Efendinin Yüzüğü

J.R.R. Tolkien I. Dünya Savaşının korkunç yıkıcılığını, bizzat içinde yer alarak tecrübe etmiş bir İngiliz entelektüeli. Aynı zamanda şair, romancı ve filolog olan Tolkien, çoğunu ikinci dünya savaşı esnasında yazdığı meşhur romanı Yüzüklerin Efendisi’ni 1954 senesinde yayımladı. Roman, içinde tabiatüstü varlıkların yer aldığı bir tür ortaçağ masalıydı. Çok ama çok beğenildi. Bütün zamanların en çok satan romanlarından birisi oldu. Müziklere, televizyon dizilerine, sinema filmlerine hatta video oyunlarına ilham verdi.

thering

Tolkien’in kurgusunda bir çok yüzük vardı ve yüzükler açıkça “iktidarı” sembolize ediyorlardı. Bu iktidar yüzükleri yeryüzünde yaşayan değişik topluluklara dağıtılmışlardı. Tolkien bu vaziyeti şu şiirle anlatıyordu:

“Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf krallarına,

Yedisi taştan saraylarındaki Cüce hükümdarlara,

Dokuzu ölümlü insanlara, ölecekler ne yazık;

Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda,

Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi’ne.

Hepsine hükmedecek bir yüzük, Hepsini o bulacak,

Hepsini bir araya getirip, karanlıkta birbirine bağlayacak

Gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda.”

Tolkien, romanını şiirde anlatılan son yüzüğün etrafında kurgulamıştı.

Tüm yüzükleri yönetecek, yani tüm iktidarları kontrolüne alacak tek bir küresel gücü temsil eden tek yüzüğün.

Putperest-çok tanrılı dinlerin yaşandığı karanlık çağlarda geçen epik fantezi türündeki hikayede, bu yüzüğün aslında İblis gibi resmedilen, Karanlık Tanrı Sauron tarafından yapılmış olduğu yazılıdır. Sıradan altın bir yüzük gibi görünen yüzük ateşe tutulduğunda, üzerinde yukarıdaki şiirin iki mısraı görülür hale gelmektedir:

Hepsine hükmedecek bir yüzük, Hepsini o bulacak,

Hepsini bir araya getirip, karanlıkta birbirine bağlayacak

Tolkien üç uzun cilt boyunca bu yüzüğü yok etmek üzere yola çıkan bir ekibin hikâyesini anlatır.

Aslında bu hikâye birçok acı tecrübe üzerine kurulan batı medeniyetinin hikâyesidir.

Derebeylerin (küçük yüzük sahiplerinin) idaresinde acı çekerken, kilisenin dehşetli otoritesi ile tanışıp engizisyon mahkemelerinde işkencelere maruz kalan, nihayet ulus devlet diktatörlerinin faşizmine mahkum olan batı halklarının son kabusu, kendilerine yerel iktidarları yeterli görmeyerek cihan hakimiyetine soyunan liderleri olmuştu.

I. Dünya Savaşı’nın ağır kayıplarına rağmen bitmek tükenmek bilmeyen mutlak iktidar hummasının II. Dünya Savaşı’ndaki faturası, çoğu siviller olmak üzere 72 milyon insanın canıyla ödenmişti.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi birşeydi bu.

Kimi zaman adil kimi zaman zalim ama kontrol edilmesi mümkün mahalli güçleri birleştiren “ulusal” güçler bir tür ejderhaya dönüşmüş, sonra o da yetmemiş tüm dünyayı kontrol altına almak üzere harekete geçmiş ama insanlara ölüm ve zulümden başka bir şey sunamamışlardı.

Yüzüklerin -iktidarların- en tehlikelisi, diğer yüzükleri -iktidarları- kendi altında birleştirecek tek yüzük -cihan hakimiyeti- idealiydi.

Çare o ideali tamamen ortadan kaldırmak, ilelebet yok etmekti.

Tolkien romanında çeşitli ırklardan oluşan bir heyete yahut komisyona yüzüğü yok etme vazifesi verir. Neden tek bir kahraman değil de bir ekip? Çünkü tek yüzük (mutlak iktidar) öylesine cazip, öylesine yoldan çıkarıcıdır ki herkes onu yok etmeye çalışanın da yalnız kalırsa eninde sonunda yoldan çıkacağını bilmektedir.

Yüzüğü yok edileceği menzile kadar taşıma işi bile sıkıntılıdır. O yüzden bu görev herhangi bir iktidar iddiası olabilecek son kişiye, zevkperest, iddiasız, korkak ve ürkek bir “hobbit” olan Frodo Baggins karakterine verilir.

Modern demokrasi de, kuvvetler ayrılığı prensibi de, adaletin üstünlüğü fikri de “yüzüğü” yok etme çabalarının neticesinde ortaya çıkmıştır.

Bazen merak ediyorum, tek yüzüğün ne dehşetli, ne korkunç, ne ölümcül bir ideal olduğunu kavramak için ne kadar acı çekmemiz gerekiyor?

Neden o melun “yüzük” fikrini gömülü olduğu yerden çıkartıp yüzüğü parmağına takacağı anın hasreti ve ateşiyle yanmaya başlayan karizmatik liderler kitlelerin gönlünü bu kadar kolayca çalabiliyor?

Neden iktidarı mümkün olduğunca yaymanın ve çeşitlendirmenin, zorbalaşmanın önüne geçmek üzere tedbirler almanın lüzumunu bir türlü kavrayamıyoruz?

Twitter: @salihcenap

Yaşamak

03[1]

Meşhur Japon yönetmen Akira Kurosava, 1952 yapımı Ikuru (Yaşamak)  isimli muhteşem filminde, İkinci Dünya Savaşından, yaklaşık üç milyon insanını kaybederek mutlak bir mağlubiyetle çıkan Japonya’nın başkenti Tokyo’da yaşayan ve belediyede çalışan orta yaşlı bir devlet memuru olan Kanji Watanabe (Takashi Shimura)’nin hikâyesini anlatır. Otuz yıl boyunca “gerçek” hiçbir iş yapmadan daireye gidip gelmiş uyuşuk bir memur olan Watanabe, nihayet “Halkla İlişkiler Dairesi Kısım Amiri” olmuştur. Filmin hemen başında memur felsefesinin özeti olan şu cümle geçer:

“Bu dünyada makâmınızı korumanın en iyi yolu hiç bir şey yapmamaktır.”

ikiru-630x378Filmin başında Watanabe’nin yoğun ama anlamsız meşguliyetini ve ne kendisine ne başkalarına en ufak bir fayda sağlamadan geçirdiği yeknesak hayatı izleriz.

Bir gün mide ağrısı şikâyetiyle doktora giden Watanabe, mide kanseri olduğunu ve en fazla altı ay ömrü kaldığını öğrenir.

Bir anda uyuşuk memurun tüm hayatı altüst olur. Hayatı boyunca bozuk para gibi harcadığı “zaman” bir anda kıymetlenmiştir. Yıllardır biriktirdiği küçük bir serveti vardır. Ömrünün kalan kısmında, bu “biran önce harcanmazsa boşa gidecek” serveti harcamayı düşünür. Kendini daha önceleri tasarruf adına kaçındığı eğlencelere vermek ister ama bunun bile nasıl yapılacağını bilmemektedir. Tesadüfen tanıştığı başarısız bir yazar onu Tokyo’nun gece hayatına sokar. Fakat barlar, pavyonlar, içkiler, kadınlar Watanabe’nin aradığı tatmini sunamazlar.

Ikiru_posterSona yaklaştığını öğrendiği anda her saniyesi bir anda altına dönüşen ömrünün geri kalanını bu tür yerlerde “harcamak” Watanabe’yi tatmin etmek bir yana iyice derin bir depresyona sevk eder.

Artık bitmesine çok az kaldığını bildiği saatlerini en çılgın eğlencelerle bile olsa “boşa” harcamak müthiş derecede rahatsız edici bir fikirdir.  

Watanabe bu sefer kendi memurları arasında, daha önceleri biraz hayret biraz da kınamayla takip ettiği hayat dolu genç bir kızın peşine takılır. Hayatının geri kalanını o genç kız gibi neşe içinde geçirebilmek için onun neler yaptığını, nasıl böyle enerjik ve mutlu olabildiğini anlamak ister. Ama bir süre sonra anlar ki kızcağızın felsefi bir derinliği yoktur. Mutluluğu ve enerjisi sadece gençliğinden gelmektedir.

Kahramanımız nihayet derin bir depresyon, çaresizlik ve yeis içinde kavrulduğu bir anda hayatına anlam katacak şeyi keşfeder. Kalkar, kaç gündür gitmediği makamına gider ve bu sefer “gerçekten” çalışmaya başlar. Artık kendine ölmeden önce gerçekleştirmeye söz verdiği bir hedefi vardır: Bir grup annenin, çocukları hasta olmasın diye kurutularak çocuk parkına dönüştürülmesini istedikleri bir bataklığı belediye eliyle ıslah ettirmek. Filmin başında sorumluluğu başkasına atıp, iş yapmamak için kısım kısım, şube şube dolaştırdığı insanların dertlerini gerçekten gidermek.

Filmin ortalarına doğru kahramanımız ölür. Filmin ikinci yarısı neredeyse tamamen taziye evinde geçer.

ikiruWatanabe ne yapıp etmiş, ölmeden o parkı yaptırmıştır. Onu en son, soğuk bir kış gecesi kendi yaptırdığı parkta bir salıncakta neşeyle şarkı söyleyip sallanırken görürüz. O gece o parkta canını teslim etmiştir.

Belediye başkan yardımcısı, diğer memurlar taziye evinde uzun uzun konuşmalar yapar ve vaziyeti değerlendirirler. Watanabe’nin parkın yapılmasında gerçekten etkili olup olmadığını tartışırlar. Bir kısım memur, parkın bir seçim yatırımı olarak zaten yapılacağını, aslında Watanabe’nin çabasının bir tesadüf olduğunu iddia ederken diğerleri o olmasa bu parkın yapılamayacağı konusunda hemfikirdir.

Taziye evinde oğlu ve gelini de dâhil olmak üzere Watanabe için gerçekten üzülen, gerçekten gözyaşı dökenler sadece, o park için dilekçe veren anneler olur.

***

ikuru1Elimden gelse bu filmi tüm memurlarımıza defalarca seyrettirirdim.

Watanabe’den tek farkımız ne kadar ömrümüzün kaldığını bilmememiz. Ama sınırlı sayıda günümüz olduğunu bal gibi biliyoruz.

Hayatımızı anlamlı kılacak bir şeye hepimizin ihtiyacı var.

Ve bu “şey” ne yeni bir ev, ne yeni bir araba, ne yurt içi yurtdışı geziler…

Bu “şey” ardımızdan hayırla yâd edilecek bir isim bırakmak…

İnsanlara faydası dokunacak birşeyler yapmak, yolunda gitmeyen birşeyleri yoluna koymak.

İki atom bombası yemiş ve mutlak bir şekilde mağlup olup işgal edilmiş Japonya, o günden bugüne gelebildiyse bizim için de bir ışık var demektir.

Ikiru_1956_Movie_Poster_7_xydcf_movieposters101(com)“Böyle gelmiş böyle gitmez” diye haykıracak insanlara ihtiyacımız var.

“Evet, yapabiliriz, yeniden doğru, dürüst, ahlaklı bir toplum kurabiliriz” diye düşünen kafalara…

Hayatın anlamını, insanlığa hizmette ve dünyayı daha iyi bir yer haline getirmede arayan nesillere…

Yeni ümitlere, heyecanlara…

Sosyal Mutantlar – 1

Mutant-Cell-Pearl-l[1]Son yıllarda, genetik mühendisliği sahasındaki keşifleri, bir yandan merak, bir yandan da dehşet içerisinde izliyoruz. Bilim adamları, bitki genleri üzerindeki epeyce oynayıp hatırı sayılır bir tecrübe elde ettikten sonra şimdilerde araştırmalarının istikametini hayvanlara çevirmiş görünüyorlar.

İnsanoğlu, gözünün önünde, avucunun içinde öylece durduğu halde sırrını hala büyük ölçüde çözemediği genetik bilmeceye hırsla cevap arıyor.

Gazeteler, klonlanan hayvanların hikâyelerini büyük bilimsel zaferler olarak arka sayfalarına taşıyıp duruyor. Bir yandan da fantezi üretmeye mütemayil çizgi roman çizerleri, macera romanı yazarları “değiştirilen” hayvanlarla ilgili hikâyeler telif ediyorlar. Radyoaktif sızıntı gibi “gayri tabîi” sebeplerden değişim geçirerek başkalaşan canlılara “mutant” deniyor.

Teenage-Mutant-Ninja-Turtles[1]Bir aralar çocukları çizgi filmleri, oyuncakları ve sinema filmleri ile meşgul eden “Ninja Kaplumbağalar” işte böyle mutantlardı. Orijinal isimleri “Teenage Mutant Ninja Turtles” idi. Yani “Genç Mutant Ninja Kaplumbağalar”.  Meşhur çizgi kahraman “Örümcek Adam” da yoğun radyoaktiviteye maruz kalarak değişmiş bir örümcek tarafından ısırıldıktan sonra tabiatüstü güçlere kavuşmuş bir mutanttır. Amerika’da çizgi roman endüstrisinin lideri DC Comics şirketinin çizerleri, birçok eserlerinde iyi mutantlarla kötü mutantların mücadelesi üzerine kurulu bir dünyanın hikâyesini anlatırlar.

Bazı kimseler kurgu romanlarda değil, doğrudan yaşadığımız dünyada geçen ve insanlar üzerinde yapılan gayri kanunî genetik çalışmalarla ilgili çeşitli komplo teorileri üretiyorlar. Modern dünyada, firavunlaşan “devlete” duyulan güvensizlik, bu tür kurgulara şüpheyle karışık bir gerçeklik aşısı sağlıyor. Devletlerin dev bütçelerle gizli olarak, insanlar üzerinde gen çalışmaları yaptırdığı fikri hiç de garip gelmiyor birçok kimseye.

Genleriyle oynanarak “değiştirilen” insanlar fikri, romancıların, senaristlerin elinde bir fantezi olsa da bu konuda fanteziyi çoktan aşmış bir gerçeklikten bahsetmek mümkün: Sosyo-kültürel genleriyle oynanarak “mutantlaştırılmış” insanlar, hatta insan kitleleri.

Bu “değişimi” daha iyi anlayabilmek için genlere yapılan biyolojik müdahalenin mahiyeti üzerinde fikir sahibi olmak gerekir.

DNA zincirini teşkil eden sadece dört molekül, mahiyetini tam olarak kavramaktan çok uzak olduğumuz bir lisanda canlıların karakteristik özelliklerini belirliyor. Gözümüzün rengi, saçlarımızın kıvırcık mı düz mü olacağı, burnumuzun küçük mü, büyük mü, kalkık mı, patlıcan gibi mi olacağı hücrelerimizin içinde bize mahsus bilgi bankalarında saklanıyor. Şimdilerde iyice gelişen teknolojinin tanıdığı imkânlarla insanın gen haritası çıkarılmaya çalışılıyor. Hangi genin hangi özelliğin oluşmasında etkin olduğu belirlenmeye çalışılıyor. Teknoloji artık genlere müdahaleye de imkân tanıyor. Bitkiler üzerinde yapılan çalışmalarda mühim mesafeler hâlihazırda kat edilmiş durumda. Zaten genetik çalışmalara muhalif olanlara karşı en çok kullanılan argümanların başında bu çalışmaların vaat ettiği imkânlar geliyor.

Genetikçiler daha az suyla yaşayabilen çöl bitkilerinin genlerini bazı sebze ve meyve genlerine adapte etmeyi; çabuk büyüyen, dev boyutlara gelen bitkilerin genleri de aynı maksatla kullanmayı; neticede çöl iklimlerinde bile yetişebilen insan boyunda mısırlar, her bir tanesi karpuz büyüklüğünde fasulyeler elde ederek dünyanın birçok bölgesinde insanları açlıktan kurtarmayı vadediyorlar.

mutant-carrots1[1]Ancak ne yazık ki tablo anlatıldığı kadar parlak değil. Her şeyden önce bilim adamları genlerle oynadıkları zaman tam olarak neyi değiştirdiklerinden emin olamıyorlar. Belki neredeyse kâmil bir küre görünümünde, kan kırmızısı domatesler üretmek mümkün oluyor ama bu sefer de domatesin tadı bozuluyor. Daha kötüsü, Allah’ın insanlara ikramı olan lezzet ve sıhhat dolu meyve sebzeler kanserojen zehirlere dönüşebiliyor. Genlerle yani hilkatin kodlarıyla oynamak bir anlamda tanrılığa soyunmak mânâsına geliyor. Neticede ise elde edilen, bir takım ucubeler oluyor!

Maalesef “tanrıyı oynayanlar” kirli ellerini insanların beyinlerine ve kalplerine de uzatmaktan çekinmiyorlar. Biyoteknoloji sahasında girişilen mahut “mühendislik” çalışmalarına tekabül eden çalışmalar, beşerî ilimler sahasında da, yürütüldü ve halen yürütülüyor. Domatesin genleriyle oynamak hakkını kendisinde bulan batı medeniyeti, sosyal mühendislik çalışmaları çerçevesinde küçüklü büyüklü toplulukların sosyo-kültürel genleriyle oynamakta bir mahzur görmedi. Genetik mühendislerinin mikro-enjeksiyon usullerine mütekabil içtimai müdahale ve telkin usulleri geliştirildi. Bu usuller gerçekten de kitlelerin sosyo-kültürel genlerine müdahaleyi mümkün kıldı. Elde edilen netice, domateslerde elde edilenden çok da farklı olmadı: “mühendislerin istedikleri istikamete sevk edebildikleri zombi toplulukları!” Kılık kıyafetleriyle tam arzulanan kalıba uyan ama ne düşüneceğini, nasıl düşüneceğini şaşırmış, zihni muvazenesini kaybetmiş zavallılar. Sosyo-kültürel genlerinin mutasyonu sonucu zihinleri kalıplanmış, kalıplanırken de ağır tahribat görmüş sosyal mutantlar!

Bu konuya devam edeceğiz…

Twitter: @salihcenap

Sonbahar

Sonbahar

 sonbahar

Sabahları erken kalkanların gözlerini, olgun sonbahar güneşinin sihirli güzelliği yıkıyor artık.

Seher vakti penceresini açanların odalarına sonbahar esintilerinin kadife okşayışları doluveriyor.

Seher vakitleri, kendisiyle buluşanlara, az sonra uyanıp korkunç homurtularıyla tüm sesleri boğacak olan şehirde minik kuşların şarkılarını işitebilmeleri için birazcık zaman sunuyor.

Uzun kollu kıyafetlerini dolaplarından ilk çıkartanların, henüz herkes uykudayken hayatı yudumlamanın hazzını sessizce idrâk edenlerin, sonbahar göklerinin tatlı mavileri içinde süzülen bulutlarla paylaştıkları bir tabiat senfonisi bu.

Ve seherin minik ikramının ardından o bildik hareketlilik başlıyor. Dünyanın bir yerinden bir yerine hummalı bir koşuşturmayla akıp duran kalabalıklar. Hayat gailesi…

railway-autumn

Sonbahar, ne kadar koşuşturma olursa olsun arka planda yerini hep muhafaza ediyor, bakanlara ve görmesini bilenlere sessizce göz kırpıp duruyor bütün gün boyu…

Tabiat bir kez daha o muhteşem sonbahar elbisesini giyinince, bize de güzelliğini temaşa etmek kalıyor.

Sonbahar… Kimi zaman ağaç dallarından hoplaya zıplaya kucağımıza düşen solgun bir ışık huzmesi, kimi zaman bir sarı yaprak gölgesi…

Kimi zaman yazın unutturduğu tatlı bir esinti, kimi zaman mektebe giden çocukların cıvıldaşmaları…

Yaz mevsiminin azıcık sakinleştirdiği zannedilen “zaman” sonbaharda sanki yeniden hızlanıyor.

Kendi sonuna doğru akan nehrin üzerinde seyahat eden her canlı, zaman denilen bu coşkun akıntının artan hızını hissediyor.

Kim bilir belki de sonbaharlarda yaşadığımız telaş bundan. Belki zamanımızın hızla tükendiğinin farkına varmamızdan.

A-Walk-in-Autumn-autumn-19018573-800-600[1]

Acaba dünyadaki hikâyemizi, yani şahsi menkıbemizi tamamlamamıza kaç sonbahar kalmıştır?

Telezzüz edilecek kaç solgun sonbahar seherimiz vardır daha?

Sonsuza kadar yaşamayacağımızı unutmak için seyrine daldığımız illüzyonun aynalarını paramparça eden sorular sonbaharda gizli galiba.

Ne kadar unutmak istesek de emanetin bir teslim saati var ve hızla yaklaşmakta.

Yapmamamız gerekirken yaptıklarımıza yürekten pişman olduğumuzu ispat etmek için gereken zaman daralmakta.

Yapmamız gerekirken yapmadıklarımız, erteleyip durduklarımız için ise yeterince zamanımızın kalıp kalmadığına dair şüpheler artmakta.

Sonbahar, yorgun ama mütebessim bir ihtiyar hoca gibi gülümseyerek bizi ihtar etmekte.

autumn

Pembeleşmiş, tülden bulutlar arasında sonbahara mahsus bir kırmızıya batan güneş de, sonbahar gecesinin ürpertici serinliği içinden göz kırpan yıldızlar da aynı şarkıyı terennüm etmekte.

Bu güzel, bu cıvıl cıvıl hayatın sonsuz olmadığını bize hatırlatan bir şarkı bu.

Dilimizdeki en güzel ifadelerinden birini Yahya Kemal Beyatlı’nın şiirinde bulan bir şarkı:

Fânî ömür biter, bir uzun sonbahâr olur.

Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, târümâr olur.

Mevsim boyunca kendini hissettirir vedâ;

Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ.

Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir;

Günler hazinleşir, geceler uhrevîleşir;

Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere.

Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.

Dünyânın ufku, gözlere gittikçe târ olur,

Her gün sürüklenip yaşamak rûha bâr olur.

İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu;

Bir başka mûsıkîye geçiş farzeder bunu;

Teslîm olunca va’desi gelmiş zevâline,

Benzer cihâna gelmeden evvelki hâline.

Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,

Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya,

Duymaz bu ânda taş gibi kalbinde bir sızı:

Farketmez anne toprak ölüm mâceramızı.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (5)

Elimde imkân olsa, bu romanı okuyup anlamayı liseden mezuniyetin bir şartı haline getirirdim!

Sinekli Bakkal romanı hakkındaki mütalaalarımızın son bölümüne gelmiş bulunuyoruz.

Sinekli BakkalHalide Edip Adıvar’ın insanı sürükleyen, harikulade bir üslupla anlattığı hikâyede zaman zaman “kültür”, “medeniyet” ve hatta “inanç” gibi “zor” konulara bu kadar mahirane bir şekilde girmesi ve akışı bozmadan, didaktik anlatım tuzaklarına düşmeden bu tür meseleleri, hadiseler örgüsü içinde tartışabilmesi takdire şayan. Mesela avamın, cahil halkın inanışları ile Rabia’nın inanışını inceden inceye mukayese edip aradaki benzerlikleri ve farkları gösterdiği şu satırlar çok dikkat çekici:

Penbe, Rabia ile beraber mutfağın üstündeki odada yatardı. Yükten yatağını çıkarır, kızın yatağının yanma serer, köşedeki mum iskemlesinin üstüne zeytinyağ kandilini yakar, yatağa girerdi. Fakat Rabia yatmadan uyumazdı. Kızın yatsıyı kılışını seyreder ve her akşam bu uzun zahmetli işi düşünmeden yapışına şaşardı. Kendisi ömründe namaz kılmış değildi. Bu dinsizliğinden değil, belki tembelliğinden ileri geliyordu. Hem o kadar büyük ve yükseklerdeki Allah zavallı bir Çingene’nin namazını ne yapsın! Eğer insanın Allah’tan bir dileği olursa, evliyalar ne güne duruyor? Türbelere kandiller yakmıyor mu? Pencerelerine bez parçaları bağlamıyor mu? Namaz kılmak, dua etmek Allah’tan bir şey istemek değil mi? Evliyalar dirilerin dileklerini Allah’a anlatmakla mükelleftirler. Buna mukabil diriler onlara kurban kesiyor, karanlık türbelerin ışığını temin ediyor. Penbe’nin bir isteği olunca bir taraftan da bakıcılar, büyücüler vasıtasıyla perilere, cinlere başvururdu.

Onlara ne kadar horoz götürmüş, ne kadar kırmızı krepte bağlı lohusa şekerleri taşımıştı. Penbe’ye göre, cinler, periler, dirilerle daha sıkı münasebette her dakika her evin içinde, her işle alâkadardırlar. Onların gönlünü etmek biraz daha kolaydı. Çünkü göze görünmeseler de yaşıyor, dolaşıyorlar hâlbuki evliyalar türbelerinden hiç çıkmıyor. Garip olarak Çingene Penbe, perilere karşı biraz daha hürmetkâr, onlardan daha çok çekinirdi. Her lâkırdıda yakasına tükürür. “İyi saatte olsunlar” derdi. Fakat adak adayıp da bir şey istediği bir evliya işini çabuk görmezse homurdanır dururdu. Tezveren Dede’ye son gittiğim zaman fikrini çok açık söylemişti.

— Güya adın Tezveren, hani ya? Cinler, periler daha çabuk iş görüyorlar. Tevfik beni alsın diye sana ne kadar mum adadım. Herifi bir de sürgüne yollattın. Bari herifi çabuk getir. Ben Çingeneyim diye yapmıyorsan Rabia’yı düşün. Beş vakit namazında bir hafız.

Penbe’ye göre, Rabia’nın tuttuğu yol bambaşka. O ne türbeye gidiyor, ne de bakıcıya. Doğrudan doğruya kendisi dua ediyor. İşte gene seccadesini yayıyor. O, Rabia’nın harekâtını hep duvardaki uzun, ince gölgesinde seyreder. İşte namazda. Uzun, siyah gölge eğiliyor, diz çöküyor, başını yere koyuyor, kalkıyor. Beyaz badana üstünde bitmeyen, tükenmeyen siyah gölge oyunu! Nihayet dua ediyor. Rabia, dizlerinin üstünde, elleri açık, yüzü yandan, bıçak gibi keskin çizgileri ile nasıl bir dilek ateşi ile yanıyor? Nasıl “İşte vazifemi yaptım, sen de istediğimi ver” der gibi uzun uzun dua ediyor. Avuçları hep açık, gökten inecek inayeti kapmak için. (s.229)

Sinekli Bakkal romanından bahsederken unutulmaması gereken hususlardan biri de arz ettiği müthiş edebi lezzet. Halide Edip romanında öylesine tasvirler yapıyor ki adeta sizi koltuğunuzdan havalandırıp muhteşem bir manzaranın karşısına taşıyıveriyor. Bir misal verelim:

Kafes kalkık. Camın ötesi Boğaziçi. Odanın üstünde rüzgâr saçakları, su borularını birbirine katıyor. Siyah bulut yığınları bir karanlık akıntısı gibi havadan geçiyorlar; barut renginde sular azgın azgın akıyor; karşı yakanın zarif kıvrıntıları, nemli ve kurşunî bir duman içinde hayal meyal seçiliyor. Kızın gözleri ve kulakları bunları takip ediyor, fakat kafası başka yerde. (s.247)

Bizi bir öğlen vaktinde İstanbul’da dolaştıran başka bir misal:

Galata Köprüsü’nü yürüyerek geçtiler. Tepelerinde İstanbul’un öz göğü bir Bizans mozaiği, bir tavus gibi mavi, bir tek bulut yok. Gökyüzünde kaynayan sarı ışık kazanı yere altın şua akıtıyor. Her şeyin üstünde bu altın aydınlık. Sol taraflarında Haliç. Üstünde yelkenler, direkler sarı ışıkta titreşiyorlar. Sağ taraflarında Boğaziçi vapurları, kayıklar, salapuryalar yeşil suların üstünde oynaşıyor. Köprü’nün üstünden askerî bir bando geçiyor. Bütün halk ayağını uydurmuş arkasından yürüyor.(s.312)

İstanbul’da, adeta sayfalardan süzülerek yükselen, gümüş sisli bir sabah rüyası:

Karanlık dağıldı. Şehrin üstü inci beyazlığında bir dumana bürünmüş. Minareler, kuleler, uçlu, uçsuz bütün şekiller rüyada görülen şeyler gibi uzak, silik. Suların kurşunî yüzü uykuda. İstanbul, gümüş sisli bir sabah rüyası görüyor.

Galata rıhtımı… Üstünde siyah esvaplı adamlar, rıhtımın kenarında bir sürü sandal ve salapurya. Kürekçiler kürekleriyle oynuyor, sabırsızlanıyor, siyah esvaplı adamlar uzaktan gelen araba seslerini dinliyorlar. Birbiri ardınca bir sıra kapalı araba geldi, durdu. Siyah esvaplı adamlar araba kapılarının açtılar, içlerinden kara çarşaflı, eli bohçalı, çocuklu, çocuksuz kadınlar, birkaç ihtiyar erkek ve Mevlevî dedesi çıkardılar. Arabalardan çıkanlar birbirine sokuldular, elleri dolu olanlar omuz omuza, boş olanlar elele, birbirine yapışıp kuvvet almak isteyen, canlı bir ıstırap kümesi gibi sandallara, salapuryalara indiler.

Rıhtımda ayak sesleri kesildi. Kayıklar kurşunî suların üstünde yayıldı, açıldı… Selimiye önünde demirleyen şevket-i derya’ya doğru yol aldılar. (s.204)

Elimde bir imkân olsa bu romanı okuyup anlamayı liseden mezuniyetin bir şartı haline getirirdim. Belki edebiyat derslerinde bir okul dönemi boyunca talebelere romanda tartışılan mevzuları konuşturur, bu meseleler ekseninde münazaralar tertip ederdim.

Ben bahsettiğim işaret fişeğini yolladım. Bu romanı okumadıysanız mutlaka okunacak kitaplar listenize alın. Edebiyatımızın kıymeti yeterince bilinememiş bir şaheserinden habersiz kalmayın.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (4)

Kafamızdaki, kalbimizdeki cehennem kargaşalığı

İster roman olsun ister bir film senaryosu, beğenilen kurgularda karakterler mutlaka ruhî veya zihnî bir dönüşüm geçirirler. Anlatılan hadiselerin üzerinde hiçbir tesir yapmadığı karakterler biraz karikatür gibi kalır. Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal isimli eseri de bu altın kurala uyuyor ve romanın ana karakterlerinden piyanist Peregrini, Müslüman olmasıyla bile neticelenmeyecek müthiş bir dönüşüm geçiriyor. Tabi bu tür bir “dönüşüm” yavaş ve sancılı oluyor. Güzel tahlil edilip anlatılan bu dönüşüm Sinekli Bakkal’a adeta can veriyor. Hemen misallendirelim. Müslümanlığı seçen piyanist Müslüman Rabia’yı, bizim fikir ve his dünyamızı kavramakta epeyce zorlanır:

— Bu dalgaları martta görmeli, Rabia. Kudurmuş gibi kafalarını kayalarda parçalarlar. Öyle yaman bir saldırışları, ahenkleri vardır.

— Bir gün sakin, telâşsız bir şeyden hoşlandığını işitmedim, Osman.

— Sükûn? Sükûnun denizde ne işi var? Düşün, kim bilir üstünde kaç milyon adam ölmüştür! Kim bilir şimdi üstünde kaç milyon avare cesetsiz ruh dolaşıyor…

Osman’ın elleriyle havayı göstererek, sırf şairane bir lâf diye söylediği bu sözler, Rabia’nın muhayyilesini harekete getirdi.

— Buraya geleli perşembe, pazartesi ölülere Yasin okumayı bile unutuyorum.

— Ölülerle senin ne alış verişin var, Rabia. Sen diriler için okuyorsun… Sen…

— Her sabah namazından sonra inşallah denizde ölenler için ayrı bir Yasin okuyacağım.

— Rabia, Rabia, bu eski, bu ölü şeylere gene dalma… Fakat Rabia onu artık işitmiyordu. Hafızasında solan eski sevgililer, eski şeyler dirilmiş, ona sitem ediyorlardı. Etrafını sevmek, etrafını düşünmek, bu Dede’nin bilerek, Tevfik’in bilmeyerek ona öğrettiği biricik hakikat… Biricik, insana sükûn veren, haz veren şey. Hâlbuki o, tam bir aydır hep kendisiyle, kendi saadetleriyle meşguldü. Bu sabah o saadet, Rabia’ya biraz bayat, biraz tatsız geldi. (s.340)

Halide Edip’in, bir müddet sonra kafası ve kalbinde ahenk ve sükûnu, “Osman” olduğunda yakaladığını anlayan piyaniste söylettikleri de hayli şaşırtıcı:

Karanlıkta uzun uzun bir ses inledi. Sırtın üstündeki taş binadan geliyordu. Bütün pencerelerinde aydınlık var.

— Bu ne, Osman?

— Org, Robert Kolej’de çalıyorlar.

Rabia, ilk defa org sesi işitiyordu. Ve bu ses içini kavradı. Şimdiye kadar dinlediği, hatta en çok sevdiği Garp musikisinde bile ekseri o staccato, o birbirinden ayrılan sesleri azıcık yadırgardı. Hâlbuki bunda, bir perdenin ötekine geçişi hissedilmiyor. Birbirine örülmüş gibi bağlanan mütemadi sesler… Kendi Kuran okuyuşunu hatırlatıyor.

— Eğer oğlumuz olursa ben bu mektebe veririm.

— Allah esirgesin!

— Niçin Osman?

— Oğlunu Sinekli Bakkal olmayan her şeyden esirge, uzak tut, Rabia. Esasen damarlarında karışık kan olanların içlerindeki daimi didişme, çarpışma kendilerine yetişir!

— Fakat sen bizim tarihimizi okumadın mı, Osman? Hepimizin damarlarında o kadar başka başka kanlar var ki… Hâlbuki hiç birimizin içinde öyle bir didişme yok.

— Yalnız kan değil, iki gözümün nuru… Bir de hars, medeniyet başkalığı vardır. Belki o, kandan çok insanları birbirinden ayırır. İnsanların kafasında, kalbinde bir cehennem kargaşalığı yapar…

Sustu. Rabia onun içindeki kıyameti teskin etmek istiyormuş gibi omuzuna dokundu, okşadı.

Ben oğlumun kafasında, kalbinde ahenk, sükûn isterim. Başka başka taraflara çeken tesirlerden onu muhafaza etmek isterim. (s.336)

Burada anlatılan kafa sükûneti, kalp ahengi, bugün bile pek çoğumuzun peşinde koşup yakalayamadığı bir büyük nimet. İç huzuru, kendimizle ve hayatla barışıklık, tevekkül gibi kavramlar çoğumuz için uzak ve tatlı çocukluk hayalleri haline gelmedi mi? Peregrini’in kaçıp kurtulmak için çırpındığı ruhi maraz, kafamızdaki, kalbimizdeki cehennem kargaşalığı, belki de batılılaşma gayretlerimiz esnasında bozulan zihinsel-kültürel genetiğimizin bir tezahürü.

Twitter: @salihcenap

Soytarı ve Kızı (1)

Bunca Zaman Fark Edemediğim Edebi Hazine

Sinekli BakkalOkuduğumda, bunca zamandır nasıl oldu da bu kadar derin, bu kadar güzel bir edebiyat eserini fark edemedim deyip hayıflandığım eserlerden birisi de Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanıdır.

Edebiyat öğretmenlerinin doğru dürüst kitap okumadığı ülkemizde maalesef benim de edebiyat öğretmenlerimden hiç birisi bir istisna teşkil etmiyordu. Babam sayesinde çoğu insana nasip olmayacak, bir edebiyat çevresi içinde yetişme şansı yakaladım ama buna rağmen Sinekli Bakkal’ı ancak kırk yaşımda keşfedebildim.

Bu yazıyı arkadan gelen ya da benim gibi geç kalan dostlara bir işaret fişeği olmak üzere kaleme alıyorum.

Sinekli Bakkal’ın aslında İngilizce yazılmış, daha sonra lisanımıza tercüme edilmiş bir roman olduğunu öğrenmek sanırım beni şaşırttığı gibi pek çok dostu da hayrete düşürecektir. Halide Edip Adıvar’ın “The Clown and His Daughter”, yani “Soytarı ve Kızı” ismiyle 1935 yılında Londra’da yayımladığı roman aynı yıl “Haber” gazetesinde tefrika edilmiş ve bir yıl sonra da kitap olarak basılmış.

Romanın, II. Abdülhamid devrinde geçen hikâyesinde Osmanlı Devleti’nin son döneminde her ciddi münevver zihninin ana meşgalesi olan “doğu-batı ikilemi”, “eski-yeni çekişmesi”, “modernleşme” konuları harikulade bir üslupla ele alınıyor.

Kitaba ismini veren Sinekli Bakkal Aksaray’da bir mahalledir. Mahalle imamın kızı ile orta oyuncu Tevfik tepkileri umursamayıp evlenirler. Tevfik, zenne rolüne çıktığı için “Kız Tevfik” diye anılmaktadır. Yaşadıkları kültürel çatışma evliliklerinin sürmesine müsaade etmez. Ayrıldıktan sonra Rabia isminde bir çocukları dünyaya gelir. Rabia, romanın ve yukarıda bahsedilen çekişmelerin merkezi olacaktır. Çünkü anne ve babasın ayıran çelişkiler, adeta daha doğmadan genlerine nakşolunmuştur Rabia’nın.  Tevfik sürgüne gönderilir. Annesinin yanında büyüyüp genç bir kız olan Rabia herkese derinden tesir eden harika sesiyle Kuran ve mevlit okumayı öğrenmiştir. Babası sürgünden dönünce kızını yanına alır. Ancak bu sefer de siyasi sebeplerle Şam’a sürülecektir. Rabia önce sesine sonra kendisine hayran olan piyano öğretmeni Peregrini ile tanışır. Peregrini’nin Rabia’ya sunduğu evlenme teklifinin gerçekleşmesi için Rabia’nın ilk şartı Peregrini’nin Müslüman olmasıdır. Hıristiyanlığa bile arkasını dönmüş, dinsiz bir adam olan Peregrini, adım adım bir dönüşüm yaşayıp Müslüman olduğunda ona Müslüman ismini Rabia koyacaktır: Osman.

Romanda II. Abdülhamid döneminde entelektüeller arasında geçen tartışmalara dair ipuçları yakalıyoruz. Peregrini’nin Türk “aydın” dostlarıyla hangi fikir ufuklarında dolaştığını anlamak için şu satırlara göz atalım:

Peregrini diyordu ki:

— İnsanı ilk defa ilim ağacının yemişini yemeye sevk eden Şeytan değil mi? O olmasa, insan sadece yiyen, içen, iki ayak üstünde dolaşan bir mahlûktan ibaret kalırdı. Tecessüs her bilginin anahtarı, bu anahtarın sahibi ve bize ilk bu anahtarı veren de Şeytan’dır.

Piyanist, ellerini sallayarak konuşuyor, sesini, yükseltiyor, gözleri arayıcı birer ışık gibi Dede’nin yüzünde dolaşıyor. Hâlbuki Vehbi Dede onu, bir çocuk coşkunluğu seyreden olgun bir adamın sükûnetiyle, belki müsamahasıyla dinliyordu.

Piyanist devam etti:

— Hiç olmazsa Şeytan’ın cesaretini tasdik et, Dede Efendi. Fikir cesaretinin piri odur. Halik’in gazabına ilk isyan eden, cennetin nimetlerinden, refahından atılmayı ilk göze alan hep odur. Yeryüzünde ilk ateşi, gökten çalıp getiren Promete’den tut da, bütün filozoflara, bütün büyük ihtilalcilere, hatta benim gibi kilisesine isyan eden adi bir adamın bile piri odur. Bak, Şeytan için ne güzel bir parça besteledim.

Ellerini havaya kaldırdı ve piyanoya indirmeden evvel,

— Cennette namdar’ bir melek olmayı, fikir hürriyeti namına feda edenin şerefine, dedikten sonra bir çılgın gibi parmakları piyanonun üstünde dolaşmaya başladı. Rabia’ya öyle geldi ki, çaldığı havada kâinatın bütün şeytanları, ifritleri başıboş, hürriyetle sarhoş bağırışıyor-çığrışıyorlar.

Sarışın Galip, ellerini çırptı:

Bu memlekette halkı düşünmeye alıştırmak için şeytana tapmayı öğretsek, nasıl olur, üstat?(s.71)

Görüldüğü üzere çok uzunca bir müddettir batıcı aydınlarımızın “cahil halkı”, “adam etmek” için yapmayı akıllarından geçirdiklerinin herhangi bir dini, ahlaki hududu yok! Halkı “satanist” yapmayı bile düşünebilen adamların, sosyokültürel genetiğimizle oynamakta tereddüt etmemeleri de bundandır belki.

Sinekli Bakkal hakkındaki notlarımızı paylaşmaya devam edeceğiz inşallah.

twitter: @salihcenap

Kafamda Bir Tuhaflık

kafamda-bir-tuhaflikNobel ödüllü yegâne yazarımız olan Orhan Pamuk’un son romanı “Kafamda Bir Tuhaflık” ismini taşıyor.

Kitabın en başındaki ilk epigraf bu ismin William Worsworth isimli İngiliz şairin Prelüd isimli eserinden mülhem olduğunu haber veriyor.

Kitabın kapağını çevirir çevirmez okuyucuyu kitabın muhtevası hakkında bir cümlelik bir özet karşılıyor. Ne yazık ki insanın ağzında kötü bir tat bırakan garip bir Türkçe ile yazılmış, yeni baskılarda mutlaka düzeltilmesi gerekir diye düşündürten bir cümle bu:

Boza satıcısı Mevlut Karataş’ın hayatı, maceraları, hayalleri ve arkadaşlarının hikâyesi ve 1969 ile 2012 yılları arasında İstanbul hayatının pek çok kişinin gözünden anlatılmış bir resmidir.

Daha sonraki sayfalarda mühendislikte “blueprint” diye anılan ozalitler misali bir şemayla karşılaşıyoruz. Orhan Pamuk, romanının nasıl bir “mühendislik” çalışması olduğunu hissettirmek için midir bilinmez, kahramanlarının doğum tarihlerini, hayatlarındaki önemli dönüm noktalarını da içeren bir “soyağacı” hazırlamış.

Henüz romana başlamamış okuyucular için bir mânâ ifade etmeyen bu şema, sanırım romanda ilerlerken kafası karışan okuyucular dönüp dönüp kim kimdi diye baksın diye düşünülmüş.

Hikâye 1982 yılında Konya Beyşehir’li Mevlüt’ün komşu Gümüşdere köyünden Rayiha’yı kaçırmasıyla başlıyor. Böyle yazınca romanı henüz okumamış olanlarda “bizden” ve “sevimli” bir hikâye beklentisi oluşuyor ama doğrusu hikâyenin kendisi değil de anlatılışı bu beklentileri karşılamaktan biraz uzak kalıyor. Daha ilk satırlarda bu “bizden” görünen hikâyenin “bize” anlatılmadığını fark ediyoruz. Çünkü bizim Konya’mızın Beyşehir’i, esas hedef kitle olarak tayin edilmiş yabancı okuyucular için şöyle tanıtılıyor: “Asya’nın en batısında bir yerde, puslu bir göle uzaktan bakan yoksul bir Orta Anadolu köyü”.

Romanın “esas” hedef kitlesine dair söylediklerim, ön yargılı bakışımın neticesi yaptığım bir çıkarım sayılmamalı. Bu konuda yazarımız niyetini izhar etmekten çekinmiyor zaten. Mesela romanın tabii akışını bozup araya girdiği şu satırlarda, “boza” ile ilgili olarak “dünya okurlarına” bilgi veriyor:

Bu noktada, hikâyemizin tam anlaşılması için, önce bozanın ne olduğunu bilmeyen dünya okurlarına ve onu önümüzdeki yirmi otuz yılda ne yazık ki unutacağını tahmin ettiğim gelecek kuşak Türk okurlarına, bu içeceğin darının mayalanması yapılan, ağır kıvamlı, hoş kokulu, koyu sarımsı, hafifçe alkollü geleneksel bir Asya içeceği olduğunu hemen söyleyeyim ki, zaten tuhaf olaylarla dolu hikâyemiz büsbütün tuhaf sanılmasın.” (s. 27)

Roman akıcı bir üslupla yazılmış ve kendini okutuyor ama benim gibi dil zevkini Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Kemal Tahir, Refik Halit, Cemil Meriç gibi büyük ustaların rahle-i tedrisinde kazanmış kişilerin Pamuk’un dilinde benzer tatlar yakalaması maalesef pek mümkün görünmüyor.

Romanın başından sonuna kadar, sanki “iyi roman yazmak için yapılması gerekenler” diye bir rehber varmış da, Orhan Pamuk o rehberdeki talimatları harfiyen takip etmiş gibi bir hisse kapıldım. Yabancı dizi, film senaryolarında, dünya çapında çok satan yeni romanlarda görmeye alışık olduğumuz birçok “tekniği” bu romanda kolaylıkla müşahede edebiliyoruz.

Mesela, daha en başta 1969 ile 2012 yılları arasında yaşanan hadiseleri anlatacağını haber veren Pamuk, hikâyesine ortadan, 1982 senesindeki “tuhaf” ve macera dolu kız kaçırma hikâyesi ile başlıyor. İkinci kısımda 1994 senesine, üçüncü kısımda 1968-1982 arasına sıçrıyor. Yani “flash-back”ler  “flash-forward”lar ile kronolojiyi mahsus bozarak ustalık gerektiren bir teknik uyguluyor.

Başka bir ilgi çekici teknik de yazarın hikâyeyi anlatma işini romanın karakterleri ile bölüşmesi. Böyle yeni bir teknik için henüz imlâ kuralları tespit edilmediğinden yazar kendisi bir yol icat etmiş. Mikrofonu bir kahramanına bırakmak istediğinde kahramanının ismini kalın harflerle yazıp bir nokta koyuyor. Sonra hikâyeyi o kahramanın perspektifinden okumaya başlıyoruz. Tabi zaman zaman kahramanların algıları ve anlayışları arasında çıkan farklar hatta çatışmalar hikâyeye bir derinlik katıyor.

Romanı okurken bir “Türkçe lezzeti” aldığımı söylememin zor olduğunu belirtmiştim. Hatta okurken zaman zaman altını çizip “bu nasıl Türkçe” diye notlar aldığım satırlar oldu. Örnek vermek gerekirse:

“Helanın deliğinden tekerleklerin tak tak tak tak’ları güçle işitiliyordu.” (s.50)

(Herhalde “güç işitiliyordu” yahut “güçlükle işitiliyordu” demek istemiş.)

“Aynı anda, bir iş bulup, çıraklığa başlayıp ortaokuldan ayrılan bütün arkadaşlarına yaptığı gibi, hafızasının onu da kısa bir süre sonra sonsuza kadar unutacağını hatırladı.” (s.77)

(Bir şey hafızadan silinebilir ama “hafıza” unutmaz, insan unutur.)

Romanda, yetmişli ve seksenli yıllarda İstanbul’a göçüp çevredeki gecekondularda hayat mücadelesi veren Anadolu köylülerinin yaşadıkları anlatılıyor. Bu arada özellikle askeri darbe öncesi siyasi karışıklıklar ve sağ-sol çatışmaların gecekondu bölgesindeki yansımaları ideolojik olmaktan çok mezhepsel bir çatışma gibi sunuluyor.

Pamuk, birçok beyaz Türk’le paylaştığı Anadolu insanı tasavvurunun zaman zaman su üzerine çıkmasına mani olamıyor: “Küçük hesaplar peşinde, sahtekâr, gözünü bürümüş para hissinden dolayı her ahlaksızlığı irtikâp etmeye hazır, kendi tanrısını bile kandırdığını sanan cahil köylüler.” Sıklıkla vurguladığı, bozanın alkollü bir içecek olduğu halde Müslüman bir toplum içerisinde kendisine yer bulmasının bu “hileci” anlayıştan doğduğu iddiasının altında bu tasavvur var:

“Ne var? Sen kapitalist değil misin? Ben de paranı veriyorum.” “Şu İstanbul’da kazandığın bütün para haram olsun sana be Süleyman.”
“Sanki boza kutsal bir şey.”
“Evet, boza kutsal bir şey.”
“Siktir ulan, boza Müslümanın alkol içmesi için bulunmuş, kılıfına uydurulmuş, alkollü bir içecek – herkesin bildiği gibi.”
“Hayır,” dedi Mevlut, kalbi hızlanırken. “Bozada alkol yoktur.” Yüzünde çok özel bir soğukkanlı ifade belirdiğini hissedip rahatladı.
“Dalga mı geçiyorsun?”
Boza sattığı on altı yılda bu yalanı iki tür insana söylemişti Mevlut:
1) Hem boza içmek hem de günah işlemediğine inanmak isteyen muhafazakârlara. Bunların zeki olanları, aslında bozanın alkollü olduğunu bilir, ama Mevlut’un sattığı şey tıpkı şekersiz Coca-Cola gibi özel bir icatmış ve alkollüyse günahı yalancı Mevlut’a yazılacakmış gibi davranırlardı.
2) Hem boza içmek hem de aptal köylü satıcıyı aydınlatmak isteyen laik ve Batılılaşmışlara. Bunların zeki olanları aslında Mevlut’un bozanın alkollü olduğunu bildiğini bilir, ama para kazanmak için yalan söyleyen dindar ve kurnaz köylüyü mahcup etmek isterlerdi.
“Yoo, dalga filan geçmiyorum. Boza kutsaldır,” dedi Mevlut. “Ben Müslümanım,” dedi Süleyman. “Kutsal benim dinime uygun olmalı.”
“Yalnızca İslami olan değil, ecdadımızdan kalma eski şeyler de kutsaldır,” dedi Mevlut. “Bazı geceler yarı karanlıkta boş bir sokakta taşları yosun tutmuş eski bir duvarla karşılaşıyorum. İçimi bir iyilik, mutluluk kaplıyor. Mezarlığa giriyorum, mezar taşları üzerindeki eski Arap harflerini okuyamıyorum ama dua etmiş gibi iyi hissediyorum kendimi.”
“Hadi ya Mevlut, mezarlıktaki köpeklerden korkuyorsundur sen.”
“Ben köpek çetelerinden korkmam. Onlar benim kim olduğumu bilir. Boza alkollü diyenlere rahmetli babam ne derdi?” “Ne derdi?”
Mevlut özenle babasını taklit etti: ” Alkollü olsaydı satmazdım beyefendi,’ derdi babam.”
“Onlar alkollü olduğunu bilmezlerdi,” dedi Süleyman. “Hem boza zemzem suyu gibi mübarekse millet bardak bardak içer, sen de bugün zengin olurdun.”
“Kutsal olması için herkesin içmesi gerekmez. Pek az kişi aslında Kuran-ı Kerim’i okuyor. Ama koca İstanbul’da gene de her zaman okuyan bir kişi vardır ve milyonlarca kişi de onun okuduğunu hayal ederek iyi hisseder kendini. İnsanların bozanın ecdadın içkisi olduğunu anlamaları yeter. Bozacının sesi onlara bunu hatırlatır ve kendilerini iyi hissederler.”
“Niye iyi hissederler?”
“Bilmiyorum,” dedi Mevlut. “Ama şükürler olsun ki bozayı sayede içiyorlar.”
“Maşallah sen de demek bir bayrak gibisin Mevlut”
“Evet, öyle,” dedi Mevlut gururla.
“Ama en sonunda bozanı maliyetine bana satmaya razısın. Kenefe dökülmesine itiraz ediyorsun yalnızca. Haklısın, israf dinimizde günahtır, fakir fukaraya dağıtırız ama millet alkollü haram şeyi içer mi bilmem.” (s. 223)

Yukarda iktibas ettiğim satırlardaki “köpek çetelerinden korkmama” motifinin de altını çizmemiz gerekir. Yazar, şehrini adım adım ele geçirmeleri karşısında bir şey yapamadığı istilacı Anadolu köylülerinin, İstanbul’daki “diğer” davetsiz misafirler olan sokak köpeklerinden gördükleri müsamahaya dikkat çekiyor. Sokak köpeklerinin bir yabancı gibi kovalamadıkları, adeta kim olduğunu bilip saldırmadıkları Anadolu köylüsünün bu “ayrıcalığına” bazen hayret bazen gıpta ile bakıyor sanki.

Orhan Pamuk’un Alevi olsun Sünni olsun, “istilacı” Anadolu insanına tepeden, küçümser bakışını diğer satırlarında da hissetmemek imkânsız gibi. Mesela Sünnilerin yerleştiği Duttepe ve Alevilerin mesken tuttuğu Kültepe sakinleri ile olarak yazdığı şu satırlarda Pamuk, toptan aynı kefeye koyduğu “bu küçük”, “bu az gelişmiş” insancıkların bırakın hayatlarını, “rüyalarını” bile bilip tasnif ediyor(!) :

Hem Kültepe hem de Duttepe’de yaşayanlar rüyalarında düzenli aralıklarla ve şaşırtıcı benzerliklerle aynı kişileri görüyorlardı:
Erkek çocukları: İlkokuldaki kadın öğretmen
Kız çocukları: Atatürk
Yetişkin erkekler: Hazreti Muhammed
Yetişkin kadınlar: Adı belirsiz, uzun boylu, Batılı bir film yıldızı
Yaşlı erkekler: Süt içen bir melek
Yaşlı kadınlar: İyi haber getiren genç postacı
Bu rüyaları gördükten sonra bir tebliğ aldıkları için gurur duyuyor ve özel bir insan olduklarını anlıyorlar ama rüyalarını nadiren bir başkasıyla paylaşıyorlardı. (s. 102)

Peki, Pamuk rüyalarını bile avucunun içi gibi bilip tasvir ettiği bu “insancıklar” karşısında tarafsız bir pozisyon alıyor mu? Bunu söylemek de zor. Sünni-Ülkücü militanlarla Alevi-Komünist militanları tarif ederken kendine bir saf seçmekten imtina etmiyor:

Duttepe’nin girişindeki Memleket Kahvehanesi’ndeki arka masaların birinde kendilerine milliyetçi-ülkücü diyen gençler oturmaya başlamıştı. Ülküleri, komünist Rus ve Çin devletlerinin esareti altındaki Orta Asya Türklerini (Semerkant, Taşkent, Buhara, Sincan) özgürleşmekti. Bunun için herşeyi göze almaya, hattaöldürmeye bile hazırdılar.

Kültepe’nin girişindeki Yurt Kahvehanesi’ndeki arka masaların birinde kendilerine solcu-sosyalist diyen gençler oturmaya başlamıştı. İdealleri Rusya’daki ya da Çin’deki gibi özgür bir toplum yaratmaktı. Bunun için herşeyi göze almaya, hatta ölmeye bile hazırdılar. (s.103)

Bunun dışında Pamuk’un kullandığı terminoloji de ister istemez onu ele veriyor. Başta bahsettiğim teknik gereği anlatıcılar (dolayısıyla perspektifler) sürekli değişse de hiç değişmeyen bir kavram var mesela: “dinci”. Sünni Mevlut (s. 305), anlatıcı pozisyonunda yazar (s. 316) ve Alevi Ferhat (s. 317) seçimi kazanan hükumeti hep bu kelimeyle tarif ediyorlar.

Terminolojideki bu birliktelik Pamuk’un Alevi kahramanı Ferhat’a bakışının diğer kahramanlarına bakışından farklı olduğu mânâsına gelmiyor. Başka tür bir “istilacı” olan Alevi Ferhat’ın, bir komünist militandan rüşvetçi bir memura dönüştüğünü, nihayet severek evlendiği güzel karısını aldatıp bıraktığını, gayri meşru bir münasebetin, elektriğini kesme göreviyle gittiği evde tanıdığı evli bir kadının peşinde koşarken öldürüldüğünü görüyoruz.

Romanda tam bir yere oturmayan bir karakter var: Hattat Efendi Hazretleri. Bu kişi, köylü Mevlüt ve ailesinden farklı olarak şehrin yerlisi. Yani “istilacılardan” değil. Fatih Çarşamba’da meskûn bir tekke şeyhi. Şehirli bir Müslümanlığı temsil ediyor. Mevlüt tesadüfen tanıştığı bu zatın tesiri altında kalıyor. Peki, yazarımızın bu karakterine bakışı nasıl? Yine menfi. Efendi hazretlerinin evi, Pamuk’un deyimiyle “dincilerin” iktidarı ele geçirmesinde kilit rol oynayan karargâhlardan biri gibi resmediliyor. Belki Efendi Hazretleri tek başına olsa yazarımızın hışmından kurtulacak ama genç “müritleri” köylü Mevlüt, Ferhat ya da Hacı Hamit Vural gibi ikiyüzlü ve içten pazarlıklı tipler.

Orhan Pamuk’un son derece dikkatli ve çalışkan bir yazar olduğunu teslim etmemiz gerekiyor. Bir beyaz Türk olarak gecekondu mahallelerinde yaşanan hayatı tanıyıp anlatmak kolay bir iş değil. Bir yazarın ait olmadığı, havasını teneffüs etmediği bir mahalleyi sonradan öğrenip anlatırken göze batan ciddi hatalara düşmemesi, okuyucuya gerçeklik hissi verebilmesi mühim bir başarı sayılabilir. Mesela Mevlüt’ün küçük baldızı Samiha’nın ağzından yazılmış şu cümleler şahsen beni hayrete düşürdü:

Samiha. Ablam Rayiha’nın, kendisine âşık, çocuk gibi güzel, dürüst bir koca bulması hepimizi sevindirdi. Düğün için babam ve Rayiha ile İstanbul’a geldik. Bu ikinci gelişimde de Vediha Ablamlarda kalıyoruz. Kına gecesinde diğer kadınlar arasında biz üç kız kardeş öylesine eğlendik ki gülmekten gözlerimizden yaşlar aktı: Rayiha, babamın herkesi azarlamasını; Vediha, Korkut’un araba kullanırken trafikte sinirlenip küfürler etmesini taklit etti. Ben de beni istemek için eve gelen taliplilerin Beyşehir’de Eşrefoğlu Camii’nin karşısındaki manifaturacı Affan’dan getirdikleri bir paket şekerle bir şişe kolonyayı nereye koyacaklarını bilememelerini taklit ettim. Rayiha’dan sonra, evlilik sırasının şimdi bana gelmesi hayatımı zorlaştırdı: Babamın başımda bekçi gibi dikilmesinden ve kına gecesi yaptığımız odanın kapısının her açılışında aralıktan yirmi tane meraklı gözün bizleri seyretmesinden şikâyetçiyim. Damat adaylarının bana ölümüne âşıkmış gibi uzaktan manalı manalı bakmaları (bazıları bunu yaparken parmak uçlarıyla bıyıklarına dokunuyor), sonra hiç bakmıyormuş gibi yapmaları hoşuma gidiyor, ama daha kestirme yolun beni değil babamı etkilemekten geçtiğini düşünenlere de sinir oluyorum. (s. 193)

Pamuk’un, Anadolu’da ortalama bir kına gecesinde kadınların erkeklerden “arındırılmış” bir ortamda gönüllerince eğlenirken korsan erkek bakışlarından duydukları rahatsızlığı bilmesi ve kavraması takdire şayan. Keza bir Anadolu kasabasının mahdut imkânları içinde şekerin, kolonyanın bile kimden alındığını bilinmesi ve hayatlarında yabancı bayanlarla konuşma tecrübeleri pek az damat adaylarının kız isteme merasimindeki acemi hareketleri Pamuk’un dikkatli gözlerinden kaçmamış.

Neticede ortaya yine beynelmilel bir alaka uyandırabilecek bir eser çıkmış.

Çıkmış çıkmasına ama kendi mazmununu kullanacak olursak, dünyanın başka ülkelerinde alkışlarla karşılanan Orhan Pamuk’un kendi şehrini, sokak köpeklerinin ve insanlarının dostça ve aşina nazarlarla selamlayacağı, bizim caddelerimizi bizden biri olarak adımlaması biraz zor görünüyor.

Twitter: @salihcenap

Yurttaş Kane

citizen-kane1941 yapımı “Yurttaş Kane”, sinema eleştirmenlerince yapılan “bütün zamanların en iyi on filmi” listelerinde ya birinci ya ikinci sırada kendine yer bulur. Peki, bu filmi bu kadar “iyi” yapan nedir?

Filmle ilgili çok sayıda yerli yabancı eleştirmenin yazdıklarını okudum. Bir buçuk saatlik bir belgesel seyrettim. Böylesine bir paye ile anılan bir filmle ilgili söylenmiş çok fazla şey var elbette. Ancak her ne kadar gök kubbe altında söylenmemiş söz olmadığı söylense de filmle ilgili bazı orijinal perspektifler yakaladığımı düşünüyorum.

Filmin hikâyesi, dünyanın en güçlü ve zengin adamlarından birisinin ölürken söylediği son kelime olan “rosebud”ın ne anlamına geldiğinin araştırılması üzerine kuruludur. Bir gazeteci, ölen büyük iş adamı ile yolları kesişmiş kimselerle röportaj yaparak son kelimesinin anlamını araştırırken seyirci de bu garip adamı, çevresindeki birçok farklı kişinin gözünden tanıma imkânı bulur.

Film daha önce görülmemiş çekim yöntemleri, denenmemiş kamera açıları, riskli ışıklandırma teknikleri ve Welles’in radyoculuk tecrübelerinden taşıdığı üst üste binen konuşmalar gibi alışılmamış ses kullanımları ile öne çıkar. Daha ilk sahnede kamera, “girilmez” yazılı tabeladan başlayarak uzun bir yolculukla seyirciyi “girilmez” olana, yani Charles Foster Kane’in hayatına, sarayına, kafasının içine, ölüm döşeğine götürür.

Kasvetli bir gece vakti, Kane’in son nefesini verdiği süslü odanın önce penceresini görürüz. Penceredeki fersiz ışık bir anda sönüverir: Kane ölmüştür. Ama bir iki saniye sonra ışık tekrar yanar: Hayat devam etmektedir.

Son nefesinde “rosebud” kelimesini fısıldayarak ölen Kane’in elinde tuttuğu cam kar küresi düşer ve paramparça olur. Bir süreliğine dünyayı kırılan camın merceğinden seyrederiz. Hemşire sükûnetle gelir, ölen adamın kollarını birleştirip örtüsünü başına çeker. Dünyanın en zengin, en kudretli adamının ölümünün de diğerlerinden bir farkı yoktur.

Amerikalı

caFilmin Orson Welles ve  Herman J. Mankiewicz’in beraber yazdığı Oskarlı senaryosunun orjinal başlığı “Amerikalı”dır. Filmde çok kuvvetli ama ustaca gizlenmiş bir Amerika ve kapitalizm eleştirisi vardır. Daha ilk karelerde Kane’in komünist olduğunu iddia edenlerle beraber faşist olduğunu iddia edenleri de işitiriz. Kane için “demokrasinin hamisi”, “vatansever”, “liberal”, “demokrat”, “pasifist”, “savaş kışkırtıcısı”, “hain”, “idealist” gibi tanımlamalar duyarız. Kane’in işçi hareketlerine destek olduğu sahneler de görürüz, Nazilerle beraber olduğu sahneler de. Ama Kane’in ne olduğunu bizzat kendi ağzından işitiriz:

“Ben bir Amerikalıyım ve hep Amerikalı oldum.”

Orson Welles

Orson_WellesSinema tarihinin en meşhur filminin yapımcısı olan 1915 doğumlu Orson Welles bu hem yazıp, hem yönetip hem de başrolünü oynadığı bu filmi çektiğinde henüz 25 yaşındadır. Dâhilerde görülen hususiyetler onda da müşahede edilir: İki yaşında konuşmayı, üç yaşında okumayı öğrenmiştir. Beş yaşında Şekspir’in oyunlarını baştan sona ezberler. Dokuz yaşında babasıyla çıktığı gezide dünyanın dörtte üçünü dolaşır. Ünlü sihirbaz Houdini’den illüzyonistlik dersleri alır. Zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Babası icat ettiği bir bisiklet lambasıyla servet kazanmış bir mucit, annesi bir piyanisttir. Welles daha dört yaşındayken babası bir alkolik olur, çalışmayı bırakır ve annesinden ayrılır. Welles ona bir şeyi yapamayacağını söyleyen, giriştiği her hangi bir işte cesaretini kıran tek bir kişi olmadan yetiştiğini anlatır. Deha, önünde bir engel olmayınca serpilip genişler. On yaşındayken Welles usta bir ressam haline gelir. On sekiz yaşında hocasıyla beraber Şekspir’in tüm oyunlarını bir araya toplayan bir okul kitabı hazırlar. Resimlerini de Welles’in yaptığı kitap doksan bin adet satar. Annesini dokuz, babasını on beş yaşındayken kaybeder.

On dokuz yaşında radyoda program yapmaya başlayan Welles, yirmi üç yaşındayken meşhur İngiliz bilim kurgu yazarı H.G. Wells’in “Dünyaların Savaşı” isimli hikâyesini, sanki bir haber bülteniymiş gibi seslendirince okuduklarını gerçek sanan halk arasında bir paniğe sebep olur. Trafik kilitlenir, şehir birbirine girer, hatta bir kadın Marslıların tecavüzüne uğramamak için intihar etmeye kalkar.

“Yurttaş Kane” filminin bir sahnesinde Welles bu hadiseye ince bir gönderme yaparak “radyoda duyduklarınıza inanmayın” diyecektir.

Bu film, Welles’in ilk ciddi uzun metrajlı film tecrübesidir ve Welles bu işe giriştiğinde film çekmek hakkında ne teorik ne pratik bilgiye sahiptir. Her şeyi çok kısa süre içinde öğrenir ve uygular.

News on the March

newsonthemarchFilmde, o devrin muktedirlerin çoğu kez faşizan fikirleri için bir endoktrinasyon vasıtası haline getirdikleri otuzlu kırklı yılların sinemasından izler yakalamak çok kolaydır. Güçlü, otoriter, davudi bir ses, haberleri seyircinin kafasına çakar gibi okur. Haberler “marş!” komutu eşliğinde yürüyüşe geçen disiplinli askerler gibi birbiri ardından sökün eder. Seyirciye dinleyip inanmak ve itaat etmekten başka şans tanımayan nobran bir üsluptur bu. Kane’in kitlelerin hem fikirlerini hem hislerini manipüle etmek için kullandığı aracın, onun ölümünü ilan ederken kullanılması ince bir ironi taşır. Ölen büyük patronun ardından hazırlanan görüntülerde onun birbiriyle ters düşen hallerini görürüz. Önce adeta ışık saçan, müthiş özgüvenli, herşeyi yapabileceği intibaı veren bir genç, sonra dizlerinde battaniyesi, tekerlekli sandalyede sürülüp götürülen biçare bir ihtiyar görürüz. Aslında bu görüntüler, geçtiğimiz asrın en büyük zenginlerinden, silah tüccarı, sayısız şirketler, gazeteler sahibi Sör Basil Zaharoff’un 85 yaşındayken çekilmiş görüntülerine bir göndermedir.

Sör Basil Zaharoff

Basil ZaharoffSinemaseverlerin, eleştirmenlerin değerlendirmelerinde her ne kadar filmin William Randolph Hearst’ün hayatını anlattığı yaygın bir şekilde ifade edilse de aslında Sör Basil Zaharoff’un da tasvir edilen karaktere aynı derecede benzediği gözden kaçmamalıdır. Sör Basil Zaharoff aslında bir Osmanlı vatandaşıdır. 1849 Muğla doğumlu bir Rum’dur. Bizim kayıtlarımıza göre adı Vasil Zaharyas’dır. 1913’te Fransız vatandaşlığına geçmiş, 1914’te Fransızların Legion d’Honneur nişanını, 1918’de İngilizlerden şövalyelik ve baron unvanını almış, 1936’da, yani filmden dört-beş sene önce Monte Carlo’da inanılmaz bir servetin sahibi olarak ölmüştür. Birinci dünya savaşı sırasında servetini zirveye taşımış bir silah tüccarıdır. Aynı Kane gibi savaşların başlama bitişinde rol oynamış, satın aldığı gazete ve basın ajanslarıyla her türlü manipülasyonu yapmıştır. İşte bu “muktedir” silah tüccarı, tıpkı diğer faniler gibi ölürken geriye hem güçlü zamanlarının hem de ölümü bekleyen titrek bir ihtiyara dönüştüğü son günlerinin görüntülerini bırakmıştır.

Xanadu

Hearst_CastleFilmde çok önemli bir sembol olan Kane’in sarayı Xanadu uzun uzun anlatılır. Aslında “Xanadu” batı zihin dünyasına Venedikli seyyah Marco Polo’nun 1275 civarındaki ziyaretinden sonra girmiştir. Xanadu, Cengiz’in torunlarından Kubilay Han’ın Çin’de kurduğu Yuan Hanedanlığının başkentidir. Oryantalist bakışın bir peri masalı mekânına çevirdiği bu şehir, dünyada elde edilebilecek zenginliğin, lüksün, şatafatın, maddi refahın zirvesi olarak sembolleşmiştir. Dünyanın en zengin adamlarından biri olan Kane de, elleriyle inşa ettiği “dünya cennetine” bu çağrışımlarla Xanadu ismini verir. Xanadu aslında William Randolph Hearst’ün “Hearst Castle” ismini verdiği ihtişamlı saraya doğrudan bir göndermedir. Bu 97000 kilometrekare üzerine kurulmuş sarayda, paranın alabileceği ne varsa yerini bulmuştur. Sadece kullanılan malzeme pahalı değildir; sarayın içi kıymetli sanat eserleriyle, nadir kitaplarla, tablolarla, heykellerle doldurulmuştur. Sarayın çevresinde oyun alanları, parklar, bahçeler, çiftlikler hatta devasa bir hayvanat bahçesi inşa edilmiştir.

William Randolph Hearst

William Randolph HearstHearst, tıpkı Basil Zaharoff gibi Yurttaş Kane filmine ilham kaynağı olmuş, zamanının en büyük zenginlerinden ve medya patronlarından birisidir. Altın madeni sahibi ve senatörü bir babanın tek oğludur. Tıpkı Kane gibi Harvard Üniversitesi’e gidip yarım bırakır. Filmde “Inquirer” ismiyle gösterilen gazetenin Hearst’ın hayatındaki karşılığı “Examiner” isimli gazetedir. 1895’te New York’ta yayınlanan Morning Journal‘ı satın alan Hearst hızla bir medya imparatorluğu kurmaya başlar. Bu bol resimli, bol sansayonel haberli “gazete”, bir süre sonra bir kuruşa (1 cent) satılmaya başlanacak ve adeta “boyalı basın” tabirine muhteva kazandıracaktır. 1925 senesinde Hearst’ın medya imparatorluğu Amerikanın her tarafını ele geçirmiş duruma gelir. Hearst’e ait 40 gazete ve derginin toplam tirajı iki milyon civarındadır.

Filmde Kane sevdiği kadın için bir opera binası inşa ettirir. Hearst 30 sene boyunca birlikte yaşadığı sinema oyuncusu Marion Davies‘in başrolü oynadığı filmler çektirir. Aslında bir komedyen olarak fena olmayan Davies’in gayet eğreti durduğu tarihi filmlerde oynaması için sinemacılara baskı yapar. Gazeteleriyle de müthiş bir medya desteği sağlar.

1900’lerin başlarında birkaç senelik siyaset tecrübesi de yaşayan Hearts, filmde gösterildiği gibi hiçbir zaman birinci adam olarak ön plana çıkamaz. 1905 yılında New York Belediye Başkanlığı, 1906 yılında New York Valiliği seçimlerini küçük farklarla kaybeder. 1909’da yeniden başkan olmak istediği New York belediye başkanlığı seçiminde ağır bir yenilgi alır. Bu arada “Bağımsızlık Partisi” adı altında bir parti de kurar ama siyasetin en azından görünen yüzünde, diğer alanlarda elde ettiği başarıyı elde edemez.

Sonsuz Bir Sahip Olma Hırsı Olarak Kapitalizm

Filmi anlamak için gerekli arka plan bilgilerini verdiğimize göre filmin mesajı hakkındaki görüşlerimize geçebiliriz.

innocenceKane henüz küçük, masum bir çocukken, büyük bir zenginliğe kavuştuğu halde kendisini iyi yetiştiremeyeceğini düşünen annesi tarafından Amerikalı bankerlere teslim edilir. Bankerler hem onun yetiştirilmesini sağlayacak, hem de o reşit olup ipleri eline alana kadar parasını idare edeceklerdir.

Annesinin kötülüğünden emin olduğu ve filimde çok az yer bulan silik karakterli babanın “oğlumu bir bankaya vermek istemiyorum” repliği dikkat çekicidir.

Kendisi için yapılan planları, karlı bir kış günü kızağıyla –ve hayali arkadaşlarıyla- oynarken öğrenen küçük Kane, ailesinden kopartılması anlamına gelen karara isyan eder ve elindeki kızakla onu almaya gelen bankacıya vurmaya çalışır. Kızağının üzerinde yazan kelime, “rosebud” yahut “gonca”, onun çocukluk masumiyetine, annesine ve babasına duyduğu hasretin, bankacılara duyduğu nefretin simgesi ve ölürken dudaklarından dökülen son kelime olacaktır.

Bankacının çocuğu götürmesinin ardından yavaş yavaş yağan karların altında gözden kaybolan kızağı uzun uzun gösterir Welles.

Kane bankacıların elinde bir kapitalist canavara dönüşür. Yeryüzündeki her şeye sahip olmak isteyen, asla doymak bilmeyen çılgın bir adam olmuştur. İnsanların kıymet verip peşinde koştukları her şeye kolayca sahip olur. Hatta onları biriktirmeye başlar. Harvard, Yale, Princeton, Cornell gibi muteber üniversitelerin hepsine gider ama hepsini de yarım bırakır. Gördüğü her elmadan bir ısırık alıp bırakan maymun iştahlı birisidir. Dünyanın en zengin altıncı kişisidir. Artık para, mal, mülk onun için bir ısırık alınıp bırakılmış bir elmadan farklı değildir onun için. Parasının kontrolünü eline alınca bankerlere sahip olduğu altın madenleriyle, petrol kuyularıyla, emlakle, gemilerle ilgilenmediğini, sahip oldukları arasında sadece “Inquirer” isimli New York gazetesinin ilgisinin çektiğini söyler. Bu isteğinin ardında biraz kendisinin çocuk masumiyetini yok eden bankerlerden intikam isteği vardır. Gazetenin zarar etmesine aldırmadan bankalarla, hatta kendi sahibi olduğu finans şirketleriyle sıkı irtibatları olan dev bir ulaşım tröstüne hücum eder ve batırır. Bankerlere karşı hislerini onu yetiştiren bankacı Thatcher’in adamı Bernstein ile konuşmasından anlayabiliriz:

– Biliyormusunuz Bay Bernstein, çok zengin olmasaydım büyük bir adam olabilirdim!

– Öyle olduğunuzu düşünmüyor musunuz?

– Bu şartlar altında fena sayılmam diye düşünüyorum.

– Peki, ne olmak isterdiniz?

– Sizin nefret ettiğiniz her şey.

Kane araziler, eşyalar, şirketler gibi şeylere sahip olduktan sonra kıymetli taşların, sanat eserlerinin tabloların, heykellerin koleksiyonunu yapmaya başlar. Doymaz. Hayvanları toplamaya başlar. Dev bir hayvanat bahçesi kurar. Yetmez. Bu kez insanları satın almaya başlar. Şu diyalog bunu çarpıcı şekilde vurgular:

Lealand: Dünyanın en büyük elması mı? Charlie’nin elmas topladığını bilmiyordum!

Bernstein: Toplamıyor zaten. O elmas toplayan kişi topluyor. Neticede tek topladığı şey heykeller değil!

Fakat Kane’in açlığı geçmek bilmemektedir. Bu kez önce insanların fikirlerini sonra da hislerini mülklerine dâhil etme hevesine kapılır. Aldığı gazeteler, dergiler ile kamuoyunu yönlendirir. İnsanların sevgisini elde etmek için her türlü popülizmi yapar. Aslında uymayacağı yayıncılık ilkeleri yayınlayarak halka hep onların tarafında olacağına dair sözler verir. Nihayet sadece okurlarının değil, tüm seçmenlerin sevgisini elde etmek için siyasete soyunur.

orson-welles-citizen-kaneKane’in mülk edinme hırsı öyle bir noktaya varmıştır ki onun için sözler, ittifaklar, sözleşmeler, ilkeler sadece yeni bir sahiplenme çabası kapsamında anlamını kazanır ve kaybeder. Bu arada filmin içine ustaca yerleştirilmiş kısacık bir sahnede Kane masadır ve hırsla yemek yemektedir. Çevresinde onun vaziyetini kavrayan ve ona acıyan tek gerçek dostu Lealand Kane’e, “hala yiyor musun” diye sorar. Kane “hala açım” diye cevap verir. Aynı Lealand ölümünün ardından kendine röportaj için gelen gazeteciye şu sözleri söyler:

– Zannetmem ki yaşamış herhangi bir kimsenin onunki kadar çok fikri olmuş olsun. Ama o Charlie Kane’den başka hiçbir şeye inanmadı. Hayatı boyunca Charlie Kane’den başka hiçbir inancı olmadı. Sanırım bir inancı olmadan da öldü. Bu çok nahoş bir şey. Tabi pek çoğumuz bu dünyadan ölüm hakkında bir inancımız olmadan çekip gidiyoruz fakat en azından neyi bırakıp gittiğimizi biliyoruz.

Eğer tüm istediğin para ise…

Kane’in muhasebe müdürü Bernstein, bir yerde para kazanmayla ilgili şu müthiş değerlendirmeyi yapar:

– Eğer tüm istediğin para ise para kazanmada bir numara yoktur!

Bu söz, kapitalist sistemin formatladığı beyinlerimizde bir karşılık taşımayabilir ama Kuran-ı Kerim’de aynı istikamette birçok ayet vardır. Birkaç tane örnek verelim:

Kuran

Kim yalnız dünya hayatını ve onun ziynetini isterse, biz onlara yaptıklarının karşılığını orada tastamam öderiz. Orada onlar bir eksikliğe uğratılmazlar. İşte onlar, kendileri için ahirette ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları şeyler, orada boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmakta oldukları da boş şeylerdir.

Hud 15-16

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. (Nihayet hepsi yok olur gider). Tıpkı şöyle: Bir yağmur ki, bitirdiği bitki çiftçilerin hoşuna gider. Sonra kurumaya yüz tutar da sen onu sararmış olarak görürsün. Sonra da çer çöp olur. Ahirette ise (dünyadaki amele göre ya) çetin bir azap ve(ya) Allah’ın mağfiret ve rızası vardır. Dünya hayatı, aldanış metaından başka bir şey değildir.

Hadid – 20

Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı. Hayır; ileride bileceksiniz! Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! Hayır, kesin olarak bir bilseniz… Ant olsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. Yine ant olsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.

Tekasür Suresi

Filmin sonunda, ölen büyük zenginin son sözü olan rosebud’ın, yani çocukluk günlerinin masumiyetini, belki de o günlere duyduğu hasreti sembolize eden kızağının diğer işe yaramaz eşyalarla birlikte ateşe atılıp yakıldığını görürüz. Kane’in “en kıymetlisi” zaten deposunda bulunan kızaktır ve o da ölümün ardından toza dumana dönüşecektir. Dünya ve yaşarken peşinde koştuğumuz her türlü maddi zenginlik bir aldanıştan ibarettir. Bizden geriye kalacak olan neye sahip olduğumuz değil, nasıl ve ne uğrunda bir hayatı sürdürdüğümüz olacaktır.

Hayri İrdal’ın Baldızı ve Charles Kane’in Şarkıcı Eşi

SusanKane o kadar güçlüdür ki dünyayı istediği gibi değiştiremediği noktada kendi alternatif dünyasını yaratmaya girişir. Uğruna siyasi heveslerini toprağa gömdüğü bed sesli sevgilisi ve sonradan eşi Suzan Alexander Kane’in mevcut sahnelerde şarkı söylemesi mümkün olmayınca onun için kocaman bir opera binası inşa ettirir. Gazetelerinde yürüttüğü propaganda ile kamuoyuna karısının büyük bir sanatçı olduğunu kabul ettirmeye çalışır. İnsanların algısını bile satın alabileceğini düşünmektedir.

Burada anlatılana çok benzer bir motife Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanında rastlarız. Romanda Kane karakterinin karşılığı Halit Ayarcı, bed sesli şarkıcı Suzan Alexander Kane’nin karşılığı Halit Ayarcı’nın adamı Hayri İrdal’ın şöhret meraklısı büyük baldızıdır.

ahmet-hamdi-tanpinar-saatleri-ayarlama-enstitusu_sonMeşhur romandan ilgili kısma bir göz atalım:

—          ../baldızlarım. Hele büyüğü, şu musikî meraklısı… Kim alır!

Halit Ayarcı bir müddet düşündü:

Anlattığınıza göre durup dururken kimsenin alacağı cinsten değil. Fakat bilinmez. Meselâ, radyoda büyükçe bir şöhret… Herhangi bir gazinoda meşhur bir artist, muganniye sıfatiyle… Görüyorsunuz ki her şeyin bir çaresi vardır. Ufak bir refah değişikliği, biraz teşebbüs ve gayret, küçük bir görüş farkı her şeyi ıslâh edebilir.

—          İtiraf edeyim ki bunları hiç düşünmemiştim. Ben tek çare olarak yalnız evcek bizi alıp götürecek bir salgın, bir felaketle bu işler hallolur sanıyor, onu bekliyordum.

—          Hatâ… Hep hatâ… Ne istersiniz kendinizden ve evinizin zavallı halkından?.. Şimdi sizden dinlediklerime göre hepsi ihtiraslı, yaşamaya azmetmiş insanlar. Bu demektir ki hepsi muvaffakiyetlerini kendilerinde taşıyorlar ve onun ıstırabını çekiyorlar. Alelade hayata razı değiller…

—          Hayır, hiç değiller. Karım kendisini Hollywood’da zannediyor, büyük baldızım büyük bir muganniye olduğuna kani. Küçüğü…

—          Tabiî… Tabiî, öyle olacak! Ve hepsi de size karşı biraz kırgın. Kendilerini anlamıyorsunuz diye…

Ben boynumu büktüm. Hiç olmazsa bu işte beni anlayacaklarını sanıyordum. Altı saattir beraberinde bulunduğum, hareketine hayran olduğum adam da deli idi. Bunun böyle olması için boğazıma sarılmasına, soyunup çırılçıplak orta yerde takla atmasına hiç ihtiyaç yoktu. O devam etti:

—          Evet, diyordu. Onları anlamadığınız için size kırgın olmaları kadar tabiî ne olabilir? Darılmayınız ama sizin insan ve hayat tecrübeniz hiç yok. Siz harbe girmeden mağlûp olmuş bir orduya benziyorsunuz… Teknenin üstüne çıkacağınız yerde altında kalmışsınız.

Hastalığım, yahut üzüntülerimin sebebi böylece teşhis edildikten sonra içmekten başka yapacak bir şey kalmıyordu. Bereket versin bu akşam rakı boldu. İstediğim kadar bu mesut hadiseyi kutlayabilirdim.

O yine devam etti:

—          Hele büyük baldızınız gibi hakikî bir artiste karşı muameleniz, onu inkârınız…

Elimdeki kadehi bıraktım. Ne olursa olsun akıl ve mantık namına bir kere daha işe karışacaktım. “Ondan sonra ağzımı bile açmam…”

—          Aman beyefendi, dedim, hangi artist, hangi büyük… Arz ettim, sesi çirkin, sonra kabiliyetsiz… Sonra cahil. Daha İsfahanla Mahuru, Rastla Acemaşiranı birbirinden ayıramıyor. Hayır, imkânsız… Belki başka bilmediğim meziyetleri vardır. Belki, ne bileyim şahsen güzeldir, yani değildir amma, söz gelişi diyorum, güzel olur da ben fark etmemiş olabilirim. Fakat o sesle musikîsi beğenilsin! Buna imkân yok. Kulağı yok efendim, hiç yok. Sesleri ayıramıyor.

Halit Bey bana bir cigara uzattı. Kendisi de bir tane yaktı. Dışarıda bütün cümbüşüyle devam eden mehtaba baktı. Sonra karşıki masanın münakaşasına kulak kabartır gibi oldu, fakat hemen omuzunu silkti, bana döndü:

— Güzel olamaz, dedi. Güzelden anlıyorsunuz. Hayatınızı artık biliyorum. Siz güzel kadından anlıyorsunuz. Fakat sanattan, bugünün sanatından anlamıyorsunuz. Evvelâ bu bir kalabalık işidir. Kalabalık neyi sever, neyi sevmez? Bunu kimse bilmez. Sonra bu mesele ümitsiz bir kalabalığın işidir. Siz de bilirsiniz ki zevk denen yüksek şeyin bizim içimizde içgüdüden kolaylığa kadar giden bir yığın karşılığı vardır. Zevkten ümit kesildi mi onlara kolayca teslim oluruz. İşler karışınca zevkten ümit kesilir. Musikî denince herkes, evvelâ “Hangi musikî?” sualini kendisine soruyor. Bu sual bir kere soruldu mu sizin zevk, üslûp dediğiniz şeyler yoktur artık. Sonra kulağın herkeste ayarı bozuldu. Radyo devrindeyiz. Musikîyi nadir bir şey gibi dinlemiyoruz. O, romatizma, nezle, para sıkıntısı, harb ihtimali, çok geçimsizlik gibi günlerimizin tabiî arkadaşı oldu. Bu işe bir de kalabalığı ilâve edin. Hayır, ben eminim ki bahsettiğimiz hanımefendi birkaç gün içinde yepyeni bir şöhret olarak İstanbul’u fethedebilir. Bakın! Vaziyet çok müşkül olurdu, şayet baldızınız hanımefendi Batı musikîsine merak sarsaydı. Çünkü onu hakikaten yıllar boyu öğrenmek lâzım.

Bir müddet yüzüme baktı. Hakikaten afallamıştım.

—          Bu meselelerde herkes işin alayında… Farkında olmadan alayında… Burasını anlamıyor musunuz?

—          Hangi alay? Çıldırıyorlar…

—          Tabiî… Hayatlarına biraz duygu, istisnaî zamanlar katmak istiyorlar. Herkes kendi boşluğunu bir parça duygu ile doldurmak, kendini süslemek istiyor, fakat musikîden o kadar anlamıyorlar ki, şarkıları güfteleri için seviyorlar. Zavallı Hayri Bey, siz garip bir adamsınız. Sizin bahsettiğiniz ölçüler geçmiş zamanda kaldı. Onlar, hani şu demin söylediğiniz, ustadan us-taya mektuplardı. Şimdi artık o klasik devirde değiliz. İsfahanla Acemaşiranı birbirinden ayırmak kimsenin aklından geçmez. Siz bana söyleyin, kimi taklit ediyor?

—          Meşhurların hemen hepsini… Fakat hepsini aynı sesle, aynı makamdan, aynı şekilde söylüyor…

—          Demek son derece şahsî! Mesele halloldu. Orijinal ve yeni… Dikkat edin, yeni diyorum. En büyük harflerle yeni! Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur. Şimdi seçilecek yol kaldı. Halk musikîsi mi, alaturka mı? Yoksa alafrangaya kaçan halk musikîsi mi, yahut halk musikîsine kaçan alafranga mı?.. Amma, bunu burada, bu masa başında pek kesip atamayız. Fakat öyle sanıyorum ki, sesin bahsettiğiniz meziyetlerine göre -Halit Ayarcı burada yüzünü buruşturdu ve parmaklarıyla çok âdî bir kumaşı yokluyormuş gibi bir hareket yaptı- daha ziyade alafrangaya kaçan bazı mahallî halk türkülerinde muvaffak olacaktır… Evet, öyle tahmin ediyorum. Meğer ki Türkçe tangoyu tercih etsin! Yahut bazı yeni şarkıları…

Yüzüme dalgın dalgın baktı:

—          Evet, bütün mesele burada. Siz teşebbüs fikrinden mahrumsunuz. Sonra idealistsiniz. Realiteyi görmüyorsunuz… Hulâsa eski adamsınız… Yazık, çok yazık! Biraz realist olsanız, bir parça, ufak bir miktarda, her şey değişirdi.

Bu kadarı da fazlaydı artık:

—          Ben mi realist değilim! Realist olmasaydım size vakayı böyle anlatabilir miydim? Size baldızım hakkında en ufak bir ümitle bahsettim mi? Hiçbir tarafını değiştirdim mi? En ufak bir halini methettim mi? Ben öyle sanıyorum her şeyi olduğu gibi görenlerdenim. Hattâ fazla realistim, rahatsız edecek kadar…

Halit Ayarcı gülümsedi. Karşı masadan mütemadiyen el işaretleri yapılıyordu. Bir yudum rakı içti, sonra bana döndü:

—          Şu konuşmamızı bitirelim, biz de onlara katılırız. Bu gece fena olmayacak gibiye benziyor… Vaatkâr, demek istiyorum. Bakın Hayri Bey, ben karar verdim, beraber çalışacağız bundan sonra… Onun için anlaşmamız lâzım. Realist olmak hiç hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir manâsı ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? Bir şey değiştirir mi bu? Bilakis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışır kalırsın, ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek… Yani bozguncu olmak… Evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz, dedim. Yeni adamın realizmi başkadır. Elinde bulunan bu mal, bu nesne ile, onun bu vasıflarıyla ben ne yapabilirim? İşte sorulacak sual. Meselâ bu bahiste en büyük hatânız musikîdir, yani mücerret bir fikirden hareket ederek baldızınız hanımefendiyi mütalâa etmenizdir. Hâlbuki baldızınız hanımefendi tarafından işi münakaşa ediniz, mesele ne kadar değişir. Newton başına düşen elmayı, elma olmak haysiyetiyle mütalâa etseydi, belki çürümüş diye atabilirdi. Fakat o böyle yapmadı. Şu elmadan nasıl istifade edebilirim? diye kendine sordu. Azamî istifadem ne olabilir? dedi. Sizde öyle yapın! Baldızım musikîden başka bir şeyde muvaffak olmak istemiyor. O halde elimde iki rakam var. Baldızım ve musikî. Birincisini değiştiremeyeceğime göre, ister istemez ikincisi hakkında fikirlerim değişecek. Baldızıma hangi musikî uyar? Böyle düşünün! Sonuna kadar bu çıkmazda mı kalacaksınız? Elbette ki hayır…

Kendimi evimizin hemen arkasındaki Kamburkarga çıkmazında bir taşa çömelmiş, başımın ucunda karımın kızkardeşi, elinde udu şarkı söylüyor, düşündüm.

—          Elbette hayır. Bin defa hayır…

—          Onu değiştirebilir misiniz? Birden sıçradım:

—          Zerre kadar… İmkânsız… Büsbütün imkânsız…

—          O halde dediğimi yapacaksınız… Bilin ki zamanımızda bu gibi işler için kuvvetle istemek kâfidir. Hayat yürüyor, Hayri Bey… Siz kelimelerle zehirlenin durun, hayat her gün yeni bir şey keşfediyor. Bakın ben dört beş saat evvel sizi keşfettim, şimdi de muganniye olarak baldızınızı keşfediyorum.

—          Allah razı olsun beyefendi…

Ahmet Hamdi Tanpınar – Saatleri Ayarlama Enstitüsü (s. 210-215)

Tanpınar’ın romanının yayınlanma tarihi 1961. Yani filmden yirmi sene sonra. Tanpınar’ın romanında kullandığı bu güzel mazmunu, “Yurttaş Kane” filminden aldığı bir ilhamla oluşturmuş olması mümkündür. Tabi Tanpınar mazmuna kendi damgasını vurmuş, ona daha da derinlikli bir muhteva kazandırarak, renkli bir anlatımla okuyucusuna sunmuştur.

Mustafa Kutlu’nun Bu Böyledir Dediği, Suzan Alexander Kane’in Yapbozları mıdır?

PuzzleKane’in kifayetsiz muhteris sevgilisi nihayet şarkı söylemekten vazgeçer ve Kane’in şatafatlı sarayında kocaman yapbozlarla oynayarak vakit geçirmeye başlar. Öyle ki mütemadiyen birbiri ardına yeni yapbozlar yaparken görürüz onu. Sürekli eksik parçaları bularak resmi tamamlamak için uğraşmakta, fakat o resim bitince bambaşka bir resmi yapmaya başlamaktadır.

Filmdeki yapbozlar, hayatımızda hevesle peşinde koştuğumuz, yakaladığımızda mutluluğu elde edeceğimizi sandığımız maddi hedefleri sembolize eder. Şu okulu bitirsek, askerliği bir atlatsak, o devlet dairesine bir kapak atsak, sevdiğimizle bir evlenebilsek, o arabayı altımıza bir çeksek, evin borcunu bir bitirsek her şey mükemmel olacak gibi gelir. Hedefimiz bize hep yapbozun bir türlü bulamadığımız kayıp parçası gibi gelir. Hâlbuki bir yapboz tamamlanınca bir başkasına başlarız ve bu sefer yeni yapbozun o son parçasının peşine düşeriz. Mutluluğumuzu hep elimizdeki son yapbozun bir türlü ele geçmez son parçasında ararız.

Zamanımızın yaşayan en önemli hikâyecilerinden Mustafa Kutlu’nun “Bu Böyledir” isimli harikulade bir eseri vardır. Suzan Alexander Kane’in bitirdikçe yenisi ortaya gelen yapbozları ile onun bu müthiş “kafkaesque” hikâyesi arasında paralellikler kurmak mümkündür.

Hikâyenin kahramanı Süleyman eşi ve kızı ile birlikte lunaparka gider. Bir süre eğlenirler. Gece saat 11’e yaklaşırken evlerine gitmeye karar verirler. Fakat lunaparkın çıkışını bir türlü bulamazlar. Bu arada eğlence peşinde kendinden geçmiş kalabalıkların ortasında kalıp sürüklenirler. Kimsenin gitmek gibi bir niyeti yoktur. Hatta diğer insanlar onlara eğlenceyi bozdukları için kızmaktadırlar. Çıkışı sordukları kimsecikler parkın çıkışını bulamamaktadır. İşin garibi saat de hiç ilerlememektedir. Netice de Süleyman ve ailesinin lunapark sefası bir kâbusa dönüşür.

Suzan Alexander Kane’nin yapbozları gibi, Kutlu’nun lunapark eğlenceleri de bir oyun ve oyalanmadan ibaret dünya hayatını simgeler. Bunlar bizim için geçici eğlenceler, oyalanmalar üretebilirler ama “gerçek” değildirler. Ölüm bütün bu sahteliklerin dumanını savurup yok eder.

İçimizdeki “boşluğu” dolduracak olan, son yapboz parçası ya da başka bir lunapark eğlencesi değildir.

Bediüzzaman’ın Bahsettiği Kabir Aynalarını Xanadu’da Görmek

Filmde karısının Kane’i terkettiği ve Kane’in öfkeyle herşeyi kırıp döktüğü sahnenin hemen akabinde yine sembolik değeri çok büyük bir sahne yerleştirilmiştir. Çalışanlarının endişeli ve korkulu bakışları arasında odadan çıkan Kane, sarayının şatafatlı holünde yürürken her iki tarafına birbirlerine bakan dev aynalar yerleştirilmiş bir yerden geçer. Aynalar birbirlerini yansıttıklarından, bir sonsuzluk illüzyonu oluşturmaktadırlar. Aynalarda Kane’in sonsuza dek çoğalan yansımalarını görürüz ama o dönüp bakmaz bile…

Başına gelen musibet, nihayetsiz hayat ve iktidar ilüzyonunu paramparça etmiştir.

Çok benzer bir hayali sahneye Bediüzzaman Said Nursi’nin Lem’alar isimli eserinde rastlarız:Risale-i Nur Kulliyati

Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için, birbiri içinde in’ikâs edip, göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi darken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünkü o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi mâdum ve gayr-ı mevcut oldukları halde, birbiri içinde in’ikâs edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır; mâdum bir dünyayı mevcut zannedersin.

Nasıl bir hat, sürat-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi, senin de dünyan hakikatçe dar, fakat senin gaflet ve vehim ve hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını, çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki, o geniş dünyan kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha süratli akar.

Madem dünya hayatı ve cismânî yaşayış ve hayvânî hayat böyledir. Hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdâniyet sırlarını ifade eden Lâ ilâhe illâllah kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.

Said Nursi – Lem’alar (s. 140)

Kolleksiyoncu Karga: Kapitalist Amerika

citizen_kane-warehouseFilmin sonlarına doğru Kane, işine yarar yaramaz ne bulursa çalıp toplayan kargalara benzetilir. Ölümünün ardından eşyalarının envanterinin çıkartıldığı sahne müthiştir. Gerçekten hayatı boyunca biriktirdiği eşyaların kimisinin kutuları bile açılmamıştır, kimisi kıymetsiz çöplerdir. Kamera, ölen Kane’in sandık sandık malları üzerinden uçarak geçerken Manhattan’ın gökdelenleri üzerinde uçar gibi oluruz. Verilen mesaj açıktır:

Doymak bilmez, koleksiyoncu karga Amerika’dır. Onun hem herkesin gözlerini kamaştıran hem de çöpten başka bir şey olmayan hazinesi, dünyanın geri kalanının maddi ve entelektüel hazinesinin yağmalanıp yığıldığı, parlak şehirleridir.

Nihayet son sahnede, Kane’in son sözü olan “rosebud”ın, yani yapbozdaki kayıp parçanın, yani kızağının, diğer çöplerle birlikte devasa bir fırına atılıp yakıldığını görürüz. Her şeye sahip olan Kane, kızağını da bulup ambarına yerleştirmiş ama içindeki boşluğu giderememiştir. Bu denli zengin bir adamın onu tatmin etmekten uzak son arzusunun da nasıl dumanlara karışarak yok olduğunu görürüz.

Geri kalanlar işlerini bitirmek için acele etmektedirler. Dünya dönmekte, hayat devam etmektedir. İçlerinden birisinin “haydi millet, treni kaçıracağız” repliği çok şairane bir sonu işaret eder. Çünkü insanların hep peşinde koşacakları, kaçırmamak için çırpınacakları bir trenleri olacaktır…

Twitter: @salihcenap

Aman avcı vurma beni

Aman avcı vurma beni

Ankara’nın en güzel mevsimi gelmiş. Tatlı bir sonbahar esintisi, bu üstüne beton dökülmüş bozkır kasabasının hâlâ alıp vermeye devam ettiği nefes misali okşayıp geçiyor yüzümü. Artık daha eğik gelen güneş ışıkları mavi gökleri ve oynaşan afacan bulut kümelerini doyasıya seyretmeme müsaade ediyor. Tüm renkler, yetmişli yılların filmlerindeki renkler gibi donuklaşmış, matlaşmış, kim bilir belki de asıllarına rücu etmişler.

Hacı Bayram camiine doğru yürüyorum.

Şeref Taşlıova
Şeref Taşlıova

Ülkemizin ayaklı kütüphanesi, doğu irfanının alaylı profesörü, UNESCO’nun “yaşayan insan hazinesi” ilan ettiği büyük halk “aşığı” Şeref Taşlıova‘mız vefat etmiş, o mübarek insanın cenaze namazına iştirak edeceğim.

Hakkında yüksek lisans tezleri hazırlanan; Amerika Indiana Üniversitesi ve Almanya Berlin Üniversitesi tarafından Anadolu âşıklık geleneğinin temsilcisi olarak şiirleri derlenen, yaklaşık 150 civarında âşık havası (makamı) konusunda kaynak kişi sayılan, Türkiye ve Avrupa’da kırka yakın plak ve kaset yapan, topraklarımızın, medeniyetimizin mümin sedası Şeref Taşlıova için son vazifemi yapacağım.

Bakıyorum,  cami avlusunda cenaze için toplanmış mütevazi bir kalabalık. Ekserisi ceketli, kravatlı, emekli devlet memurları. Küme küme olmuş insanlar sohbet edip cenaze namazını bekliyorlar. Yıllar sonra eski dostlarını tekrar görenlerin ihtiyar yüzlerini aydınlatan tebessümleri, bir an için adeta tecessüm eden tatlı hatıralarının havada tüllenişi, hasretle sarılıp tokalaşmaları görülmeye değer.

Bir kaç saz aşığı görüyorum, bir kaç bürokrat. Çelenkler geliyor.

Öğlen ezanı gürül gürül dökülüyor Hacı Bayram minaresinden. Camiye koşuşanlar tamamen dolduruyorlar safları. Yer kalmıyor içeride. Bir hasır… Avluda, hemen cami duvarının önünde  yer buluyorum kendime. O muhteşem sonbahar esintisinin ibadete katkısından mahrum kalmayacağıma memnunum.

Öğle namazı kılınıyor, sıra cenaze namazında. Musalla taşının önünde saf tutuyoruz.

Sağa sola bakıyorum bir belediye başkanı görüyorum ama hükumetten kimsecikler yok. Kültürle alâkasının izlerine henüz rastlayamadığımız kültür bakanının kendisi yerine baş köşeye yerleştirilmiş çelengi sanki bir küfür gibi geliyor nedense. Bir de bakıyorum Kemal Kılıçdaroğlu ve Gürsel Tekin en ön saftalar. Şaşkınlıkla bir “aferin be” çekiyorum içimden. Helal olsun diyorum…

Namaz kılınıyor. Hakkımızı helal ediyoruz. Kılıçdaroğlu ve Tekin pek tanımadıkları belli olan cemaatten birkaç kişiyle el sıkışıp ayrılıyorlar. Kalabalık yavaş yavaş dağılıyor.

Ben de bir kaç tanıdıkla selamlaşıp yola koyuluyorum.

Merhum Karslı aşığın emektarlığını yaptığı müzik coğrafyasından kanatlanan nihavend bir şarkı gelip, zihnime konuveriyor:

Aman avcı vurma beni
Ben bu dağın ay balam maralıyam
Maralıyam maralıyam
Avcı elinden ay balam yaralıyam

Bu dağlarda maral gezer
Tırnakların taşlar ezer
Ben yârıma neylemişem
Yârım benden ay balam kenar gezer

“Merhum Şeref Taşlıova bu dağın maralıydı diyorum” kendi kendime, bu dağların avcısı neden gaflet oklarıyla vurur onu?… Neden “bu topraklar edebiyatının”, “kadim medeniyetimiz” hamasetinin en çok pirim yaptığı günlerde bile bu toprakların bir büyük sanatçısı böyle mahzun, böyle boynu bükük uğurlanır son yolculuğuna? Nerede bakanlar, milletvekilleri? Hepsinin ne büyük meşguliyetleri var ki bu mühim yoklamanın kaçağı oldular?

Bu “aşık” neyledi o yârına ki o yâr her daim türküsünü terennüm ettiği Müslüman Anadolu insanının kıymetlerinden kenar geziyor?

Düşünüyorum, taşınıyorum bir cevap bulamıyorum.

Başımı kaldırıp bakıyorum, bana medeniyetimizin herşeye rağmen hâlâ çarpan zayıf nabzını, fersiz ama temiz nefesini hatırlatan bozkır rüzgârı şimdi Ankara kalesinde bayrakla raksediyor.

Acı bir tebessüm yerleşiyor dudaklarıma. Dilimde o türkü, yürüyorum şehrin uğultulu kucağına: “aman avcı vurma beni, ben bu dağın ay balam, maralıyam”…

http://www.youtube.com/watch?v=O9wykmkPY8k

Twitter: @salihcenap