Efendinin Yüzüğü

J.R.R. Tolkien I. Dünya Savaşının korkunç yıkıcılığını, bizzat içinde yer alarak tecrübe etmiş bir İngiliz entelektüeli. Aynı zamanda şair, romancı ve filolog olan Tolkien, çoğunu ikinci dünya savaşı esnasında yazdığı meşhur romanı Yüzüklerin Efendisi’ni 1954 senesinde yayımladı. Roman, içinde tabiatüstü varlıkların yer aldığı bir tür ortaçağ masalıydı. Çok ama çok beğenildi. Bütün zamanların en çok satan romanlarından birisi oldu. Müziklere, televizyon dizilerine, sinema filmlerine hatta video oyunlarına ilham verdi.

thering

Tolkien’in kurgusunda bir çok yüzük vardı ve yüzükler açıkça “iktidarı” sembolize ediyorlardı. Bu iktidar yüzükleri yeryüzünde yaşayan değişik topluluklara dağıtılmışlardı. Tolkien bu vaziyeti şu şiirle anlatıyordu:

“Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf krallarına,

Yedisi taştan saraylarındaki Cüce hükümdarlara,

Dokuzu ölümlü insanlara, ölecekler ne yazık;

Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda,

Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi’ne.

Hepsine hükmedecek bir yüzük, Hepsini o bulacak,

Hepsini bir araya getirip, karanlıkta birbirine bağlayacak

Gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda.”

Tolkien, romanını şiirde anlatılan son yüzüğün etrafında kurgulamıştı.

Tüm yüzükleri yönetecek, yani tüm iktidarları kontrolüne alacak tek bir küresel gücü temsil eden tek yüzüğün.

Putperest-çok tanrılı dinlerin yaşandığı karanlık çağlarda geçen epik fantezi türündeki hikayede, bu yüzüğün aslında İblis gibi resmedilen, Karanlık Tanrı Sauron tarafından yapılmış olduğu yazılıdır. Sıradan altın bir yüzük gibi görünen yüzük ateşe tutulduğunda, üzerinde yukarıdaki şiirin iki mısraı görülür hale gelmektedir:

Hepsine hükmedecek bir yüzük, Hepsini o bulacak,

Hepsini bir araya getirip, karanlıkta birbirine bağlayacak

Tolkien üç uzun cilt boyunca bu yüzüğü yok etmek üzere yola çıkan bir ekibin hikâyesini anlatır.

Aslında bu hikâye birçok acı tecrübe üzerine kurulan batı medeniyetinin hikâyesidir.

Derebeylerin (küçük yüzük sahiplerinin) idaresinde acı çekerken, kilisenin dehşetli otoritesi ile tanışıp engizisyon mahkemelerinde işkencelere maruz kalan, nihayet ulus devlet diktatörlerinin faşizmine mahkum olan batı halklarının son kabusu, kendilerine yerel iktidarları yeterli görmeyerek cihan hakimiyetine soyunan liderleri olmuştu.

I. Dünya Savaşı’nın ağır kayıplarına rağmen bitmek tükenmek bilmeyen mutlak iktidar hummasının II. Dünya Savaşı’ndaki faturası, çoğu siviller olmak üzere 72 milyon insanın canıyla ödenmişti.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi birşeydi bu.

Kimi zaman adil kimi zaman zalim ama kontrol edilmesi mümkün mahalli güçleri birleştiren “ulusal” güçler bir tür ejderhaya dönüşmüş, sonra o da yetmemiş tüm dünyayı kontrol altına almak üzere harekete geçmiş ama insanlara ölüm ve zulümden başka bir şey sunamamışlardı.

Yüzüklerin -iktidarların- en tehlikelisi, diğer yüzükleri -iktidarları- kendi altında birleştirecek tek yüzük -cihan hakimiyeti- idealiydi.

Çare o ideali tamamen ortadan kaldırmak, ilelebet yok etmekti.

Tolkien romanında çeşitli ırklardan oluşan bir heyete yahut komisyona yüzüğü yok etme vazifesi verir. Neden tek bir kahraman değil de bir ekip? Çünkü tek yüzük (mutlak iktidar) öylesine cazip, öylesine yoldan çıkarıcıdır ki herkes onu yok etmeye çalışanın da yalnız kalırsa eninde sonunda yoldan çıkacağını bilmektedir.

Yüzüğü yok edileceği menzile kadar taşıma işi bile sıkıntılıdır. O yüzden bu görev herhangi bir iktidar iddiası olabilecek son kişiye, zevkperest, iddiasız, korkak ve ürkek bir “hobbit” olan Frodo Baggins karakterine verilir.

Modern demokrasi de, kuvvetler ayrılığı prensibi de, adaletin üstünlüğü fikri de “yüzüğü” yok etme çabalarının neticesinde ortaya çıkmıştır.

Bazen merak ediyorum, tek yüzüğün ne dehşetli, ne korkunç, ne ölümcül bir ideal olduğunu kavramak için ne kadar acı çekmemiz gerekiyor?

Neden o melun “yüzük” fikrini gömülü olduğu yerden çıkartıp yüzüğü parmağına takacağı anın hasreti ve ateşiyle yanmaya başlayan karizmatik liderler kitlelerin gönlünü bu kadar kolayca çalabiliyor?

Neden iktidarı mümkün olduğunca yaymanın ve çeşitlendirmenin, zorbalaşmanın önüne geçmek üzere tedbirler almanın lüzumunu bir türlü kavrayamıyoruz?

Twitter: @salihcenap

Reklamlar

Yaşamak

03[1]

Meşhur Japon yönetmen Akira Kurosava, 1952 yapımı Ikuru (Yaşamak)  isimli muhteşem filminde, İkinci Dünya Savaşından, yaklaşık üç milyon insanını kaybederek mutlak bir mağlubiyetle çıkan Japonya’nın başkenti Tokyo’da yaşayan ve belediyede çalışan orta yaşlı bir devlet memuru olan Kanji Watanabe (Takashi Shimura)’nin hikâyesini anlatır. Otuz yıl boyunca “gerçek” hiçbir iş yapmadan daireye gidip gelmiş uyuşuk bir memur olan Watanabe, nihayet “Halkla İlişkiler Dairesi Kısım Amiri” olmuştur. Filmin hemen başında memur felsefesinin özeti olan şu cümle geçer:

“Bu dünyada makâmınızı korumanın en iyi yolu hiç bir şey yapmamaktır.”

ikiru-630x378Filmin başında Watanabe’nin yoğun ama anlamsız meşguliyetini ve ne kendisine ne başkalarına en ufak bir fayda sağlamadan geçirdiği yeknesak hayatı izleriz.

Bir gün mide ağrısı şikâyetiyle doktora giden Watanabe, mide kanseri olduğunu ve en fazla altı ay ömrü kaldığını öğrenir.

Bir anda uyuşuk memurun tüm hayatı altüst olur. Hayatı boyunca bozuk para gibi harcadığı “zaman” bir anda kıymetlenmiştir. Yıllardır biriktirdiği küçük bir serveti vardır. Ömrünün kalan kısmında, bu “biran önce harcanmazsa boşa gidecek” serveti harcamayı düşünür. Kendini daha önceleri tasarruf adına kaçındığı eğlencelere vermek ister ama bunun bile nasıl yapılacağını bilmemektedir. Tesadüfen tanıştığı başarısız bir yazar onu Tokyo’nun gece hayatına sokar. Fakat barlar, pavyonlar, içkiler, kadınlar Watanabe’nin aradığı tatmini sunamazlar.

Ikiru_posterSona yaklaştığını öğrendiği anda her saniyesi bir anda altına dönüşen ömrünün geri kalanını bu tür yerlerde “harcamak” Watanabe’yi tatmin etmek bir yana iyice derin bir depresyona sevk eder.

Artık bitmesine çok az kaldığını bildiği saatlerini en çılgın eğlencelerle bile olsa “boşa” harcamak müthiş derecede rahatsız edici bir fikirdir.  

Watanabe bu sefer kendi memurları arasında, daha önceleri biraz hayret biraz da kınamayla takip ettiği hayat dolu genç bir kızın peşine takılır. Hayatının geri kalanını o genç kız gibi neşe içinde geçirebilmek için onun neler yaptığını, nasıl böyle enerjik ve mutlu olabildiğini anlamak ister. Ama bir süre sonra anlar ki kızcağızın felsefi bir derinliği yoktur. Mutluluğu ve enerjisi sadece gençliğinden gelmektedir.

Kahramanımız nihayet derin bir depresyon, çaresizlik ve yeis içinde kavrulduğu bir anda hayatına anlam katacak şeyi keşfeder. Kalkar, kaç gündür gitmediği makamına gider ve bu sefer “gerçekten” çalışmaya başlar. Artık kendine ölmeden önce gerçekleştirmeye söz verdiği bir hedefi vardır: Bir grup annenin, çocukları hasta olmasın diye kurutularak çocuk parkına dönüştürülmesini istedikleri bir bataklığı belediye eliyle ıslah ettirmek. Filmin başında sorumluluğu başkasına atıp, iş yapmamak için kısım kısım, şube şube dolaştırdığı insanların dertlerini gerçekten gidermek.

Filmin ortalarına doğru kahramanımız ölür. Filmin ikinci yarısı neredeyse tamamen taziye evinde geçer.

ikiruWatanabe ne yapıp etmiş, ölmeden o parkı yaptırmıştır. Onu en son, soğuk bir kış gecesi kendi yaptırdığı parkta bir salıncakta neşeyle şarkı söyleyip sallanırken görürüz. O gece o parkta canını teslim etmiştir.

Belediye başkan yardımcısı, diğer memurlar taziye evinde uzun uzun konuşmalar yapar ve vaziyeti değerlendirirler. Watanabe’nin parkın yapılmasında gerçekten etkili olup olmadığını tartışırlar. Bir kısım memur, parkın bir seçim yatırımı olarak zaten yapılacağını, aslında Watanabe’nin çabasının bir tesadüf olduğunu iddia ederken diğerleri o olmasa bu parkın yapılamayacağı konusunda hemfikirdir.

Taziye evinde oğlu ve gelini de dâhil olmak üzere Watanabe için gerçekten üzülen, gerçekten gözyaşı dökenler sadece, o park için dilekçe veren anneler olur.

***

ikuru1Elimden gelse bu filmi tüm memurlarımıza defalarca seyrettirirdim.

Watanabe’den tek farkımız ne kadar ömrümüzün kaldığını bilmememiz. Ama sınırlı sayıda günümüz olduğunu bal gibi biliyoruz.

Hayatımızı anlamlı kılacak bir şeye hepimizin ihtiyacı var.

Ve bu “şey” ne yeni bir ev, ne yeni bir araba, ne yurt içi yurtdışı geziler…

Bu “şey” ardımızdan hayırla yâd edilecek bir isim bırakmak…

İnsanlara faydası dokunacak birşeyler yapmak, yolunda gitmeyen birşeyleri yoluna koymak.

İki atom bombası yemiş ve mutlak bir şekilde mağlup olup işgal edilmiş Japonya, o günden bugüne gelebildiyse bizim için de bir ışık var demektir.

Ikiru_1956_Movie_Poster_7_xydcf_movieposters101(com)“Böyle gelmiş böyle gitmez” diye haykıracak insanlara ihtiyacımız var.

“Evet, yapabiliriz, yeniden doğru, dürüst, ahlaklı bir toplum kurabiliriz” diye düşünen kafalara…

Hayatın anlamını, insanlığa hizmette ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmede arayan nesillere…

Yeni ümitlere, heyecanlara…

Sosyal Mutantlar – 1

Mutant-Cell-Pearl-l[1]Son yıllarda, genetik mühendisliği sahasındaki keşifleri, bir yandan merak, bir yandan da dehşet içerisinde izliyoruz. Bilim adamları, bitki genleri üzerindeki epeyce oynayıp hatırı sayılır bir tecrübe elde ettikten sonra şimdilerde araştırmalarının istikametini hayvanlara çevirmiş görünüyorlar.

İnsanoğlu, gözünün önünde, avucunun içinde öylece durduğu halde sırrını hala büyük ölçüde çözemediği genetik bilmeceye hırsla cevap arıyor.

Gazeteler, klonlanan hayvanların hikâyelerini büyük bilimsel zaferler olarak arka sayfalarına taşıyıp duruyor. Bir yandan da fantezi üretmeye mütemayil çizgi roman çizerleri, macera romanı yazarları “değiştirilen” hayvanlarla ilgili hikâyeler telif ediyorlar. Radyoaktif sızıntı gibi “gayri tabîi” sebeplerden değişim geçirerek başkalaşan canlılara “mutant” deniyor.

Teenage-Mutant-Ninja-Turtles[1]Bir aralar çocukları çizgi filmleri, oyuncakları ve sinema filmleri ile meşgul eden “Ninja Kaplumbağalar” işte böyle mutantlardı. Orijinal isimleri “Teenage Mutant Ninja Turtles” idi. Yani “Genç Mutant Ninja Kaplumbağalar”.  Meşhur çizgi kahraman “Örümcek Adam” da yoğun radyoaktiviteye maruz kalarak değişmiş bir örümcek tarafından ısırıldıktan sonra tabiatüstü güçlere kavuşmuş bir mutanttır. Amerika’da çizgi roman endüstrisinin lideri DC Comics şirketinin çizerleri, birçok eserlerinde iyi mutantlarla kötü mutantların mücadelesi üzerine kurulu bir dünyanın hikâyesini anlatırlar.

Bazı kimseler kurgu romanlarda değil, doğrudan yaşadığımız dünyada geçen ve insanlar üzerinde yapılan gayri kanunî genetik çalışmalarla ilgili çeşitli komplo teorileri üretiyorlar. Modern dünyada, firavunlaşan “devlete” duyulan güvensizlik, bu tür kurgulara şüpheyle karışık bir gerçeklik aşısı sağlıyor. Devletlerin dev bütçelerle gizli olarak, insanlar üzerinde gen çalışmaları yaptırdığı fikri hiç de garip gelmiyor birçok kimseye.

Genleriyle oynanarak “değiştirilen” insanlar fikri, romancıların, senaristlerin elinde bir fantezi olsa da bu konuda fanteziyi çoktan aşmış bir gerçeklikten bahsetmek mümkün: Sosyo-kültürel genleriyle oynanarak “mutantlaştırılmış” insanlar, hatta insan kitleleri.

Bu “değişimi” daha iyi anlayabilmek için genlere yapılan biyolojik müdahalenin mahiyeti üzerinde fikir sahibi olmak gerekir.

DNA zincirini teşkil eden sadece dört molekül, mahiyetini tam olarak kavramaktan çok uzak olduğumuz bir lisanda canlıların karakteristik özelliklerini belirliyor. Gözümüzün rengi, saçlarımızın kıvırcık mı düz mü olacağı, burnumuzun küçük mü, büyük mü, kalkık mı, patlıcan gibi mi olacağı hücrelerimizin içinde bize mahsus bilgi bankalarında saklanıyor. Şimdilerde iyice gelişen teknolojinin tanıdığı imkânlarla insanın gen haritası çıkarılmaya çalışılıyor. Hangi genin hangi özelliğin oluşmasında etkin olduğu belirlenmeye çalışılıyor. Teknoloji artık genlere müdahaleye de imkân tanıyor. Bitkiler üzerinde yapılan çalışmalarda mühim mesafeler hâlihazırda kat edilmiş durumda. Zaten genetik çalışmalara muhalif olanlara karşı en çok kullanılan argümanların başında bu çalışmaların vaat ettiği imkânlar geliyor.

Genetikçiler daha az suyla yaşayabilen çöl bitkilerinin genlerini bazı sebze ve meyve genlerine adapte etmeyi; çabuk büyüyen, dev boyutlara gelen bitkilerin genleri de aynı maksatla kullanmayı; neticede çöl iklimlerinde bile yetişebilen insan boyunda mısırlar, her bir tanesi karpuz büyüklüğünde fasulyeler elde ederek dünyanın birçok bölgesinde insanları açlıktan kurtarmayı vadediyorlar.

mutant-carrots1[1]Ancak ne yazık ki tablo anlatıldığı kadar parlak değil. Her şeyden önce bilim adamları genlerle oynadıkları zaman tam olarak neyi değiştirdiklerinden emin olamıyorlar. Belki neredeyse kâmil bir küre görünümünde, kan kırmızısı domatesler üretmek mümkün oluyor ama bu sefer de domatesin tadı bozuluyor. Daha kötüsü, Allah’ın insanlara ikramı olan lezzet ve sıhhat dolu meyve sebzeler kanserojen zehirlere dönüşebiliyor. Genlerle yani hilkatin kodlarıyla oynamak bir anlamda tanrılığa soyunmak mânâsına geliyor. Neticede ise elde edilen, bir takım ucubeler oluyor!

Maalesef “tanrıyı oynayanlar” kirli ellerini insanların beyinlerine ve kalplerine de uzatmaktan çekinmiyorlar. Biyoteknoloji sahasında girişilen mahut “mühendislik” çalışmalarına tekabül eden çalışmalar, beşerî ilimler sahasında da, yürütüldü ve halen yürütülüyor. Domatesin genleriyle oynamak hakkını kendisinde bulan batı medeniyeti, sosyal mühendislik çalışmaları çerçevesinde küçüklü büyüklü toplulukların sosyo-kültürel genleriyle oynamakta bir mahzur görmedi. Genetik mühendislerinin mikro-enjeksiyon usullerine mütekabil içtimai müdahale ve telkin usulleri geliştirildi. Bu usuller gerçekten de kitlelerin sosyo-kültürel genlerine müdahaleyi mümkün kıldı. Elde edilen netice, domateslerde elde edilenden çok da farklı olmadı: “mühendislerin istedikleri istikamete sevk edebildikleri zombi toplulukları!” Kılık kıyafetleriyle tam arzulanan kalıba uyan ama ne düşüneceğini, nasıl düşüneceğini şaşırmış, zihni muvazenesini kaybetmiş zavallılar. Sosyo-kültürel genlerinin mutasyonu sonucu zihinleri kalıplanmış, kalıplanırken de ağır tahribat görmüş sosyal mutantlar!

Bu konuya devam edeceğiz…

Twitter: @salihcenap

Sonbahar

Sonbahar

 sonbahar

Sabahları erken kalkanların gözlerini, olgun sonbahar güneşinin sihirli güzelliği yıkıyor artık.

Seher vakti penceresini açanların odalarına sonbahar esintilerinin kadife okşayışları doluveriyor.

Seher vakitleri, kendisiyle buluşanlara, az sonra uyanıp korkunç homurtularıyla tüm sesleri boğacak olan şehirde minik kuşların şarkılarını işitebilmeleri için birazcık zaman sunuyor.

Uzun kollu kıyafetlerini dolaplarından ilk çıkartanların, henüz herkes uykudayken hayatı yudumlamanın hazzını sessizce idrâk edenlerin, sonbahar göklerinin tatlı mavileri içinde süzülen bulutlarla paylaştıkları bir tabiat senfonisi bu.

Ve seherin minik ikramının ardından o bildik hareketlilik başlıyor. Dünyanın bir yerinden bir yerine hummalı bir koşuşturmayla akıp duran kalabalıklar. Hayat gailesi…

railway-autumn

Sonbahar, ne kadar koşuşturma olursa olsun arka planda yerini hep muhafaza ediyor, bakanlara ve görmesini bilenlere sessizce göz kırpıp duruyor bütün gün boyu…

Tabiat bir kez daha o muhteşem sonbahar elbisesini giyinince, bize de güzelliğini temaşa etmek kalıyor.

Sonbahar… Kimi zaman ağaç dallarından hoplaya zıplaya kucağımıza düşen solgun bir ışık huzmesi, kimi zaman bir sarı yaprak gölgesi…

Kimi zaman yazın unutturduğu tatlı bir esinti, kimi zaman mektebe giden çocukların cıvıldaşmaları…

Yaz mevsiminin azıcık sakinleştirdiği zannedilen “zaman” sonbaharda sanki yeniden hızlanıyor.

Kendi sonuna doğru akan nehrin üzerinde seyahat eden her canlı, zaman denilen bu coşkun akıntının artan hızını hissediyor.

Kim bilir belki de sonbaharlarda yaşadığımız telaş bundan. Belki zamanımızın hızla tükendiğinin farkına varmamızdan.

A-Walk-in-Autumn-autumn-19018573-800-600[1]

Acaba dünyadaki hikâyemizi, yani şahsi menkıbemizi tamamlamamıza kaç sonbahar kalmıştır?

Telezzüz edilecek kaç solgun sonbahar seherimiz vardır daha?

Sonsuza kadar yaşamayacağımızı unutmak için seyrine daldığımız illüzyonun aynalarını paramparça eden sorular sonbaharda gizli galiba.

Ne kadar unutmak istesek de emanetin bir teslim saati var ve hızla yaklaşmakta.

Yapmamamız gerekirken yaptıklarımıza yürekten pişman olduğumuzu ispat etmek için gereken zaman daralmakta.

Yapmamız gerekirken yapmadıklarımız, erteleyip durduklarımız için ise yeterince zamanımızın kalıp kalmadığına dair şüpheler artmakta.

Sonbahar, yorgun ama mütebessim bir ihtiyar hoca gibi gülümseyerek bizi ihtar etmekte.

autumn

Pembeleşmiş, tülden bulutlar arasında sonbahara mahsus bir kırmızıya batan güneş de, sonbahar gecesinin ürpertici serinliği içinden göz kırpan yıldızlar da aynı şarkıyı terennüm etmekte.

Bu güzel, bu cıvıl cıvıl hayatın sonsuz olmadığını bize hatırlatan bir şarkı bu.

Dilimizdeki en güzel ifadelerinden birini Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirinde bulan bir şarkı:

Fânî ömür biter, bir uzun sonbahâr olur.

Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, târümâr olur.

Mevsim boyunca kendini hissettirir vedâ;

Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ.

Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir;

Günler hazinleşir, geceler uhrevîleşir;

Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere.

Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.

Dünyânın ufku, gözlere gittikçe târ olur,

Her gün sürüklenip yaşamak rûha bâr olur.

İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu;

Bir başka mûsıkîye geçiş farzeder bunu;

Teslîm olunca va’desi gelmiş zevâline,

Benzer cihâna gelmeden evvelki hâline.

Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,

Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya,

Duymaz bu ânda taş gibi kalbinde bir sızı:

Farketmez anne toprak ölüm mâceramızı.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (5)

Elimde imkân olsa, bu romanı okuyup anlamayı liseden mezuniyetin bir şartı haline getirirdim!

Sinekli Bakkal romanı hakkındaki mütalaalarımızın son bölümüne gelmiş bulunuyoruz.

Sinekli BakkalHalide Edip Adıvar’ın insanı sürükleyen, harikulade bir üslupla anlattığı hikâyede zaman zaman “kültür”, “medeniyet” ve hatta “inanç” gibi “zor” konulara bu kadar mahirane bir şekilde girmesi ve akışı bozmadan, didaktik anlatım tuzaklarına düşmeden bu tür meseleleri, hadiseler örgüsü içinde tartışabilmesi takdire şayan. Mesela avamın, cahil halkın inanışları ile Rabia’nın inanışını inceden inceye mukayese edip aradaki benzerlikleri ve farkları gösterdiği şu satırlar çok dikkat çekici:

Penbe, Rabia ile beraber mutfağın üstündeki odada yatardı. Yükten yatağını çıkarır, kızın yatağının yanma serer, köşedeki mum iskemlesinin üstüne zeytinyağ kandilini yakar, yatağa girerdi. Fakat Rabia yatmadan uyumazdı. Kızın yatsıyı kılışını seyreder ve her akşam bu uzun zahmetli işi düşünmeden yapışına şaşardı. Kendisi ömründe namaz kılmış değildi. Bu dinsizliğinden değil, belki tembelliğinden ileri geliyordu. Hem o kadar büyük ve yükseklerdeki Allah zavallı bir Çingene’nin namazını ne yapsın! Eğer insanın Allah’tan bir dileği olursa, evliyalar ne güne duruyor? Türbelere kandiller yakmıyor mu? Pencerelerine bez parçaları bağlamıyor mu? Namaz kılmak, dua etmek Allah’tan bir şey istemek değil mi? Evliyalar dirilerin dileklerini Allah’a anlatmakla mükelleftirler. Buna mukabil diriler onlara kurban kesiyor, karanlık türbelerin ışığını temin ediyor. Penbe’nin bir isteği olunca bir taraftan da bakıcılar, büyücüler vasıtasıyla perilere, cinlere başvururdu.

Onlara ne kadar horoz götürmüş, ne kadar kırmızı krepte bağlı lohusa şekerleri taşımıştı. Penbe’ye göre, cinler, periler, dirilerle daha sıkı münasebette her dakika her evin içinde, her işle alâkadardırlar. Onların gönlünü etmek biraz daha kolaydı. Çünkü göze görünmeseler de yaşıyor, dolaşıyorlar hâlbuki evliyalar türbelerinden hiç çıkmıyor. Garip olarak Çingene Penbe, perilere karşı biraz daha hürmetkâr, onlardan daha çok çekinirdi. Her lâkırdıda yakasına tükürür. “İyi saatte olsunlar” derdi. Fakat adak adayıp da bir şey istediği bir evliya işini çabuk görmezse homurdanır dururdu. Tezveren Dede’ye son gittiğim zaman fikrini çok açık söylemişti.

— Güya adın Tezveren, hani ya? Cinler, periler daha çabuk iş görüyorlar. Tevfik beni alsın diye sana ne kadar mum adadım. Herifi bir de sürgüne yollattın. Bari herifi çabuk getir. Ben Çingeneyim diye yapmıyorsan Rabia’yı düşün. Beş vakit namazında bir hafız.

Penbe’ye göre, Rabia’nın tuttuğu yol bambaşka. O ne türbeye gidiyor, ne de bakıcıya. Doğrudan doğruya kendisi dua ediyor. İşte gene seccadesini yayıyor. O, Rabia’nın harekâtını hep duvardaki uzun, ince gölgesinde seyreder. İşte namazda. Uzun, siyah gölge eğiliyor, diz çöküyor, başını yere koyuyor, kalkıyor. Beyaz badana üstünde bitmeyen, tükenmeyen siyah gölge oyunu! Nihayet dua ediyor. Rabia, dizlerinin üstünde, elleri açık, yüzü yandan, bıçak gibi keskin çizgileri ile nasıl bir dilek ateşi ile yanıyor? Nasıl “İşte vazifemi yaptım, sen de istediğimi ver” der gibi uzun uzun dua ediyor. Avuçları hep açık, gökten inecek inayeti kapmak için. (s.229)

Sinekli Bakkal romanından bahsederken unutulmaması gereken hususlardan biri de arz ettiği müthiş edebi lezzet. Halide Edip romanında öylesine tasvirler yapıyor ki adeta sizi koltuğunuzdan havalandırıp muhteşem bir manzaranın karşısına taşıyıveriyor. Bir misal verelim:

Kafes kalkık. Camın ötesi Boğaziçi. Odanın üstünde rüzgâr saçakları, su borularını birbirine katıyor. Siyah bulut yığınları bir karanlık akıntısı gibi havadan geçiyorlar; barut renginde sular azgın azgın akıyor; karşı yakanın zarif kıvrıntıları, nemli ve kurşunî bir duman içinde hayal meyal seçiliyor. Kızın gözleri ve kulakları bunları takip ediyor, fakat kafası başka yerde. (s.247)

Bizi bir öğlen vaktinde İstanbul’da dolaştıran başka bir misal:

Galata Köprüsü’nü yürüyerek geçtiler. Tepelerinde İstanbul’un öz göğü bir Bizans mozaiği, bir tavus gibi mavi, bir tek bulut yok. Gökyüzünde kaynayan sarı ışık kazanı yere altın şua akıtıyor. Her şeyin üstünde bu altın aydınlık. Sol taraflarında Haliç. Üstünde yelkenler, direkler sarı ışıkta titreşiyorlar. Sağ taraflarında Boğaziçi vapurları, kayıklar, salapuryalar yeşil suların üstünde oynaşıyor. Köprü’nün üstünden askerî bir bando geçiyor. Bütün halk ayağını uydurmuş arkasından yürüyor.(s.312)

İstanbul’da, adeta sayfalardan süzülerek yükselen, gümüş sisli bir sabah rüyası:

Karanlık dağıldı. Şehrin üstü inci beyazlığında bir dumana bürünmüş. Minareler, kuleler, uçlu, uçsuz bütün şekiller rüyada görülen şeyler gibi uzak, silik. Suların kurşunî yüzü uykuda. İstanbul, gümüş sisli bir sabah rüyası görüyor.

Galata rıhtımı… Üstünde siyah esvaplı adamlar, rıhtımın kenarında bir sürü sandal ve salapurya. Kürekçiler kürekleriyle oynuyor, sabırsızlanıyor, siyah esvaplı adamlar uzaktan gelen araba seslerini dinliyorlar. Birbiri ardınca bir sıra kapalı araba geldi, durdu. Siyah esvaplı adamlar araba kapılarının açtılar, içlerinden kara çarşaflı, eli bohçalı, çocuklu, çocuksuz kadınlar, birkaç ihtiyar erkek ve Mevlevî dedesi çıkardılar. Arabalardan çıkanlar birbirine sokuldular, elleri dolu olanlar omuz omuza, boş olanlar elele, birbirine yapışıp kuvvet almak isteyen, canlı bir ıstırap kümesi gibi sandallara, salapuryalara indiler.

Rıhtımda ayak sesleri kesildi. Kayıklar kurşunî suların üstünde yayıldı, açıldı… Selimiye önünde demirleyen şevket-i derya’ya doğru yol aldılar. (s.204)

Elimde bir imkân olsa bu romanı okuyup anlamayı liseden mezuniyetin bir şartı haline getirirdim. Belki edebiyat derslerinde bir okul dönemi boyunca talebelere romanda tartışılan mevzuları konuşturur, bu meseleler ekseninde münazaralar tertip ederdim.

Ben bahsettiğim işaret fişeğini yolladım. Bu romanı okumadıysanız mutlaka okunacak kitaplar listenize alın. Edebiyatımızın kıymeti yeterince bilinememiş bir şaheserinden habersiz kalmayın.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (4)

Kafamızdaki, kalbimizdeki cehennem kargaşalığı

İster roman olsun ister bir film senaryosu, beğenilen kurgularda karakterler mutlaka ruhî veya zihnî bir dönüşüm geçirirler. Anlatılan hadiselerin üzerinde hiçbir tesir yapmadığı karakterler biraz karikatür gibi kalır. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal isimli eseri de bu altın kurala uyuyor ve romanın ana karakterlerinden piyanist Peregrini, Müslüman olmasıyla bile neticelenmeyecek müthiş bir dönüşüm geçiriyor. Tabi bu tür bir “dönüşüm” yavaş ve sancılı oluyor. Güzel tahlil edilip anlatılan bu dönüşüm Sinekli Bakkal’a adeta can veriyor. Hemen misallendirelim. Müslümanlığı seçen piyanist Müslüman Rabia’yı, bizim fikir ve his dünyamızı kavramakta epeyce zorlanır:

— Bu dalgaları martta görmeli, Rabia. Kudurmuş gibi kafalarını kayalarda parçalarlar. Öyle yaman bir saldırışları, ahenkleri vardır.

— Bir gün sakin, telâşsız bir şeyden hoşlandığını işitmedim, Osman.

— Sükûn? Sükûnun denizde ne işi var? Düşün, kim bilir üstünde kaç milyon adam ölmüştür! Kim bilir şimdi üstünde kaç milyon avare cesetsiz ruh dolaşıyor…

Osman’ın elleriyle havayı göstererek, sırf şairane bir lâf diye söylediği bu sözler, Rabia’nın muhayyilesini harekete getirdi.

— Buraya geleli perşembe, pazartesi ölülere Yasin okumayı bile unutuyorum.

— Ölülerle senin ne alış verişin var, Rabia. Sen diriler için okuyorsun… Sen…

— Her sabah namazından sonra inşallah denizde ölenler için ayrı bir Yasin okuyacağım.

— Rabia, Rabia, bu eski, bu ölü şeylere gene dalma… Fakat Rabia onu artık işitmiyordu. Hafızasında solan eski sevgililer, eski şeyler dirilmiş, ona sitem ediyorlardı. Etrafını sevmek, etrafını düşünmek, bu Dede’nin bilerek, Tevfik’in bilmeyerek ona öğrettiği biricik hakikat… Biricik, insana sükûn veren, haz veren şey. Hâlbuki o, tam bir aydır hep kendisiyle, kendi saadetleriyle meşguldü. Bu sabah o saadet, Rabia’ya biraz bayat, biraz tatsız geldi. (s.340)

Halide Edip’in, bir müddet sonra kafası ve kalbinde ahenk ve sükûnu, “Osman” olduğunda yakaladığını anlayan piyaniste söylettikleri de hayli şaşırtıcı:

Karanlıkta uzun uzun bir ses inledi. Sırtın üstündeki taş binadan geliyordu. Bütün pencerelerinde aydınlık var.

— Bu ne, Osman?

— Org, Robert Kolej’de çalıyorlar.

Rabia, ilk defa org sesi işitiyordu. Ve bu ses içini kavradı. Şimdiye kadar dinlediği, hatta en çok sevdiği Garp musikisinde bile ekseri o staccato, o birbirinden ayrılan sesleri azıcık yadırgardı. Hâlbuki bunda, bir perdenin ötekine geçişi hissedilmiyor. Birbirine örülmüş gibi bağlanan mütemadi sesler… Kendi Kuran okuyuşunu hatırlatıyor.

— Eğer oğlumuz olursa ben bu mektebe veririm.

— Allah esirgesin!

— Niçin Osman?

— Oğlunu Sinekli Bakkal olmayan her şeyden esirge, uzak tut, Rabia. Esasen damarlarında karışık kan olanların içlerindeki daimi didişme, çarpışma kendilerine yetişir!

— Fakat sen bizim tarihimizi okumadın mı, Osman? Hepimizin damarlarında o kadar başka başka kanlar var ki… Hâlbuki hiç birimizin içinde öyle bir didişme yok.

— Yalnız kan değil, iki gözümün nuru… Bir de hars, medeniyet başkalığı vardır. Belki o, kandan çok insanları birbirinden ayırır. İnsanların kafasında, kalbinde bir cehennem kargaşalığı yapar…

Sustu. Rabia onun içindeki kıyameti teskin etmek istiyormuş gibi omuzuna dokundu, okşadı.

Ben oğlumun kafasında, kalbinde ahenk, sükûn isterim. Başka başka taraflara çeken tesirlerden onu muhafaza etmek isterim. (s.336)

Burada anlatılan kafa sükûneti, kalp ahengi, bugün bile pek çoğumuzun peşinde koşup yakalayamadığı bir büyük nimet. İç huzuru, kendimizle ve hayatla barışıklık, tevekkül gibi kavramlar çoğumuz için uzak ve tatlı çocukluk hayalleri haline gelmedi mi? Peregrini’in kaçıp kurtulmak için çırpındığı ruhi maraz, kafamızdaki, kalbimizdeki cehennem kargaşalığı, belki de batılılaşma gayretlerimiz esnasında bozulan zihinsel-kültürel genetiğimizin bir tezahürü.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (1)

Bunca Zaman Fark Edemediğim Edebi Hazine

Sinekli BakkalOkuduğumda, bunca zamandır nasıl oldu da bu kadar derin, bu kadar güzel bir edebiyat eserini fark edemedim deyip hayıflandığım eserlerden birisi de Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanıdır.

Edebiyat öğretmenlerinin doğru dürüst kitap okumadığı ülkemizde maalesef benim de edebiyat öğretmenlerimden hiç birisi bir istisna teşkil etmiyordu. Babam sayesinde çoğu insana nasip olmayacak, bir edebiyat çevresi içinde yetişme şansı yakaladım ama buna rağmen Sinekli Bakkal’ı ancak kırk yaşımda keşfedebildim.

Bu yazıyı arkadan gelen ya da benim gibi geç kalan dostlara bir işaret fişeği olmak üzere kaleme alıyorum.

Sinekli Bakkal’ın aslında İngilizce yazılmış, daha sonra lisanımıza tercüme edilmiş bir roman olduğunu öğrenmek sanırım beni şaşırttığı gibi pek çok dostu da hayrete düşürecektir. Halide Edip Adıvar’ın “The Clown and His Daughter”, yani “Soytarı ve Kızı” ismiyle 1935 yılında Londra’da yayımladığı roman aynı yıl “Haber” gazetesinde tefrika edilmiş ve bir yıl sonra da kitap olarak basılmış.

Romanın, II. Abdülhamid devrinde geçen hikâyesinde Osmanlı Devleti’nin son döneminde her ciddi münevver zihninin ana meşgalesi olan “doğu-batı ikilemi”, “eski-yeni çekişmesi”, “modernleşme” konuları harikulade bir üslupla ele alınıyor.

Kitaba ismini veren Sinekli Bakkal Aksaray’da bir mahalledir. Mahalle imamın kızı ile orta oyuncu Tevfik tepkileri umursamayıp evlenirler. Tevfik, zenne rolüne çıktığı için “Kız Tevfik” diye anılmaktadır. Yaşadıkları kültürel çatışma evliliklerinin sürmesine müsaade etmez. Ayrıldıktan sonra Rabia isminde bir çocukları dünyaya gelir. Rabia, romanın ve yukarıda bahsedilen çekişmelerin merkezi olacaktır. Çünkü anne ve babasın ayıran çelişkiler, adeta daha doğmadan genlerine nakşolunmuştur Rabia’nın.  Tevfik sürgüne gönderilir. Annesinin yanında büyüyüp genç bir kız olan Rabia herkese derinden tesir eden harika sesiyle Kuran ve mevlit okumayı öğrenmiştir. Babası sürgünden dönünce kızını yanına alır. Ancak bu sefer de siyasi sebeplerle Şam’a sürülecektir. Rabia önce sesine sonra kendisine hayran olan piyano öğretmeni Peregrini ile tanışır. Peregrini’nin Rabia’ya sunduğu evlenme teklifinin gerçekleşmesi için Rabia’nın ilk şartı Peregrini’nin Müslüman olmasıdır. Hıristiyanlığa bile arkasını dönmüş, dinsiz bir adam olan Peregrini, adım adım bir dönüşüm yaşayıp Müslüman olduğunda ona Müslüman ismini Rabia koyacaktır: Osman.

Romanda II. Abdülhamid döneminde entelektüeller arasında geçen tartışmalara dair ipuçları yakalıyoruz. Peregrini’nin Türk “aydın” dostlarıyla hangi fikir ufuklarında dolaştığını anlamak için şu satırlara göz atalım:

Peregrini diyordu ki:

— İnsanı ilk defa ilim ağacının yemişini yemeye sevk eden Şeytan değil mi? O olmasa, insan sadece yiyen, içen, iki ayak üstünde dolaşan bir mahlûktan ibaret kalırdı. Tecessüs her bilginin anahtarı, bu anahtarın sahibi ve bize ilk bu anahtarı veren de Şeytan’dır.

Piyanist, ellerini sallayarak konuşuyor, sesini, yükseltiyor, gözleri arayıcı birer ışık gibi Dede’nin yüzünde dolaşıyor. Hâlbuki Vehbi Dede onu, bir çocuk coşkunluğu seyreden olgun bir adamın sükûnetiyle, belki müsamahasıyla dinliyordu.

Piyanist devam etti:

— Hiç olmazsa Şeytan’ın cesaretini tasdik et, Dede Efendi. Fikir cesaretinin piri odur. Halik’in gazabına ilk isyan eden, cennetin nimetlerinden, refahından atılmayı ilk göze alan hep odur. Yeryüzünde ilk ateşi, gökten çalıp getiren Promete’den tut da, bütün filozoflara, bütün büyük ihtilalcilere, hatta benim gibi kilisesine isyan eden adi bir adamın bile piri odur. Bak, Şeytan için ne güzel bir parça besteledim.

Ellerini havaya kaldırdı ve piyanoya indirmeden evvel,

— Cennette namdar’ bir melek olmayı, fikir hürriyeti namına feda edenin şerefine, dedikten sonra bir çılgın gibi parmakları piyanonun üstünde dolaşmaya başladı. Rabia’ya öyle geldi ki, çaldığı havada kâinatın bütün şeytanları, ifritleri başıboş, hürriyetle sarhoş bağırışıyor-çığrışıyorlar.

Sarışın Galip, ellerini çırptı:

Bu memlekette halkı düşünmeye alıştırmak için şeytana tapmayı öğretsek, nasıl olur, üstat?(s.71)

Görüldüğü üzere çok uzunca bir müddettir batıcı aydınlarımızın “cahil halkı”, “adam etmek” için yapmayı akıllarından geçirdiklerinin herhangi bir dini, ahlaki hududu yok! Halkı “satanist” yapmayı bile düşünebilen adamların, sosyokültürel genetiğimizle oynamakta tereddüt etmemeleri de bundandır belki.

Sinekli Bakkal hakkındaki notlarımızı paylaşmaya devam edeceğiz inşallah.

twitter: @salihcenap