanımefendi Batı musikîsine merak sarsaydı. Çünkü onu hakikaten yıllar boyu öğrenmek lâzım.

Bir müddet yüzüme baktı. Hakikaten afallamıştım.

—          Bu meselelerde herkes işin alayında… Farkında olmadan alayında… Burasını anlamıyor musunuz?

—          Hangi alay? Çıldırıyorlar…

—          Tabiî… Hayatlarına biraz duygu, istisnaî zamanlar katmak istiyorlar. Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak, kendini süslemek istiyor, fakat musikîden o kadar anlamıyorlar ki, şarkıları güfteleri için seviyorlar. Zavallı Hayri Bey, siz garip bir adamsınız. Sizin bahsettiğiniz ölçüler geçmiş zamanda kaldı. Onlar, hani şu demin söylediğiniz, ustadan us-taya mektuplardı. Şimdi artık o klasik devirde değiliz. İsfahanla Acemaşiranı birbirinden ayırmak kimsenin aklından geçmez. Siz bana söyleyin, kimi taklit ediyor?

—          Meşhurların hemen hepsini… Fakat hepsini aynı sesle, aynı makamdan, aynı şekilde söylüyor…

—          Demek son derece şahsî! Mesele halloldu. Orijinal ve yeni… Dikkat edin, yeni diyorum. En büyük harflerle yeni! Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur. Şimdi seçilecek yol kaldı. Halk musikîsi mi, alaturka mı? Yoksa alafrangaya kaçan halk musikîsi mi, yahut halk musikîsine kaçan alafranga mı?.. Amma, bunu burada, bu masa başında pek kesip atamayız. Fakat öyle sanıyorum ki, sesin bahsettiğiniz meziyetlerine göre -Halit Ayarcı burada yüzünü buruşturdu ve parmaklarıyla çok âdî bir kumaşı yokluyormuş gibi bir hareket yaptı- daha ziyade alafrangaya kaçan bazı mahallî halk türkülerinde muvaffak olacaktır… Evet, öyle tahmin ediyorum. Meğer ki Türkçe tangoyu tercih etsin! Yahut bazı yeni şarkıları…

Yüzüme dalgın dalgın baktı:

—          Evet, bütün mesele burada. Siz teşebbüs fikrinden mahrumsunuz. Sonra idealistsiniz. Realiteyi görmüyorsunuz… Hulâsa eski adamsınız… Yazık, çok yazık! Biraz realist olsanız, bir parça, ufak bir miktarda, her şey değişirdi.

Bu kadarı da fazlaydı artık:

—          Ben mi realist değilim! Realist olmasaydım size vakayı böyle anlatabilir miydim? Size baldızım hakkında en ufak bir ümitle bahsettim mi? Hiçbir tarafını değiştirdim mi? En ufak bir halini methettim mi? Ben öyle sanıyorum her şeyi olduğu gibi görenlerdenim. Hattâ fazla realistim, rahatsız edecek kadar…

Halit Ayarcı gülümsedi. Karşı masadan mütemadiyen el işaretleri yapılıyordu. Bir yudum rakı içti, sonra bana döndü:

—          Şu konuşmamızı bitirelim, biz de onlara katılırız. Bu gece fena olmayacak gibiye benziyor… Vaatkâr, demek istiyorum. Bakın Hayri Bey, ben karar verdim, beraber çalışacağız bundan sonra… Onun için anlaşmamız lâzım. Realist olmak hiç hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir manâsı ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? Bir şey değiştirir mi bu? Bilakis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışır kalırsın, ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek… Yani bozguncu olmak… Evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz, dedim. Yeni adamın realizmi başkadır. Elinde bulunan bu mal, bu nesne ile, onun bu vasıflarıyla ben ne yapabilirim? İşte sorulacak sual. Meselâ bu bahiste en büyük hatânız musikîdir, yani mücerret bir fikirden hareket ederek baldızınız hanımefendiyi mütalâa etmenizdir. Hâlbuki baldızınız hanımefendi tarafından işi münakaşa ediniz, mesele ne kadar değişir. Newton başına düşen elmayı, elma olmak haysiyetiyle mütalâa etseydi, belki çürümüş diye atabilirdi. Fakat o böyle yapmadı. Şu elmadan nasıl istifade edebilirim? diye kendine sordu. Azamî istifadem ne olabilir? dedi. Sizde öyle yapın! Baldızım musikîden başka bir şeyde muvaffak olmak istemiyor. O halde elimde iki rakam var. Baldızım ve musikî. Birincisini değiştiremeyeceğime göre, ister istemez ikincisi hakkında fikirlerim değişecek. Baldızıma hangi musikî uyar? Böyle düşünün! Sonuna kadar bu çıkmazda mı kalacaksınız? Elbette ki hayır…

Kendimi evimizin hemen arkasındaki Kamburkarga çıkmazında bir taşa çömelmiş, başımın ucunda karımın kızkardeşi, elinde udu şarkı söylüyor, düşündüm.

—          Elbette hayır. Bin defa hayır…

—          Onu değiştirebilir misiniz? Birden sıçradım:

—          Zerre kadar… İmkânsız… Büsbütün imkânsız…

—          O halde dediğimi yapacaksınız… Bilin ki zamanımızda bu gibi işler için kuvvetle istemek kâfidir. Hayat yürüyor, Hayri Bey… Siz kelimelerle zehirlenin durun, hayat her gün yeni bir şey keşfediyor. Bakın ben dört beş saat evvel sizi keşfettim, şimdi de muganniye olarak baldızınızı keşfediyorum.

—          Allah razı olsun beyefendi…

Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri Ayarlama Enstitüsü (s. 210-215)

Tanpınar’ın romanının yayınlanma tarihi 1961. Yani filmden yirmi sene sonra. Tanpınar’ın romanında kullandığı bu güzel mazmunu, “Yurttaş Kane” filminden aldığı bir ilhamla oluşturmuş olması mümkündür. Tabi Tanpınar mazmuna kendi damgasını vurmuş, ona daha da derinlikli bir muhteva kazandırarak, renkli bir anlatımla okuyucusuna sunmuştur.

Mustafa Kutlu’nun Bu Böyledir Dediği, Suzan Alexander Kane’in Yapbozları mıdır?

PuzzleKane’in kifayetsiz muhteris sevgilisi nihayet şarkı söylemekten vazgeçer ve Kane’in şatafatlı sarayında kocaman yapbozlarla oynayarak vakit geçirmeye başlar. Öyle ki mütemadiyen birbiri ardına yeni yapbozlar yaparken görürüz onu. Sürekli eksik parçaları bularak resmi tamamlamak için uğraşmakta, fakat o resim bitince bambaşka bir resmi yapmaya başlamaktadır.

Filmdeki yapbozlar, hayatımızda hevesle peşinde koştuğumuz, yakaladığımızda mutluluğu elde edeceğimizi sandığımız maddi hedefleri sembolize eder. Şu okulu bitirsek, askerliği bir atlatsak, o devlet dairesine bir kapak atsak, sevdiğimizle bir evlenebilsek, o arabayı altımıza bir çeksek, evin borcunu bir bitirsek her şey mükemmel olacak gibi gelir. Hedefimiz bize hep yapbozun bir türlü bulamadığımız kayıp parçası gibi gelir. Hâlbuki bir yapboz tamamlanınca bir başkasına başlarız ve bu sefer yeni yapbozun o son parçasının peşine düşeriz. Mutluluğumuzu hep elimizdeki son yapbozun bir türlü ele geçmez son parçasında ararız.

Zamanımızın yaşayan en önemli hikâyecilerinden Mustafa Kutlu’nun “Bu Böyledir” isimli harikulade bir eseri vardır. Suzan Alexander Kane’in bitirdikçe yenisi ortaya gelen yapbozları ile onun bu müthiş “kafkaesque” hikâyesi arasında paralellikler kurmak mümkündür.

Hikâyenin kahramanı Süleyman eşi ve kızı ile birlikte lunaparka gider. Bir süre eğlenirler. Gece saat 11’e yaklaşırken evlerine gitmeye karar verirler. Fakat lunaparkın çıkışını bir türlü bulamazlar. Bu arada eğlence peşinde kendinden geçmiş kalabalıkların ortasında kalıp sürüklenirler. Kimsenin gitmek gibi bir niyeti yoktur. Hatta diğer insanlar onlara eğlenceyi bozdukları için kızmaktadırlar. Çıkışı sordukları kimsecikler parkın çıkışını bulamamaktadır. İşin garibi saat de hiç ilerlememektedir. Netice de Süleyman ve ailesinin lunapark sefası bir kâbusa dönüşür.

Suzan Alexander Kane’nin yapbozları gibi, Kutlu’nun lunapark eğlenceleri de bir oyun ve oyalanmadan ibaret dünya hayatını simgeler. Bunlar bizim için geçici eğlenceler, oyalanmalar üretebilirler ama “gerçek” değildirler. Ölüm bütün bu sahteliklerin dumanını savurup yok eder.

İçimizdeki “boşluğu” dolduracak olan, son yapboz parçası ya da başka bir lunapark eğlencesi değildir.

Bediüzzaman’ın Bahsettiği Kabir Aynalarını Xanadu’da Görmek

Filmde karısının Kane’i terkettiği ve Kane’in öfkeyle herşeyi kırıp döktüğü sahnenin hemen akabinde yine sembolik değeri çok büyük bir sahne yerleştirilmiştir. Çalışanlarının endişeli ve korkulu bakışları arasında odadan çıkan Kane, sarayının şatafatlı holünde yürürken her iki tarafına birbirlerine bakan dev aynalar yerleştirilmiş bir yerden geçer. Aynalar birbirlerini yansıttıklarından, bir sonsuzluk illüzyonu oluşturmaktadırlar. Aynalarda Kane’in sonsuza dek çoğalan yansımalarını görürüz ama o dönüp bakmaz bile…

Başına gelen musibet, nihayetsiz hayat ve iktidar ilüzyonunu paramparça etmiştir.

Çok benzer bir hayali sahneye Bediüzzaman Said Nursi’nin Lem’alar isimli eserinde rastlarız:Risale-i Nur Kulliyati

Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.

Nasıl bir hat, sürat-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha süratli akar.

Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden Lâ ilâhe illâllah kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

Said Nursi – Lem’alar (s. 140)

Kolleksiyoncu Karga: Kapitalist Amerika

citizen_kane-warehouseFilmin sonlarına doğru Kane, işine yarar yaramaz ne bulursa çalıp toplayan kargalara benzetilir. Ölümünün ardından eşyalarının envanterinin çıkartıldığı sahne müthiştir. Gerçekten hayatı boyunca biriktirdiği eşyaların kimisinin kutuları bile açılmamıştır, kimisi kıymetsiz çöplerdir. Kamera, ölen Kane’in sandık sandık malları üzerinden uçarak geçerken Manhattan’ın gökdelenleri üzerinde uçar gibi oluruz. Verilen mesaj açıktır:

Doymak bilmez, koleksiyoncu karga Amerika’dır. Onun hem herkesin gözlerini kamaştıran hem de çöpten başka bir şey olmayan hazinesi, dünyanın geri kalanının maddi ve entelektüel hazinesinin yağmalanıp yığıldığı, parlak şehirleridir.

Nihayet son sahnede, Kane’in son sözü olan “rosebud”ın, yani yapbozdaki kayıp parçanın, yani kızağının, diğer çöplerle birlikte devasa bir fırına atılıp yakıldığını görürüz. Her şeye sahip olan Kane, kızağını da bulup ambarına yerleştirmiş ama içindeki boşluğu giderememiştir. Bu denli zengin bir adamın onu tatmin etmekten uzak son arzusunun da nasıl dumanlara karışarak yok olduğunu görürüz.

Geri kalanlar işlerini bitirmek için acele etmektedirler. Dünya dönmekte, hayat devam etmektedir. İçlerinden birisinin “haydi millet, treni kaçıracağız” repliği çok şairane bir sonu işaret eder. Çünkü insanların hep peşinde koşacakları, kaçırmamak için çırpınacakları bir trenleri olacaktır…

Twitter: @salihcenap

Farzet ki mesudsun, zira saadet bir faraziyedir

Haziran ortaları… Münih havaalanı… Uçak koltukları… Elimde Peyami Safa’nın ‘Bir Akşamdı’ romanı… Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Türkçesinin dimağımda bıraktığına benzer bir lezzet bulmak hevesiyle gömülüyorum kitaba. Peyami Safa beni korkutuyor. Vuzuhu kendisinde değil lisânında arayacağım diye avutuyorum kendimi. Sonra kendi ukalalığıma kızıyor, ‘sen kimsin bu lafları edecek!’ diyorum.

BirAksamdiKitabın kapağını açıyorum. İlk paragraflar, ilk sayfalar… Ben mi yutuyorum okuduklarımı, yoksa onlar mı beni yutuyor karar veremiyorum. Maharetini her kelimesinde hissediyorum üstadın. Sanki bunlar benim hiç bilmediğim kelimelermiş gibi… Sanki denizlerin derinliklerinden çıkarılmış hazinelermiş gibi… Ahmet Hamdi Tanpınar, eski ama heybetli, koca bir vapurdu. Yolcularını, kadim nağmeler eşliğinde, hafif deniz rüzgârlarının kollarında gezdirirdi. Peyami Safa ise, denizde hedefsizce, ama hızla hareket eden, yaramaz bir sürat teknesi: Çılgın, gözü kara, pervasız. Canı istediğinde yumuşak bir kavis çiziyor su yüzüne, canı istediğinde keskin dönüşlerle okuyucusunun içini dışarı çıkarıyor. Bir cümle okuyorum:

“Sergüzeştin ne pusulası ne de haritası vardır!”

Uçak kıpırdanıyor. Geç kalışını telafi etmek için hızla öne atılıyor. Sarsılıyorum. Uçak sarsılıyor, ayaklarım sarsılıyor, vücudum sarsılıyor, kitabı tutan ellerim sarsılıyor. Bir kuvvet beni omuzlarımdan bastırarak koltuğuma yapıştırıyor. Havalanıyoruz…

Soruyorum kendime: Ya benim sergüzeştimin pusulası var mıdır? Yoksa “sergüzeşt”, pusulasızlığı en büyük felaket bilen yirmi birinci asrın evlatlarının hiç tanımadığı, unutulmuş, mahzun kelimeler cümlesinden midir?

Devam ediyorum. Roman beni içine çekiyor. Sayfalar akıyor. Kelimeler raksediyor. Acı haykırışlar işitiyorum sanki. Acı ilham ediyor okuduklarım yüreğime. Bunalım bunalım… Üstadın kalemi keskin bıçak: dimağımı kesiyor, yüreğimi kanatıyor. Okumasam mı? Hayatla ilgili yeterince soru yok muydu zaten kafamda? Ama o da ne? Üstad neler söyletiyor romanının kahramanlarına:

– (Babanın) hastalanmadığını farz et. Saadet bir faraziyedir.
– Hayır, bu kendimi aldatmaktır.
– Saadet kendini aldatmaktır..

Simülasyon! Hayatla sarhoş olmak! Kendini aldatmak! Sen de mi üstad? Saadet bir faraziye midir? Hakikat şehrinin içinden geçmez mi saadet treni?

Her usta gibi insanı anlatıyor üstad. Göğüslerini yarıp kahramanlarının, saf acı nasıl bir şeydir, teşhir ediyor. Bir yanda hayat: sanal saadet, yalan üzerine oyun kâğıdından inşa edilmiş, süslü şato…

Öbür yanda hakikat: acı, tevekkül, sabır…
Bilmem bu acıya kim katlanır?

Bugünlerde de pek hissi oldum. Kırmızı bir ıslaklık, olur olmaz hücum eder oldu gözlerime. Beni bu güzel havalar mahvetti de diyemem, zira güneşi sadece bulutların üstündeyken görebiliyorum bir zamandır. Belki kalbimi çekip almalıyım hülyalı yazarların avuçlarından. Belki munis, merhametli eller bulmalıyım yüreğimi bırakacak. Belki sadece ağlamalıyım. Gözyaşlarımı, ruh sıhhatimin sigortası saymalıyım.

Romanda Meliha’nın babasının ciğerlerini basil dö kohlar kemiriyor. Benim basil dö kohlarım: memleketin hasreti, düşmanın zulmü, dostun biçareliği, avareliği, kendi kifayetsizliğim… Olsun! Kemirmektense kemirilmeye razıyım diye içimden geçiriyorum. Dünyada sadece kendi için yaşayan her insan bir basil dö kohtur aslında, virüstür, mikroptur… Ben de kendi kendimi yiyip bitiriyorum… Kimseye derdimi anlatamıyorum.

Okumaya devam… Kamil Meliha’ya söylüyor:

– Dudakların bile beyaz. Eğer kadınlar büyük ıstıraplarda bu kadar güzelleştiklerini bilselerdi, bütün tuvalet eşyası yerine keder almak isterlerdi.

Ah üstad! Senin cevval zekânın bile hızına yetişemeyeceği bir asırdır idrak ettiğimiz. Bugün ne kadınlar böyle ıstırap çeker ne erkekler. Boş bakan gözlerine, başkası için hissedilen kederi hiç misafir etmez olmuştur artık insanlar. Istırap tefekkürün ikiz kardeşidir ve tefekkür bu diyarları terk edeli yıllar olmuştur. Ahmakça bakışların sahiplerini ancak nefislerini örseleyen maddi noksanlıklar mahzun edebilir. Bugünün insanı çokça zevk peşinde koşan, acıdan kaçan hayvandır bir ölçüde. Ve üstad, eğer bugünün kadınları büyük ıstıraplarda bu kadar güzelleştiklerini bilseler, rekabette eşitlik adına kadınlara ıstırap çekmeyi yasaklatmaya gayret ederler yahut tüm gazetelerde, televizyonlarda ıstırabın kadınları nasıl çirkinleştirdiğini anlatırlardı. Sen dememiş miydin üstâd, “saadet bir faraziyedir” diye? Güzellik, çirkinlik, akıllılık, ahmaklık, başarı, beceriksizlik, hatta zenginlik… Bugün artık bunların hepsi birer faraziyedir!

Kim bilir neden, üstâd, şu lafları ölen kocasının başında ağlayan, ağlarken pişman olduğunu itiraf eden kadınla konuşan doktora söyletiyor:

“Kadınların çok pişman olduklarını bilirim, fakat çok geç pişman olduklarını da bilirim.”

Evet… Evet… Evet! Söylenecek çok şey yok! Ben de bilirim… O kadar…

Ardı ardına aforizmalar:

– Yaşamak değişmektir.
– Her nesil, kendisinden evvelkine borcunu öder ve sonraki nesle ikraz eder.
– Kadın mahpesini sevebilir. Ona hâkim olmak şartıyla…

Bir anons… Uçak iniyor… Hoparlörler konuşuyor: Kemerlerinizi bağlayın. Ben kemerimi hiç çözmemiştim ki! Benim kadar savruluyor olsaydılar hiçbiri çözemezdi eminim. Hafiften midem bulanıyor. Romandaki dalgalı deniz mi tuttu nedir?

Salih Cenap Baydar
26 Haziran 2001 Salı
10:55:55
München

Aman avcı vurma beni

Aman avcı vurma beni

Ankara’nın en güzel mevsimi gelmiş. Tatlı bir sonbahar esintisi, bu üstüne beton dökülmüş bozkır kasabasının hâlâ alıp vermeye devam ettiği nefes misali okşayıp geçiyor yüzümü. Artık daha eğik gelen güneş ışıkları mavi gökleri ve oynaşan afacan bulut kümelerini doyasıya seyretmeme müsaade ediyor. Tüm renkler, yetmişli yılların filmlerindeki renkler gibi donuklaşmış, matlaşmış, kim bilir belki de asıllarına rücu etmişler.

Hacı Bayram camiine doğru yürüyorum.

Şeref Taşlıova
Şeref Taşlıova

Ülkemizin ayaklı kütüphanesi, doğu irfanının alaylı profesörü, UNESCO’nun “yaşayan insan hazinesi” ilan ettiği büyük halk “aşığı” Şeref Taşlıova‘mız vefat etmiş, o mübarek insanın cenaze namazına iştirak edeceğim.

Hakkında yüksek lisans tezleri hazırlanan; Amerika Indiana Üniversitesi ve Almanya Berlin Üniversitesi tarafından Anadolu âşıklık geleneğinin temsilcisi olarak şiirleri derlenen, yaklaşık 150 civarında âşık havası (makamı) konusunda kaynak kişi sayılan, Türkiye ve Avrupa’da kırka yakın plak ve kaset yapan, topraklarımızın, medeniyetimizin mümin sedası Şeref Taşlıova için son vazifemi yapacağım.

Bakıyorum,  cami avlusunda cenaze için toplanmış mütevazi bir kalabalık. Ekserisi ceketli, kravatlı, emekli devlet memurları. Küme küme olmuş insanlar sohbet edip cenaze namazını bekliyorlar. Yıllar sonra eski dostlarını tekrar görenlerin ihtiyar yüzlerini aydınlatan tebessümleri, bir an için adeta tecessüm eden tatlı hatıralarının havada tüllenişi, hasretle sarılıp tokalaşmaları görülmeye değer.

Bir kaç saz aşığı görüyorum, bir kaç bürokrat. Çelenkler geliyor.

Öğlen ezanı gürül gürül dökülüyor Hacı Bayram minaresinden. Camiye koşuşanlar tamamen dolduruyorlar safları. Yer kalmıyor içeride. Bir hasır… Avluda, hemen cami duvarının önünde  yer buluyorum kendime. O muhteşem sonbahar esintisinin ibadete katkısından mahrum kalmayacağıma memnunum.

Öğle namazı kılınıyor, sıra cenaze namazında. Musalla taşının önünde saf tutuyoruz.

Sağa sola bakıyorum bir belediye başkanı görüyorum ama hükumetten kimsecikler yok. Kültürle alâkasının izlerine henüz rastlayamadığımız kültür bakanının kendisi yerine baş köşeye yerleştirilmiş çelengi sanki bir küfür gibi geliyor nedense. Bir de bakıyorum Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin en ön saftalar. Şaşkınlıkla bir “aferin be” çekiyorum içimden. Helal olsun diyorum…

Namaz kılınıyor. Hakkımızı helal ediyoruz. Kılıçdaroğlu ve Tekin pek tanımadıkları belli olan cemaatten birkaç kişiyle el sıkışıp ayrılıyorlar. Kalabalık yavaş yavaş dağılıyor.

Ben de bir kaç tanıdıkla selamlaşıp yola koyuluyorum.

Merhum Karslı aşığın emektarlığını yaptığı müzik coğrafyasından kanatlanan nihavend bir şarkı gelip, zihnime konuveriyor:

Aman avcı vurma beni
Ben bu dağın ay balam maralıyam
Maralıyam maralıyam
Avcı elinden ay balam yaralıyam

Bu dağlarda maral gezer
Tırnakların taşlar ezer
Ben yârıma neylemişem
Yârım benden ay balam kenar gezer

“Merhum Şeref Taşlıova bu dağın maralıydı diyorum” kendi kendime, bu dağların avcısı neden gaflet oklarıyla vurur onu?… Neden “bu topraklar edebiyatının”, “kadim medeniyetimiz” hamasetinin en çok pirim yaptığı günlerde bile bu toprakların bir büyük sanatçısı böyle mahzun, böyle boynu bükük uğurlanır son yolculuğuna? Nerede bakanlar, milletvekilleri? Hepsinin ne büyük meşguliyetleri var ki bu mühim yoklamanın kaçağı oldular?

Bu “aşık” neyledi o yârına ki o yâr her daim türküsünü terennüm ettiği Müslüman Anadolu insanının kıymetlerinden kenar geziyor?

Düşünüyorum, taşınıyorum bir cevap bulamıyorum.

Başımı kaldırıp bakıyorum, bana medeniyetimizin herşeye rağmen hâlâ çarpan zayıf nabzını, fersiz ama temiz nefesini hatırlatan bozkır rüzgârı şimdi Ankara kalesinde bayrakla raksediyor.

Acı bir tebessüm yerleşiyor dudaklarıma. Dilimde o türkü, yürüyorum şehrin uğultulu kucağına: “aman avcı vurma beni, ben bu dağın ay balam, maralıyam”…

Twitter: @salihcenap

Hayal Dükkânı

 

Geçenlerde bir sokak arasında yürürken küçücük bir kuruyemişçi dükkânı gözüme çarptı. Bir anda düşünceler treninin bir vagonunda hayaller dünyasına seyahat ederken buldum kendimi.

 

Acaba ben de ticaretle uğraşsaydım, bir de dükkânım olsaydı nasıl bir hayatım olurdu?

 

Mesela ben de kuruyemişçi olsaydım…

 

Küçük bir dükkân olurdu herhalde. İçinde uzunca bir tezgâh… Tezgâhın üstünde, üzümlü, fındıklı ve portakallı drajelerin minik çakıl taşları misali insanı cezbeden ışıltılarına ev sahipliği yapan camdan yarımküreler… Onların yanında şekerli, şekersiz, nâneli, çilekli, muzlu çeşit çeşit sakızın rastgele doldurulduğu bir kutu… Sonra gıda boyasının pek cazip bir kırmızı renkle sarıp sarmaladığı elmalı şekerler de olurdu. Parlak kağıtlara sarılmış lolipoplar ve iki kontrast rengin bir sarmal halinde kucak kucağa döne döne gidip tek bir noktaya saplandığı şekerler, plastik sapları kartona saplanmış halde müşterileri beklerdi.

 

Tezgâhın hemen altı, kuruyemiş çeşitlerinin sergilendiği bir vitrin olurdu. Ay çekirdeği, kabak çekirdeği, beyaz leblebi, sarı leblebi, tuzlu fıstık, şam fıstığı, fındık, ceviz yan yana yerleştikleri bölmelerinden müşterilere selam dururdu.

 

Dükkânın duvarı boyunca raflar yaptırmış olurdum. Sütlü, fındıklı, fıstıklı çikolatalar, gofretler rafları süslerdi. Rafların zemine ulaştıkları yerde gazozlar, meyve suları dizili olurdu.

 

Tezgâhın arkasındaki duvarda vergi levhası ile iş yeri açma evrakı çerçevelenmiş vaziyette asılırdı muhakkak. Bir saat, bir namaz vakitlerini gösterir takvim ve yine itinayla çerçeveletilmiş bereket duası duvardaki kompozisyonu tamamlardı.

 

Dükkânın önünde domatesli, biberli, kekikli patates cipslerinin sergilendiği raflardan koyardım. Hani sabah çıkarılıp akşam dükkân kapatılırken içeri alınanlardan… 

 

Sabahları dükkânı erken açmak icap ederdi herhalde. Sabah namazından sonra yatmazdım. Ya nasip, ya kısmet diye dua ederdim. Helâlinden hayırlı kazançlar için mülkün tek gerçek sahibine el açardım. Seher vaktinin sihirli dakikaları arasından süzülüp dükkânıma giderdim. Kim bilir belki yol üstünde bir “selamünaleyküm” diyecek dost tebessümlere bile rast gelirdim.

 

Günün ilk ışıkları, her daim yorgun şehrin gözlerini aralarken ben de dükkânımın kepenklerini kaldırırdım. İlk işim pilli radyomu açmak olurdu. TRT 4’ten benim gibi, büyük şehirde sabah güneşinin mahdut sayıdaki karşılayıcısı için çalınan unutulmuş şarkılar, türküler doldururdu küçük dükkânımın içini.

 

Her sabah mutlaka bir temizlik yapmak gerekirdi. Önce dükkânın içini sonra önünü ıslatıp süpürürdüm. Vitrinin, tezgâhın, gün boyu dışarıda beklemekten kirlenmiş cips paketlerinin tozunu alırdım.

 

Dükkânımın mutlaka müdavimleri olurdu. Kahveyi az miktarlarda alıp, bittikçe hem tedarik hem sohbet için gelen yaşlı teyzelerden mahallenin son havadislerini alırdım. Fakülte yolunu adımlarken yüz gram fıstık yemeği itiyad edinmiş üniversite talebeleri uğrardı belki. Okula giderken harçlığının bir kısmını çikolataya tahvil etmek isteyen bıdıklar uğrardı… Akşam gelecek dünürcülere değişik bir tatlı yapmak isteyen anneler ellerinde televizyondan aldıkları tariflerin malzeme listeleriyle bitiverirlerdi dükkânın kapısında.

 

Yaz aylarında isek çubuk dondurmaların tepeleme istiflendiği bir dolap atardım kapının önüne. Üzerine büyükçe bir şemsiye…

 

Muhtemelen dükkânımda sıkılır, komşu çarşı esnafıyla kapı önünde bir çay içmek için iki sandalye çıkarırdım dışarıya. Büyük ihtimal siyasetten konuşurduk kahveden gelen çaylarımızı yudumlarken. Önümüzde gazeteler, kendimizce gündemi yorumlardık.

 

Her namaz vaktinde, ezanı duyar duymaz, bir çırağım varsa dükkânı ona bırakır caminin yoluna düşerdim. Çırağım yoksa dükkânın kapısını kilitler, kapıya önceden özene bezene hazırladığım, üzerinde “namaza gittim geleceğim” yazan bir karton sıkıştırırdım.

 

Ben muhakkak şu “esnaf ağabeylerden” olurdum. Akşam dükkânı kapattıktan sonra genç talebelerin evlerine uğrar bir şeylere ihtiyaçları var mı yok mu bakardım. Bazı akşamlar yer sofralarına misafir olur, çorbalarına kaşık sallar, onlarla beraber çay içer bisküvi yerdim. Param oldukça dünyanın bilmem neresindeki bir okul için “himmet” eder, ne verdiğimi, ne vaat ettiğimi başka kimselere söylemezdim.

 

Muhtemelen sıkılırdım bu yeknesak hayattan, bitmek tükenmek bilmez tekrarlardan. Ama fazla da düşünmezdim. Hayat coşkun bir nehir, ben sürüklenen kuru bir yaprak… Kafa yormazdım fazla…

 

Geceleri erken yatardım sabah ezanları ile başlayacak yeni bir güne zinde uyanabilmek için. Herhalde tüm günün yorgunluğu ile başımı yastığa koyar koymaz uyurdum. Kim bilir belki rüyamda yazılım işiyle uğraştığımı, sabahtan akşama bir ofiste kafa patlattığımı görürdüm. Uyandığımda ömür sermayemi bir monitörün donuk ışığı karşısında geçirmek nasıl olurdu acaba diye düşünür, meraklanırdım belki de! Kim bilir!..

 

31 Ocak 2007

Çarşamba

Ankara