Squid Game: Ölmemek İçin Öldürmenin Meşruiyetine Dair Bir Sorgulama

Squid Game: Ölmemek İçin Öldürmenin Meşruiyetine Dair Bir Sorgulama

Squid Game dizisi, son yıllarda büyük ilgi gören Snowpiercer (2013),  Shoplifters(2018), Joker(2019), The Platform (2019), Parasite (2019) ve Beyaz Kaplan(2021) gibi filmlerle ve %3 (2016) Alice in Borderland (2020) dizileriyle oldukça benzer bir tema üzerine çekilmiş: Gelir dağılımındaki dengesizliğin gittikçe arttığı bir dünyada kendini güçsüz, amaçsız ve çaresiz hisseden, iyice köşeye sıkışmış, fakir, istismar edilmiş, sosyal olarak dışlanmış insanların öfkelerini önce birbirlerine sonra üst sınıf mensuplarına yöneltmeleri.

Bu yazıda dizinin bazı öne çıkan karakterlerini, dizide açık ve üstü örtülü olarak verilen mesajları, yapılan göndermeleri analiz etmeye çalışacağız.

Hikâyenin Odağındaki Kahraman: Seong Gi-Hun

Dizinin ana kahramanı Seong Gi-Hun, daha sonra oyuna katılacak diğer kişiler gibi bir “looser”. Gençlik yılları geride kalmış, işini kaybetmiş, eşinden boşanmış, annesinin evine sığınmış, kendini alkol ve kumara vurmuş, çok sevdiği kızına bir doğum günü hediyesi alabilmek için ihtiyar annesinden çaldığı parayı bile at yarışına yatıracak kadar düşmüş biri.

Görülen o ki ne öne çıkan bir bilgi veya becerisi ne de bir iş kurabilecek sermayesi var. Belli bir cemaate de mensup değil. Vasıfsız ve yalnız. Bütün bunların birleşmesiyle sefil bir hayat sürdürüyor. Hayatını sürdürebilmek için ya çalıyor ya da borçlanıyor. Geleceğe dair tek ümidi şans oyunlarından para kazanmak.

Prangaya Dönüşen Borçlar

Gi-Hun -tıpkı diğer oyuncular gibi- gırtlağına kadar borca batmış vaziyette.

Borçlu olma hâli, dizide son derece önemli bir motif. Oyuncuların hepsi bankalardan, tefecilerden, mafyadan ödeyemeyecekleri miktarlarda borç almış tipler. O borçların vadesi dolup, ödenme zamanı gelince çaresizce başlarına gelecek olanı (dayak, istismar, işkence, kölelik, ölüm) bekliyorlar.

Hayatlarını kazanacakları imkânlar, meşru yollar, birer birer ortadan kalkmış. Asgari seviyede de olsa hayatlarını sürdürmek için borçlanmaktan, borçlarını başka borçlar alarak kapatmaktan ya da gayrimeşru işlere bulaşmaktan başka çareleri kalmamış.

Dizinin kahramanları o kadar çaresizler ki, borçlarına karşılık verecek bir şeyleri kalmayınca artık organlarıyla, hatta canlarıyla kumar oynamaya başlıyorlar.

Aldıkları krediler, borçlar, onları gittikçe nesneleştiriyor. Borç verenin malı, oyuncağı haline getiriyor. İradelerini ellerinden alarak köleleştiriyor.

Dizinin ilk bölümünün (ve dizideki ilk oyunun) adı “Red Light, Green Light” (Kırmızı Işık, Yeşil Işık). Oyuncuların sürekli tarassut altında olduğu, hep kıpırdanışlarının izlendiği, sadece “sistem” yeşil ışık yaktığı zaman ve sadece sistemin müsaade ettiği ölçüde hareket edebildikleri, bunun dışında en ufak hamlelerinin bile hayatlarına mal olduğu bir oyun bu. Tıpkı halihazırda sürdürdükleri hayat gibi…

Büyüyen İşsizlik

Tüm dünyada teknolojik gelişmelerin getirdiği yenilikler, vasıfsız iş gücüne olana ihtiyacı hızla azaltıyor.

Üç boyutlu yazıcıların inanılmaz bir sürat ve kalitede yaptıkları inşaatlar için çok sayıda ameleye, inşaat ustasına, formene, -hatta mühendise bile- artık lüzum bulunmuyor.

Bir endüstriyel robotun yorulmadan, dinlenmeye, mola vermeye ihtiyaç duymadan sıfır hatayla ve bir insanın asla sağlayamayacağı bir hızla yaptığı rutin işler için otomotivde artık insan işçilere ihtiyaç kalmıyor.

Gi-hun’un bir otomobil fabrikasında çalışırken işten çıkarıldığını, hatta işçi sendikasının düzenlediği protesto eylemleri esnasında çıkan bir çatışmada bir arkadaşının onun kucağında can verdiğini öğreniyoruz.

Dizinin yazarı ve yönetmeni Hwang Dong-hyuk senaryonun bu kısmını, polisin büyük şiddetle müdahale ettiği 2009 Ssanyong Motors fabrika grevi esnasında yaşananlardan aldığı ilhamla yazdığını söylüyor.

Kore’nin dışarıya sunduğu parlak imajıyla maskelediği, kanayan yaraları var.

İşçi eylemleri zaman zaman ölçüsüzleşen bir polis şiddetiyle bastırılıyor. Güney Kore’nin en büyük işçi sendikası konfederasyonu olan Kore Konfederasyonu İşçi Sendikaları’nın (KCTU) başkanı Yang Kyung-soo, 2 Eylül 2021’de, düzenlediği protesto gösterisiyle Covid-19 sosyal mesafe tedbirlerini ihlal ettiği gerekçesiyle tutuklandı. 3 Temmuz’da Seul’da yapılan izinsiz protesto yürüyüşüne sekiz bin civarında kişi katılmış, bunların içinden sadece üç kişinin Covid-19 testi pozitif çıkmıştı. Tabi en çarpıcı bilgi, Yang Kyung-soo’nun art arda tutuklanan 13. KCTU başkanı olması!

Gerçek Hayatın Simülasyonları Olan Oyunlar Başlıyor

İşsiz kalan Gi-hun için, sefalet içinde bir hayata razı olup, ömrünü kuryelik, tezgahtarlık, şoförlük gibi çok çalışıp az para kazanabileceği geçici işlerin peşinde tüketmekten başka çıkar yol kalmamışken garip bir yolla, garip bir oyun teklifi geliyor.

Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış olan Gi-hun, bu aslında hayatı pahasına oynadığı bir tür kumardan başka bir şey olmayan oyun teklifini kabul ediyor.

Zaten normal hayatta da varmış olduğu nokta ona daha parlak bir alternatif sunmuyor!

Gi-hun’un ağzından, kendisiyle aynı liseden mezun olduğu halde prestijli Seul üniversitesini kazanan çocukluk arkadaşı Sang-woo’ya, “Ben yavaş ve yetersizdim ama işte sen de benimle beraber buradasın. İlginç değil mi?” diye sorduran senaristin verdiği mesaj açık: Ödenemeyecek borçlar altına girmek, akıllı-akılsız, becerikli-beceriksiz, başarılı-başarısız demeden herkesi zillette eşitliyor.

Kuzey Kore’den kaçak bir mülteci olarak gelen Kang Sae-byeok da Pakistan’dan kaçak işçi olarak gelen Abdul Ali de hep içine düştükleri derin ekonomik zorlukların, ödeme güçlüklerini neticesinde oradalar. Hepsi borçlarından mamul prangalarla yaşıyorlar.

Oyuncuların oyundan kendi iradeleriyle ayrıldıktan sonra, artık oyunun mahiyetini ve kendilerini muhtemelen kanlı bir sonun beklediğini tam olarak anlamış olmalarına rağmen oyuna geri dönmeleri çok çarpıcı. Dönüyorlar, çünkü -oyunun sevimli karakterlerinden Ji-yeong’a da söyletildiği gibi- oradan çıktıklarında yapacakları bir şey, gidecekleri bir yer yok.

İşsizlik, kötü çalışma şartları, ekonomik eşitsizlikler, düşük ücretler, sıkı çalışmanın bile fakirlikten kurtuluş yolunu açmaması gibi sosyoekonomik sorunlarla boğuşan Koreli gençler arasında özellikle 2015 yılından sonra popülerlik kazanan “Hell Joseon” (Kore cehennemi) ifadesi, 2019’dan sonra yerini “Tal-Jo” (Kore cehenneminden kaçın) tabirine bırakmış. Kore’de 2019 yılında, 19-34 yaş arası beş bin genç üzerinde yapılan bir ankete göre, kadınların %79’u, erkeklerin %72’si, dışarıdan ışıl ışıl bir başarı hikayesi yazmış gibi görünen Güney Kore’den kaçıp kurtulmak istiyor.

Dizide oyuncuların tekrar oyuna dönmeye karar verdikleri ikinci bölümünün adı “Hell” yani cehennem. Bu da açıkça “Hell Joseon” ibaresine bir gönderme…

Nesneleştirilen insanlar

Aşırı borçlandırılan insanların nasıl köleleşip özne niteliklerini kaybettiklerinin, nesneleştiklerinin, pasifize edildiklerinin, “şeyleştiklerinin” (reification) ince düşünülmüş bir sembolü de kalantor VIP’lerin bir sehpa, bir vazo, bir süs eşyası gibi kullandıkları, sanat eseri gibi boyanmış çıplak kadın ve erkekler.

Aslında oyun sahnesindeki pembe tulumlu ve maskeli hizmetçiler de askerler de onların yöneticileri de iradeleri para karşılığı ellerinden alınmış, nesneleştirilmiş insanlar. Özne olma niteliklerini kaybetmişler. Mesela hiçbiri açıkça cinayet işliyor olmayı mesele etmiyor, bir sorgulama, vicdani bir itiraz geliştiremiyor. Adeta robotlaşmışlar. Taktıkları maskeler de hem kimliksizleşmelerine hem kişiliksizleşmelerine yol açıyor. Hizmetçiler ve askerlerin yanısıra oyuncular da “isimsizler”. Hepsi birer numaraya indirgenmiş bulunuyor. Ancak ismini bildiğimiz ya da ilerleyen süreçte öğrendiğimiz karakterler insanı bir vasıf kazanıyor. Bir numaradan bir isme terfi edemeyen karakterler seyirci için bile dolgu malzemesi vazifesi görüyor.

Rekabette Adalet

Dizinin beşinci bölümünün adı “A Fair World” (Âdil Bir Dünya). Hemen her şeyin adaletsizlik üzerine kurgulandığı bir senaryodaki tezatlara (oxymoron) dikkat çekmek için seçilmiş bir isim.

Oyuncuları seçen “takım elbiseliler” normalde kaybedenin tokat yediği geleneksel Kore çocuk oyunu “Ddakji’nin” kuralını değiştiriyorlar. Kaybettiği zaman tokatladıkları kişiye, kazandığı zaman kendilerine tokat atma hakkını vermiyor, bunun yerine para teklif ediyorlar. Oyuncu da çaresizlikten bunu kabul ediyor, hatta bu yolla para kazanabildiğine memnun bile oluyor.

Aslında bu daha sonra oynanacak “esas oyunun” mahiyetini gösteriyor: Oyuncular, ön eleme oyununda kazandıkları zaman, başarısız oldukça kendilerini döven “rakiplerine” tokat atamadıkları gibi, esas oyunda da kazandıkları zaman -kaybedenleri acımasızca katleden- “rakiplerini” öldüremiyor, bırakın öldürmeyi, yaptıklarının hesabını bile soramıyorlar. Yüklü bir tazminatı alıp bütün cinayetleri unutmaya razı oluyorlar.

Oyunlarda adâlet, tüm oyuncuların eşit muamele görmesini, kazananların aynı ödülü, kaybedenlerin aynı cezayı almasını gerektirir. Fakat oyunu oynayanlar arasındaki güç farkı daha en baştan adaletsiz bir durum yaratıyor. Sonradan oyuncuların arasında karışmış bir V.I.P. olduğunu anlayacağımız 001 numaralı ihtiyar oyuncu Oh Il-nam, “kırmızı ışık, yeşil ışık” oyunundaki dev bebeğin gözündeki kameralar tarafından takip edilmiyor. Yani hareket etse bile kaybetmemesi garanti edilmiş. Bunun da dışında, oyunun “sahipleri” zaten oyunda kendilerini (maskeler, üniformalar, maşa olarak kullandıkları adamlar ardında) görünmez kılıp, en azından diğer katılımcılar arasında bir adalet sağladıkları illüzyonunu oluşturmaya çalışıyorlar.

Fakat “oyun içinde oyun” kuran “ara yöneticiler” o sahte adalet hissini bile berhava edecek usulsüzlüklere imza atıyor, sonraki oyunun ne olduğu bilgisini kendileri ile iş birliği yapan bazı oyunculara sızdırarak (insider trading) rekabet şartlarını bozuyorlar.

Sonunda kaybedenleri vahşi ölümlerin beklediği oyunların hiç de karmaşık, üstün zekâ ve beceriler gerektiren oyunlar olmaması dikkat çekici. Kımıldamadan durabilme, halat çekme, misket gibi beş altı yaşında çocukların bile oynayabileceği basit oyunlar oynatılıyor. Burada da oyuncuların vasıfsızlığına ve çok da bir şey bilmeden oyuna dâhil olunabilen eski güzel günler nostaljisine bir gönderme var.

Doğa Durumu

“Doğa durumu” (state of nature) kavramına -hem siyaset hem de ahlak felsefesinde- insanlığın toplum ya da medeniyet öncesindeki durumuna işaret etmek için başvurulur.

İnsanlar birlikte yaşamaya başladıkları andan itibaren bir takım sözlü ya da yazılı toplumsal kurallara uyarlar.

Acaba bu kuralların henüz teşekkül etmediği, mutasavver bir zaman ve mekânda insanlar nasıl olurlardı, aralarında “doğal” olarak nasıl bir hukuk olurdu, doğa durumunda insanlar kendilerini eşit sayarlar mıydı, herkesin doğuştan getirdiği birtakım hakları olduğunu kabul ederler miydi, akıl ya da fayda temelli bir “doğal düzen” kendiliğinden kurulur muydu yoksa “doğal durum” hayvanların dünyasında olduğu gibi güçlü olanın zayıf olanı yok ettiği karanlık, vahşi bir hal mi olurdu gibi sorulara özellikle Hobbes, Locke, Rousseau ve Kant gibi 16, 17 ve 18. asırların önde gelen filozoflarının aradığı cevaplar mühimdir.

Tabii olan (physei) ile insanın koymuş olduğu (thesei) kurallar arasındaki karşıtlık, sırasıyla doğal hukuk ile pozitif hukuk biçiminde ortaya konulur.

Squid Game’de toplumsal kuralların ve otoritenin ortadan kalktığı (yani doğa durumuna dönüldüğü) bir ortamda neler olurdu sorusuna Hobbes’ci perspektifle Locke’ci perspektif çarpıştırılarak cevap aranıyor.

Hobbes

Hobbes, doğa durumunu umutsuz, karanlık, kaotik, sürekli bir ölüm korkusunun hemen her şeyi belirlediği bir durum olarak görür. Ona göre insanlar tabiatları itibarıyla eşittir ama birden fazla insan aynı şeyi istediğinde bu eşitlik, bir düşmanlık, kavga ve sürekli bir güvensizlik hissi yaratır. Herkes herkesle savaş halindedir. İnsanlar çıkarları uğruna rakiplerini yok etmeye ya da birbirlerine tahakküm etmeye çalışırlar. Hobbes’un meşhur sözü “insan insanın kurdudur” (homo homini lupus) bu vaziyeti özetler. Ona göre insan bu karanlıktan, aklıyla yapacağı yasalarla kurtulmaya çalışmalıdır. Amaç “doğa durumundan” mümkün olduğunca uzaklaşmak olmalıdır.

Locke

John Locke için “doğa durumu” bir özgürlük ve eşitlik durumudur ama özgürlükler sınırsız değildir. Onları kısıtlayan (insanlar tarafından yapılmamış) “doğal bir kanun” vardır. Akıl sahibi olan insan, hiç kimsenin başkasının hayatına, sağlığına, özgürlüğüne ya da sahip olduklarına zarar vermemesi gerektiğini “tabiatı itibarıyla” bilir. Locke’a göre bu, “tüm insanlığın kalbinde açık bir şekilde yazılıdır”. İnsanın fıtratına (yani aklına, tabiatına) uygun yaşaması, barışı, iyi ilişkileri, güven içinde yaşamayı, mülkiyetin korunmasını, kısacası mutluluğu getirir. İnsanın yapması gereken, kanunlarını “doğal duruma” uygun şekilde tanzim etmektir.

Oyuncuların -önce can korkusuyla, sonra ödülü elde etmek için- birbirlerini acımaksızın öldürmeye başlamaları diziyi Hobbes’ci çizgiye çekse de baş kahramanın her şeye rağmen vicdanlı bir adam olması, ihtiyar adamı ve fiziksel açıdan dezavantajlı sayılan kadınları takımına alması, elinden geldiğince onları korumaya çalışması, beynindeki tümörden dolayı hatırlama güçlüğü çekiyormuş gibi yapan ihtiyarı aldatırken bile (vicdanen ne kadar rahatsız olduğunun nişanesi olarak) acı içinde kıvranması ve nihayet oyunu kaybedenlerin ailelerine sahip çıkma sözü vermesi Locke’ci yaklaşımın da göz ardı edilmediğini gösteriyor.

Dizinin bu iki zıt görüş ekseninde cevap aradığı bazı sorular şunlar:

  • Açgözlü, şımarık, tatminsiz ve zalim zenginlerin elinde nesneleşip oyuncak olan kimselerin, kuralların rafa kaldırıldığı bir simülasyonda toplumsal sözleşmelere, dini ilkelere, ahlak kurallarına uymaya devam etmesi beklenebilir mi?

  • Her oyuncunun neticede tek başına mücadele etmek zorunda olduğu, kaybedenlerin sorgusuz sualsiz, mahkemesiz yargısız öldürüldüğü bir vasatta haklara riayet, merhamet, yardımlaşma, fedakârlık, feragat, mesuliyet gibi erdemler var olmaya devam edebilir mi?

  • Değişen hayat şartlarının ümitleri tükettiği, gidebilecekleri meşru yollar kapanmış, korkuları ile yüzleşmek zorunda bırakılmış insanların ölmemek için öldürmeleri mazur görülebilir mi?

Ferdiyetçi Batı, Kolektivist Doğu

Dizinin dördüncü bölümünün adı “Stick to the Team” yani “Takıma Yapış”.

Ferdin, kişisel özgürlüklerin, hür teşebbüsün öne çıktığı Avrupa ve Kuzey Amerika toplumlarının aksine cemaatlerin, sosyal ve siyasi grupların, devletin ve bir bütün olarak “toplumun” öncelik kazandığı doğu toplumları arasındaki farkın Güney Kore örneğinde biraz flulaştığı ileri sürülebilir.

Çok hızlı bir modernleşme ve batılılaşma sürecine giren, bu süreçte hızla sekülerleşen Güney Kore’nin, tarihinden ve kültüründen getirdiği kolektivist hayat kavrayışı -tüm bu gelişmelere rağmen- öyle kolayca yok olup gitmiş değil.

Güney Kore’nin çıkardığı Samsung, LG, Kia, Hyundai gibi dünya çapında meşhur markaların başında Steve Jobs, Bill Gates, Jeff Bezos, Mark Zuckerberg, Elon Musk gibi bireyler yok, “chaebol” ismi verilen çok zengin ve sadece ticarette değil siyasette de etkili aileler var. Devletin de ağırlığı gelişmiş batılı ülkelerdekine nispetle çok daha fazla.

Birçok doğulu toplumda olduğu gibi, varlıklarını mensubu bulundukları aile, klan, cemaat gibi gruplarla anlamlandıran Güney Koreli alt ekonomik sınıfların mensupları, batılılaşma fırtınasıyla gelen bireyselleşme baskıları karşısında huzursuzlar.

Dizide, kapitalist kalantorların fantezi oyununda oynamak üzere seçilen “oyuncuların” hayatta yapayalnız kalmış, dışlanmış, bir grup aidiyeti yahut sınıf bilinci olmayan kimseler olması dikkat çekici. En yakın aile bireylerinin (Gi-Hun’un annesi ve kızı, Sae-Byek’in kardeşi, Abdul Ali’nin eşi ve kızı vs.) dışında sevgi, saygı, dostluk ve karşılıklı güven temelinde sosyal ilişkiler kurdukları, dayanışma içine girdikleri kimsecikler yok. Bu da onları daha korunmasız, daha kırılgan yapıyor. Oynamaya zorlandıkları oyun da herkesi tek başına yarışmaya, “ötekileri” düşünmeyi bırakıp bireysel olarak hayatta kalmaya odaklanmaya mecbur eden bir oyun. Hatta bu o kadar öyle ki, oyunlardan birinde evli bir çift birbirine karşı oynuyor ve kazanan koca kaybeden karısını öldürüyor.

Gi-hun tüm bu zorlamalara rağmen kolektif hareket edebilmenin yollarını arıyor. Herkesin Hobbes’ci anlamda bir tehdide dönüştüğü bir “doğa durumunda”, korkmadan uyuyabilmek için “birbirine güvenme riskini” göze alabilecek insanlardan bir grup kurup nöbet tutturuyor. Aynı şeyi yapmak isteyen rakiplerine bunu yapamayacaklarını, çünkü birbirlerine asla güvenemeyecek insanlar olduklarını söylüyor.

Bir yandan dua edip bir yandan cinayet işlemek

Oyuncular arasında çok dikkat çeken bir tip var: 244 numaralı oyuncu. İnançlı bir Hristiyan. Bir yandan oyuna devam edip rakiplerini öldürürken bir yanda sürekli dua ediyor tanrıdan af diliyor. Bir süre sonra bu tavrı ile diğer oyuncuların tepkisini çekiyor. Beşinci bölümde, -daha sonra annesini her dövdüğünde ve kendisini istismar ettiğinde affedilmek üzere dua eden, en sonunda annesinin canına kıyan papaz babasını öldürmüş olduğunu öğreneceğimiz- 240 numaralı oyuncu Ji-yeong ile bu adam arasında şu konuşma geçiyor:

240: “Şu an kime dua ediyorsun? Tanrı’ya mı? Tanrı sayesinde mi hayatta olduğunu sanıyorsun? Hâlâ nefes alıyor ve o dilini oynatabiliyorsan bunu şu yaşlı adama ve oradaki son anda müthiş bir kurnazlık yapan o adama borçlusun. Yani birine teşekkür edeceksen onlara teşekkür et.”

244: “Seni zavallı, kayıp koyun. Bugün çarmıha gerilenlerin çığlıklarını duymuyor musun? Onların kanları ve kurban olmaları sayesinde bir gün daha yaşayabildik. Biz günahkârlar adına Tanrı’ya onları kurban etmeye karar verdiği için şükrettim ve dua ettim.”

240: “Saçmalık. Onları kendin öldürdün.”

Birkaç dakika sonra takım olarak bir strateji belirlemeye çalışırken aynı ikili arasında bu sefer şu diyalog geçiyor:

244: “Zayıf bir takım seçip önce onlara saldıralım.”

240: “Tanrı’nın hizmetkârına bakın, bizden daha gaddar!”

244: “Hepimiz günahkârız zaten. Ellerimiz kana bulandı…”

244, yedinci bölümdeki “camdan sıçrama taşları” yahut “camdan sırat köprüsü” oyununda bir başkasını iterek öldürmeden hemen önce şu duayı söylüyor:

– Göklerdeki Babamız, adın kutsal kılınsın, gökte olduğu gibi dünyada da istediğin olsun. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi suçlarımızı bağışla. Ayartılmamıza izin verme. Tanrı bizi bir sıraya göre çağırmaz. Mahşer günü geldi çattı. Hepimiz…zaten cehenneme gideceğiz.

Adamın bu marazi tavrı, bu son derece rahatsız edici hâli, bu çarpık düşünce şeklini yakalayıp anlatmak, diziye apayrı bir derinlik katmış.

Anlaşılan o ki ülkemizde olduğu gibi Güney Kore’de de bazı dindar insanlar bir yandan başka insanların hakkına tecavüz ederken, büyük günahlar işlerken bir yandan da yaptıklarının ne büyük yanlışlıklar olduğunun şuurunda oldukları için acı çekiyorlar. Ama rahatsız olmalarına rağmen o yanlışları yapmaktan da geri duramıyorlar. Ne zaman tövbe edip doğru yöne dönmeye kalksalar, daha önce işledikleri günahların ağırlığı paçalarına yapışıyor. “Nasıl olsa cehennemliğim” düşüncesi toparlanmalarına izin vermiyor.


Karanlık Kurul Üyesi V.I.P.’ler

Diziyi belki de en çok aşağı çeken unsur V.I.P.’ler. Abartılı konuşmalarıyla ve iyice karikatürize edilmiş “kötülükleriyle” maskeli kalantorların rol aldığı sahneler, bizde çekilen bazı dizilerdeki abuk subuk “karanlık kurul” sahnelerini hatırlatıyorlar. “Yüzlerini pahalı taşlardan ve madenlerden yapılmış maskelerin ardına saklamış, yeni heyecanlar arayan tatminsiz zenginlerin gizli ve sapık kaçamakları” temalı sahneler adeta Stanley Kubrick’in 1999 yapımı “Eyes Wide Shut” filminden fırlamış gibi görünüyor.

Dizinin yönetmeni Hwang Dong-hyuk, okültizm ve satanizm göndermeleri ile, sebepsiz zalimlikleriyle artık adeta sadece kötülük yapmak için yaşıyormuş gibi resmettiği kapitalistleri yerden yere vurmak isterken kurşunu biraz da kendi ayağına sıkmış. İyice karikatürize edilmiş, derinlikten yoksun V.I.P. karakterleri, dizinin gerçekçi anlatımına darbe vururken verilmek istenen mesajı da zayıflatmış.

Semboller ve Göndermeler

Squid Game dizisinde, haç şeklinde bağlanmış fiyonklarla hediye paketi süsü verilmiş tabutlar, daire, kare ve üçgen sembolleri üzerinden oyun konsollarına yapılan göndermeler, Müslüman kaçak işçi karakteri üzerinden yabancı işçilerin istismarına dair dikkat çekmeler, özellikle güçlülerin işlediği suçlar karşısında polisin ilgisizliği ve etkisizliğine dair alt metinler, borç içinde ölen fakirlerin kimsenin arayıp sormayacağı kadar sahipsiz olması, dizinin baş kahramanın numarası olan 456 sayısının numerolojide bir meleğe işaret etmesi, 456 milyon Kore won’u olarak belirlenen toplam ödülün oyuncu başına birer milyondan hesaplanmış olması, “elenen” her oyuncunun “hakkının” diğerlerine paylaştırılıyor olması gibi birçok sembol ve gönderme var. Ama gittikçe uzayan bu yazıyı artık burada noktalamak icap ediyor.

Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Güney Kore, enformasyon toplumu olma yolunda insan kaynağına yaptığı yatırımın karşılığını alıyor. Giderek büyüyen gelir adaletsizliğine karşı nitelikli ve incelikli şekilde ses yükseltmek, akıllıca bir muhalefet dili kurmak Güney Kore’li düşünürlere, sanatçılara nasip oluyor.

Squid Game dizisi çoktan, Snow Piercer ve Parasite gibi tarihe geçecek bir Güney Kore yapımı oldu bile. Her yerde dizi ile ilgili yorumlar yapılıyor, dizi üzerinden kapitalizmin krizi konuşuluyor, neoliberalizm eleştirileri yayınlanıyor.

İnşallah bir gün, tüm dünyayı ilgilendiren varoluşsal krizlere böylesine nitelikli şekilde neşter atabilen fikir ve sanat eserlerini ortaya koymak bize de nasip olur.


Bu yazı ilk olarak 21 Ekim 2021’de Karar gazetesinde yayınlanmıştır.

Joker’in Ahlakı!

Joker’in Ahlakı!

2019 yılının Ekim ayında vizyona giren Joker filmi çok büyük ilgi gördü.

Zamanın ruhuna uygun bir film çekmiş Todd Phillips. Kötülükle iyiliğin arasındaki sınırların flulaştırıldığı bir zamanın…

Joker, bir çizgi romandan beyaz perdeye taşınan bir karakter.

Bizde yaygın olan umumi kanaatin aksine çizgi romanlar (ve çizgi romanlardan hareketle çekilen filmler) sadece çocuklar için üretilmez.

Özellikle de Joker’in yer aldığı Batman için bu böyledir.

Joker karakteri 1940 yılında yayımlanan ilk Batman hikayesinde ortaya çıkmış.

Zaman içinde çok farklı şekillerde yeniden yeniden üretilmiş.

Son film, Joker’in ortaya çıkışını, bir yandan çocuklukta yaşadığı travmalardan kaynaklanan psikolojik sorunlarıyla uğraşırken durmadan zulme uğrayan, aşağılanan, haksızlığa uğrayan ve ne toplumdan ne çevresinden destek bulabilen “zavallı” bir adamın elinde olmadan psikopatlaşması şeklinde anlatıyor.

Yani hikâyeyi kötünün perspektifinden aktararak “kötünün aslında pek de kötü olmadığını” düşündürüyor!

Neticede süper kahraman Batman de “yanlış” yapanları cezalandırıyor Joker de!..

Film seyircisini, “birini iyi diğerini kötü yapan nedir” sorgulamasına itiyor.

İyiyi iyi (ve haklı) yapan zenginliği, yakışıklılığı ya da pahalı, şık kıyafetler giymesi mi?

Kötüyü kötü (ve haksız) yapan çirkinliği, zevksizliği, kabalığı, fakirliği mi?

Eski çizgi romanları okuyanlar, önceki filmleri seyretmiş olanlar bilir: Aslında Joker’in ortaya çıkışının orijinal hikâyesi son filmde anlatıldığı gibi değildir.

Hikâye tamamen endüstrileşmiş, karanlık, gotik, sevgisiz ve soğuk Gotham şehrinde başlar. Joker aslında kimya mühendisliğinde ileri derecede uzmanlaşmış suça meyilli bir sanayi işçisidir. Bir gün tehlikeli kimyasallarla dolu bir kazana düşer. (Hikâyenin 1951’deki versiyonunda hamile karısını desteklemek amacıyla yeterli para bulamadığından küçük suçlara bulaşmak zorunda kalan Arthur Fleck’in kazana düşmesinin sebebi kendisini kovalayan Batman’in bizzat kendisidir.) Kimyasalların etkisiyle derisinin rengi bembeyaz, saçları yeşil, dudakları kıpkırmızı olur ve çıldırır. Ağzının çevresini yakarak deforme eden asit, yüzünde onu sürekli gülüyormuş gibi gösteren derin çizgiler oluşturur. Artık istese de kurtulamayacağı bir palyaço görünümüne mahkûm olmuştur. Etrafına topladığı kimselerle beraber, engel olamadığı kahkahaları eşliğinde vandallığa başlar. Hedefi para kazanmak ya da güç devşirmek değil müesses nizamı yıkmaktır. Devleti karşısına almış, bir anarşiste dönüşmüştür Joker!

Düzenin “patronlarından”, zengin kapitalist Bruce Wayne, parasının ve “bilimin” sunduğu imkânlarla Batman kostümüne bürünüp bu “teröristi” hizaya getirecektir!

Hikâyedeki “sanayileşmenin” psikopatlaştırdığı (yabancılaştırdığı) sanayi işçisi motifi tanıdık geldi mi?

Aslında ilk çıktığından bu yana, sosyolojik bir tezi (ve anti tezini) geniş kitlelere basitleştirerek anlatmanın bir aracı olarak kullanılmıştır Joker karakteri.

Son filmde de benzer bir niyet seziliyor.

Post modern çağın ve post truth devrinin sosyolojisi yapılıyor.

Nasıl mı?

Önce aşırı basitleştirilmiş bir özet verelim:

Modern – Post Modern – Post Truth

Modernliğin gelişiyle birlikte tanrısızlaştıkları ve “dinsel dogmalara’ inançlarını yitirdikleri için insanlar giderek bireysel düşünmeye, kendilerine aşırı odaklanmaya başladı.

“Bilimin ışığı ile aydınlanan” kitleler artık birilerinin kendilerini Allah ile aldatmasına müsaade etmeyeceklerdi.

En önde gelen sosyal yapılardan biri olan “din” aydınlanma, sanayileşme ve şehirleşmeyle etkisini yitirdi.

Din zayıfladıkça toplumsallık da zayıfladı. Bireysellik, bencillik ön plana çıktı.

İnancını yitiren toplumun ahlâkî bir boşluğa düşmesine nasıl engel olunacaktı?

“Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz” bireylerin bir arada yaşayabilmesini nasıl temin edeceklerine kafa yoran modern düşünürler, büyük dinlerinkine benzer kapsayıcılıkta bir düşünce olarak “bilimi” oluşan boşluğa yerleştirebileceklerini düşündüler.

Zygmunt Bauman’ın sözleriyle aktaracak olursak, “Kilisenin, şimdi tükenmiş ya da etkisiz kalmış olan ahlâki gözetiminin bıraktığı boşluğun, dikkatle ve ustalıkla uyumlulaştırılmış bir dizi rasyonel kuralla doldurulabileceğine ve doldurulması gerektiğine; inancın artık yapmadığını aklın yapabileceğine; gözlerini dört açar ve tutkularını bastırırlarsa insanların karşılıklı ilişkilerini, inançla ‘körleştikleri’, yabani ve evcilleştirilmemiş duygularının başıboş bırakıldığı dönemlerde olduğu kadar, hatta belki de o dönemlerde olduğundan daha çok ve daha iyi (daha ‘uygar’, barışçıl ve rasyonel bir şekilde) düzenleyebileceklerine içtenlikle inandılar. Bu inanca paralel olarak, artık Tanrı’nın emirlerinin ardına gizlenmeden “insan yapımı” kökenini yüksek sesle ve utanmadan ilan edecek ve buna rağmen (ya da daha doğrusu bu sayede) “tüm rasyonel insanlar’ın benimseyeceği ve boyun eğeceği ahlâki bir kod oluşturmak için durmaksızın çaba gösterildi.” (Postmodern Etik, Zygmunt Bauman)

Modern insana “her şey” düzeltilebilir geliyordu. Ama kazın ayağının öyle olmadığı anlaşıldı.

Max Weber, rasyonel bir etik üretme iddiasının başarılı örnekleri olarak gösterilen kapitalist tecrübelerinin aslında Protestan ahlakına (yani esas itibarıyla yine dine) dayandığını gösterdi.

Dini tamamen dışlayarak ilerlemek isteyen birçok ülkede korkunç acılara sahne olacak totaliter rejimler kuruldu.

Rasyonel bilim de dertlere deva olmuyordu. Hayatta en hakiki mürşidin ilim falan olmadığı ortaya çıktı. Eski devirlerde din nasıl muktedirlerin elinde bir sömürü aracına dönüşmüşse modern zamanların bilimi de güç sahiplerinin elinde bir tahakküm aracına dönüşüyordu.

Tanrı fikri kaybedilince her kul tanrı sayılır oldu. Bu nevzuhur “tanrılar” arası çatışmanın nasıl giderileceği sorusuna cevap üretilemedi. Çünkü yeni tanrılar eşitti ama bazıları “daha eşitti”.

Bizim üstümüzde bir irade yoksa “neden ahlaklı olmalıyız?” sorusuna tatmin edici bir cevap verilemedi.

Bauman “hümanist projenin uygulanabilirliğine ve nihai zaferine duyulan inancın” boş bir inanç olduğunu, müphem ya da çelişkili olmayan bir ahlâkın, evrensel olan ve “nesnel temellere dayanan” bir etiğin pratik olarak imkânsız olduğunu, post modernitenin böyle bir ihtimali reddetmek üzerine kurulu olduğunu söylüyor.

Bu iddia insan topluluklarını karanlığın, ayazın ortasında bırakan ürkütücü bir iddia…

Batman ve Joker’in ahlaken birbirlerine üstün olmadıklarını teslim eden ama bunu yaparken aslında “ahlâkî” diye, “iyi” diye bir şeyin var olamayacağını ileri süren bir iddia.

Dostoyevski, “Tanrı yoksa her şey mubahtır” derken bu noktaya dikkat çekiyordu.

Tanrıyı insanın hayatından çıkartmanın cehennemin kapılarını açtığını düşünüyorum. Hem de daha yeryüzündeyken…

Yıldızların koyu bulutlar ardına saklandığı bir gece tasavvur edelim. Okyanusun ıssızlıklarında, zifiri karanlıkta yapayalnız ve pusulasız kalan bir geminin sakinleri istikametlerini tayin edemezler. Çünkü -hangi gelişmiş teknolojiyi kullanırsa kullansın- hiçbir gemi kendi dışında bir referans noktası olmadan istikamet belirleyemez.

Ahmet Hamdi Tanpınar “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde bu konu ile ilgili olarak kahramanına şunları söyletir:

“Cenab-ı Hak insanı kendi sureti üzere yarattı; insan da saati kendine benzer icat etti… İnsan saatin arkasını bırakmamalıdır. Nasıl ki, Allah insanı bırakırsa her şey mahvolur! Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır… Bu da gösterir ki, zaman ve mekân, insanla mevcuttur! ../.. Maden, kendiliğinden ayar kabul etmez. İnsan da böyledir. Salâh, iyilik, Hakk’ın bize lütufla bakışı sayesinde olur. Saat de böyledir.”

Bauman özetle “evrensel iyi ve kötü diye bir şey yok, boşuna aramayalım, olursa ancak parçalanmış, göreceli, geçici, konjonktürel iyilikler olabilir, bunu kabul edelim” derken aslında tanrıyı hayattan çıkartan insanoğlunun başarısızlığını ilan eden teslim bayrağını göndere çekmiş oluyor.

Joker’in yönetmeni Todd Phillips de Bauman’ın iddiasını vülgarize ederek kitlelere taşıyor.

Bence yanılıyorlar…

Evrensel iyi ve kötüler, doğru ve yanlışlar VAR ve hiçbir dünyevi güç bunu değiştiremez.

Çok güçlü, çok zengin, çok kurnaz, çok karizmatik kimseler peşlerine taktıkları milyonları kandırıp kötülüklerini “iyilik” gibi sunmayı başarsalar da asıl “geçici” olan onların bu başarısıdır.

Ahlaklı olmanın ne demek olduğunu Batman’den de Joker’den de, onların “kolpalığını” fark ve itiraf eden Bauman’dan da, ıslah ediyoruz derken fesada uğrattıkları kitlelerin omuzunda yükselen “liderlerden” de öğrenecek değiliz…

Çünkü isteyen istediği kadar inkâr etsin, Allah var!

Hangi coğrafyada, hangi zamanda, kim tarafından yapılırsa yapılsın masumları öldürmek, çocukları taciz etmek, çalmak, yalan söylemek, emanete hıyanet etmek hep kötü, hep yanlış olacak.

Hangi coğrafyada, hangi zamanda, kim tarafından yapılırsa yapılsın merhamet göstermek, doğru sözlü olmak, hastanın, fakirin, yetimin, öksüzün, düşkünün yardımına koşmak hep iyi, hep doğru olacak.

Çünkü Allah var ve bize lütufla bakıyor…


Yararlanılan kaynaklar:
https://www.the-philosophy.com/god-exist-permitted-dostoevsky
https://en.wikipedi0.org/wiki/Joker_(character)
https://www.alticizilisatirlar.net/node/2


Bu yazı ilk olarak 20 Ekim 2019 tarhinde fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Karanlık Kurul Komplolarından Kurtulamayacak mıyız?

Karanlık Kurul Komplolarından Kurtulamayacak mıyız?

Hatırlayacaksınız: Bir zamanlar bir TV kanalının dizilerinde karanlık, kasvetli, okült çağrışımlar yapmak üzere tasarlanmış salonlarda, sanki bir satanik ritüel gerçekleştirmek üzere toplanmış, büyük kırmızı koltuklarda oturup, kocaman yüzüklerin süslediği parmaklarını oynatarak kırık bir Türkçe ile konuşan “karanlık kurul” üyeleri olurdu.

Verilmek istenen mesaj belliydi: Çok varlıklı, çok karanlık, şeytani niyetler taşıyan, yüzlerini göstermeyen, Türkiye’ye kötülük yapmayı hayatlarının amacı haline getirmiş “birileri” sürekli hain planlar yapıp uygulamaya koymaktaydı. Bu “gizli” örgütler ülkeyi, dini yok etmeyi hedeflerken onları durdurmak için gece gündüz çabalayan “kahramanların” yanında olmak gerekirdi.

Belki de örgüt içinde dini, ahlaki, hukuki sınırları ihlal edişlerin, psikopatça davranışların rasyonalize edilmesi bu yolla mümkün oluyordu. Mesele hayatta kalma meselesiydi, mesele memleket meselesiydi, din meselesiydi.

Sabah akşam karanlık odalarda plan üstüne plan yapıp bizi yıkmak isteyen hain güçlere karşı bizim adımıza hayatta kalma mücadelesi veren bir gruba/kahramana taraftar olma fikri, insanların beyinlerine ekilmek istenen bir yalan, bir yanılsamaydı.

15 Temmuz gecesi, böylesi illüzyonlarla teshir edilen beyinlerin nasıl soğukkanlılıkla cinayetler işlemeye sevk edilebileceklerine hep beraber şahit olduk.

O gün, saçma sapan kurgulara prim vermeyen kişiler sokağa dökülüp darbe girişimine göğüslerini siper ettiklerinde bu hastalıklı kafadan kurtulduğumuzu sanmıştık. Görünen o ki sevinmekte biraz acele etmişiz.

Tarihin çöplüğüne attığımızı sandığımız karanlık kurullar, haçlı komploları, dış güçler, hainlerle, işbirlikçilerle dolu söylemler kısa zaman sonra -hem de daha güçlü olarak- geri döndü.

Maalesef komplo teorilerinin çok itibar gördüğü bir toplumuz.

Farkındalık oluşturma kisvesinde pompalanan korkular kendilerine kolayca müşteri bulabiliyor.

Korkular, zihin iklimini istila ettiğinde düşünceye, rasyonaliteye yer kalmıyor.

Halbuki azıcık açık fikirli olabilsek, azıcık korkmadan sorgulayabilsek göreceğiz ki bizi yıkmanın, yok etmenin kimseye faydası yok!

Kuyumuzu kazdıklarından emin olduğumuz Avrupa Birliği ülkeleri için çok önemli ve kârlı bir pazar yeriyiz.

Kim mal sattığı, büyük paralar kazandığı bir pazar yerini, sırf bazı müşterilerinin dünya görüşünü beğenmiyor diye yok eder?

Sadece bu da değil…

En büyük endişeleri kendilerine yönelecek dev bir göç dalgası olan Avrupa ülkeleri, acaba hangisini ister: O dalgayı tutabilecek kuvvetli, stabil bir ülke mi yoksa parçalanmış, güçsüzleşmiş, fakirleşmiş, devlet teşkilatı ortadan kalmış, sınırları delik deşik, yol geçen hanına dönmüş küçük devletçikler mi?

Kendilerini besleyen en önemli enerji hatlarının geçtiği bir ülke olan Türkiye’nin karışması, Türkiye’de idarenin ve kontrolün zayıflaması AB ülkelerinin işine gelir mi? Kendilerine doğalgaz taşıyan boru hatlarının her gün bilmem hangi terör örgütünce patlatılıp kesilmesine rıza gösterebilirler mi?

Kendimizi dev aynasında görmeyi bir tarafa bırakıp soralım: Amerika, Avrupa, Çin yahut Rusya’nın ülkemizi işgal ederek kavuşacağı ne var?

Petrolümüz yok. Doğalgazımız yok. Emperyalist güçlerin iştahını kabartacak yer altı kaynaklarımız yok.

Genç nüfusumuz, insan kaynağımız var deseniz, bunun için işgale ne lüzum var? Neredeyse tüm gençlerimiz bir göz kırpmaya bakıyor kendilerini yurt dışına atabilmek yahut uluslararası bir firmada çalışabilmek için.

“Yok olmamızı isteyen dış güçler” argümanı kitleleri korkutmak için üretilmiş bir korku aracı. Rasyonel temeli çok zayıf.

Etrafımızdaki herkesin sevgi pıtırcığı olduğu iddiasında değilim. Elbette her ülke kârını azami seviyeye çekmek, çıkarlarını muhafaza etmek, potansiyel tehditleri kontrol altında tutmak için planlar ve hamleler yapar ama bizi yok etmenin, zayıf düşürmenin bu plan ve hamleler içinde anlamlı bir yeri bulunmuyor.

Aslında “karanlık kurullar”, ileri sürülen iddiaların arkası boş olduğu için eninde sonunda yeniden ortaya çıkıyor. İnsanları korkutmak için rasyonel bir zemin olmadığında, komplo teorileri irrasyonel zeminlerde üretilir oluyor. Haçlılar, tapınak şövalyeleri, satanistler, sabetayistler, siyonistler, okültistler, masonlar, gizli örgütler, çok eski hesapları görmek için yüzlerce yıllık planlar yapıp nesiller boyunca aktaran acayip aileler falan gündeme geliyor. Tabi yanlarında gizli ajanları, sinsi işbirlikçileri ve içimize soktukları hainleri ile!..

Yani masaya, varlık sebepleri kötülük yapmak olan, neden kötülük yapsınlar ki diye soramayacağınız kurgusal öcüler sürülüyor. Onların son derece karanlık ve şeytani niyetlerini anlamamak akılsızlık, ciddiye almamak gaflet, umursamamak vurdumduymazlık sayılıyor. Zaten bu sanal öcü hikayelerinden korkmadığını izhar edenleri eninde sonunda o öcülerin ajanı olma ithamı bekliyor.

Komplo teorilerinin asıl müşterileri, düşük zekâ seviyeli, bilgi birikimi sığ kimseler. Komplo teorileri biraz da bu tür insanlara kendilerini olduklarından daha zeki ve bilgili hissettirdiği için cazip geliyor. Fakat korkular, özellikle de hayatta kalma endişeleri akıllı, bilgili insanları bile komplo teorilerine çekebiliyor.

Anlamsız korkularla mücadele verip zihinlerimizi öcülerden kurtarmamız gereken bir dönemden geçiyoruz. Dizginleri hislerimizin elinden alıp tekrar aklımıza devretmek zorundayız. Bu arada ruhumuzu saran karanlık ve hastalıklı hislerin yerine de sağlıklı hisleri ikame etmemiz lazım.

Gençliğimde Paul Harrison’ın “3. Dünyanın Batılılaştırılması” (Inside the Third World) başlıklı kitabını okuyup çok etkilenmiş, bizi sömürgeleştiren batıya karşı hınçla dolmuştum. O günlerde yolu Ankara’ya düşmüş garip bir Avrupalı Müslüman ile tanıştım. Daha yeni Müslüman olmuş bir İspanyol’du. Karayoluyla hacca gitmek istemiş, sınırdan geri çevirip Ankara’ya göndermişler. Bürokratik işlemleri halletmesinde yardımcı olduğum süreçte kendisiyle sohbetler ettik. O sırada içimi dolduran öfkeyle “bize” türlü kötülükler yapan batılıları anlattım ona. Beni dinledikten sonra tebessümle “kardeşim” dedi, “bir Müslüman olması gerektiği gibi Müslüman olursa, bırak batılıları şunu bunu, bizzat şeytanın kendisi bile ona kötülük yapamaz!” Bu sözler üzerine sarsıldığımı, ne diyeceğimi bilemediğimi hatırlıyorum.

Hani küçük çocuklar ayaklanıp yürümeye başladıklarında gider kafalarını sehpalara, koltuklara çarparlar, anneleri ağlayan çocukları teskin etmek için sehpaya koltuğa vurur ya, bizim halimiz de o çocukların haline benziyor. Hatalarımızın sorumlularını hep kendi dışımızda arıyoruz. Bir türlü kendi beceriksizliklerimizle, yetersizliklerimizle yüzleşme olgunluğunu gösteremiyoruz.

Eğer güçleneceksek bunun yolu anlamsız korkulardan yakamızı kurtarmaktan, birbirimizi sevip saygı göstermekten, hatalarımızla günahlarımızla dürüstçe yüzleşmekten ve toplumun tüm kesimlerini içine alacak adil, doğru işleyen sosyal yapılar kurmaktan geçiyor, birbirimizle ve hayali düşmanlarla savaşmaktan değil.


Bu yazı ilk olarak 20 Mayıs 2019 tarihinde fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Duvarın arkasını hayalle tamamlamak

Duvarın arkasını hayalle tamamlamak

Şiiri şiir yapan, “imgeler” ve onların derin çağrışımlarıdır. Divan edebiyatında bu imgeler “mazmun” ismini alırlar. Mazmun, kelime anlamı olarak “anlam, kavram” demektir. Bir fikrin, nesnenin, şahsın özelliklerini, onu çağrıştıracak kelime grupları içinde sunmaktır. Sanatkârane bir benzetmedir.

Şiir gibi, nitelikli sinema da sembolik anlatımlarıyla kendini gösterir.

İyi filmler, güzel ve yakışıklı oyuncularından, özel efektlerinden, çarpıcı müziklerinden ziyade vurucu semboller kullanmalarıyla klasikleşmeye aday olurlar.

almanya-afis

Kendisi de bir “Almancı” ailenin çocuğu olan Yasemin Samdereli’nin yönetmenliğini yaptığı 2011 yapımı “Almanya – Willkommen in Deutschland” filminde işte aynen böyle, çok hoş bir sembol kullanımına rastladım.

Almanya’ya giden ilk nesilden olan Hüseyin artık yaşlanmış, emekli olmuştur. Bir yandan gurbetin sıkıntılarını ve memleket hasretini yaşarken evlatlarını orada büyütmüştür. Artık Türkçe konuşmakta güçlük çeken torunuyla Almanca iletişim kurmak zorunda kalan bir dededir. Biraz da istemeye istemeye Alman pasaportu alarak tam bir Alman vatandaşı olmuştur.

Hüseyin dede, tüm ailesini, üç oğlu, kızı ve torununu davet ederek onlara bir sürprizi olduğunu söyler. Türkiye’de, memleketinde, köyünde bir ev satın almıştır. Tüm ailenin kendisiyle beraber bu evi görmek üzere Türkiye’ye gelmesini istemektedir.

Aile üyeleri biraz mızmızlansalar da bu öneriyi kabul ederler. Dedenin, “tabi biraz bakıma muhtaç” dediği evi ve o güne kadar uzak ve tatlı hatıralar olarak dinledikleri memleketlerini görmek için yola çıkarlar.

Bütün filmi anlatmayacağım. Yol boyunca flashback’lerle sevimli toruna dedenin Almanya macerası anlatılıyor. Filmin, beni “çarpan” finalinden bahsetmek istiyorum.

Memleketlerine varamadan, dede yolda aniden vefat eder. Aile, dedenin son arzusunu gerçekleştirip onu köyünde defnetmeye karar verir. Köylerine vardıklarında onları gerçek bir sürpriz beklemektedir.

Dede gerçekten bir ev satın almıştır ama “ev” üzerinde kapı olan bir duvardan ibarettir. Kapıdan girdiklerinde aslında “evin” birkaç yıkıntıdan ibaret olduğunu görürler. Dedenin “helvasını” evinin içinde ama açık havada ikram ederler. Çünkü evin ne çatısı vardır ne de kapının üzerinde olduğu duvarın dışındaki diğer duvarları.

Ev, yalnızca dede ve ninenin hayallerinde var olan bir şeydir aslında. Fiziksel gerçekliği bir duvar ve bir kapıdan ibaret kalmıştır. Ailenin “evi” burada değil Almanya’dadır artık. Dedeyi “evine” defnedip dönüş yoluna çıkmak üzereyken Almanya’ya hiçbir zaman intibak edememiş olan evin küçük oğlu Muhammet onlara kararını açıklar. Onlarla Almanya’ya dönmeyecektir. Kalıp babasının viran olmuş evini imar etmeye ve artık burada yaşamaya karar vermiştir.

Bu sembolik anlatımın filmde verdiği mesaj açık ama doğrusu bu “mazmun” bende filmin ötesinde bazı çağrışımlara da sebep oldu.

Siyasi bir çalkantı içindeyiz. Yıllar süren zoraki bir “batılılaşma” sürecinden sonra kafamızda eski zamanlara dair muazzam hayallerle “memlekete” döndük.

Ama sadece birazcık tamire muhtaç saraylar bulmayı beklerken bulduğumuz duvarsız, çatısız bir virane oldu.

Dedelerimizin hayallerinde yaşayan “cennetin” artık var olmadığını kabul etmekte zorlanıyoruz.

Bir tanecik kapı ve duvarı ne kadar süslersek süsleyelim yetmiyor. Bu evin yaşanabilir bir yer olabilmesi için, görünmeyen diğer duvarların ve çatısının imarına ihtiyaç var.

Hamaset, hayaller, tatlı hatıralar başımızı sokacak bir yuva sağlamıyor.

Çöken ahlak, dürüstlük, disiplin, çalışkanlık, hoşgörü duvarlarını yeniden yükseltmemiz lazım mesela.

Hukuk ve adâlet çatısını örtmeden bir ev olmayacak bu virane.

Bu binayı yeniden imar etmekten başka seçeneğimiz yok.

Çünkü burayı beğenmezsek dönüp gideceğimiz bir Almanya’mız yok bizim.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Muhammed: Allah’ın Elçisi Filmi Üzerine

Mecid Mecidi’nin “Muhammed: Allah’ın Elçisi” ismini verdiği filmini seyrettim. Günlerdir bu film hakkında yazılıp çizilenleri, film etrafında dönen tartışmaları yakından takip eden birisi olarak zihnimde ister istemez bazı peşin hükümler oluşmuştu. Filmi seyrettikten sonra yazılıp çizilenlerin çoğunun ciddiye alınacak şeyler olmadığını hayretle gördüm. O yüzden bu filmle ilgili en öncelikli tavsiyem şudur: Kimin ne dediğine sakın aldırmayın ve gidip filmi kendi gözlerinizle görün. Zira tabiri caizse “ağzı olanın konuştuğu” sığ entelektüel zeminimizde yapılan yorumlar isabetli olmaktan çok uzak.

Peygamberimizi anlatan, tarihi ve dini muhtevalı bir filmle ilgili dişe dokunur yorumlar yapabilmek için çok farklı disiplinlerde az da olsa bilgi sahibi olmak gerekiyor. İlahiyatçı olmak bile tek başına yeterli değil. Çünkü “siyer”, “hadis”, “kelam” yahut “fıkıh” gibi ilahiyatta gayet özel alanlara dokunan bir mevzu bu. Öte yandan bir “sinema” eleştirisi yapacaksanız, en azından “Çağrı”, “Ömer Muhtar” ve “Minyeli Abdullah” filmlerinden başka filmler seyretmiş olmanız beklenir.

Bir sinema filmini değerlendirirken senaryo, alt metinler, göndermeler, sembollerin kullanımı, oyunculuk, kostüm tasarımı, müzikler, özel efektler, ışık ve kamera kullanımı, görsel zaman ve mekan kurgusu vs. gibi çok sayıda noktaya dikkat etmek lazım. Bu açılardan ele alındığında Mecid Mecidi’nin filmini oldukça başarılı bulduğumu söylemeliyim. Sadece bazı devamlılık problemlerinin olduğunu ve filmin süresinin gereğinden uzun tutulduğunu düşünüyorum.

Çağrı’nın yönetmeni Mustafa Akad, hikâyesinin merkezine Anthony Queen’in canlandırdığı peygamberimizin amcası Hz. Hamza’yı yerleştirmişti. Mecid Mecidi hikâyesini peygamberimizin diğer bir amcası olan Ebu Talip üzerinden anlatmayı tercih ediyor. Ebu Talip aynı zamanda Hz. Ali’nin de babası ve tarihsel açıdan bir tartışmanın odak noktasında bulunuyor. Şii alimleri Ebu Talip’in müslüman olduğuna inanırken sünni alimleri peygamber efendimizi çok himaye etmiş olmasına rağmen onun iman etmeden öldüğü görüşüne daha yakın duruyorlar.

Ebu Talip’in imanı ile ilgili tarihsel tartışmanın itikadi olmaktan çok siyasi bir tartışma olduğu aşikâr. Bu tartışmanın günümüze dönük yansımalarıyla çok da mühim bir tartışma olduğunu söylemek zor. Ebu Talip iman etmiş olsa ne olur, etmemiş olsa ne olur? Doğrusu Ebu Talip’in imanlı bir insan olarak resmedilmesinden şahsen hiçbir rahatsızlık duymadım. Zaten filmin “şii” bir yönetmen tarafından çekilmesinden dolayı rahatsızlık duyanların filmde yakalayabilecekleri yegâne “şii perspektifi” de budur sanıyorum. Bunun dışında geleneksel sünni perspektifi ile çelişen bir şeyler görünmüyor.

Film, ihtiyar Ebu Talip’in peygamberimizin bir tepede bulunan, pencerelerinden nurlar taşan evine doğru yürüyüşü ile başlıyor. Filmin hikayesini de Ebu Talip anlatıyor. Bu seçim akıllıca bir seçim. Çünkü Ebu Talip, peygamberimizin doğuş hikayesini ve ondan da önce vuku bulan filmin önemli kısımlarından biri olan fil hadisesini hatırlayıp anlatabilecek bir karakter. Film tam başladığı yerde, yine Ebu Talip’in bulunduğu bir sahneyle bitiyor. Buradan tüm hadiseyi Ebu Talip’in gözünden görüp, dilinden dinlediğimizi daha iyi anlıyoruz. Yani fillerin saldırısı da, peygamberimizin doğumu da, Taif seyahati de birer “flashback”.

Film hakkında birşeyler yazan herkes ashab-ı fil sahnesinin etkileyiciliğinden bahsediyor. Bu sahne, dozunda ve güzel kullanılmış bilgisayar grafikleri ile gerçekten etkileyici. Ancak bir sinemasever olarak Halime’nin devesinin kaçıp Mekke sokaklarını birbirine kattığı sahne beni daha çok etkiledi. Yönetmenin ustalığını gösteren bir sahneydi bu. Bir de Mekke’yi göstermek üzere kurulan film platosunu çok gerçekçi buldum. Sadece 3-4 metre yüksekliğinde olan Kabe ve duvarlarına asılan örtülerle beraber çöl rüzgarında salınan şiir yazılı levhaları çok estetikti.

Müslüman gruplar arasında bu filmle ilgili olarak en çok tartışılan mevzulardan birisi de peygamberin ellerinin, arkadan başının, saçlarının gösterilmesi. Açıkçası bana bu tartışmalar çok da anlamlı gelmiyor. İslam’daki resim ve heykel yasağının maksadı çok açık: cahillerin yeni insan-tanrılar edinmesine mani olmak! Peygamberimizin bir filmde bir oyuncu tarafından canlandırılıp kısmen de olsa görülmesi konusunda en çok sesi çıkanların, bir sürü aslı faslı olmayan mitolojik hikaye ile peygamberimizi neredeyse tanrılaştırıp Allah’la aynı ontolojik düzleme taşımaya kalkanlar olması ibretlik bir durum.

Peygamberimiz tıpkı bizim gibi beşerdi. Onu normal bir insan gibi değil de, göz kamaştırıcı bir ışık parçası gibi tasvir etmeyi garipsemeyen kimselerin peygamber algısında bir problem olduğunu düşünüyorum. Belki de onu bizim gibi bir beşer olarak görmek, onunla ilgili ürettikleri mistik hezeyanlarının önünü kestiği için gösteriyorlar bu ölçüsüz tepkiyi, bilemiyorum.

Mecidi’nin bu filminden bahsederken atlanmaması gereken en önemli hususlardan biri de “oyunculuk”. Filmin İranlı oyuncuları harika bir performans sergilemişler. Oyunculuğu sırıtan, anlatılan döneme ait değilmiş hissini veren hiçbir oyuncu göremedim. Özellikle Ebu Leheb karakterini oynayan oyuncunun performansı parmak ısırttıran cinsten.

Filmin müzikleri, Çağrı filminin akıllarımıza adeta kazınan o müthiş melodisi ayarında olmasa da başarılı sayılır. Batı müziğinde yücelik hissini vermek için sıkça başvurulan çocuk korosu sesleri kullanılmış. Tabi bu tür müziği daha çok yabancı filmlerin kilise sahnelerinden tanıyan ortalama Türk seyircisinde bu rahatsızlık yaratabiliyor. Filmin müziklerini genç yaşlarında müslüman olarak A.R. Rahman ismini alan Hintli A. S. Dileep Kumar yapmış. (Bu arada Slumdog Millionare filminin müziklerinden de tanıdığımız bu sanatçının adının başındaki A’nın Allah olduğunu hayretle öğrendiğimi ve garipsediğimi not düşmüş olayım.)

Gelelim yönetmenin peygamberimizi anlatmayı seçtiği dini perspektife…

Peygamberimiz ne zaman “peygamber” olmuştur? Ruhlar ilk yaratıldığında mı, doğar doğmaz mı yoksa Allah’ın elçisi olarak ilk vahyi alıp tebliğe başladığında mı? Bu filmle ilgili temel tartışmaların odağında bu soru var sanıyorum. Bize intikal eden rivayetlerde peygamberimizin vahiy almaya başladığı 40 yaşından önceki hayatıyla ilgili kısıtlı bilgiler var. Bu rivayetler içinde bize diğer peygamberlerinkileri hatırlatan olağanüstü haller de yok değil. Peygamberimizin doğduğu gece, benzerine rastlanmamış parlaklıkta bir yıldızın görülmesi, Kabe’de putların devrilmesi, Mecusilerin bin seneden beri aralıksız yanmakta olan ateşlerinin sönüvermesi, daha sonra büyüdüğünde ziyaret ettiği yerlerin bereketlenmesi, içinde bulunduğu kervanı bir bulutun gölgelemesi gibi hadislerin yaşandığı anlatılır.  Mecidi, bunların hiçbirini atlamadan, hatta benim daha önce hiç işitmediğim, ölüm döşeğindeki sütannesi Halime’yi bir dokunuşuyla iyileştirmek gibi “ekstra” mucizeleri de ekleyerek filme yansıtmış. Hatta film için bir “mucizeler geçidi” demek bile mümkün. Ancak naçizane kanaatimce bu “anlatı” İsra suresinin 59. ayetiyle çelişiyor:

“Bizi, mucizeleri göndermekten, ancak, öncekilerin onları yalanlamış olması alıkoydu.”

İçinde yetiştiğimiz sosyo-kültürel zemin bize aksini öğretmiş olsa da Allah, bu ayet-i kerime ile peygamberimize bir mucize vermediğini açıkça bildiriyor.

Kaldı ki filmin anlattığı dönemde henüz vahiy almadığı için Hz. Muhammed henüz peygamber bile değil!

Ama Allah’tan başka tanrılarını terketmekte zorlanan, ne kadar basit olsa da “tevhid” mesajını almamak için direnen insanlar, özellikle de İslam’la sonradan tanışan İranlılar, Türkler ve Hint alt kıtası halkları, soyut bir tek tanrıya inanma zorluğuyla başetmek yerine olağanüstü halleri olan bir peygamberin hikâyelerini işitmeyi tercih ediyorlar.

Peygamberimizin insanüstü, fizikötesi, süper güçlere sahip bir “yarı tanrı” gibi algılanmaması için Allah’ın açıkça ayetler göndererek söylemesini emrettiği cümleyi de bu bağlamda hatırlamakta fayda var.

“De ki: ‘Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana sizin ilahınızın bir ilah olduğu vahyolunuyor. Şu halde O’na yönelin, ve O’ndan bağışlanma dileyin. Ortak koşanların vay hallerine!” (Fussilet, 6)

De ki: “Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyediliyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın. (Kehf, 110)

Filmi seyrederken zihnimden, “bu filmi biz Türkler çeksek aynen böyle çekerdik” cümlesi geçti durdu. Eğer yönetmen koltuğunda, “Bu filmi asla seyretmeyin! Dinden çıkarsınız!” naralarıyla kendilerini ortaya atan sözüm ona “ehl-i sünnet müdafiileri” olsaydı onlar da aynen böyle çekerlerdi. Arap bir yönetmenin elinden çıkan “Çağrı” filmindeki mitolojiden mümkün olduğunca arındırılmış anlatım Mecidi’nin anlatımıyla bir tezat teşkil ediyor.

Hulasa, hollywood standartlarında çekilmiş bu filmi seyrettiğimde, bahsettiğim maluliyetleri bir kenara koyarak, “iyi ki Müslümanlar olarak bizim de bu ayarda film çekebilen bir yönetmenimiz ve sanatçılarımız var” diye sevindiğimi itiraf etmem lazım. Film genelde dünyadaki müslümanların ilgisini çekecek, ama özellikle ortalama Türk, İran ve Hint müslümanlarına hitap edecektir. Bu film, hem teknik tarafıyla, hem senaryosuyla, hem de yarattığı tartışmalarla çıtamızı yükselten, ufkumuzu genişleten bir film olacak gibi görünüyor.


(*) Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası web sitesinde yayınlanmıştır.

Efendinin Yüzüğü

J.R.R. Tolkien I. Dünya Savaşının korkunç yıkıcılığını, bizzat içinde yer alarak tecrübe etmiş bir İngiliz entelektüeli. Aynı zamanda şair, romancı ve filolog olan Tolkien, çoğunu ikinci dünya savaşı esnasında yazdığı meşhur romanı Yüzüklerin Efendisi’ni 1954 senesinde yayımladı. Roman, içinde tabiatüstü varlıkların yer aldığı bir tür ortaçağ masalıydı. Çok ama çok beğenildi. Bütün zamanların en çok satan romanlarından birisi oldu. Müziklere, televizyon dizilerine, sinema filmlerine hatta video oyunlarına ilham verdi.

thering

Tolkien’in kurgusunda bir çok yüzük vardı ve yüzükler açıkça “iktidarı” sembolize ediyorlardı. Bu iktidar yüzükleri yeryüzünde yaşayan değişik topluluklara dağıtılmışlardı. Tolkien bu vaziyeti şu şiirle anlatıyordu:

“Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf krallarına,

Yedisi taştan saraylarındaki Cüce hükümdarlara,

Dokuzu ölümlü insanlara, ölecekler ne yazık;

Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda,

Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi’ne.

Hepsine hükmedecek bir yüzük, Hepsini o bulacak,

Hepsini bir araya getirip, karanlıkta birbirine bağlayacak

Gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda.”

Tolkien, romanını şiirde anlatılan son yüzüğün etrafında kurgulamıştı.

Tüm yüzükleri yönetecek, yani tüm iktidarları kontrolüne alacak tek bir küresel gücü temsil eden tek yüzüğün.

Putperest-çok tanrılı dinlerin yaşandığı karanlık çağlarda geçen epik fantezi türündeki hikayede, bu yüzüğün aslında İblis gibi resmedilen, Karanlık Tanrı Sauron tarafından yapılmış olduğu yazılıdır. Sıradan altın bir yüzük gibi görünen yüzük ateşe tutulduğunda, üzerinde yukarıdaki şiirin iki mısraı görülür hale gelmektedir:

Hepsine hükmedecek bir yüzük, Hepsini o bulacak,

Hepsini bir araya getirip, karanlıkta birbirine bağlayacak

Tolkien üç uzun cilt boyunca bu yüzüğü yok etmek üzere yola çıkan bir ekibin hikâyesini anlatır.

Aslında bu hikâye birçok acı tecrübe üzerine kurulan batı medeniyetinin hikâyesidir.

Derebeylerin (küçük yüzük sahiplerinin) idaresinde acı çekerken, kilisenin dehşetli otoritesi ile tanışıp engizisyon mahkemelerinde işkencelere maruz kalan, nihayet ulus devlet diktatörlerinin faşizmine mahkum olan batı halklarının son kabusu, kendilerine yerel iktidarları yeterli görmeyerek cihan hakimiyetine soyunan liderleri olmuştu.

I. Dünya Savaşı’nın ağır kayıplarına rağmen bitmek tükenmek bilmeyen mutlak iktidar hummasının II. Dünya Savaşı’ndaki faturası, çoğu siviller olmak üzere 72 milyon insanın canıyla ödenmişti.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi birşeydi bu.

Kimi zaman adil kimi zaman zalim ama kontrol edilmesi mümkün mahalli güçleri birleştiren “ulusal” güçler bir tür ejderhaya dönüşmüş, sonra o da yetmemiş tüm dünyayı kontrol altına almak üzere harekete geçmiş ama insanlara ölüm ve zulümden başka bir şey sunamamışlardı.

Yüzüklerin -iktidarların- en tehlikelisi, diğer yüzükleri -iktidarları- kendi altında birleştirecek tek yüzük -cihan hakimiyeti- idealiydi.

Çare o ideali tamamen ortadan kaldırmak, ilelebet yok etmekti.

Tolkien romanında çeşitli ırklardan oluşan bir heyete yahut komisyona yüzüğü yok etme vazifesi verir. Neden tek bir kahraman değil de bir ekip? Çünkü tek yüzük (mutlak iktidar) öylesine cazip, öylesine yoldan çıkarıcıdır ki herkes onu yok etmeye çalışanın da yalnız kalırsa eninde sonunda yoldan çıkacağını bilmektedir.

Yüzüğü yok edileceği menzile kadar taşıma işi bile sıkıntılıdır. O yüzden bu görev herhangi bir iktidar iddiası olabilecek son kişiye, zevkperest, iddiasız, korkak ve ürkek bir “hobbit” olan Frodo Baggins karakterine verilir.

Modern demokrasi de, kuvvetler ayrılığı prensibi de, adaletin üstünlüğü fikri de “yüzüğü” yok etme çabalarının neticesinde ortaya çıkmıştır.

Bazen merak ediyorum, tek yüzüğün ne dehşetli, ne korkunç, ne ölümcül bir ideal olduğunu kavramak için ne kadar acı çekmemiz gerekiyor?

Neden o melun “yüzük” fikrini gömülü olduğu yerden çıkartıp yüzüğü parmağına takacağı anın hasreti ve ateşiyle yanmaya başlayan karizmatik liderler kitlelerin gönlünü bu kadar kolayca çalabiliyor?

Neden iktidarı mümkün olduğunca yaymanın ve çeşitlendirmenin, zorbalaşmanın önüne geçmek üzere tedbirler almanın lüzumunu bir türlü kavrayamıyoruz?

Twitter: @salihcenap

Koreli Mühendisin Mehlika Sultan Halüsinasyonları

Koreli Mühendisin Mehlika Sultan Halüsinasyonları

2013 tarihli Güney Kore yapımı Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz.

NamgoongMinsoo

Devrimci gruba vagonlar arasındaki kapıları açarak “ilerlemeyi” sağlama görevini üstlenen Koreli mühendis “Namgoong Minsoo” filmin önemli karakterlerinden biri. Bu “trenin” yapımında rol alan ama nihayet trende üretilen ve aslında bir yan sanayi ürünü olan Kronol isimli uyuşturucunun müptelası haline gelmiş bir mühendisten bahsediyoruz. Bugün Güney Kore, Hyundai, KIA, LG, Samsung, SsangYong gibi dev teknoloji şirketleri ile batı menşeili kapitalizm treninin en önemli “mühendislerinden” biri hakikaten. Kronol tıpkı diğer birçok uyuşturucu gibi halüsünasyonlara sebep oluyor. Halüsünasyonlar, fiziken dışına çıkmanın mümkün olmadığı trenden zihinsel bir kaçış sağlıyor. Bu kaçış teması öylesine güçlü ki, Namgoong Minsoo’nun son sigaralarını yakmak için kullandığı kibritin üstünde “Fiji” yazıyor. Hani meşhur Truman Show filminde Truman’ın içinde yaşadığı hapishaneden kaçıp kurtulmak için kendine hedef seçtiği Fiii!

Truman-Flight-Fiji

Cemil Meriç, “Bu Ülke” isimli meşhur eserinde Yahya Kemal Beyatlı’nın meşhur “Mehlika Sultan” şiirindeki gençleri batı hayranı Genç Osmanlılara benzetir, Mehlika Sultan’ı da batıya:

Birer çocuktu Genç Osmanlılar… yaramaz, serkeş. Mefhumlar ve müesseselerle oynuyorlardı. Mehlika Sultan’a âşık yedi gençtiler. Meçhulü arıyorlardı, meçhul ve mutlakı. Sonunda hepsi uslandı. Kanatları yorgun, kalpleri yaralı yurda döndüler. Gurbet kocatmıştı genç şahinleri… gurbet ve tecrübeler…

CemilMeriç

Ben de Namgoong Minsoo karakterini, yani batıya hayran, batının ürettikleriyle sarhoş Kore’li mühendisi Mehlika Sultan’a âşık gençlerin en küçüğüne benzettim. Şiiri de kısmen hatırlatalım:

YahyaKemal
Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Gece şehrin kapısından çıktı:

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Kara sevdalı birer âşıktı.

Bir hayâlet gibi dünya güzeli

Girdiğinden beri rü’yâlarına;

Hepsi meshûr, o muammâ güzeli

Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

../..

Mehlika’nın kara sevdalıları

Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya,

Mehlika’nın kara sevdalıları

Baktılar korkulu gözlerle suya.

Gördüler: ”Aynada bir gizli cihân..

Ufku çepçevre ölüm servileri…”

Sandılar doğdu içinden bir ân

O, uzun gözlü, uzun saçlı peri.

Bu hâzin yolcuların en küçüğü

Bir zaman baktı o viran kuyuya.

Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü

Parmağından sıyırıp attı suya.

Su çekilmiş gibi rü’yâ oldu!..

Erdiler yolculuğun son demine;

Bir hayâl âlemi peydâ oldu

Göçtüler hep o hayâl âlemine.

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Seneler geçti, henüz gelmediler;

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Oradan gelmeyecekmiş dediler!..

Namgoong Minsoo de nişan atar gibi attığı yüzükle kuyudaki halüsinasyonu bozan, yani anlamsız hayranlığından kurtulunca hanyayı konyayı anlayan batı aşığı bir doğulu mühendis. Bir şekilde ortaya çıkmasında rol sahibi olduğu trenin, yani düzenin, adaletsizliğine karşı önce çaresizlik hisleri içinde kendini uyuşturan, sonra fırsat bulduğunda mücadeleye başlayan bir karakter.

Namgoong Minsoo filmin sonunda hem kahramanımıza hem kendi kızına gerçek çıkış yolunu, yani pencerenin dışını gösterecek karakter oluyor.

Filmle ilgili notlarımızı paylaşmaya devam edeceğiz.

Twitter:@salihcenap

Sahte Devrimin Şaşkın Kahramanları

Sahte Devrimin Şaşkın Kahramanları

2013’te Güney Kore’li yönetmen Bong Joon Ho’nun çektiği Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz. Filmle ilgili daha önce paylaştığımız notlarımıza buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.

Kayıt tutmak efendilerin işidir

Filmde dikkat çeken önemli bir nokta, “ön vagonlardakilerin” ciddi ve düzenli sayımları, detaylı ve sinsi planları, ince hesapları karşısında arkadaki garibanların kayıt tutma konusundaki acziyetlerinin vurgulanması. Çocukları birer birer ellerinden alınan “fakirlerin” tutabildikleri tek kayıt kötürüm bir ressamın karakalem çizimleri. Onun sayesinde çocuklarının yüzlerini hatırlayabiliyor, ön vagonları ele geçirdiklerinde insanlara onun çizdiği resimleri göstererek çocuklarını arayabiliyorlar. Bu resimler de gerçek hayatta, kabiliyetli çocuklarını kimisi Amerika’da, kimisi Avrupa’da, kimisi de büyük şehirlerdeki dev uluslararası şirketlere “kaptıran” aileleri çağrıştırdı. Bu ailelerin sessiz evlerinde, ihtiyar anne babalarının göz önünde dursun diye vitrine yerleştirdikleri gurbetteki evlat fotoğrafları, kendi hayatlarından kopartılıp alınmış yavrularıyla son bağlarını temsil eder.

Soldan Sağa

snowpiercer7Koreli yönetmen Bong Joon Ho, “İnsanlığın geri kalanı Batının geçtiği yollardan, merhalelerden geçerek ilerlemeye mecburdur” diye şekillenen ve çoğu geri kalmış ülke aydının kafasını dolduran “doğrusal ilerlemeci modeli” çok güzel anlatmış. Batı medeniyetinin üzerine kurulduğu lisanlar soldan sağa yazılıyor. Filmden ilerleme soldan sağa gerçekleşiyor. Kahramanımız ne zaman sola baksa geriye gitmeyi, açlığı, fakirliği, sefaleti görüyor. Ne zaman sağa baksa ilerlemeyi, yeniliği, zenginliği, parlak hedefleri görüyor. Yaşadığı tüm kararsızlıklar bir sağa bir sola bakışlarıyla anlatılmış.

Devrimci kahramanımız Curtis yanındakilerle vagon vagon ilerlerken dışarısının görülebildiği, son derece aydınlık bir vagona geliyorlar. Kahramanımızın, normalde dışarıyı ve günışığını görmeye alışık olmayan “fakirlere”, “buraya pencereden bakmaya gelmedik” demesi filmin en vurucu noktalarından biri. Çünkü aldatılmış liderin yanılgısını vurguluyor. Zira aradıkları çıkış aslında tam da o pencerenin dışında!

Sahte İnancın Sahte Peygamberi

snowpiercer6Filmde Gilliam rolünü oynayan John Hurt’u “1984” filmindeki “Winston” olarak tanıyoruz. 1984 filminde günlüğüne “özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir” yazan Winston’un düzene imansızlığını sezen yöneticiler ona bu “çocukça” fikirlerini geliştirmesi için biraz zaman tanırlar. Sonra onu acımasız biçimde cezalandırırlar. John Hurt, Snowpiercer filminde bu sefer “kurgulanmış sahte bir devrimin” fikir babası, ihtiyar Gilliam rolünü oynuyor. Filmin sonuna gelindiğinde, “devrimden önce” neredeyse bir peygamber gibi saygı gösterilen Gilliam’ın aslında zalim düzenin çarklarının dönmesi için kurgulanan yapının bir parçası olduğu anlaşılıyor.

Suyu Kontrol Edersek Herşeyi Kontrol Ederiz

“Devrimciler” trenin ortasında içme suyunun üretildiği vagonu ele geçirmenin çok stratejik bir hamle olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki bu gerçekleştiğinde buradaki suyu kapatmanın yalnızca arka vagonlardaki alt sınıflara zarar vereceğini anlıyorlar. Çünkü suyun asıl kaynağı trenin burnunda yakalanan kar taneleri. Su vagonunun görevi suyu üretmek değil daha içilebilir hale getirmek sadece.

Su metaforu petrole işaret eden bir metafor olabilir diye düşünüyorum. Dünya için vazgeçilmez olan petrol, İran gibi, Suriye gibi, Azeybaycan gibi ülkelerden çıkartılsa da petrolü değerli kılan tüm teknolojileri geliştiren batı medeniyetinin katkısı olmadan değerli değil. Ayrıca Batı, en kötü senaryolarda bile kendi alternatif enerji kaynaklarını devreye sokabilecek hazırlıklara sahip.

Zihnimize bir sürü çağrışım sunan bu enteresan filmle ilgili notlarımızı paylaşmayı sürdüreceğiz.

Twitter:@salihcenap

Boyumuzun Ölçüsünü Alan Şişman Sarışın Kadın

Boyumuzun Ölçüsünü Alan Şişman Sarışın Kadın

Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz.

Filmde yöneticilerin lokomotifte, zenginlerin ön vagonlarda, fakirlerin ise sefalet içinde arka vagonlarda yaşadıkları bir tren tasavvur edilmiş.

snowpiercer2

Zenginlerin fakir sınıflara iki sebepten ihtiyaçları var. Öncelikle lokomotifin yürümeye devam etmesini sağlayacak “kritik insan kaynağını” bulmak için arka vagon sakinlerini taşımak zorundalar. Kendileri öldükten sonra, kurdukları sistemin yeniden üretimini sağlayacak kitleler de “arka vagondalar”.

Düzenli olarak arka vagonlarda yapılan toplu sayımlar, fakir yolcuları acımasızca terörize etmeler, hatta adeta dini bir hüviyete büründürülen ideolojik diskurlar lokomotifdekilerin alt sınıftakiler üzerindeki ince hesaplarını gösteriyor.

Toplu sayımlar, “öndekilerin”  sadece “arkadakilerin” sayısı ile ilgilendiklerini gösteriyor. O da nüfus planlaması yapılabilmesi için gösterilen bir ilgi. Kendi vagonlarında ihtiyaç duydukları bir hizmet için öne geçmedikleri müddetçe alt sınıfların nitelikleri yönetici sınıfları ilgilendirmiyor. Buna en güzel örnek ihtiyar bir keman virtüözü oluyor. Kemancı karısını da kendisiyle birlikte ön vagonlara aldırmak için ikimiz de mi gelelim dediğinde askerler ikisine de ihtiyacımız var diyorlar ama bunu derken adamın ellerini kastettiklerini anlıyoruz. Aile ilişkileri umurlarında olmadığı gibi aslında kemancının şahsiyeti, duyguları, aklı da umurlarında değil. Sadece kulaklarına hoş melodiler üretecek elleriyle, yani kendilerine sunulacak hizmetle ilgileniyorlar.

snowpiercer3Arada bir ön vagonlardan gelen sarışın ve şişman bir kadının elinde mezurayla çocukların boylarını ölçtüğünü, uygun bulduklarını anne babalarından kopartarak yanında götürdüğünü görüyoruz. Bu sahneler bana kitlesel çapta uygulanan sınavları çağrıştırdı. Bugün yaşadığımız dünyada, geniş –ve fakir- halk kitlelerin çocukları genç yaştan itibaren sayısız sınavlarla “ölçülüyorlar”. Hatta onlara “kefeni yırtmanın” yegâne yolunun bu sınavlardan çok yüksek notlar almak olduğunu anlatıp duruyoruz. Gerçekten bu sınavlarda en parlak sonuçları alanlar kendilerine ya uluslararası ya da ulusal şirketlerde yer buluyor. Bir anlamda “devşirilmiş“, sınıf atlamış oluyorlar.

snowpiercer1Filmin sonunda, devşirilen çocukların en iyilerinin, sıkı bir beyin yıkama sürecinden geçirildikten sonra lokomotifin motoruna yerleştirildiklerini öğreniyoruz. Aklımıza uzun süre Coca Cola’nın kalbinde çalıştıktan sonra CEO’luğa yükselen Türk Muhtar Kent ya da Google’da yıllarca kritik görevler yaptıktan sonra CEO koltuğuna oturan Hintli Sundar Pichai geliyor.

Kaldır Şu İşe Yaramaz Silahını

Arka vagondaki “devrim”, kahramanımızın bir keşfi ile başlıyor: Onları korkutmak için ön vagonlardan gelen askerlerin silahları aslında boş! Kaynakların sınırlı olduğu, sık sık çatışmaların yaşandığı trende “mermiler” çoktan tükenmiş görünüyor. Fakat devrimcilerin kendileri için kurgulanan senaryonun dışına çıkıp “çizmeyi aştıklarında” karşılarında buldukları silahlar gayet gerçek, dolu ve öldürücü oluyor.

snowpiercer5Bu motif bana “arap baharını” çağrıştırdı. Özellikle Mısır’da Hüsnü Mübarek’in senelerce demir yumruğu altında ezdiği halk, bir gün isyan edip meydanları doldurduğunda karşısında yıllardır korktuğu demir yumruğu bulamadı. Şarkılar, türküler eşliğinde diktatörün posterleri yakıldı, heykelleri yıkıldı, kendisi yakalanıp parmaklıklar ardına atıldı. Ama çok kısa süre sonra kendi seçtikleri liderin de tarihin derinliklerine gömdüklerini sandıkları güç tarafından hapse tıkıldığını gören “devrimciler” Tahrir meydanını tekrar doldurduklarında karşılarında “dolu silahlar” buldular. Rejim beşbinin üzerinde insanı göz kırpmadan katletti. Devrim “düdüklü tencerenin sibobu” misali, içerideki basıncı kontrol etmek için kurgulanmış bir araçtı sadece.

Mısır’da insanlar yeni bir doğuşa inandırıldılar. Filmin ilerleyen sahnelerinden birinde yeniden doğuşu, tazeliği, ümidi simgeleyen yumurtaların altından çıkartılan taramalı tüfeklerle öldürülen “fakirler” Tahrir meydanında can veren binlerce insana çok benzemiyor mu?

Filmde birçok sembol var. Analizimize devam edeceğiz inşallah.

Twitter: @salihcenap

Biz Ancak Islah Edicileriz Diyenlerin Hikayesi

Biz Ancak Islah Edicileriz Diyenlerin Hikayesi

Dünyada yaşayan son canlıları taşıyan devasa bir tren. Dışarıda hava o kadar soğuk ki hiçbir canlının yaşamasına imkân olmadığı söyleniyor. Gündüz yok. Gece yok. Sadece kar ve buz var. Zaman yerini mekâna terk etmiş. Sabit bir hızla, hiç durmaksızın dünyanın çevresini turlayan trenin tam bir yılda tamamladığı turda geçtiği yerlere göre zaman ölçülüyor.

Trenin yolcuları iktisadi sınıflarına göre yerleştirilmişler. İdareci sınıf en önde, lokomotifte seyahat ediyor. Zenginler hemen lokomotifi takip eden modellerde gayet lüks şartlarda bir yolculuk sürdürüyorlar. Sonra orta sınıflar geliyor. Trende ön vagonlara hizmet sağlayan sınıfların vagonları takip ediyor. Nihayet fakirlerin vagonları katarın kuyruğunda yer alıyor. Açlığın, sefaletin, kirin pasın hüküm sürdüğü ışıksız bir hayatın yaşandığı balık istifi yoksulluk vagonları…

Bu distopik kurgu, il olarak Jacques Lob ve Jean-Marc Rochette isimli iki sanatçının 1982 yılında yayınladıkları “Le Transperceneige” isimli bir çizgi romanda hayat bulmuş. Hikâyeyi dünya çapında tanınır hale getiren ise 2013’te Güney Kore’li yönetmen Bong Joon Ho’nun çektiği Snowpiercer isimli filmi olmuş.

Filmde ihtiyar bir akıl hocasının yönlendirmesiyle ön vagonlara karşı bir yürüyüş, başka bir deyişle devrim başlatan kuyruktaki fakir vagon insanlarının hikâyesi anlatılıyor.

Devrim çok kanlı bir şekilde de olsa başarıya ulaştığında kahramanımız bütün yaşadıklarının bir senaryo olduğunu ve mevcut sistemin hayatiyetini sürdürmesi için kurgulanmış bir hikâyenin figüranı değilse bile oyuncusu olduğunu farkediyor.

Bong Joon Ho, filminde seyirciye pek kolay anlaşılır, pek aşikâr bir analoji sunuyor.

Aslında Matrix ve The Road gibi filmlerden, Animatrix serisindeki İkinci Rönesans bölümünden, “tabiata insanlarca yapılan müdahalenin getirdiği felaket” temasına oldukça aşinayız.

Fakat filmde anlatılan iki felaket var.

Güya küresel ısınmayı durduracağız diye göğe yaydıkları gazlarla dünyayı felakete sürükleyip hemen hemen tüm canlıların neslini tüketen insanoğlu, kalan bir avuç insanın varlığını devam ettirmek için olmasını kaçınılmaz gibi gösterdiği bir sosyal düzen kurmuştur.

İşte ikinci felaket budur.

Tabiatı ıslah edeceğim derken altüst eden insan, sosyal düzeni en güzel şekilde tasarlayacağım diye yola çıkıp zalimane ve ahlaksız bir düzen kurmuştur ki bunlar insanın aklına Bakara suresinin 11 ve 12. Ayetlerini getirir:

Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, “Biz ancak ıslah edicileriz” derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.

Bu “kötü” düzenin mütemadiyen yeniden üretilmesi gerekir.

Filmde trenin hayatı, dünyayı, ülkeleri sembolize ettiğini görmek zor değil. Trendeki minyatür dünyada kurulan iktisadi-beşeri sistemin da cari kapitalist sisteme işaret ettiği açık.

Son vagonlarda kendilerine yer bulan “fakirlerin” zihinlerini şekillendiren bir fikir var: “Lokomotifi kontrol edersek dünyayı kontrol ederiz. Dünyayı kontrol edersek kendimizi bu açlıktan, fakirlikten kurtarabiliriz.”

Gerçek dünyada bu “idealin” iki versiyonu var. Bunlardan birincisi çok çalışarak, çok gayret ederek, hem iktisadi hem teknolojik hem de beşeri sahalar da teker teker sınıf (yahut vagon) atlayarak “lokomotife” ulaşma fikri.

Filmde bu naif “ham hayalin” önüne kalın bir çizgi çekilmiş. Böyle bir yol olduğuna dair illüzyona bile gerek görülmemiş. Geriye o ideali gerçekleştirmenin sadece kanlı versiyonu kalıyor: Şiddet, kan, terör yoluyla lokomotifi ele geçirmek.

Peki, bu kanlı alternatifi adeta empoze eden idareciler neden bu riski alıyorlar?

Hiçbir işlerine yaramayan, üstelik bir de kendileri için tehlike arz eden “fakirleri” taşımaya ve beslemeye neden devam ediyorlar?

Filmde bu soruya verilen cevapları incelemeye devam edeceğiz.

Twitter: @salihcenap