Uzmanlık, Etik, Innere Führung

Uzmanlık, Etik, Innere Führung

Sylvester Stallone’nin baş rolünü oynadığı 1994 yapımı bir Amerikan macera filmi vardır: The Specialist. Film şöyle başlar:  1984 yılında Colombia’nın baş şehri Bogotá’nın kırsalında kamuflajları ve güneş gözlükleriyle donanmış iki Amerikan askeri bir baraj köprüsünü dürbünle gözlemektedir. Etrafta kimselerin olmadığından emin olunca gidip köprünün ayaklarına, zaman ayarlı bombalar yerleştirirler. Uzaktan havaya uçurmayı planladıkları cip görününce ellerindeki uzaktan kumandayla zaman sayacını başlatıp beklemeye koyulurlar. Ray Quick (Sylvester Stallone) dürbünle bakarken bir anda arabada küçük bir çocuk olduğunu fark eder. Arkadaşına derhal operasyonu durdurmasını, bombayı etkisiz hale getirmesini söyler ama arkadaşı hiç oralı değildir:

“Bu pis bir iş ama uyuşturucu baronu arabada. Ne yapalım, o sadece yanlış zamanda yanlış yerde olan bir çocuk. Operasyon devam edecek.”

diye cevap verir. Ray Quick sinirlenir arkadaşının elinden kumandayı almak ister ama arkadaşı kumandayı suya fırlatır. Artık bombaları uzaktan durdurmanın imkânı kalmamıştır. Bir an tereddüt etmeden koşmaya başlayan kahramanımız az sonra havaya uçacak köprüye koşup, kurdukları bombaları tek tek etkisiz hale getirmeye başlar. Fakat kalan zamanda bunu yapmak mümkün değildir. Cip bombanın üzerine doğru ilerlerken, içindeki masum çocukla göz göze geldiği anda bomba patlar ve cip havaya uçar. Patlamanın şiddetiyle baraj gölüne düşen kahramanımız yüzerek kıyıya çıkar. Onu kıyıda komutanı olduğunu öğrendiğimiz diğer asker beklemektedir. Ray Quick öfkeyle komutanının üzerine yürür fakat komutan arkasında sakladığı silahı ona doğrultur. Aralarında şöyle bir diyalog geçer:

Komutan: “Sen küstah bir adamsın. Bildiğin her şeyi sana ben öğrettim. Bana karşı çıkmaya nasıl cür’et edersin?”

Ray Quick: “Beni de mi öldüreceksin?”

Komutan: “Sen bir uzmansın. Bunu hak ediyorsun!”

Sonra komutan, kahramanımızı evire çevire döver ve arkasını dönüp yürümeye başlar. Fakat kahramanımız öyle çabuk pes edecek biri değildir. Kalkar, koşar, komutanını yere serer, ağzını burnunu dağıtıp şöyle der:

“Onları ölümünü seyretmekten hoşlandın mı? Onları indirmek hoşuna mı gitti? Şimdi ben seni indiriyorum. Teşkilatta işin bitti. Artık terfi edemeyeceksin. Nehirdekiler kadar ölüsün artık. İkimiz de öyleyiz.”

Bir zamandır uzmanlık, profesyonellik gibi konularda kafa yorduğum için bu diyaloglar hayli ilgimi çekti. Uzmanlık, bir mesleğin, bir zanaatın gerektirdiği bilgi ve kabiliyetlerde derinleşmeden ibaret değil. Bu örnekte uzman olanlar askerlerin işi, uzmanlık alanı, canlarını tehlikeye atarak, ölümü göze alarak bile olsa “öldürmek”. Ama böylesi bir işin bile bir “etiği” var. Verilen bir talimatı yerine getirirken, o talimatı geçersiz kılabilecek ahlaki ikilemlerle karşılaşıldığında nasıl hareket edileceğini önce vicdan sonra “meslek etiği” belirliyor.

Türk ordusunda bir asker tasavvur edelim. Acaba bu asker, komutanların kendisine verdiği emirleri icra ederken ahlaki bir ikilemle karşılaştığında kendisini durduracak bir “üst değerler setine” sahip midir? “Orduda emir demiri keser, asker emri kafasına göre sorgularsa ordu ordu olmaktan çıkar” itirazlarını işitir gibiyim. Ama unutmayalım ki 15 Temmuz felaketi kendi insanın üzerine ateş açma talimatını sorgulamadan yerine getiren askerler yüzünden gerçekleşti. Emir, ister apokaliptik bir kültün muhteris liderinden, ister gözünü karartmış darbeci bir komutandan, ister koltuğunu ne pahasına olursa olsun bırakmak istemeyen bir siyasetçiden gelsin, askerliği bir uzmanlık alanı olarak seçmiş kişilerin “hayır” diyebilmek için son tahlilde kendilerini her şeyden daha çok bağlı hissedecekleri bazı “yüksek değerlere” ihtiyaçları var. Bu değerler hiç de sanıldığı gibi kendiliğinden ortaya çıkacak değerler değil. Toplumun değişik kesimlerinin temsilcileri tarafından ince ince düşünülmesi, tasarlanması, örnek senaryolar üzerinden geliştirilmesi gereken değerler bunlar. İşin bir tarafı inanca, bir tarafı felsefeye, bir tarafı mantığa, bir tarafı kültüre, bir tarafı sosyolojiye, bir tarafı psikolojiye dayanıyor.

Çoğu işte olduğu gibi bu alanda da yapmamız gereken çalışmayı ihmal ediyoruz. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal 1923’le yaptığı, daha sonra Milli Güvenlik ders kitaplarına girecek bir konuşmasında şöyle bir söz sarf etmişti:

“Öğretmenlerden oluşan ikinci ordunun görevi, öldüren ve ölen birinci orduya neden öldürdüklerini ve neden öldüklerini öğretmesidir.”

Yaklaşık bir asır sonra, bir çok şeyin kökten değiştiği dünyada ve ülkemizde askerimizin hangi değerler uğruna öleceğini ve öldüreceğini yeniden tanımlamamız gerekiyor. Tabi bir yandan da bu tanımı kimin yapacağını, gereken toplumsal mutabakatın nasıl sağlanacağını enine boyuna düşünmemiz gerekiyor.

Tarihte, gayet başarılı olmuş böylesi bir yeniden tanımlamanın çok güzel bir örneği var.

İkinci dünya savaşındaki büyük ve kesin mağlubiyetinden sonra, 9 Mayıs 1955’te Federal Almanya Cumhuriyeti, batı ittifakına katılarak NATO’nun 15. Üyesi oldu. 101 yeni Alman askerinin Savunma Bakanı Theodor Blank’tan atama emirlerini aldığı 12 Kasım 1955’te “yeni” Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) kuruldu. Nazi rejiminin katliamları hafızalarda henüz tazeyken komşuları, hatta doğrudan Almanlar, Almanya’nın yeniden silahlandırılmasına endişeyle bakıyordu. Bu haklı endişeyi izale etmek için, Bundeswehr resmi olarak yeniden kurulmadan iki sene evvel, 1953’te bu yeni ordunun felsefesinin ne olacağı, yeni ordudaki askerlerin ne uğruna ölüp öldürecekleri, kime nereye kadar itaat edecekleri tartışılmaya başlamış ve etik olarak motive olan vatandaş-askerlerin hareket prensiplerini tanımlayan “Innere Führung” ifadesi ilk defa telaffuz edilmişti (Lux, 2008).

Almanya’da kısa zaman önce tarih boyunca hatırlanacak çılgınlıklara sahne olmuş ordunun sivil yönetime tabi olmasını sağlayacak, askeri verimliliği artıracak ve ordunun toplumla entegrasyonunu geliştirecek bu düzenlemeler, II. Dünya Savaşı sonrasında ordunun demokratik sivil asker ilişkileri temelinde yeniden kurulması çabaları kapsamında, profesyonel esasa dayalı daha az gerilimli bir ordu-yurttaş ilişkisi kurmak için kurumsal ve bireysel düzeyde uygulanacak prensipleri tanımlıyordu. “Innere Führung” prensipleri sadece ordu içinde nasıl hareket edileceğini belirleyen yazılı kurallardan ibaret değildi. İlk kez, 19. Yüzyılda, Prusya ordusunu reforme etmeye çalışan Scharnhorst tarafından kullanılan “üniformalı yurttaş” kavramı üzerinden, bireysel düzeyde ordu ve toplum arasındaki bağın yeniden kurulması yanında, ordu içinde anayasal prensiplerin uygulanmasını içeriyordu ve bu kavram daha sonraları demokratik değerler ile profesyonel etiği birbirine bağlayan bir liderlik felsefesine dönüşmüştü (Akyürek, Koydemir, Atalay, & Bıçaksız, 2014).

Lux, Innere Führung kavramını şöyle açıklar: Innere Führung, demokraside üniforma giymiş bir vatandaştan başka bir şey olmayan askerin hiçbir rejime, yöneticiye ya da ideolojiye kayıtsız şartsız bir itaat göstermemesidir (Lux, 2008). Burada, yukarıdan aşağıya dikte edilen değil, askerlerin kendi içlerinde geliştirip tüm ordu genelinde hâkim kılacakları profesyonel bir meslek etiğinden bahsediliyordu. Samuel Huntington’un “kendi etiğini üreten profesyonel ordu” tezine yaklaşan bu anlayış, tabi ki bazı tartışmaları beraberinde getirdi:  Askeriyede etik eğitimini kim verecekti? Askerler mi, din adamları mı, filozoflar mı? Etik eğitimleri hangi prensipler çerçevesinde verilecekti? Etik eğitimi kursları neleri içerecekti?

Çok ilginç şekilde, “Das Zentrum Innere Führung (ZInFü)” tarafından verilen etik eğitimlerinde ve halkının yüzde seksen beşi Lutheran olan Norveç ordusunda yapılan etik eğitimlerinde vaizler, yani din adamları çok önemli, çok merkezi bir rol oynadılar (Robinson, 2007). Bu kurumun web sitesinde bugün hala kilisenin, rahip ve rahibelerin ağırlığı görülebiliyor.

Peki, bizde bu ağır görevi yürütebilecek nitelikte, donanımlı, toplumun da saygısını kazanabilecek düşünürler, din adamları, akademisyenler var mı? Bence var. Asıl eksik olan bu alanda oluşan dehşet verici boşluğu fark edip o boşluğu doldurma yönünde bir gayret gösterme iradesi. O irade oluştuktan sonra liyakat ve ehliyet esaslarına göre o kişileri arayıp bulabilirsek ve onlara gerçekten hür bir düşünce zemini, rahat bir hareket alanı temin edersek yol alabiliriz. Eğer bunları yapamazsak, hatta yapmakta geç kalırsak, sopayı, gücü ele geçirenin diğerlerine zulmettiği, orman kanunlarının hüküm sürdüğü iptidai bir topluluk olarak daha çok acı faturalar öderiz diye düşünüyorum.


Kaynakça

Akyürek, S., Koydemir, F. S., Atalay, E., & Bıçaksız, A. (2014). Sivil-Asker İlişkileri ve Ordu-Toplum Mesafesi. Ankara: Bilgesam Yayınları.

Lux, M. G. (2008). Innere Fuehrung – A Superior Concept of Leadership. Monterey: Naval Postgraduate School.

McGregor, P. (2006). The Role of Innere Fuhrung in German Civil-Military Relations. Strategic Insights.

Robinson, P. (2007). Ethics training and development in the military. Parameters, 23-36.

https://www.bmvg.de/de/themen/verteidigung/innere-fuehrung/das-konzept

http://www.zentruminnerefuehrung.de

https://de.wikipedi0.org/wiki/Zentrum_Innere_Führung


Bu yazı ilk olarak https://fikircografyasi.com/makale/uzmanlik-etik-innere-fuhrung adresinde yayımlanmıştır.

Akıldan Kaçarken Sezgiye Tutulmak

İnsanın hayatta mesafe almak için hem aklına hem sezgilerine ihtiyacı var. Kuş misali göklerde süzülebilmemiz için bizlere her iki kanadımız da lazım.

Aklımız, bizi biz yapan, hayatımızı anlamlı kılan ama aynı zamanda kolayca aldatılabilen bir cihaz. Öte yandan sezgilerimiz, ne kadar güvenilir ne kadar “içten” görülürse görülsün en az aklımız kadar aldatılmaya müsait.

“Yeni karşılaştığımız meseleler karşısında nasıl bir karar vereceğimizi aklımız mı belirler yoksa sezgilerimiz mi” sorusu insan tabiatını tanıyıp anlamaya çalışan bilim adamlarının kafasını uzun zamandır meşgul ediyor.

Seksenli yılların başına kadar verdiğimiz duygusal tepkilerin bile bir anlamlandırma sürecinin mahsulü olduğu, yani karşılaştığımız meseleleri önce rasyonel olarak anlamlandırdığımız, sonra onlarla ilgili bir tutum geliştirdiğimiz yaygın olarak kabul ediliyordu.

Polonya asıllı Amerikalı sosyal psikolog Robert Zajonc, 1980 yılında ortaya attığı Duygusal Öncelik Teorisi (Affective Primacy Theory) ile mekanizmanın çoğu zaman böyle çalışmadığını ileriye sürdü. Bir konuda alacağımız tutumu oluştururken bazen rasyonel değerlendirmeleri atladığımızı, tamamen hislerimizle karar verdiğimizi söylüyordu. Bir kıyafeti beğenirken, hayat arkadaşımızı seçerken, ormanda yalnız yürürken işittiğimiz hışırtıdan korkup kaçarken sezgilerimizin aklımızın önüne geçtiğini anlatıyordu.

Birisine âşık olduğumuzda aklımız büyük oranda devre dışı kalır. Bu durumda dümenimizi kalbimize bırakır, aklımızı sadece hislerimizle yaptığımızı seçimlere dayanak bulmak, bulamadıysak “uydurmak” için kullanırız. Müslüm Gürses’in meşhur “hangimiz sevmedik” şarkısında söylediği gibi:

Aşığın gözü kör
Kulağı sağır
Doğruyu yanlışı
Ondan bilmedi

 

 

Bayıldığı bir arabayı almaya kafaya koyan birisinin, o arabanın benzin tüketiminin yahut motor kalitesinin diğerlerinden görece üstün olduğuna dair bir şeyler bulmak için araştırma yapması da buna benzer.

Zajonc’un ileri sürdüğü teoriye cevap, başka bir Amerikalı psikolog olan Richard S. Lazarus’tan geldi. Lazarus, Zajonc’un yanıldığını, onun sezgisel karar dediği şeylerin de aslında akılla yürütülen bir sürecin neticesinde ortaya çıktığını söyledi. Ona göre Zajonc’un hatası, karar sürecini algıda elde edilen anlamsız veri parçalarının işlenerek anlamlı hale getirildiği ve daha da ileri seviyede işlenerek kararın oluşturulduğu mekanik bir süreç olarak tanımlamaktan kaynaklanıyordu. İnsan zihninin bir bilgisayar gibi her adımda yalnız bir veri parçası işleyebilen bir cihaz gibi düşünülmesi yanlıştı.

Konu yıllarca tartışılmaya devam etti. 2012 senesinde Hollanda ve Amerika’dan Vicky Tzuyin Lai, Peter Hagoort ve Daniel Casasanto isimli üç araştırmacı “Affective Primacy vs. Cognitive Primacy: Dissolving the Debate” başlıklı makaleleriyle bu tartışmayı bitirdiler. Sinirbilim (neuroscience) yöntemleriyle deneyler yapan araştırmacılar her iki yaklaşımında her zaman geçerli olmadığını, aslında “sezgi mi önce gelir akıl mı” sorusunun yanlış bir soru olduğunu ortaya koydular.

Bütün bunları elbette bir sebepten anlattım.

Son zamanlarda çevremde birçok insanın geleneksel anlamıyla dinden soğuduğunu, bazılarının yavaş yavaş ibadetlerini terk ettiğini, bir kısmının ise inancını tamamen kaybetme noktasına geldiğini görüyorum.

Din konusunda tutumlarını değiştiren bu insanların hangi zihni (bilişsel-cognitive) ve hissi (sezgisel-affective) süreçler neticesinde bulundukları noktaya geldikleri sorusuna bir cevap arıyorum.

Bahsettiğim insanların önemli bir kısmı, kendini dindar olarak tanımlayan kimselerin yanlışlarını gördükleri için dinden uzaklaştıklarını söylüyorlar. Buradan dindarlık konusundaki bugüne kadarki tutumlarının aklî olmaktan çok hissî olduğu anlaşılıyor zira değişen, inandıkları dinin kuralları değil, onu yaşama iddiasındaki kitlenin tutumları. Yani akılla algılanan kısımda bir değişiklik olmadığı halde hislerle bağlanılan kitledeki değişiklik tutumlarında değişikliğe yol açıyor.

Diğer bir kesim ise din hakkında belli bir zamana kadar öğrendiklerinin otantikliğini sorgulayarak çıktıkları bir yolda, önce deizme sonra da nihilizme doğru savruluyorlar. Bu ikinci grubun tutumlarının aklî temelde oluştuğunu söylemek daha doğru görünüyor.

Üçüncü bir grup var ki çok enteresan: İnancını kaybetmemek için zihinsel mekanizmalarını, tutum alma yöntemlerini değiştirmeye çalışanlar. Aklın yerine sezgiyi ya da sezginin yerine aklı ikame ederek imanını kurtarmayı deneyenler!

Tamamen rasyonel düşünceyi benimsemiş olduğu halde “aklını rafa kaldırıp” hayatının dümenini (kendisi ya da bir mürşid-i kamil’e ait) sezgilere bırakmaya çalışanlar olduğu gibi, sezgiler üzerine kurguladığı hayatının kocaman bir yalandan ibaret olduğunu “anlayarak” inancını rasyonel bir temele oturtmaya gayret edenler var.

Alman filozof Schopenhauer hür irade konusunda şöyle demişti: “Der Mensch kann zwar tun, was er will. Er kann aber nicht wollen, was er will.” (İnsan tabi ki istediğini yapabilir. Yalnız ne isteyeceğini belirleyemez.) Sanırım inancımız da (diğer her şey gibi) Allah’ın bizlere bir lûtfu. Üstelik devamlılığı da garanti olmayan bir lûtuf bu. O yüzden her Müslüman’ın, peygamberimizin dilinden düşürmediği duasını sık sık tekrarlamasında büyük fayda var:

“‏يا مقلب القلوب ثبت قلبي على دينك‏”

“Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allahım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.”


Kaynaklar:

Feeling and thinking: Preferences need no inferences (Robert Zajonc):  http://sites.google.com/site/comm792sdsu/home/class-files/Zajonc.pdf
On the Primacy of Cognition (Richard S. Lazarus):  http://www.ibl.liu.se/student/kognitionsvetenskap/729g02/filarkiv/ht11/1.297567/lazarusprimacy.pdf
Thoughts on the relations between emotion and cognition (Richard S. Lazarus):  http://gruberpeplab.com/3131/Lazarus_1982.pdf
Affective Primacy vs. Cognitive Primacy: Dissolving the Debate: 
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3398397/

Robert Zajonc: https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Zajonc
Richard Lazarus : https://en.wikipedia.org/wiki/Richard_Lazarus
Arthur_Schopenhauer: https://de.wikipedia.org/wiki/Arthur_Schopenhauer
Hadis: https://sunnah.com/riyadussaliheen/17/25


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayımlanmıştır.

Mutluluk

Mutluluk

İnsan psikolojisi, bilimdeki tüm gelişmelere rağmen, bizim için hâlâ kocaman bir muamma. Bütün hayat kalitemizi etkileyen ruh halimiz neye göre şekilleniyor? Neden bazılarımız kolayca mutlu olabiliyor da, bazılarımız neredeyse sürekli depresif hissediyor gibi sorulara bir türlü tatmin edici bir cevap bulamıyoruz. Ruh halimize tesir eden bir takım biyolojik, kimyasal, hormonal boyutlar keşfettik ama bu keşifler -cevaplar sağlamaktan ziyade- yeni sorular üretti:

Hislerimizi kontrol eden hormonlar neye göre salgılanıyor?

Bağırsaklarımızdaki bakterilerin kendimizi huzurlu yahu heyecanlı hissetmemizle ne alakası var?

İnsan psikolojisi, kısmen de olsa genetik olarak belirleniyor olabilir mi?

Neden bazı günler yataktan dünyanın en meyus insanı olarak kalkarken bazı günlere neşeli kelebekler gibi uyanıyoruz?

Dış etkenlerin, yaşadığımız hayatın, tecrübelerimizin, sahip olduklarımızın ve olamadıklarımızın psikolojimiz üzerine etkileri ne kadar?

Kendi gözlemlerimizle de görebileceğimiz üzere oldukça yoksul ama mutlu hayatlar yaşayanlar olduğu gibi adeta depresyon ilaçlarıyla beslenmeye mecbur kalan zenginler var.

Kapitalizm, bilinç altlarımıza, mutlu olmak için elde ettiklerimizde daha fazlasına sahip olmamız gerektiğini işleyip dursa da son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar bunun pek de doğru olmadığını ortaya koyuyor.

Barbara Lee FredricksonNorth Carolina at Chapel Hill üniversitesinin psikoloji sahasında meşhur profesörü Barbara Lee Fredrickson, 2013 yılında mutlulukla genler arasındaki ilişkiye dair bulgularını Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America isimli dergide yayınladı.

Fredrickson, California Üniversitesinden bir grup doktor, psikiyatr ve davranışsal bilim uzmanı ile birlikte çalışarak oldukça enteresan sonuçlara ulaşmıştı.

İnsanın kendisinin iyi hissetmesinin, mutlu olmasının iki basit formu yahut formülü olduğu zaten bilinen bir konu.

İnsanlar basitçe alarak ya da vererek mutlu oluyorlar.

Bunlardan ilkine, yani alarak, tüketerek, daha fazlasına sahip olarak, vücudun ihtiyaçlarını, arzularını tatmin ederek ulaşılan mutluluğa “hedonik” iyi olma hali deniyor.

İkinci mutluluk hali ilkinden daha derin. Kişisel isteklerin karşılanmasının ötesinde anlamlı bir hedefe, yüce ve asil bir amaca hizmet etmiş olma neticesi elde edilen mutluluğa ise “eudaimonic” (yudimonik) mutluluk deniliyor.

Almak yerine vermek, yetimlere, muhtaçlara yardım etmek, imkânsızlıklarla savaşan ailelerin çocuklarını okutmak, savaş mağdurlarına barınak sağlamak, susuzluktan kavrulan Afrika’da su kuyuları açtırmak, lösemili çocuklar yahut savaş gazileri için bağışta bulunmak, zalim bir devletin mağdur ettiği çaresiz insanların yanında tankların karşısına dikilmek gibi “fedakârlıklar” insanlara “yudimonik” mutluluk sağlıyor.

Fredrickson ve arkadaşları bu iki tür mutluluğun insan biyolojiisi ve özellikle genleri üzerinde farklı tesirler gösterip göstermediğini merak ettiler.

Hücrelerimizdeki gen ifadelerinin stres, hastalık gibi durumlarda belli bir şekilde oluştuğu biliniyordu. İster hedonik ister yudimonik olsun, bu durumların tersi olan iyilik, mutluluk halinin de moleküler seviyede karşıt tepkileri üretmesi bekenebilir miydi?

Yani alarak ya da vererek olsun mutlu olduğumuzda gen ifadelerimiz aynı şekilde mi teşekkül ediyorlardı?

Araştırmacılar yaklaşık on sene süren çalışmalardan sonra öyle olmadığını tespit ettiler.

Yudimonik, yani yüce bir amaç için fedakârlık neticesi elde edilen mutlulukta, beklendiği gibi, stres ve hastalık durumunda ortaya çıkan gen profilinde azalma tespit edilildi. Ancak hedonik, yani alarak tüketerek elde edilen mutluluk halinde tam tersi bir durum olduğu, vücudun arzuların tatmini neticesi mutlu olduğu anlarda bile genetik seviyede stres ve hastalığa tepki verir gibi hareket ettiği ortaya konuldu.

Hayatımızı bir yüce gaye uğruna yaşamamız, hücrelerimizde bulunan ama kronik stres anlarında aktif olan genleri büyük ölçüde pasifleştiriyor, kısa vadeli tatminlere dayalı mutluluklar ise, tam tersi bir etki yaratarak, romatizma, kalp hastalıklarına kapı aralarken bağışıklık sistemimizi de zayıflatıyor.

dna

Bu perspektiften bakılınca, özellikle sosyal medyada yiyip içtiklerinin fotoğraflarını paylaşanların, tatil yaptıkları kumsallarda, barlarda, restoranlarda, dünyanın turistik mekânlarında “ne kadar mutlu olduklarını” göstermek için poz verenlerin “hedonik” mutluluklarının pek de sağlıklı olduğu söylenemez!

Hayatını fakir çocukların eğitimine, yetim başı okşamaya, hayatta yapayalnız kalmış çaresiz kadınların, ihtiyarların yardımına koşmaya adamış olanları mı sordunuz?

Onlar çok derinden hissettikleri o sağlıklı mutluluk hissini yaşamak için sosyal medyaya ihtiyaç duymuyorlar.


(Bu yazı http://fikircografyasi.com/makale/mutluluk adresinde yayınlanmıştır)

http://www.davinci-institute.org.tr/blog/hucreler-gercek-mutlulugu-hissediyor/

https://www.sciencedaily.com/releases/2013/07/130729192548.htm

https://www.sciencedaily.com/releases/2013/07/130729161952.htm

http://www.positivepsychology.org.uk/pp-theory/eudaimonia/34-the-concept-of-eudaimonic-well-being.html

https://tr.wikipedia.org/wiki/Gen_ifadesi