Kuruntular Dünyasının Şövalyesi: Don Kişot

Kuruntular Dünyasının Şövalyesi: Don Kişot

İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra‘nın meşhur romanı Don Kişot’un ana kahramanı Alonso Quixano, ellili yaşlarında, fantastik şövalye hikayelerini okuya okuya gerçekle hayali birbirinden ayırt edemeyecek hâle gelmiş eski bir toprak ağasıdır. Gerçeklikle bağları iyiden iyiye kopunca, okuduğu hikayelerde anlatılan şövalyelik ruhunu dirilterek “milletine hizmet etmeye” karar verir. Bunun için bir “gezici şövalye” olacak, maceralara atılacaktır.

Kaburga kemikleri sayılan, sütçü beygiri de denilebilecek ihtiyar atı, Don Kişot’un hasta zihninde İspanya topraklarını o güne kadar çiğnemiş en güzel hayvandır. Çelimsiz atı ona, “Pegase’in kanatlı atından daha çevik, Bayard’ın atından daha kuvvetli, İskender’in kısrağı Bucephale’den daha zarif” görünür.

Her “haysiyet sahibi” atın bir ismi olması gerektiğinden Don Kişot atını “Rociante” diye çağırmaktadır. Cervantes bu ismi seçerken zekice kelime oyunları yapmıştır. İlk başta süslü bir isim gibi görülse de İspanyolca “Rocín” “sütçü beygiri”, “kalitesiz at”, “cahil adam” ve “dırdır” gibi anlamlara gelir. “Ante” ise “eskiden”, “önceden”, “bir zamanlar” gibi anlamlar taşır. Yani “Rociante” “eski dırdır” ya da “bir zamanların sütçü beygiri” olarak anlaşılabilir.

İlk iş olarak, basit bir çiftçi olan Sancho Panza’yı seyisi, hizmetçisi, silahtarı ve “yancısı” olarak işe alır. Beraberce Don Kişot’un marazi zihninin ürünü olan alternatif bir gerçeklikte seyahate başlarlar.

Panza” İspanyolca “karın” ya da “göbek” demektir. Sancho Panza da göbekli, yemekten, içmekten ve mal biriktirmekten başka bir şey düşünmeyen, okuma yazma bilmeyen ama efendisinin sanrılarının farkında olan ve buna rağmen itaatte ve sadakatte kusur etmeyen bir köylüdür. Zira efendisinin ipe sapa gelmez hayallerine inanır gibi görünmek başta olmak üzere “çeşitli hizmetlerinin” karşılığında gayet somut ödüller beklemektedir. Efendisi ona fethedeceği bir adayı vermeyi vaat eder. Sancho Panza “ada” kelimesini daha önce işitmemiştir ama kıymetli bir şey olduğunu tahmin ettiği bu ödülün, yaşamaya razı olduğu problemlerin mükafatı olacağını düşünmektedir.

Don Kişot kendini kabadayı bir eski zaman şövalyesi gibi gördüğü için sürekli macera aramaktadır. Küçük ve ilgisiz şeyleri bahane edip sürekli kavga çıkartmaya çalışır. Zira şövalyeliğini gösterebilmek için kavgaya ihtiyacı vardır. Fakat bu çabalar genellikle yancısıyla beraber feci şekilde dayak yemeleriyle neticelenir.

İşin ilginç tarafı yenilen dayaklar, yaşanılan fiyaskolar Don Kişot’un aklını başına getirmez, bilakis deliliğini arttırır.

Kitabın en meşhur hikayesinde Don Kişot yolda giderken gördüğü yel değirmenlerine saldırır. Onların, okuduğu fantastik hikâyelerdeki devler olduğunu sanmıştır. O sırada rüzgârın esmesiyle dönmeye başlayan kanatlardan biri Don Kişot’a çarpar ve atıyla beraber yere yuvarlanan kahramanımız fena yaralanır. Üstelik mızrağı da kırılmıştır. Don Kişot yerde yaralı yatarken aptalca hatasını hemen yeni bir hayalle tevil eder: Bir düşman büyücü, sırf Don Kişot yenip şan şöhret kazanmasın diye devleri bir anda yel değirmenlerine dönüştürmüştür!

Cervantes’in on yedinci asrın başlarında kaleme aldığı, batı edebiyatının kurucu metinlerinden sayılan bu müthiş, bu zihin açıcı alegori adeta zamanlar üstüdür.

Kafalarında kurguladıkları sanal bir gerçeklikte yaşamaya başlayan sıradan kişilerin müşahede altına alınıp tedavi edilmesi gerektiği konusunda neredeyse herkes hemfikirdir.

Fakat gerçeklikle bağını koparanlar güçlü, zengin, etkin pozisyonda kişilerse iş değişir.

Elinin altındaki imkânları ve sahip olduğu kabiliyetleri abartan, büyük bir kahraman, seçilmiş bir kişi olduğundan şüphe duymayan, çoktan yitip gitmiş, belki de gerçeklikte hiç mevcut olmamış bir hayatı, bugün cariymiş gibi yaşamaya ve çevresine de zorla yaşatmaya çalışan yeni bir Don Kişot çıkmaya görsün, onun çılgın hayallerine inanmış gibi görünerek çeşitli avantajlar elde etmeye hazır Sancho Panza’lar türeyiverir dört tarafta.

Bu trajikomik hikâyenin tekerrür edip durması ne gariptir…


Bu yazı ilk olarak 4 Ağustos 2020 tarhinde Karar gazetesinde yayınlanmıştır.

Kedicikler Kültü

Kedicikler Kültü

Son birkaç yıldır, özellikle televizyon/internet yayınlarındaki garip, sıra dışı, hatta provokatif söylem ve eylemleriyle sürekli gündemde kalan Adnan Oktar grubunun lideri ve mensupları 2018 Temmuz’unda geniş bir operasyonla gözaltına alındı. Mütevazı sayıları ile orantısız seviyede bir etkinlik gösteren, hayli cüretkâr sayılabilecek bu örgüte karşı son birkaç senedir homurdanma seviyesinde verilen tepkiler bir anda yükseldi. Daha önce televizyonda pervasızca sergilenen fanteziye biraz imrenerek, biraz kıskanarak, dudakların kenarında alaycı bir tebessümle bakanlar bile bir anda bu “toplumu yozlaştıran”, “dış güçlere taşeronluk, hatta casusluk yapan”, “genç kız ve erkekleri istismar eden” “son derece tehlikeli” örgüte yapılan baskını avuçlarını patlatırcasına alkışladılar.

Entelijansiyamız, akademimiz, sosyal meseleleri duygusallığı asgari seviyeye çekerek, tarafsız ve bilimsel bir soğukkanlılıkla ele alma noktasında maalesef hiç de başarılı sayılmaz. Ya kayıtsız bir sessizliğe gömülen ya da harcıalem sloganlar atarak şevkle linçe katılan “ünlü düşünürlerimizden” bu sosyolojik, psikolojik ve teolojik yönleri olan meseleyle ilgili derde deva sadra şifa yorumlar, açıklamalar işitemedik.

Zaten açıklanacak ne vardı ki? Açıklama basitti: Genç kız ve erkekleri kandırıp, bir takım çarpık dini telkinlerle onların beyinlerini yıkayan karizmatik bir şizofrenin kurduğu örgütün karşısına çıkan büyük devletimiz, bu büyük ahlaksızlığa dur demişti! Mesele bundan ibaretti.

Fakat bu açıklama olan bitenin mahiyetini gerçekten kavramak isteyen mütecessis zihinleri tatmin etmedi… Sorular hala havada asılı duruyor: Mesele gerçekten bu kadar basit midir? Çoğu yüksek tahsilli, iyi eğitim almış, dil bilen, dünyayı tanıyan genç insanların beynini yıkamak kolay mıdır? Bu insanlar cemaate nasıl katılmakta, neden ayrılmamaktadırlar? Onlara maddi yahut manevi olarak vaat edilen nedir? Bu insanlar ne karşılığı mallarını mülklerini feda etmektedir? Tahsilli insanların, kendileri yanında cahil sayılabilecek, lisan bilmeyen, zikzaklar yapan, tutarsız bir lidere sorgulamadan tabi olmalarını sağlayan psiko-sosyal mekanizmalar nasıl kurulur? Cemaat içindeki sosyal dinamikler nelerdir? Dostluk, düşmanlık, sadakat, ihanet, suiistimal, istismar, sevgi, dayanışma gibi sosyal ilişkiler “dış dünyadan” farklı mı yaşanmaktadır? Devlet bu “sapkın” olduğu söylenen gruba neden bu kadar uzun süre ses çıkartmamıştır. O uzun süreden sonra yapılan operasyonu tetikleyen gerekçe nedir?

Kültler  – Yeni Dini Hareketler

Adnan Oktar cemaati için artan sıklıkta “kült” ifadesinin kullanıldığını görüyoruz.

Batılı bilim adamları, özellikle sosyologlar menfi çağrışımlarından dolayı “kült” kelimesini kullanmayı çok tercih etmiyorlar. Bunun yerine “yeni dini hareketler”, “yeni dindarlıklar” ya da “dini duyguların yeni ifade biçimleri” gibi kavramları ikame ediyorlar. Türkiye’de de söz konusu hareketler “kült grupları”, “tarikatlar”, “yeni çağın dinleri”, “yeni dinî hareketler” gibi kavramlarla tanımlanıyor. Batıda “kült” ifadesini seven ve yaygın kullanıma sokan çevreler daha ziyade Ortodoks bir din anlayışına sahip Hıristiyanlar ve din adamları olduğu için literatürde “kült” ifadesi “teolojik” bir tanımlama sayılıyor (Kirman, Yeni Dinî Hareketleri Tanımlama Problemi Ve Tipolojik Yaklaşımlar, 2003).

Bizde “kült” kavramının böyle bir tarihi/etimolojik bagajı yok. Hatta dilimizde yaygın olarak kullanıldığı alan sinema (kült filmler) olduğu için müspet çağrışımları bile olabilir. Kült film Vikipedi’de sadık, tutkulu ama görece az sayıda bir hayran kitlesine sahip filmler için kullanılan bir terim olarak tanımlanıyor. Kült kelimesi batı dillerine tapınma anlamındaki Latince “cultus” kelimesinden girmiş ve tutku, ilahlaştırma derecesinde aşırı saygı anlamlarını taşıyor.

Tarihi arkaplan

Max Weber, Schiller’den ödünç aldığı “dünyanın büyü bozumu” (disenchantment of the world) kavramını kullanırken batı tipi modernliğin insanları tek, değiştirilmez ve geri dönülemez bir yola mahkûm ettiğini ve bu yolun da insanları eninde sonunda büyü gibi, batıl inançlar gibi, din gibi “irrasyonel” (akıl dışı) ne varsa soyutlandıkları rasyonel bir dünyaya eriştireceğini ileri sürüyordu. Gel gör ki işler pek de Weber ve çağdaşı diğer modern düşünürlerin öngördüğü gibi gitmedi. “En hakiki mürşit” olacağına inanılan modern bilim beklenen kaçınılmaz hakimiyetini kuramadı. Modernite, özellikle yetmişli yılların başından itibaren sıkı şekilde sorgulanmaya başladı. Vaat edilen gerçekleşmemiş, inanılmaz bilimsel ve teknolojik ilerlemelere rağmen, “rasyonel” olan “irrasyonel” olanın yerini dolduramamıştı (Jenkins, 2000). Dünyanın her tarafında, çeşitli şekillerde tezahür eden bir “ruhani uyanış” görülüyordu. Semavi dinler yeniden ilgi görürken bir sürü de yeni din türüyordu. Uzak doğu dinlerinden mülhem “new age” inançların müntesipleri, meditasyon grupları, semavi dinlerin heteredoksileri, bilim kurgu dinleri, serbest cinsellik ve uyuşturucu kullanımı üzerine kurulu komünler, uzaylılara iman eden cemaatler, kıyametin kopmak üzere olduğuna inanan apokaliptik örgütler gibi sayısız akım ortaya çıktı. Tabiatıyla bu “yeni” akımlarla ilgili ilk tepki semavi dinlerin temsilcilerinden geldi. Zaten modern öncesi dönemde de bu tür “heretik” inançlarla mücadele eden, bu konuda tecrübesi bulunan teologlar hızla yeni bir literatür oluşturdular ve apologeticssearch.com gibi, cultwatch.com web siteleri kurdular.

Ortaya yeni çıkan cemaatlerden bir kısmı aşırı güçlenip müntesiplerine ve çevrelerine zarar verecek adımlar atmaya başlayınca adalet mekanizmalarının da ilgi sahasına girdiler. Örneğin Amerikan Federal Araştırma Bürosu (FBI), 20 Ekim 1999’da milenyumun sonunda kıyametin kopacağına inanan grupların işlemesi muhtemel suçlara, intihar ve terör eylemlerine karşı hazırlıklı olma adına Project Megiddo isimli bir araştırma raporu yayımladı (Wikipedia, 2018).

Bilim dünyasının böylesi bir gelişmeye duyarsız kalması elbette düşünülemezdi. Sosyologların, psikologların, davranış bilimcilerin konuya ilgisi özellikle yetmişli yıllardan sonra arttı. 

Örnekler vermek gerekirse 1979’da Amerikan Aile Kurumu (AFF: American Family Foundation) ismiyle kurulan ve daha sonra 2004 ismini Uluslararası Kült Araştırma Derneği (ICSA:International Cultic Studies Association) olarak değiştiren organizasyon kült mağdurlarına destek vermenin yanısıra konuyla ilgili akademik çalışmalar yürütüyor.

Her kült sosyolojik anlamda bir cemaattir ama her cemaat bir kült değildir. Kültün efradını cami ağyarını mâni bir tanımını yapmak için hem din hem bilim adamları yoğun çalışmalar yürüttüler. Din sosyolojisi alanında çalışanların en önemli hareket noktalarından birisi Weber’in ideal tipleridir. Weber kilise (church) ve tarikat (sect) ayrımını üyelik şekline göre yapar: Kiliseye üyelik doğuştan gelir, anne-babanızın kilisesine doğuştan üye sayılırsınız ama tarikat mensubiyeti sizin kararınıza bağlıdır (Swatos, 1998). Bu tanımlar, ideal tipler Hıristiyan toplumuna göre düşünülmüş oldukları için bizim toplumumuzda birebir karşılıklarını bulmak mümkün değildir ama belki kiliseyi doğrudan İslam’la “sect”i de bazen mezheplerle bazen de tarikatlarla karşılamayı düşünebiliriz.

Önemli Bir İsim:  Ernst Tröltsch

Weber’in çalışmalarını daha ileriye taşıyan Alman teolog Ernst Tröltsch, “Die Soziallehren der christlichen Kirchen und Gruppen” adlı eserinde ideal tipleri organizasyona göre değil de daha çok davranış şekillerine göre yapmayı tercih ederek üç dini davranış tipi belirlemiştir: kilise tarzı, tarikat tarzı ve mistik davranışlar (Swatos, 1998). Weber’in ideal tiplerine eklenen üçüncü “tip” olan “mistisizm konsepti” Tröltsch’ün literatüre en yenilikçi, en öne çıkan katkısı olarak görülür (Garrett, 1975).

Tröltsch konumuz açısından çok önemli bir isim. Çünkü onun keskin, formel dini yapılara bir tepki olarak içe dönmede ve inancı kişisel seviyede yaşamada ısrar anlamında kullandığı üçüncü ideal tip olan mistisizm, bugün “kült” olarak anılan yapıları tanımlamaya yönelik ilk adımdı (Campbell, 1978). Kurumsallaşan, sertleşen, keskinleşen dine karşı tepki olarak tamamen kişisel ve içe dönük bir dini tecrübe olarak tanımladığı mistisizm, formel bir örgütlenme yerine ruhani bir yol arkadaşlığıyla, nefis terbiyesi için kurulmuş, kişinin ihtiyaçlarına göre sürekli değişime açık yakın ilişkilerle, gönüllü üyelikle ve geleneksel yapılara karşı kayıtsızlıkla karakterize oluyordu. Tröltsch mistik tipi kendi içinde iki alt kategoride inceliyordu: mevcut dinlerin içinde yaşanan mistisizm ve bugün kültlerle ilişkilendirilen mistisizm tipi olan, dinlerin çizdiği sınırların tamamen dışında yaşanan mistisizm (Campbell, 1978).

Kilise-tarikat dikotomisini Amerikan akademisi ve sosyoloji çevrelerine tanıtan isim olan Helmut Richard Niebuhr Tröltsch’ün üçüncü ideal tipinden bahsetmemiş olsa da konuya ilgi gösteren diğer bir sosyolog, Howard P. Becker Niebuhr’un yolunu izleyerek tüm Hıristiyan örgütleri yerleştirebileceği dört sosyolojik kategori üretti: ecclesia (kilise), sect (tarikat), denomination (mezhep) ve cult (kült) (Tınaz, 2005).

Kült nedir? Neye kült denir?

Kült’ün tanımını yapmak başlıbaşına bir problem olduğu için bu konuda çok sayıda makale ve kitap yazıldığını görüyoruz. Sadece kült’ün tanımını yapmak için kurulmuş bir web sitesi (http://cultdefinition.com) bile var. Yukarıda belirttiğimiz gibi konu çok farklı disiplinlerden kimselerin ilgilendiği bir konu olunca din adamlarının, teologların, psikologların, psikiyatrların ve sosyologların yaptığı çeşit çeşit tanımlardan birkaçına bakalım:

Snow ve Machalek’in sosyolojik tanımına göre kültler, üyelerine, hayatın anlamı, eşyanın tabiatı gibi en temel sorulara nihai bazı cevaplar sunan dini ve felsefi bir dünya görüşü önererek aşkın bilgi, ruhi dinginlik ve iç huzura erme, potansiyellerini ortaya çıkarma ve nihayet manevi yönden olgunlaşma ve gelişme gibi elde edilebilir bazı yüksek gayeler için vasıta ve imkanlar sağlama iddiasında örgütlerdir (Snow & Machalek, 1984).

Bruce Campbell’e göre kültler şahsi tecrübeyi ve bireysel meseleleri vurgulayan, müesses dini yapıların dışında kalan, kişilerin içinde tanrısal bir cevher olduğuna inanılan, gelenek dışı dini gruplardır. Campbell kültler için üç ideal tip belirler:

  1. Mistik esaslı aydınlanma tipi
  2. Ruhi/sezgisel/iç tecrübenin sadece oluşturacağı etki için arzulandığı manipülatif tip
  3. Başkalarına yardımı odağına alan hizmet tipi (Campbell, 1978)

James T. Richardson 1978’te şöyle bir tanım yapar:

Kült, genel olarak belli bir otorite yapısı olmayan, spontane şekilde ortaya çıkıp büyüyen, çoğu zaman içinde karizmatik bir lider ya da liderler grubu barındıran, mistik ve bireysel esaslar üzerine kurulu ve ilhamını/ideolojisini dışındaki hâkim dini kültürden derleyen küçük gayrı resmi gruplara denir (Richardson, 1993).

Psikiyatr Robert Jay Lifton kültlerin şu üç karakteristik özellikleriyle tanınacağını söyler:

  1. Başta grubu kuran ve ayakta tutan genel prensipler zayıfladıkça artan şekilde bir tapınma nesnesine dönüşen karizmatik lider
  2. Zorla ikna ya da fikir devrimi denen süreç
  3. Grup üyelerinin lider ya da yöneticiler tarafından cinsel, ekonomik ve diğer yönlerden istismarı (Lifton, 1981).

Kült araştırmalarıyla ilgili 25.000 makaleyi e-kütüphanesinde üyelerinin kullanımına sunan Uluslararası Kült Araştırma Derneği ICSA’nın web sitesinde kült şöyle tanımlanır:

Bir “kült” karizmatik ilişkilerle bir arada tutulan, yüksek seviyede adanmışlık talep edilen ideolojik bir örgüttür. Kültler üyelerini aşırı derecede manipüle ve suiistimal eden bir yapıya dönüşme riski taşırlar. Birçok uzman ve araştırmacı “kült” kavramını manipülasyon ve suiistimal vaziyetinin sürekliliği anlamında kullanırlar. Farklı insanlar aynı kült çevrelerinde farklı tepkiler verirler (ICSA, 2018). “Kült” grupların karakteristik özellikleri şöyle listelenir:

  1. Grup, ister ölü olsun ister diri, liderine aşırı ve sorgusuz bir bağlılık sergiler, onun inanç sistemine, ideolojisine ve hareketlerine mutlak hakikat muamelesi yapar.
  2. Sorgulama, şüphe, muhalefet hoş karşılanmaz, hatta cezalandırılır.
  3. Grup ve lider hakkında olabilecek şüpheleri baskılamak için, meditasyon, ilahiler, zikir, toplu kınama törenleri, üyeleri bitkin düşürecek kadar yorucu çalışma programları gibi zihin kontrol yöntemleri aşırı derecede kullanılır.
  4. Üyelerin nasıl düşünmeleri, hareket etmeleri ve hissetmeleri gerektiği lider tarafından –bazen çok detaylı olarak- dikte edilir. Mesela üyeler karşı cinsten biriyle görüşmek, iş değiştirmek, evlenmek için liderden izin almak zorundadır. Yahut lider müritlerin nasıl giyineceklerini, nerede yaşayacaklarını, çocuk sahibi olup olmayacaklarını, çocuklarını nasıl yetiştireceklerini söyler.
  5. Grup seçkinlik iddiasındadır. Grubun, liderin ve üyelerin kendileri için özel ve yüksek bir statü iddiaları vardır. Mesela liderin seçilmiş bir kişi, mesih ya da avatar (Tanrı’nın yeryüzündeki tecellisi) olduğuna ve cemaatiyle beraber tüm insanlığı kurtarmak gibi özel bir misyonla gönderildiğine inanılır.
  6. Grupta iyice kutuplaşmış bir “biz ve onlar” düşüncesi hâkimdir ve bu da geniş toplum kesimleriyle grup arasında çatışmalara sebep olabilir.
  7. Grup liderinin, mesela öğretmenler, komutanlar, din adamlarının mesul olduğu şekilde hiçbir otoriteye karşı mesul olmadığına inanılır.
  8. Grupta, peşinde olunan çok yüce hedeflere ulaşmak doğrultusunda “ne gerekiyorsa” yapılması gerektiği öğretilir ya da ima edilir. Bu da üyelerin gruba girmeden önce gayri ahlaki saydıkları, ailelerine ve arkadaşlarına yalan söylemek, sahte yardım kampanyaları yaparak gruba para toplamak gibi işlere katılmaları ile neticelenebilir.
  9. Liderlik grup üyelerini etkilemek ve/veya kontrol altında tutmak için utanç ve/veya suç hislerini kullanır. Genellikle bu mürit baskısı ve incelikli ikna yöntemleri ile gerçekleştirilir.
  10. Üyelerin lidere ve gruba tam teslimiyet için aileleri ve arkadaşlarıyla bağlarını kesmeleri ve gruba dâhil olmadan önceki kişisel hedeflerini radikal biçimde değiştirmeleri gerekir.
  11. Grup sürekli yeni kimseler kazanma işiyle meşguldür.
  12. Grup sürekli para toplama işiyle meşguldür.
  13. Üyelerin gruba ve grupla ilgili aktivitelere tüm zamanlarını ayırmaları istenir.
  14. Üyeler sadece grubun diğer üyeleriyle birlikte yaşamaya ve sosyalleşmeye teşvik edilir ya da zorlanır.
  15. En sadık üyeler (en hasbiler) grubun dışında bir hayat olamayacağı hissine kapılırlar. Kendilerinin ya da diğer üyelerin –bırakın gruptan ayrılmayı- ayrılmayı akıllarından geçirmeleri halinde bile cezalandırılacağından korkarlar (Langone, 2015).

Bir de İngilizlerin 1987’de kurdukları, Londra merkezli “Kült Enformasyon Merkezi” (Cult Information Center, CIC) isimli organizasyonunun tanımına bakalım:

Şu beş niteliğin hepsini birden taşıyan gruplara “kült” denir:

  1. Üyelerini psikolojik baskı ile devşirir, beyinlerini yıkar ve gruba bağlılıklarını sağlar.
  2. Seçkinci totaliter bir yapısı vardır.
  3. Kurucu lideri kendi kendini atamış, dogmatik, mesihlik/mehdilik havasında, kimseye hesap vermez ve karizmatik bir kişidir.
  4. Üyeler “gaye vasıtayı meşru kılar inancıyla” para ve üye toplamada her yola başvurabilir.
  5. Toplanan servetten grup üyeleri yararlanmaz (Cult Information Center: What is A Cult?, 2018).

Toplumsal tepki olarak yeni dini akımlar

James Richardson, din sosyolojisi alanında kendi zamanında sunulan tanımlardan daha genellenebilir, daha kapsayıcı bir kavramsallaştırma yapmak amacıyla tepkisellik üzerinden iki boyutlu bir matris geliştirmiştir. Bu matris, “bireyci – toplumcu” ve “mistik – akılcı” eksenlerinden oluşmaktadır. Richardson’a göre kültler içinde bulundukları topluma bir tepki olarak ortaya çıkarlar. Eğer içinde bulundukları toplum -mesela Amerika gibi- “bireyci-akılcı” bir toplumsa ortaya çıkabilecek kültler buna tepki olarak “bireyci-mistik”, “toplumcu-rasyonel” ya da “toplumcu-mistik” kategorilerden birinden çıkar (Richardson, 1993).

 MistikAkılcı
Bireyci12
Toplumcu34

Bu kavramsallaştırma gerçekten de sadece Hıristiyan topluluklar dikkate alınarak yapılan kavramsallaştırmalardan daha kapsayıcı, daha evrensel görünmektedir. Toplumumuz, hâkim kültürel değerler açısından bakıldığında matrisin “Toplumcu-Akılcı” ve “Toplumcu-Mistik” olarak isimlendirilen üç ve dördüncü bölgeleri arasında bir yerde sayılabilir. Bu yüzden bizde ortaya çıkmış ve çıkacak yeni/alternatif dini hareketlerin “bireyci-mistik” ve “bireyci-akılcı” kategorilerde olması ihtimali daha yüksektir. Coğrafi olarak daha küçük bölgelere gidildikçe yahut incelenen çevre daraltıldıkça “yeni dini akımlara” yönelen grupların matristeki yer daha belirginleşir.

Kişisel manevi/mistik gelişimi, ilerlemeyi her şeyin önüne koyan, bireye insan-ı kâmil olma yolunda kişisel reçeteler sunan, bireyi Molla Kasım’ların elinde ruhunu yitirmiş, akılcı açıklamalar ve zorlamalardan ibaret kalmış formel bir dinden hakiki inanca taşıma iddiasındaki tasavvufi akımlar “bireyci-mistik” kategorinin örneği olabilirler.

Adnan Oktar cemaatinin ortalama müntesip profiline bakıldığında, kendi batılı, seküler, akılcı ve bireyci çevrelerine tepki içerisinde manevi bir arayışa giren gençlere “toplumcu-mistik” bir reçete sunulduğu görülmektedir.

Gülen cemaatinin kendi organik/geleneksel toplumsallığından kopartılmış gençlere yeni ve alternatif bir toplumsallık sunduğu ortadır ancak bu cemaatin bahse konu matriste yerini (toplumcu-mistik) belirleyen asıl unsur, bir yandan müntesiplerini son derece rasyonel, akılcı, seküler bir eğitim sürecine maruz bırakırken bir yandan da onlara rüyalarla, öte alemlerden gelen mesajlarla süslenmiş son derece irrasyonel, mistik bir zemin sunmasıdır.

Son yıllarda etkinliğini arttıran, İslam’ı Kur’an merkezli okuma ve anlamaya dayalı, dinin tamamen rasyonel ve bilimsel açıklamalar çerçevesinde algılanıp yaşanabileceğine inanan, toplumcu-mistik geleneğin önemli dayanaklarından biri olan hadislere fazla iltifat etmeyen, başını daha çok başta ilahiyat olmak üzere çeşitli disiplinlerden akademisyenlerin çektiği yeni dini akımların “bireyci-akılcı” kategoride yer aldıkları söylenebilir.

Doğu-Batı Ekseninde Yeni Dini Hareketler

Yeni dinî hareketlerle ilgili olarak yapılan tipolojilerden en yaygınlarından birisi, bu hareketleri ortaya çıktıkları dinî geleneklere, yani kökenlerine göre ele alan İngiliz din sosyoloğu James Arthur Beckford’un tipolojisidir. Batıda ortaya çıkan yeni dinî hareketlerle ilgili çalışmaları nedeniyle sahanın otoritelerinden biri kabul edilen Beckford, yeni dinî hareketleri Asya, Uzak Doğu kökenli olanlar ve Hıristiyanlık içinde ortaya çıkanlar şeklinde iki ayrı kategoride ele alır (Kirman, Batıda Ortaya Çıkan Yeni Dinî Hareketlerin Bazı Özellikleri ve Toplumsal Tabanları, 1999).

Beckford’un mistik Doğunun hayata materyalist Batıdan daha fazla anlam kattığına inananların oluşturduğu ve daha ziyade Asya’nın Hint ağırlıklı felsefî ve mistik geleneğine dayalı hareketleri ilk kategoride ele alırken, kendilerinin Hıristiyan olduğunu savunan, ancak gerek Hz. İsa’nın dönüşü ve gerekse modern toplum hayatında manevî kurtuluşa ermenin çeşitli yolları ile ilgili geliştirdikleri yeni ve farklı öğretiler etrafında bir araya gelen insanların oluşturduğu hareketlere ikinci kategoride yer verir (Kirman, Yeni Dinî Hareketleri Tanımlama Problemi Ve Tipolojik Yaklaşımlar, 2003).

Beckford bu tür hareketleri ideolojileri ve örgüt yapılarına göre iki kategoride ele alır: Uyumcu (adaptive) hareketler ve marjinal hareketler. Uyumcu hareketler, marjinalleşen kişileri bünyesine alarak geleneksel mesleki ve eğitim rutinlerine uydururlar. Onları yeniden asimile ederler. Marjinal hareketler ise bunun aksine, müntesiplerini geleneksel yollardan uzaklaştırarak sosyal olarak marjinalleştirirler (Beckford, 1978).


Türk “Babaları” Hareketi

Beckford’un dikkat çektiği Hint etkisinin doğu-batı arasında bir köprü olan ülkemizde yoğun şekilde hissedildiği söylenebilir. Özellikle ülkemizin birçok bölgesinde Hint mistik öğretilerinden birçok unsuru bünyesinde taşıyan mistik cemaatleri tespit etmek mümkündür. Beckford’un makalesinde uyumcu hareketlere örnek olarak verdiği Anthony ve Robbins’in “Meher Baba kültü” araştırmasında incelenen ruhani önderin taşıdığı “Baba” sıfatı ülkemizde sayısız dini/mistik liderin de sıfatıdır.

Basit bir araştırmayla bu sıfatı taşıyan kişilerin kabarık bir listesine ulaşabiliriz: Dumlu Baba (Erzurum), Ethem Baba (Erzurum), Maran Baba (Erzurum), Horasan Baba (Erzurum), Pir Ali Baba (Erzurum), Rasim Baba (Erzurum), Habip Baba (Erzurum), Yağan Baba (Erzurum), Sümmani Baba (Erzurum), Nazilli Baba (Erzurum), Hasan Baba (Erzurum), Hamdi Baba (Bolu), Şeyh Muhlis Baba (Bilecik), Baba Nimeti (Konya), Yuh Baba (Konya), Akyazılı Sultan Baba (Bulgaristan), Kum Baba (Çorum), Diri Baba (Azerbaycan), Yakup Baba (Muğla), Samud Baba (İzmir), Demir Baba (Bulgaristan), Abalı Baba (Ankara), Aydul Baba (Ankara), Tuz Baba (İstanbul), Koç Baba (Kastamonu), Nusret Baba (Edirne), Kaplan Baba (Edirne), Gül Baba (Ankara), Hasan Baba (Safranbolu), Ergüllü Baba (Safranbolu), Geyikli Baba (Bursa), Somuncu Baba (Aksaray), Yusuf Hakiki Baba (Aksaray), Külhani Ali Baba (Aksaray),  Bayram Baba (Aksaray), Hamza Baba (Aksaray), Kemal Baba (Aksaray), Uzun Baba (Aksaray), Kasım Baba (Mersin), Haydar Baba (Antalya), Koçali Baba (Urfa), Seyit Veli Baba (Isparta), Büklü Baba (Karaman), Sultan Sarı Baba (Denizli), Celal Baba (Kars), Keserci Baba (İstanbul), Koca Vaiz Baba (Malatya), Aydın Baba (Gaziantep), Kara Baba (Gaziantep), Sümbüllü Baba (Tokat), Ali Baba (İzmir), Kurt Baba (İzmir), Çağırgan Baba (Gümüşhane), Gizlice Baba (Eskişehir), Kazancı/Kaçkancı Baba (Ankara), Gül Baba (Ankara), Haçkalı Mustafa Baba (Trabzon), Bostancı Baba (Kayseri), Koçu Baba (Kırıkkale), İğneci Baba (Amasya), Telli Baba (Edirne), Eskici Baba (Edirne), Koca Baba (Yalova), Emir Baba (Çanakkale), Abdal Musa Baba (Bursa), Ekmekçi Baba (İstanbul), Tezveren Baba (İstanbul), Arap Baba (İstanbul), Gül Baba (İstanbul), Yatır Baba (İstanbul), Baba Haydar Semerkandi (İstanbul), Alemdar Baba (İstanbul), Sefer Baba (İstanbul), İskender Baba (İstanbul), Zakir Baba Bursa, Haydar Baba (Kırıkkale), Liman Baba (Kırklareli), Terzi Baba (Erzincan), Kurt Baba (Edirne), Taşkent Baba (Edirne), Tütünsüz Baba (Edirne), Altıparmak Ahmet Baba (İstanbul),  Haydar Baba (İstanbul), Oruç Baba (İstanbul), Laleli Baba (İstanbul), Derya Ali Baba (İstanbul), Yazıcı Baba (İstanbul), Turabi Baba (İstanbul), Evlice Baba (İstanbul), Gözcü Baba (İstanbul), Erikli Baba (İstanbul), Akbaba (İstanbul), Dolu Baba (Bursa), Tabakçı Baba (Edirne), Sofi İlyas Baba (Edirne), Hıdır Baba (Edirne), Helvacı Baba (İzmir), Hasan Baba (Balıkesir), Arap Baba (Elazığ), Fatih Ahmet Baba (Elazığ), Üryan Baba (Elazığ), Beşikli Baba (Elazığ), Baba Sultan (Çanakkale), Bayraklı Baba (Çanakkale), Kaşıklı Baba (Çanakkale), Baba Sultan (Kocaeli), Arap Baba (Niğde), Koyun Baba (Çorum), Babam Sultan (Sakarya), Hızır Baba (Amasya), Komutan Baba (Düzce), Sofracı baba (Malatya), Baba Sultan (Ankara), Karasi Baba (Balıkesir), Sultan Baba (Bitlis), Piri Baba (Amasya), Süt Baba (Manisa), Şirvanlı Baba (Amasya), Yıldız Baba (Karabük), Tavus Baba (Konya), Haki Baba (Manisa), Avdan Baba (Denizli), Deynekli Baba (Denizli), Sarı Gazak Baba (Denizli), Sultan Sarı Baba (Denizli), Müştak Baba (Muş), İsa Baba (Samsun), Sofu Baba (Van), Abdurrahman Baba (Van) (Akit, 2018) (Evliyalar Ansiklopedisi, 2018) (Evliyalar, 2018).

Ahmet Yaşar Ocak, hem İranlı hem de Türk sûfilerinin kullandıkları “baba” unvanının, sıradan derviş ve şeyhlerin değil, en üst kademedeki şeyhlerin unvanı olduğunu belirtir (Ocak, 2011).

Osmanlıdan hatta Selçukludan günümüze kadar bu tür mistik hareketlerin böylesi yaygın şekilde örgütlenebilmiş ve faaliyet gösterebilmiş olmasının ardında, bu hareketlerin Beckford’un uyumcu (adaptive) olarak tanımladığı şablona uygun hareketler olmasının yattığı kolayca ileri sürülebilir. “Babalar” hareketlerinin, kamu düzeninin sağlanmasında, fertlerin siyasi radikalizmden uzak tutulmasında, devletçe uygun görülen temel dini bilgilerin kitlelere ulaştırılmasında hatta bazen devlet ideolojisinin endoktrinasyonunda tarihten günümüze önemli roller oynadığı görülmektedir.

Özellikle kırklı-ellili yıllarda taraftarlarının sayısını arttırıp güçlenen “nurculuk” hareketi her ne kadar sıkı bir şekilde takibata uğramışsa da mensuplarını radikalizmden, aktivizmden, hatta siyasetten uzak tutmaya azami dikkat göstermiş, bir “iman” hareketi olarak döneminin batıcı pozitivist iktidarı karşısında gençlerin radikal tutumlar almasını engellemiştir.   

Günümüzde, önde gelen dini cemaatlerden Erenköy cemaatinin gönüllü eğitim faaliyetlerine ağırlık vermesi, devletin ideolojisiyle ters düşmeyecek şekilde eğitim kurumları açması, Adıyaman Menzil cemaatinin özellikle suça bulaşmış kimselerin gidip tövbe ettikleri bir merkez olarak temayüz etmesi de Beckford’un “uyumcu dini hareketler” şablonuna uymaktadır.

Aslında benzer bir hareket olan Gülen cemaati de özellikle pozitif bilimlere vurgu yaparken, devletin eğitim hizmetinin sağlama noktasında yetersiz kaldığı birçok yerde öğrencilere dershaneler ve özel dersler yoluyla imkanlar sağlarken ve özellikle dini radikalleşmenin önüne geçerken çeşitli şekillerde desteklendiği için gelişip güçlenme imkânı bulmuş, ta ki Beckford’un tipolojisindeki ikinci gruba dönüştüğü açıkça ortaya çıkıncaya kadar kendine geniş bir hareket alanı bulabilmiştir.

Yine bu makalenin yazılmasına sebep olan Adnan Oktar cemaati de özellikle seksenli yıllardan sonra (devletin ideolojisiyle uyum içinde) Komünizm, Darwinizm ve Yahudilik-Masonluk karşıtı bir diskurla ortaya çıkarken, zihinsel ve duygusal olarak içinde yaşadığı topluma yabancılaşan zengin elitlerin çocuklarını yeniden geleneksel topluma (genel geçer din/devlet anlayışına) entegre ederek bir meşruiyet kazanmıştır. Bu anlamda uyumcu bir dini hareket olarak değerlendirilebilir. Ancak daha sonraları gerek cinselliğin teşhiri noktasında gerek İsrail yanlısı söylemler noktasında marjinalleşmiş, artık eski siyasi ve ekonomik önemini yitirmeye başlayan elitlerin çocuklarına yönelik çabaları da anlamını yitirince kendine meşruiyet sağlayan kalkanı kaybetmiştir. 

Beckford uyumcu ve marjinal hareketler arasındaki temel farkları açıklarken, marjinal hareketlerin uyumcu hareketlere göre çok daha sıkı kontrol edilen, sık dokulu ve ekonomik açıdan kendi kendine yeten kurumlar olduğunu, uyumcu hareketlerin ise grup içi sosyal kontrolün ve fertler üzerindeki grup baskısının zayıf, grup sınırların belirsiz, geçişkenliğin fazla, diğer grupları dışlama fikrinin az olduğu yapılar olduğunu söyler (Beckford, 1978).

Gülen cemaatinde de Adnan Oktar cemaatinde de Beckford’un marjinal hareket tipolojisinin izleri sürülebilir. Her iki harekette de zaman içinde grup içi kontrol ve baskılar sıklaştığı, diğer grupları dışlayan anlayışın güçlendiği, ekonomik açıdan kendine yeterliliğin sağlandığı ve en önemlisi cemaat mensuplarının “seçilmiş” kişiler olarak içinde bulundukları topluma git gide yabancılaştıkları, yani marjinalleştikleri görülmektedir.

Şerif Mardin “Türkiye’de Din ve Siyaset” isimli eserinde, temel görünüşleri ve bugünkü Türkiye’nin dinî dinamiğine girmiş olan ilgili kurumsal mekanizmaları anlamak için ülkemizin dinî tarihinin anlaşılmasının kesinlikle gerekli olduğunu söyler. Ona göre Türk İslâmı’nın farklılığını yaratan ortak değerler, aynı zamanda Osmanlı sülalesini kuracak olan aynı Türk grubun en eski dini olan Şamanizmden gelir (Mardin, 1991). Mardin yukarıda bahsettiğimiz “babaları” da bu bağlamda ele alırken şunları söyler:

“Göçebeliğin siyasî ekolojisi tarafından siyasî liderliğe sevkedilmiş ve daha önce pek çok defa içinden devletlerin doğduğu kabile federasyonları kurmuş olan Türk toplulukları, kutsal bir kitaba dayalı İlahî dinleri, babadan oğula intikal eden yönetim usulü ve devletin yönetimi için Şamanizmden daha uygun buldular. İslâm, bir kitabî din olarak Türk elitleri tarafından Batı Asya’da yeni siyasî merkezler yaratma fikrine, sürekli silah altında tutulan ordularla beraber, bir grup kâtibin istihdam edildiği yeni Türk hükümdar sülaleleri kurma düşüncesine oldukça uygun gelmişti. Bu devletler için İslâm, İlahî mesajın yorumunu yapacak olan dinî personel ve bunların aracılığıyla da gücünü merkezî bir değer kaynağından alan sosyal kontrolü getiriyordu. Kabilevî düzeyde Şamanizm, dünyevî ve kutsal arasında ve bu dünyayla öbür dünya arasında bir köprü oluşturuyordu. ../.. Şaman türündeki dinî rehberler, Türklerin Müslüman olmasıyla ortadan kalkmadı. Şamanizm, babadan oğula geçen Türk devletlerinde, neyin en iyi olabileceği hesaplarında oldukça geri plana atıldıysa da; bu yeni tür yapılanmaya kendisini uyduramayanların dini olarak yaşamaya devam etti. Türkmen savaşçıları, kendi liderleri gibi İslamiyet’i benimsemişlerdi; fakat Şamanist alışkanlıktan gelme tortular en fazla bunlar arasında yaygındı. Merkezî iktidar müesseselerinin kurulması aleyhinde çalışan göçebe eğilimlerin canlı tutulduğu ve Şamanizm’le ilişki içinde yaşatıldığı bu bölgelerde, sözkonusu türde yeni kurulmuş devletlerin varlığını tehlikeye atan büyük isyanlar olmuştu. Bu durum, özellikle Selçuklu devleti açısından geçerliydi ve aynı süreç Osmanlı devletinde de yaşandı.8 Hatta, Osmanlı imparatorluğu gücünün zirvesindeyken bile “Padişah… dinî liderlerin, özellikle de popüler şeyh ve dervişlerin gücünden çekindi ve Türkmen isyanları da bunu doğrulamış oldu.

Kendi geniş görüşlülükleriyle Orta Asya Türklerinin İslâmiyeti benimsemesini kolaylaştırmış olan Tasavvufî tarikatler, eski ile yeni arasında bir teğet noktası oluşturdular ve böylece daha evvelki “putperest” alışkanlıklar, bu yeni patrimonyal İslâmî düzen içinde varlığını sürdürmeyi başardılar. Her ne kadar heterodoks müslümanlık, mistisizm ve Sufî tarikatleri arasında gerçekte sadece kısmî bir irtibat noktası olmuş ve Osmanlı görevlileri bütün dinî kurumları ortak bir çatı altına yerleştirmek için büyük gayretler sarfetmişlerse de; Selçuklu veya Osmanlı için bu heterodoks Müslümanlık, mistisizm ve Sufî tarikatlerin hepsi muhtemel siyasî yıkıcılık özelliği taşıyan yapılarla birlikte aynı şemsiyenin altına konuldu. Osmanlılar açısından asıl fesat, Türkmen aşiretlerine yapılacak bir şiilik çağrısıydı; çünkü bu mezhep İran’daki Safeviler nezdinde kendi resmî koruyucusu olarak rakip bir hanedanlığa sahip bulunuyordu. Bu hanedanlık, Anadolu’da aşırı bir şekilde etkili hale gelmiş olan “Safaviya” tarikatiyle de içiçeydi ve ismini de buradan almıştı.

Bu tarikat 14. yy.’da, o günlerde Anadolu’yu dolduran ve bilinen her tür Müslümanlığı yaymakta olan Türk babaları hareketinin beslendiği yerde, yani Azerbaycan ve Gilan’da doğmuştu. Bu “babalar“, Osmanlıları ve onların seleflerini daha önceki yüzyıllarda korkutmuş olan, aynı tür Şamanvarî sorun yaratan insanlardı.” (Mardin, 1991)

Elbette “Türk babaları hareketlerinin” her biri uyumcu hareketlerden sayılamazdı.  Mardin’in bahsettiği “siyasi yıkıcılık” özelliği taşıyan “marjinal” hareketlere Baba İshak ve şeyhi Baba İlyas’ın başını çektiği Babailer (Vefaiyye tarikatı) örnek verilebilir. Osmanlı devletinin kurulmasından yaklaşık altmış sene önce, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde, Anadolu’da büyük bir Türkmen ayaklanmasını başlatan hareket, ancak kiralanan Frank askerlerinin yardımıyla bastırılabilmiş, Anadolu Selçuklu Devleti’ni zayıflatarak çöküşünü hızlandırmıştır (Ocak, 2011).


Sonuç

Tarihten günümüze cemaatlerin, bünyelerinde taşıdıkları potansiyel tehdidin büyüklüğüne rağmen varlıklarını sürdürebilmelerin sebebi, bir yandan çok önemli sosyal ihtiyaçları karşılamalarında, bir yandan da devlete toplumu kontrol etmek ve yönlendirmekte çok işe yarayan bir enstrüman vazifesi görmelerinde aranabilir.

Bin yılı aşkın tarihi tecrübemiz, coğrafyamızda dini cemaatlerin çok önemli roller oynadığını, köklü bir sosyolojik zemine oturduğunu ve bu durumun kısa vadede değişmeyeceğini açıkça gösteriyor. Post modern dönemde, itelendiği kuytu köşelerden eskisinden de fazla güçlenmiş olarak çıkıp yeniden görünürlük kazanan ruhani arayışlara cevap verme iddiasında yeni sosyal gruplar olacaktır. Bunların kimisi yüzlerce yıllık geleneğin çağdaş uzantıları olarak ortaya çıkacak kimisi de “yeni dini hareketler” başlığı altından incelenebilecek, daha önce hiç görülmemiş hareketler olacaktır.

Adnan Oktar hareketi “şimdilik” dağıtılmış görülüyor ancak gerçek bir sosyolojik tabana dayanan oluşumların kanun zoruyla ya da devlet gücüyle yok edilemediklerini, bir süreliğine yer altına inerek yahut yeni formlar alarak yaşamaya devam ettiklerini de unutmamak gerekiyor. Aynı şekilde diğer dini cemaatlere karşı, “devletin bekası” ileri sürülerek alınan tedbirlerin de orta-uzun vadede arzu edilen neticeleri doğurmayacağını hatırda tutmak şart.

Her dini hareket, yıkıcı bir karaktere bürünme potansiyelini içinde taşıyabilir. Bu potansiyel, uygun şartların oluşmadığı uzun yıllar boyunca “potansiyel” olarak kalmaya devam edecektir. Belki alınacak gerçek tedbir, cemaatlere topyekûn baskı uygulamak yerine, cemaat içi sosyal baskılar, cemaat yönetimindeki güç ilişkileri, toplumun geri kalanına yabancılaşma, mali yapı gibi bazı temel noktalarda bağlayıcı kurallar koyup sıkı şekilde takip etmek olmalıdır. Tabi bu konularda doğru teşhis ve tedbirlerin seçilebilmesi için sosyal bilimcilerin ortaya, saha araştırmalarıyla elde edilmiş somut bilgilerle desteklenen yeni teoriler koyması da çok önemlidir.  


Başvurular

Akit, Y. (2018, Nisan 18). Hangi ilimizde hangi Allah dostu var? İşte evliyalar haritası.. Ağustos 18, 2018 tarihinde Yeni Akit Gazetesi Web Sitesi: https://www.yeniakit.com.tr/haber/hangi-ilimizde-hangi-allah-dostu-var-… adresinden alındı

Beckford, J. A. (1978). Cults and Cures. Japanese Journal o f Religious Studies , 225-257.

Campbell, B. (1978). A Typology of Cults. Sociological Analysis, 228-240.

Cult Information Center: What is A Cult? (2018, 07 22). Retrieved 07 22, 2018, from Cult Information Center: http://www.cultinformation.org.uk/question_what-is-a-cult.html

Evliyalar. (2018, Ağustos 2018). Ağustos 2018, 2018 tarihinde turbeler.org: https://www.turbeler.org/evliyalar adresinden alındı

Evliyalar Ansiklopedisi. (2018, Ağustos 18). Ehli Sünnet Büyükleri: http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-Ansiklopedisi/Ulkeler/Turk… adresinden alındı

Garrett, W. R. (1975). MalignedMysticism: TheMaledicted Career of Troeltsch’s Third Type. SociologicalAnalysis, 36(3), 205-223.

ICSA. (2018, 07 22). FAQS – International Cultic Studies Association. Retrieved 07 22, 2018, from International Cultic Studies Association: http://www.icsahome.com/elibrary/faqs

Jenkins, R. (2000). Disenchantment, Enchantment and Re-Enchantment: Max Weber at the Millennium. Max Weber Studies, 1(1), 11-32.

Kirman, M. A. (1999). Batıda Ortaya Çıkan Yeni Dinî Hareketlerin Bazı Özellikleri ve Toplumsal Tabanları. Dinî Araştırmalar, 2(4), 223-233.

Kirman, M. A. (2003). Yeni Dinî Hareketleri Tanımlama Problemi Ve Tipolojik Yaklaşımlar. Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 3(4), 27-43.

Langone, M. D. (2015). Characteristics Associated with Cultic Groups. Retrieved 07 22, 2018, from International Cultic Studies Association: http://www.icsahome.com/articles/characteristics

Lifton, R. J. (1981). Cult Formation. The Harvard Mental Health Letter, 7(8).

Mardin, Ş. (1991). Türkiye’de Din ve Siyaset Makaleler III. İstanbul: İletişim Yayınları.

Ocak, A. Y. (2011). Babailer İsyanı – Aleviliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadolu’da İslam – Türk Heterodoksisinin Teşekkülü. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Richardson, J. T. (1993). Definitions of Cult: From Sociological-Tehnical To Popular-Negative. REview of Religious Research, 34(4).

Snow, D. A., & Machalek, R. (1984). The Sociology of Conversion. Annual Review of Sociology, 10, 167-190.

Swatos, W. H. (1998). Encyclopedia of Religion and Society. Walnut Creek: AltaMira Press.

Tınaz, N. (2005). A Social Analysis of Religious Organisations: The Cases of Church, Sect, Denomination, Cult and New Religious Movements (NRMs) and Their Typologies. İslâm Araştırmaları Dergisi, 63-108.

Wikipedia. (2018, 07 12). Project Megiddo. Retrieved 07 15, 2018, from Wikipedia, The Free Encyclopedia: https://en.wikipedia.org/w/index.php?title=Project_Megiddo&oldid=849894…


Bu yazı ilk olarak 18 Ağustos 2018’de fikircografyasi.com adresinde yayınlanmıştır.

Uzmanlık, Etik, Innere Führung

Uzmanlık, Etik, Innere Führung

Sylvester Stallone’nin baş rolünü oynadığı 1994 yapımı bir Amerikan macera filmi vardır: The Specialist. Film şöyle başlar:  1984 yılında Colombia’nın baş şehri Bogotá’nın kırsalında kamuflajları ve güneş gözlükleriyle donanmış iki Amerikan askeri bir baraj köprüsünü dürbünle gözlemektedir. Etrafta kimselerin olmadığından emin olunca gidip köprünün ayaklarına, zaman ayarlı bombalar yerleştirirler. Uzaktan havaya uçurmayı planladıkları cip görününce ellerindeki uzaktan kumandayla zaman sayacını başlatıp beklemeye koyulurlar. Ray Quick (Sylvester Stallone) dürbünle bakarken bir anda arabada küçük bir çocuk olduğunu fark eder. Arkadaşına derhal operasyonu durdurmasını, bombayı etkisiz hale getirmesini söyler ama arkadaşı hiç oralı değildir:

“Bu pis bir iş ama uyuşturucu baronu arabada. Ne yapalım, o sadece yanlış zamanda yanlış yerde olan bir çocuk. Operasyon devam edecek.”

diye cevap verir. Ray Quick sinirlenir arkadaşının elinden kumandayı almak ister ama arkadaşı kumandayı suya fırlatır. Artık bombaları uzaktan durdurmanın imkânı kalmamıştır. Bir an tereddüt etmeden koşmaya başlayan kahramanımız az sonra havaya uçacak köprüye koşup, kurdukları bombaları tek tek etkisiz hale getirmeye başlar. Fakat kalan zamanda bunu yapmak mümkün değildir. Cip bombanın üzerine doğru ilerlerken, içindeki masum çocukla göz göze geldiği anda bomba patlar ve cip havaya uçar. Patlamanın şiddetiyle baraj gölüne düşen kahramanımız yüzerek kıyıya çıkar. Onu kıyıda komutanı olduğunu öğrendiğimiz diğer asker beklemektedir. Ray Quick öfkeyle komutanının üzerine yürür fakat komutan arkasında sakladığı silahı ona doğrultur. Aralarında şöyle bir diyalog geçer:

Komutan: “Sen küstah bir adamsın. Bildiğin her şeyi sana ben öğrettim. Bana karşı çıkmaya nasıl cür’et edersin?”

Ray Quick: “Beni de mi öldüreceksin?”

Komutan: “Sen bir uzmansın. Bunu hak ediyorsun!”

Sonra komutan, kahramanımızı evire çevire döver ve arkasını dönüp yürümeye başlar. Fakat kahramanımız öyle çabuk pes edecek biri değildir. Kalkar, koşar, komutanını yere serer, ağzını burnunu dağıtıp şöyle der:

“Onları ölümünü seyretmekten hoşlandın mı? Onları indirmek hoşuna mı gitti? Şimdi ben seni indiriyorum. Teşkilatta işin bitti. Artık terfi edemeyeceksin. Nehirdekiler kadar ölüsün artık. İkimiz de öyleyiz.”

Bir zamandır uzmanlık, profesyonellik gibi konularda kafa yorduğum için bu diyaloglar hayli ilgimi çekti. Uzmanlık, bir mesleğin, bir zanaatın gerektirdiği bilgi ve kabiliyetlerde derinleşmeden ibaret değil. Bu örnekte uzman olanlar askerlerin işi, uzmanlık alanı, canlarını tehlikeye atarak, ölümü göze alarak bile olsa “öldürmek”. Ama böylesi bir işin bile bir “etiği” var. Verilen bir talimatı yerine getirirken, o talimatı geçersiz kılabilecek ahlaki ikilemlerle karşılaşıldığında nasıl hareket edileceğini önce vicdan sonra “meslek etiği” belirliyor.

Türk ordusunda bir asker tasavvur edelim. Acaba bu asker, komutanların kendisine verdiği emirleri icra ederken ahlaki bir ikilemle karşılaştığında kendisini durduracak bir “üst değerler setine” sahip midir? “Orduda emir demiri keser, asker emri kafasına göre sorgularsa ordu ordu olmaktan çıkar” itirazlarını işitir gibiyim. Ama unutmayalım ki 15 Temmuz felaketi kendi insanın üzerine ateş açma talimatını sorgulamadan yerine getiren askerler yüzünden gerçekleşti. Emir, ister apokaliptik bir kültün muhteris liderinden, ister gözünü karartmış darbeci bir komutandan, ister koltuğunu ne pahasına olursa olsun bırakmak istemeyen bir siyasetçiden gelsin, askerliği bir uzmanlık alanı olarak seçmiş kişilerin “hayır” diyebilmek için son tahlilde kendilerini her şeyden daha çok bağlı hissedecekleri bazı “yüksek değerlere” ihtiyaçları var. Bu değerler hiç de sanıldığı gibi kendiliğinden ortaya çıkacak değerler değil. Toplumun değişik kesimlerinin temsilcileri tarafından ince ince düşünülmesi, tasarlanması, örnek senaryolar üzerinden geliştirilmesi gereken değerler bunlar. İşin bir tarafı inanca, bir tarafı felsefeye, bir tarafı mantığa, bir tarafı kültüre, bir tarafı sosyolojiye, bir tarafı psikolojiye dayanıyor.

Çoğu işte olduğu gibi bu alanda da yapmamız gereken çalışmayı ihmal ediyoruz. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal 1923’le yaptığı, daha sonra Milli Güvenlik ders kitaplarına girecek bir konuşmasında şöyle bir söz sarf etmişti:

“Öğretmenlerden oluşan ikinci ordunun görevi, öldüren ve ölen birinci orduya neden öldürdüklerini ve neden öldüklerini öğretmesidir.”

Yaklaşık bir asır sonra, bir çok şeyin kökten değiştiği dünyada ve ülkemizde askerimizin hangi değerler uğruna öleceğini ve öldüreceğini yeniden tanımlamamız gerekiyor. Tabi bir yandan da bu tanımı kimin yapacağını, gereken toplumsal mutabakatın nasıl sağlanacağını enine boyuna düşünmemiz gerekiyor.

Tarihte, gayet başarılı olmuş böylesi bir yeniden tanımlamanın çok güzel bir örneği var.

İkinci dünya savaşındaki büyük ve kesin mağlubiyetinden sonra, 9 Mayıs 1955’te Federal Almanya Cumhuriyeti, batı ittifakına katılarak NATO’nun 15. Üyesi oldu. 101 yeni Alman askerinin Savunma Bakanı Theodor Blank’tan atama emirlerini aldığı 12 Kasım 1955’te “yeni” Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) kuruldu. Nazi rejiminin katliamları hafızalarda henüz tazeyken komşuları, hatta doğrudan Almanlar, Almanya’nın yeniden silahlandırılmasına endişeyle bakıyordu. Bu haklı endişeyi izale etmek için, Bundeswehr resmi olarak yeniden kurulmadan iki sene evvel, 1953’te bu yeni ordunun felsefesinin ne olacağı, yeni ordudaki askerlerin ne uğruna ölüp öldürecekleri, kime nereye kadar itaat edecekleri tartışılmaya başlamış ve etik olarak motive olan vatandaş-askerlerin hareket prensiplerini tanımlayan “Innere Führung” ifadesi ilk defa telaffuz edilmişti (Lux, 2008).

Almanya’da kısa zaman önce tarih boyunca hatırlanacak çılgınlıklara sahne olmuş ordunun sivil yönetime tabi olmasını sağlayacak, askeri verimliliği artıracak ve ordunun toplumla entegrasyonunu geliştirecek bu düzenlemeler, II. Dünya Savaşı sonrasında ordunun demokratik sivil asker ilişkileri temelinde yeniden kurulması çabaları kapsamında, profesyonel esasa dayalı daha az gerilimli bir ordu-yurttaş ilişkisi kurmak için kurumsal ve bireysel düzeyde uygulanacak prensipleri tanımlıyordu. “Innere Führung” prensipleri sadece ordu içinde nasıl hareket edileceğini belirleyen yazılı kurallardan ibaret değildi. İlk kez, 19. Yüzyılda, Prusya ordusunu reforme etmeye çalışan Scharnhorst tarafından kullanılan “üniformalı yurttaş” kavramı üzerinden, bireysel düzeyde ordu ve toplum arasındaki bağın yeniden kurulması yanında, ordu içinde anayasal prensiplerin uygulanmasını içeriyordu ve bu kavram daha sonraları demokratik değerler ile profesyonel etiği birbirine bağlayan bir liderlik felsefesine dönüşmüştü (Akyürek, Koydemir, Atalay, & Bıçaksız, 2014).

Lux, Innere Führung kavramını şöyle açıklar: Innere Führung, demokraside üniforma giymiş bir vatandaştan başka bir şey olmayan askerin hiçbir rejime, yöneticiye ya da ideolojiye kayıtsız şartsız bir itaat göstermemesidir (Lux, 2008). Burada, yukarıdan aşağıya dikte edilen değil, askerlerin kendi içlerinde geliştirip tüm ordu genelinde hâkim kılacakları profesyonel bir meslek etiğinden bahsediliyordu. Samuel Huntington’un “kendi etiğini üreten profesyonel ordu” tezine yaklaşan bu anlayış, tabi ki bazı tartışmaları beraberinde getirdi:  Askeriyede etik eğitimini kim verecekti? Askerler mi, din adamları mı, filozoflar mı? Etik eğitimleri hangi prensipler çerçevesinde verilecekti? Etik eğitimi kursları neleri içerecekti?

Çok ilginç şekilde, “Das Zentrum Innere Führung (ZInFü)” tarafından verilen etik eğitimlerinde ve halkının yüzde seksen beşi Lutheran olan Norveç ordusunda yapılan etik eğitimlerinde vaizler, yani din adamları çok önemli, çok merkezi bir rol oynadılar (Robinson, 2007). Bu kurumun web sitesinde bugün hala kilisenin, rahip ve rahibelerin ağırlığı görülebiliyor.

Peki, bizde bu ağır görevi yürütebilecek nitelikte, donanımlı, toplumun da saygısını kazanabilecek düşünürler, din adamları, akademisyenler var mı? Bence var. Asıl eksik olan bu alanda oluşan dehşet verici boşluğu fark edip o boşluğu doldurma yönünde bir gayret gösterme iradesi. O irade oluştuktan sonra liyakat ve ehliyet esaslarına göre o kişileri arayıp bulabilirsek ve onlara gerçekten hür bir düşünce zemini, rahat bir hareket alanı temin edersek yol alabiliriz. Eğer bunları yapamazsak, hatta yapmakta geç kalırsak, sopayı, gücü ele geçirenin diğerlerine zulmettiği, orman kanunlarının hüküm sürdüğü iptidai bir topluluk olarak daha çok acı faturalar öderiz diye düşünüyorum.


Kaynakça

Akyürek, S., Koydemir, F. S., Atalay, E., & Bıçaksız, A. (2014). Sivil-Asker İlişkileri ve Ordu-Toplum Mesafesi. Ankara: Bilgesam Yayınları.

Lux, M. G. (2008). Innere Fuehrung – A Superior Concept of Leadership. Monterey: Naval Postgraduate School.

McGregor, P. (2006). The Role of Innere Fuhrung in German Civil-Military Relations. Strategic Insights.

Robinson, P. (2007). Ethics training and development in the military. Parameters, 23-36.

https://www.bmvg.de/de/themen/verteidigung/innere-fuehrung/das-konzept

http://www.zentruminnerefuehrung.de

https://de.wikipedi0.org/wiki/Zentrum_Innere_Führung


Bu yazı ilk olarak https://fikircografyasi.com/makale/uzmanlik-etik-innere-fuhrung adresinde yayımlanmıştır.

Akıldan Kaçarken Sezgiye Tutulmak

İnsanın hayatta mesafe almak için hem aklına hem sezgilerine ihtiyacı var. Kuş misali göklerde süzülebilmemiz için bizlere her iki kanadımız da lazım.

Aklımız, bizi biz yapan, hayatımızı anlamlı kılan ama aynı zamanda kolayca aldatılabilen bir cihaz. Öte yandan sezgilerimiz, ne kadar güvenilir ne kadar “içten” görülürse görülsün en az aklımız kadar aldatılmaya müsait.

“Yeni karşılaştığımız meseleler karşısında nasıl bir karar vereceğimizi aklımız mı belirler yoksa sezgilerimiz mi” sorusu insan tabiatını tanıyıp anlamaya çalışan bilim adamlarının kafasını uzun zamandır meşgul ediyor.

Seksenli yılların başına kadar verdiğimiz duygusal tepkilerin bile bir anlamlandırma sürecinin mahsulü olduğu, yani karşılaştığımız meseleleri önce rasyonel olarak anlamlandırdığımız, sonra onlarla ilgili bir tutum geliştirdiğimiz yaygın olarak kabul ediliyordu.

Polonya asıllı Amerikalı sosyal psikolog Robert Zajonc, 1980 yılında ortaya attığı Duygusal Öncelik Teorisi (Affective Primacy Theory) ile mekanizmanın çoğu zaman böyle çalışmadığını ileriye sürdü. Bir konuda alacağımız tutumu oluştururken bazen rasyonel değerlendirmeleri atladığımızı, tamamen hislerimizle karar verdiğimizi söylüyordu. Bir kıyafeti beğenirken, hayat arkadaşımızı seçerken, ormanda yalnız yürürken işittiğimiz hışırtıdan korkup kaçarken sezgilerimizin aklımızın önüne geçtiğini anlatıyordu.

Birisine âşık olduğumuzda aklımız büyük oranda devre dışı kalır. Bu durumda dümenimizi kalbimize bırakır, aklımızı sadece hislerimizle yaptığımızı seçimlere dayanak bulmak, bulamadıysak “uydurmak” için kullanırız. Müslüm Gürses’in meşhur “hangimiz sevmedik” şarkısında söylediği gibi:

Aşığın gözü kör
Kulağı sağır
Doğruyu yanlışı
Ondan bilmedi

 

 

Bayıldığı bir arabayı almaya kafaya koyan birisinin, o arabanın benzin tüketiminin yahut motor kalitesinin diğerlerinden görece üstün olduğuna dair bir şeyler bulmak için araştırma yapması da buna benzer.

Zajonc’un ileri sürdüğü teoriye cevap, başka bir Amerikalı psikolog olan Richard S. Lazarus’tan geldi. Lazarus, Zajonc’un yanıldığını, onun sezgisel karar dediği şeylerin de aslında akılla yürütülen bir sürecin neticesinde ortaya çıktığını söyledi. Ona göre Zajonc’un hatası, karar sürecini algıda elde edilen anlamsız veri parçalarının işlenerek anlamlı hale getirildiği ve daha da ileri seviyede işlenerek kararın oluşturulduğu mekanik bir süreç olarak tanımlamaktan kaynaklanıyordu. İnsan zihninin bir bilgisayar gibi her adımda yalnız bir veri parçası işleyebilen bir cihaz gibi düşünülmesi yanlıştı.

Konu yıllarca tartışılmaya devam etti. 2012 senesinde Hollanda ve Amerika’dan Vicky Tzuyin Lai, Peter Hagoort ve Daniel Casasanto isimli üç araştırmacı “Affective Primacy vs. Cognitive Primacy: Dissolving the Debate” başlıklı makaleleriyle bu tartışmayı bitirdiler. Sinirbilim (neuroscience) yöntemleriyle deneyler yapan araştırmacılar her iki yaklaşımında her zaman geçerli olmadığını, aslında “sezgi mi önce gelir akıl mı” sorusunun yanlış bir soru olduğunu ortaya koydular.

Bütün bunları elbette bir sebepten anlattım.

Son zamanlarda çevremde birçok insanın geleneksel anlamıyla dinden soğuduğunu, bazılarının yavaş yavaş ibadetlerini terk ettiğini, bir kısmının ise inancını tamamen kaybetme noktasına geldiğini görüyorum.

Din konusunda tutumlarını değiştiren bu insanların hangi zihni (bilişsel-cognitive) ve hissi (sezgisel-affective) süreçler neticesinde bulundukları noktaya geldikleri sorusuna bir cevap arıyorum.

Bahsettiğim insanların önemli bir kısmı, kendini dindar olarak tanımlayan kimselerin yanlışlarını gördükleri için dinden uzaklaştıklarını söylüyorlar. Buradan dindarlık konusundaki bugüne kadarki tutumlarının aklî olmaktan çok hissî olduğu anlaşılıyor zira değişen, inandıkları dinin kuralları değil, onu yaşama iddiasındaki kitlenin tutumları. Yani akılla algılanan kısımda bir değişiklik olmadığı halde hislerle bağlanılan kitledeki değişiklik tutumlarında değişikliğe yol açıyor.

Diğer bir kesim ise din hakkında belli bir zamana kadar öğrendiklerinin otantikliğini sorgulayarak çıktıkları bir yolda, önce deizme sonra da nihilizme doğru savruluyorlar. Bu ikinci grubun tutumlarının aklî temelde oluştuğunu söylemek daha doğru görünüyor.

Üçüncü bir grup var ki çok enteresan: İnancını kaybetmemek için zihinsel mekanizmalarını, tutum alma yöntemlerini değiştirmeye çalışanlar. Aklın yerine sezgiyi ya da sezginin yerine aklı ikame ederek imanını kurtarmayı deneyenler!

Tamamen rasyonel düşünceyi benimsemiş olduğu halde “aklını rafa kaldırıp” hayatının dümenini (kendisi ya da bir mürşid-i kamil’e ait) sezgilere bırakmaya çalışanlar olduğu gibi, sezgiler üzerine kurguladığı hayatının kocaman bir yalandan ibaret olduğunu “anlayarak” inancını rasyonel bir temele oturtmaya gayret edenler var.

Alman filozof Schopenhauer hür irade konusunda şöyle demişti: “Der Mensch kann zwar tun, was er will. Er kann aber nicht wollen, was er will.” (İnsan tabi ki istediğini yapabilir. Yalnız ne isteyeceğini belirleyemez.) Sanırım inancımız da (diğer her şey gibi) Allah’ın bizlere bir lûtfu. Üstelik devamlılığı da garanti olmayan bir lûtuf bu. O yüzden her Müslüman’ın, peygamberimizin dilinden düşürmediği duasını sık sık tekrarlamasında büyük fayda var:

“‏يا مقلب القلوب ثبت قلبي على دينك‏”

“Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allahım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.”


Kaynaklar:

Feeling and thinking: Preferences need no inferences (Robert Zajonc):  http://sites.google.com/site/comm792sdsu/home/class-files/Zajonc.pdf
On the Primacy of Cognition (Richard S. Lazarus):  http://www.ibl.liu.se/student/kognitionsvetenskap/729g02/filarkiv/ht11/1.297567/lazarusprimacy.pdf
Thoughts on the relations between emotion and cognition (Richard S. Lazarus):  http://gruberpeplab.com/3131/Lazarus_1982.pdf
Affective Primacy vs. Cognitive Primacy: Dissolving the Debate: 
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3398397/

Robert Zajonc: https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Zajonc
Richard Lazarus : https://en.wikipedia.org/wiki/Richard_Lazarus
Arthur_Schopenhauer: https://de.wikipedia.org/wiki/Arthur_Schopenhauer
Hadis: https://sunnah.com/riyadussaliheen/17/25


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayımlanmıştır.

Mutluluk

Mutluluk

İnsan psikolojisi, bilimdeki tüm gelişmelere rağmen, bizim için hâlâ kocaman bir muamma. Bütün hayat kalitemizi etkileyen ruh halimiz neye göre şekilleniyor? Neden bazılarımız kolayca mutlu olabiliyor da, bazılarımız neredeyse sürekli depresif hissediyor gibi sorulara bir türlü tatmin edici bir cevap bulamıyoruz. Ruh halimize tesir eden bir takım biyolojik, kimyasal, hormonal boyutlar keşfettik ama bu keşifler -cevaplar sağlamaktan ziyade- yeni sorular üretti:

Hislerimizi kontrol eden hormonlar neye göre salgılanıyor?

Bağırsaklarımızdaki bakterilerin kendimizi huzurlu yahu heyecanlı hissetmemizle ne alakası var?

İnsan psikolojisi, kısmen de olsa genetik olarak belirleniyor olabilir mi?

Neden bazı günler yataktan dünyanın en meyus insanı olarak kalkarken bazı günlere neşeli kelebekler gibi uyanıyoruz?

Dış etkenlerin, yaşadığımız hayatın, tecrübelerimizin, sahip olduklarımızın ve olamadıklarımızın psikolojimiz üzerine etkileri ne kadar?

Kendi gözlemlerimizle de görebileceğimiz üzere oldukça yoksul ama mutlu hayatlar yaşayanlar olduğu gibi adeta depresyon ilaçlarıyla beslenmeye mecbur kalan zenginler var.

Kapitalizm, bilinç altlarımıza, mutlu olmak için elde ettiklerimizde daha fazlasına sahip olmamız gerektiğini işleyip dursa da son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar bunun pek de doğru olmadığını ortaya koyuyor.

Barbara Lee FredricksonNorth Carolina at Chapel Hill üniversitesinin psikoloji sahasında meşhur profesörü Barbara Lee Fredrickson, 2013 yılında mutlulukla genler arasındaki ilişkiye dair bulgularını Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America isimli dergide yayınladı.

Fredrickson, California Üniversitesinden bir grup doktor, psikiyatr ve davranışsal bilim uzmanı ile birlikte çalışarak oldukça enteresan sonuçlara ulaşmıştı.

İnsanın kendisinin iyi hissetmesinin, mutlu olmasının iki basit formu yahut formülü olduğu zaten bilinen bir konu.

İnsanlar basitçe alarak ya da vererek mutlu oluyorlar.

Bunlardan ilkine, yani alarak, tüketerek, daha fazlasına sahip olarak, vücudun ihtiyaçlarını, arzularını tatmin ederek ulaşılan mutluluğa “hedonik” iyi olma hali deniyor.

İkinci mutluluk hali ilkinden daha derin. Kişisel isteklerin karşılanmasının ötesinde anlamlı bir hedefe, yüce ve asil bir amaca hizmet etmiş olma neticesi elde edilen mutluluğa ise “eudaimonic” (yudimonik) mutluluk deniliyor.

Almak yerine vermek, yetimlere, muhtaçlara yardım etmek, imkânsızlıklarla savaşan ailelerin çocuklarını okutmak, savaş mağdurlarına barınak sağlamak, susuzluktan kavrulan Afrika’da su kuyuları açtırmak, lösemili çocuklar yahut savaş gazileri için bağışta bulunmak, zalim bir devletin mağdur ettiği çaresiz insanların yanında tankların karşısına dikilmek gibi “fedakârlıklar” insanlara “yudimonik” mutluluk sağlıyor.

Fredrickson ve arkadaşları bu iki tür mutluluğun insan biyolojiisi ve özellikle genleri üzerinde farklı tesirler gösterip göstermediğini merak ettiler.

Hücrelerimizdeki gen ifadelerinin stres, hastalık gibi durumlarda belli bir şekilde oluştuğu biliniyordu. İster hedonik ister yudimonik olsun, bu durumların tersi olan iyilik, mutluluk halinin de moleküler seviyede karşıt tepkileri üretmesi bekenebilir miydi?

Yani alarak ya da vererek olsun mutlu olduğumuzda gen ifadelerimiz aynı şekilde mi teşekkül ediyorlardı?

Araştırmacılar yaklaşık on sene süren çalışmalardan sonra öyle olmadığını tespit ettiler.

Yudimonik, yani yüce bir amaç için fedakârlık neticesi elde edilen mutlulukta, beklendiği gibi, stres ve hastalık durumunda ortaya çıkan gen profilinde azalma tespit edilildi. Ancak hedonik, yani alarak tüketerek elde edilen mutluluk halinde tam tersi bir durum olduğu, vücudun arzuların tatmini neticesi mutlu olduğu anlarda bile genetik seviyede stres ve hastalığa tepki verir gibi hareket ettiği ortaya konuldu.

Hayatımızı bir yüce gaye uğruna yaşamamız, hücrelerimizde bulunan ama kronik stres anlarında aktif olan genleri büyük ölçüde pasifleştiriyor, kısa vadeli tatminlere dayalı mutluluklar ise, tam tersi bir etki yaratarak, romatizma, kalp hastalıklarına kapı aralarken bağışıklık sistemimizi de zayıflatıyor.

dna

Bu perspektiften bakılınca, özellikle sosyal medyada yiyip içtiklerinin fotoğraflarını paylaşanların, tatil yaptıkları kumsallarda, barlarda, restoranlarda, dünyanın turistik mekânlarında “ne kadar mutlu olduklarını” göstermek için poz verenlerin “hedonik” mutluluklarının pek de sağlıklı olduğu söylenemez!

Hayatını fakir çocukların eğitimine, yetim başı okşamaya, hayatta yapayalnız kalmış çaresiz kadınların, ihtiyarların yardımına koşmaya adamış olanları mı sordunuz?

Onlar çok derinden hissettikleri o sağlıklı mutluluk hissini yaşamak için sosyal medyaya ihtiyaç duymuyorlar.


(Bu yazı http://fikircografyasi.com/makale/mutluluk adresinde yayınlanmıştır)

http://www.davinci-institute.org.tr/blog/hucreler-gercek-mutlulugu-hissediyor/

https://www.sciencedaily.com/releases/2013/07/130729192548.htm

https://www.sciencedaily.com/releases/2013/07/130729161952.htm

http://www.positivepsychology.org.uk/pp-theory/eudaimonia/34-the-concept-of-eudaimonic-well-being.html

https://tr.wikipedia.org/wiki/Gen_ifadesi