Çoğunlukçuluk

Çoğunlukçuluk

Çoğunluğun kararlarının uygulandığı ve bu kararların mutlak olduğu, insan hakları, yasalar, kuvvetler ayrılığı ilkesi gibi ilkeler tarafından sınırlanmadığı demokrasilere “çoğunlukçu demokrasi” veya “mutlak demokrasi” deniliyor.

Demokrasilerde “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesi benimsenirken, egemenlik haklarını doğrudan halk oyuna değil de soylarına dayandıran kralların, halkın inançlarına dayandıran dini önderlerin yahut zorbalığa, kaba kuvvete dayandıran tiranların egemenlik iddiaları reddedilmiş oluyor. Fakat çoğunluğun, yani seçmenlerin yarısından fazlasının desteğinin siyasilere egemenlik hakkını kullanma yetkisini mutlak olarak sağlaması da başka türlü zorbalıklara kapı açıyor. Siyasi liderlerin elde ettikleri gücü mutlaklaştırmaları, insanların bir kısmından aldıkları yetkiyi, tüm vatandaşlara ait egemenlik hakkının kullanımı yetkisine teşmil etmeleri, başka bir ifadeyle “milli iradeyi” tek başlarına temsil etme iddiasına soyunmaları başka komplikasyonlar yaratıyor.

Her şeyden evvel, seçimlerde çoğunluk içerisinde olmayan fertlerin iradelerinin tamamen yok sayılması tehlikesi ortaya çıkıyor. Eğer egemenlik hakkı milletin ise, çoğunlukçu demokrasilerde milletin hatırı sayılır bir kesiminin, bazı durumlarda neredeyse yarısının bu hakkı hiçe sayılmış, hatta neredeyse gasp edilmiş oluyor. Halbuki demokratik seçimler, halkın iradesinin büyük bir kısmının yönetime yansıması için bulunmuş araçlardan sadece bir tanesi. Milli iradenin, bu araç vasıtasıyla yönetime yansıtılamayan kısmı için devreye mutlaka başka araçların da sokulması gerekiyor.

silahlarÇoğunluğun desteğini arkalarına almayı başaran siyasi liderlerin kendilerini, sadece o çoğunluğu yönetsin, sadece kendisini seçenleri memnun etsin diye seçilmiş kişiler gibi görmeleri başka bir problem. Bu anlayış toplumdaki gerilimleri arttırıyor, çatışmaları körüklüyor. Artan gerilim, siyaseten işe yaradığı için siyasilerce bir enstrüman olarak bile kullanılabiliyor ama bu neticeleri düşünülmeden, sorumsuzca kullanılan enstrüman toplumsal barışın altını oydukça oyuyor, zorbalıklara zemin sağlıyor.

Kur’an-ı Kerim’deki yüz ikinci, iniş sırasına göre on altıncı sûre olan “Tekâsur” sûresi, “çoğunlukçuluk” meselesi açısından dikkate alınması gereken bir sûre. Diyanet İşleri Başkanlığı “tekâsur” kelimesini “çoğaltma yarışı” diye çeviriyor. Diyanet bu kelimeye özellikle “yüksek bir amaç gütmeden, neden niçin demeden mal, evlât, yardımcı ve hizmetçi gibi her devrin telakkisine göre çokluğuyla övünülen şeyleri büyük bir tutkuyla durmadan çoğaltma yarışına girişmek, mânevî ve ahlâkî sorumluluğunu düşünmeden alabildiğine kazanma hırsına kendini kaptırmak” anlamını veriyor.

Çoğunlukçu demokrasi devrinin telakkisine göre, siyaseten çokluğuyla övünülen en önemli şey “oy yahut taraftar sayısıdır” diyebiliriz. Bu “oy çoğaltma yarışını” yüksek bir gaye gütmeden, mânevî ve ahlâkî sorumlulukları göz ardı ederek, sadece daha çok hakimiyet sağlayıp güçlenmek için sürdürmenin yanlış olduğu aşikâr. Bizce burada güdülecek “yüksek gaye”, yönetilen tüm kitlenin mutlu, huzurlu, barışçıl bir ortamda, haksızlığa uğramadan, zorbalığa maruz kalmadan varlığını sürdürebileceği vasatı oluşturmak olarak tanımlanabilir.

Tekâsur suresi “çoğaltma yarışı sizi oyaladı” diye başlıyor. Sonraki ayet çok ilginç:

“Sonunda kabirleri ziyaret ettiniz.”

Bu cümleye müfessirler üç türlü mânâ veriyorlar.

İlki, hemen akla gelen bir mânâ: Çoğaltma yarışı peşinde oyalandınız da ne oldu? İşte sonunda ölüp mezara girdiniz; bu anlamsız tutku ve yarış, siz ölünceye kadar sürüp gitti.

Verilen ikinci mânâ şöyle: Bu çoğaltma yarışını o kadar abarttınız ki, dirilerin çokluğuyla övünme size yeterli gelmeyince tuttunuz mezarlıklarda yatan ölülerinizin çokluğuyla övünmeye başladınız.

Üçüncü mânâ: “Doğrudan mezarlarını ziyaret edip ölülerinizle övündünüz.” Tarihçilerden öğrendiğimize göre o devirde yaşayan Araplar, mal, evlât, akraba ve hizmetçilerinin çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi sayarlar, hatta bu hususta övünürken yaşayanlarla yetinmeyip kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de ispat etmek için kabirlere gider, ölmüş akrabalarının kabirlerini göstererek onların dahi çokluğuyla övünürlermiş.

Verilen bu mânâların hangisi tercih edilirse edilsin, neticede insan fıtratındaki “taraftarların çokluğu” ile övünme davranışlarının eleştirildiği, gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağının hatırlatıldığı görülüyor.

Sûre şu şekilde devam ediyor:

“Hayır; ileride bileceksiniz! ﴾3﴿ Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! ﴾4﴿ Hayır, kesin olarak bir bilseniz… ﴾5﴿ Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. ﴾6﴿ Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz ﴾7﴿ Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz? ﴾8﴿.”

Diyanet tefsirinden öğrendiğimize göre, takip eden 3, 4 ve 5. âyetlerin başındaki “hayır” anlamına gelen “kellâ” edatı, ebedî olan âhiret hayatını, orada verilecek hesabı ve bu hesap için hazırlık yapmayı unutup da fani olan ve ancak daha yüksek amaçlar için kullanıldığında bir değer ifade eden imkânları bilinçsizce çoğaltma yarışına girişip bunlarla övünmenin korkunç bir gaflet ve yanılgı olduğu gerçeğini vurgulamak maksadıyla üç defa tekrar edilmiş.

Allah’ın bize Kur’an-ı Kerim vasıtasıyla ilettiği bu mesajdan, “taraftarları, malı, mülkü, dolayısıyla gücü çoğaltmanın ve bununla övünmenin “öte tarafta” hiç de “geçer akçe” sayılmayacağını çıkartmak mümkün görünüyor. Allah bize defalarca “hayır bilmiyorsunuz” diyor ve doğru olanı gösterip bizleri cehennemden de bahsederek ikaz ediyor. Bayıldığımız o çoğaltma yarışı anlamsız. İster oy olsun ister para pul, bize verilen her nimet aynı zamanda omuzlarımıza bir sorumluluk yüklüyor. Keşke bu ağır yükü fark edebilsek. Keşke “bilebilsek” de elde ettiğimiz imkânları hesaba çekileceğimiz günü aklımızdan hiç çıkartmadan, büyük bir ihtimam ve hassasiyetle kullanabilsek.

Keşke…

Maraba Ruhu

“Maraba” sözü Arapça “müraba’a” dan geliyor. Onun da kökü “rub”. Türkçesi dörtte bir demek. Kâr ve zararın bir payını üstlenerek bir arazi veya sermayeyi işletme anlamına gelen, İslam hukukuna ait bir terimin halk ağzında bozulmasıyla ortaya çıkmış. Emeğini satarak Ağa’nın yanına yamanmış toprak işçisine verilen isimdir “maraba”. M. Çetin Baydar’a göre “Maraba, aklını dörtte bir ücret karşılığında kiraya verdiği için sadece yatırımının getirisi ile alâkadar olan adamdır.”

Ağanın hayvanlarını gütmekle görevlendirdiği vasıfsız marabayı getirelim gözümüzün önüne. “Hayvanların süt verimini nasıl arttırabiliriz?” sorusu, marabanın zihninde uyanacak en son sorulardan biri olabilir ancak! O marabanın derdi, sıkı bir azar yahut dayakla karşılaşmamak ve vaat edilen üç kuruş parayı kesintisiz almak için, kendisine emanet edilen hayvanları eksiksiz olarak otlatıp getirmek olabilir ancak. Ne hayvanları uzaktaki daha kaliteli otlaklara götürüp yorulmayı göze alır, ne de onları hastalıklardan korumayı vazife edinir.

Neticede mülk ağanındır, efendinindir. Marabalar lütuflarla yaşar. Nizam vermek, ıslah etmek, inisiyatif almak marabaların değil efendilerin işidir.

Maraba ağasına sadıksa verilen talimatları yerine getirip takdir bekler. Hinoğlu hinse ağayı soymak için fırsat gözler. Kolaylıkla yalan söyler. Ağanın malı mülkünden çalmasına engel olan tek şey yakalanma korkusudur.

kurt-kanunu“Maraba ruhu”, üstleri karşısında köpekleşirken astları karşısında, kendinden zayıf gördüğü insanlar karşısında ejderhalaşan, kıyıcılaşan, zalimleşen marazi bir seciyeyi işaret eder.

Kemal Tahir Kurt Kanunu’nda ne güzel anlatır bu hali:

Oğlana anlamadan baktı. Ellerini göbeğine bağlamıştı. Yılışıyordu. Ürktüğü belli… Kaşlarını çatıp iğrenmiş gibi yüzünü buruşturdu. İnsanların kendisinden korkmalarına, evel-eski bayılıyordu. İktidarı hırsla istemesi bundandı. Hem de olur olmaz iktidar değil, polisle ilgili… Yakalamakla, içeri atmakla, sopa çekmekle ilgili, ürkütücü, köpekleştirici soydan iktidar… İçişleri’nin çağırdığını duyduğu anda, dizleri kesilmeli herifin… Boğazı kurumalı… Çoluk çocuk, cenaze çıkıyor gibi çığrışmalı… N’olduğu belirsiz çünkü. Bunun ucunda asılmak bile var. En yüreklisi köpekleşmeli önümüzde… Tükrüğünü yutamamalı…” 

“Maraba ruhu” her ne kadar tarihin tozlu sayfalarında kalmış “feodal” bir varlık zeminine ait görülse de maalesef bugün hâlâ hayatımızda mevcudiyetini sürdürüyor.

Ülkemiz ne yazık ki “maraba ruhunu” benimsemiş insanlarla ve onlardaki “maraba ruhunu” teşvik eden “modern ağalarla” dolup taşıyor.

Tabi bir de hasbelkader çeşitli idarecilik koltuklarını elde etmiş “maraba ruhlular” var.

Bugün, devlet dairelerinde amir ve memur kadrolarını işgal eden çok sayıda maraba ruhlu insan bahsedilen yamanmayı, dünün ağalarının yerini alan güçlü idarecilere karşı uyguluyorlar.

İdareciler onlardan çok memnun zira “sadakat” günün en geçer akçesi bu aralar.

Sadakat beklentisi kötü bir şey değil ama “ağanın” “marabasından” bekleyeceği türden bir sadakat ise beklenen, orada durmak gerekir.

Tespit etmekte fayda var: Verilecek talimatları asla sorgulamadan yerine getirmek üzere bekleyen ve “hizmetlerinin” karşılığında kavuşacakları ikbalin hasretiyle yanıp kavrulan “maraba ruhluların” “güç sahipleriyle” ilişkilerinde alan da memnun satan da.

“Maraba ruhunu” içselleştiremeyen “hür ruhlu” insanlar, kendilerini devletin aslî sahiplerinden gördüklerinden, mesuliyet hissediyor, yolunda gitmeyen işler için projeler geliştiriyorlar.  Verilen talimatları körü körüne uygulamadan masaya yatırıp mahzurlarını ortaya koyuyorlar. Öyle yapmayalım, şöyle yaparsak daha iyi olur diyerek gerekçelerini sunmaya çalışıyorlar.

Hür fikirlilerin önerileri, buz gibi bir nefretle karşılanıyor maraba ruhlu idarecilerince. “Sana fikrini soran mı oldu be adam!” diyorlar. “Hem senin fikrin kimin umurunda? Bu talimatı bana verenlere bu saçma itirazlarını ileteceğimi mi sanıyorsun? Canın cehenneme!”

Ülkeyi, kurumları ıslah etme adına düşünülmüş projeler, başlarına inen balyozlarla anında paramparça ediliyor. Maraba ruhlu idareciler “hadsiz” elemanlarını sıkıca paylıyorlar: “Senin benim ne haddimize proje üretmek! Projeyi yalnızca yüce idarecilerimiz üretir, biz uygularız, bu kadar!”

invictus3Yönetmenliğini Clint Eastwood’un yaptığı Mandela’nın hapisten çıkıp başkan olduğu günleri anlatan Invictus isimli bir film var. Filmde beyaz ırkçılığının yani “apertheid” rejiminin simgesi olmuş rugby takımının kaptanının evinde çalışan bir zenci hizmetçi kadın görürüz. Kadıncağız, çalıştığı evin oğlu olan kaptanın Mandela’yla görüşmeye çağrıldığını öğrenince ondan Mandela’ya bir mesaj iletmesini ister. Mesaj basittir:

“Bay François, lütfen Madiba’ya söyleyin toplu ulaşım hizmetleri berbat durumda ve çok pahalı. Bu konuda bir şey yapması lazım!”

Mesaj basittir ama çok önemli bir anlam taşır. Artık kendini hür ve ülkesinin sahiplerinden gören zenci kadın, beyazların kölesiyken aklının ucundan bile geçmeyecek bir şey söylemektedir. Ülkede yolunda gitmeyen bir şeyleri onarmak, ıslah etmek için harekete geçmekte, mesuliyet hissetmekte, inisiyatif almaktadır.

Ülkemizde iktidar sahipleri ne zaman, o mülevves “maraba ruhunu” üzerinden atabilmiş bu kadıncağız gibi, ülkesinin daha iyi olması için itirazlar ve projeler geliştirenleri iktidarlarına ortak çıkma çabasında düşmanlar gibi görmekten vazgeçer; ne zaman yolunda gitmeyen şeyleri dert edinen kendileri ve çocukları için düzeltip, ıslah etme arayışında olan kimseleri “hür ruhlar” olarak görürlerse işte inşallah o zaman bu millet makûs talihini yenmeye başlayacaktır.

Beş Gözün Beş Gözlü Canavarı (*)

Beş Gözün Beş Gözlü Canavarı (*)

Dr. Michal Kosinski henüz 34 yaşında bir yardımcı doçent. Ancak gencecik yaşına rağmen başardıkları ile ismi, şimdiden Steve Jobs, Bill Gates, Mark Zuckerberg gibi isimlerle beraber anılmaya başladı.

İleride bu isimler dijital faşizmin sinsi mimarları veya Orwell’in haber verdiği anti ütopyanın korkunç mühendisleri olarak anılırlar mı bilemeyiz ama bugün için tüm dünyanın rol modelleri haline gelmiş vaziyetteler.

Peki, kim bu Kosinski?

Varşova’da psikoloji yüksek lisansını tamamlayan Michal Kosinski, 2008 yılında Cambridge üniversitesinde psikometri alanında doktoraya kabul alır. Cambridge üniversitesi psikometri konusunda dünyanın en eski ve köklü çalışmalarının yapıldığı yerdir. David Stillwell isimli arkadaşıyla birlikte o günlerde henüz bebeklik çağını yaşayan facebook üzerinde, “MyPersonality” isimli bir uygulama geliştirir. Bu uygulama, psikolojide şahsiyet özelliklerini ölçmek için yaygın olarak kullanılan meşhur “Beş Büyük Kişilik Özelliği” teorisinin uygulandığı basit bir anketten öte bir şey değildir.

“Büyük Beş” kişilik özelliği, deneysel araştırma ile keşfedilmiş, öne çıkan beş kişilik boyutudur. Bu modelin ortaya çıkışının hikâyesi oldukça ilginç. Kosinski’nin hikâyesine devam etmeden önce biraz da bu hikâyeden bahsetmekte fayda var.

Sir Francis Galton’un, kişilik farklılıklarının zamanla dilde işlenmiş hale geleceğini ilk fark eden bilim adamı olduğu ileri sürülür. 1844 yılında Cambridge Üniversitesinden mezun olan, 1909 yılında 87 yaşında “sör” ilan edilen Galton, insanları birbirlerinden ayrıştıran özellikler üzerinde kafa yormuştu. Yalnız başına başka bir yazının konusu olabilecek bu üstün zekâlı adam (iq’sunun 200 civarında olduğu tahmin ediliyor), güzelliğin coğrafi dağılımını çalışmış, İngiltere’nin güzellik haritasını oluşturmuştu. İdam mahkûmlarını asmak için gerekli olan ipin kalınlığını ve uzunluğunun tam ölçüsünü hesaplamış, insanların sofra arkadaşlarına doğru ne kadar eğildiğini anlamak için sandalye ayaklarındaki basıncı ölçen, kadınların vücut ölçülerini uzaktan belirleyen aletler icat etmişti. Araştırdığı alanlar arasında parmak izi (Scotland Yard daha sonra bunu kimlik saptamasına uyarladı), moda, kilo artışı, ırkların geleceği ve duanın etkisi vardı. Bu çok yönlü ve yaratıcı adam, dili örnekleyerek insan kişilik özelliklerinin ayrıntılı bir sınıflandırmasının yapılabileceğini, başka bir deyişle, bir kişinin şahsiyeti hakkında, sadece kişinin kullandığı dil incelenerek çok isabetli sonuçlar elde edilebileceğini söylemişti. Bu fikirlere “Lexical hypothesis” ismi verildi.

Konu 1933 yılında, Amerikan psikometrisinin kurucularından sayılan Louis Leon Thurstone tarafından yeniden gündeme getirildi.

1936 yılında, Gordon Allport ve H. S. Odbert isimli araştırmacılar bu teoriyi uygulamaya koydular. İkili, o zaman mevcut olan en ayrıntılı iki İngilizce sözlüğü üzerinde çalıştılar ve 17,953 kişilik-tanımlayıcı sözcük çıkardılar. Daha sonra bu büyük listeyi, gözlemlenebilir ve görece kalıcı olduğuna inandıkları 4,504 sıfata indirgediler.

Kişilik ve mizacın temel boyutları, motivasyon ve duygunun dinamik boyutları, kişiliğin klinik boyutları, grup ve sosyal davranış kalıpları gibi psikolojinin birçok alanında yaptığı keşif ve araştırmalarla tanınan Meşhur psikolog Raymond Cattell1940’larda bu Allport-Odbert listesini edindi, psikolojik araştırmalardan gelen bazı terimleri ekledi ve eşanlamlıları eleyerek toplamı 171’e indirdi. Daha sonra deneklerden tanıdıkları insanları bu sıfatlarla oylamalarını istedi ve bu oylamaları analiz etti. Cattell, “kişilik küresi” olarak adlandırdığı, 35 büyük kişilik özelliği öbeğini belirledi.

1961 yılında, Ernest Tupes ve Raymond Christal isimli iki Amerikan Hava Kuvvetleri araştırmacısı, Cattell’in kişilik ölçeğini baz alıp, sekiz büyük örnekten gelen kişilik verisini incelediler.  Araştırmaları sonucunda beş büyük etmenin, büyük bir kişilik verisi kümesini karşılayabilecek kadar yeterli olduğunu keşfettiler.  Lewis R. Goldberg  ve Warren Norman isimli Amerikalı psikologlar bu etmenleri Dışadönüklük, Uyumluluk, Sorumluluk, Duygusal Dengelilik ve Kültür olarak isimlendirdiler.

En sonunda şahsiyeti belirlediği öne sürülen beş etmen olarak şunların üzerinde bir konsensus sağlandı: Açıklık, Sorumluluk, Dışadönüklük, Uyumluluk ve Nevrotiklik (İngilizce’de Openness, Conscientiousness, Extraversion, Agreeableness, Neuroticism kelimelerinin baş harflerinden hareketle kısaca OCEAN olarak geçiyor). Bunlara aynı zamanda “Beş Etmen Modeli” (BEM) de deniyor.

Cambridge Üniversitesi web sitesinde yazdığınız İngilizce metni analiz ederek sizin yaşınızı, cinsiyetinizi ve karakter profilinizi analiz eden uygulamaya https://applymagicsauce.com/demo_text.html adresinden erişilebiliyor.

İşte başta bahsettiğimiz Kosinski bu teoriyi, geliştirdiği basit anket uygulamasıyla facebook üzerinden veriler toplayarak test etmeyi ve geliştirmeyi başardı.

Ankette verilmesi istenen kişisel bilgiler “Fikirlerle dopdoluyum.”, “Kavramları hızlı bir şekilde anlayabilirim.”, “Zengin bir kelime hazinem vardır.”, “Canlı bir hayal gücüm vardır.”, “Çabuk paniklerim”, “Başkalarıyla genellikle ters düşerim” gibi gayet basit bilgilerdi. Anketi dolduranlar büyük beşli ölçeğine göre nasıl bir kişiliğe sahip olduklarını öğrenirken, Kosinski çok daha derin bilgiler elde ediyordu. Bu daha önce hiçbir araştırmacının sahip olamadığı büyüklükte bir veriydi. Birkaç arkadaş ve öğrenciden (o da belki rica minnet) veri toplama düşüncesiyle yapılmış anket uygulamasını milyonlarca insan gönüllü olarak doldurmuştu.

Kozinski dev veriyi elde edince farklı bir şeyi merak etti.

Acaba verilerini topladığı insanların “beğenileri” ve “gönderileri” ile “şahsiyetleri” arasında bir ilişki bulabilecek miydi?

Ya da yaşları, cinsiyetleri, memleketleri ile ilgili bilgileri tahmin etmek mümkün olabilir miydi?

Cevap “evet” oldu.

Kosinski çok tehlikeli bir mecraya girmişti. İnsanlar hakkında çok önemli kişisel bilgileri neredeyse kesin olarak tahmin edebilir hale gelmişti.

2012 yılında Kosinski ve ekibi, bir kişinin sadece 68 “beğenisine” dayanarak derisinin rengini yüzde doksan beş doğrulukta, cinsel tercihini yüzde seksen sekiz doğrulukta, hangi partiye gönül verdiğini yüzde seksen beş doğrulukta tahmin edebildiklerini ispatladılar. Orada da durmadılar. Eldeki “beğeni” verileri ile bir kişinin zekâ seviyesi, dini görüşü, alkol, sigara yahut uyuşturucu kullanıp kullanmadığı hatta anne babasının boşanmış olup olmadığı bile belirlenebiliyordu.

Yetmiş “beğenisine” bakarak bir kişi hakkında arkadaşlarından, yüz elli “beğeni” ile anne ve babasından, üç yüz “beğeni” ile hayat arkadaşından daha fazla bilgi sahibi olmak mümkündü. Biraz daha fazla beğeni ile kişinin kendi hakkında bildiğini zannettiğinden daha fazla bilgiye ulaşabiliyorlardı.

Kosinski bulgularını heyecanla yayınladığı gün, facebook’tan iki telefon aldı. Birisi bir dava tehdidi, diğeri iş teklifiydi!

Facebook “beğenilerden” nasıl bilgiler edinilebildiğini görür görmez, o zamana kadar varsayılan olarak herkese açık olan beğeni bilgisini kapattı. Ama tabi Kosinski’nin anketini doldurup kişiliklerini “ölçmek” isteyen insanlar –çoğu kez uyarıları okumadan- kendi rızalarıyla “beğeni” bilgisine erişim hakkını verdiklerinden Kosinski için problem yoktu.

Kosinski’nin yapabildiklerinin, kitlelere satışı daha etkin kılmaya çalışan pazar araştırmacılarının ve siyasetçilerin ilgisini çekmemesi mümkün değildi.

Mesela kararsız (iknaya müsait) seçmenlerin kimler olduğunu bilmek, bıçak sırtında geçen bir seçimin galibini belirleyebilirdi.

2014 yılının başlarında, Strategic Communication Laboratories (SCL) şirketinde çalıştığını söyleyen Aleksandr Kogan isimli genç bir yardımcı doçent, Kosinski’ye yanaşıp yüksek mablağlar içeren bir teklifte bulundu. SCL açık açık seçimlere etki etmekle övünen bir şirketti. Web sitelerinde seçimlerini “etkiledikleri” ülkelerin bir listesi vardı.

Listede Ukrayna vardı, Nijerya vardı. Nepal kralına “isyancılara” karşı yardım etmişlerdi. Doğu Avrupalı ve Afganvatandaşları NATO konusunda ikna etmişlerdi!

Kosinski, Aleksandr Kogan’ın kendi metodunu kopyalayıp birçok ülkede seçimlere müdahale etmeyi amaçlayan firmaya sattığını anlayınca Kogan ile yaptığı kontratı bozdu. Kaliforniya Üniversitesinde psikoloji okumuş, Hong Kong Üniversitesinde doktorasını yapmış olan Alexander Kogan ani bir kararla Singapur’a taşındı ve soyadını değiştirip Aleksandr Spectre oldu. Michal Kosinski ise doktorasını bitirir bitirmez Standford Üniversitesinden aldığı iş teklifini değerlendirerek Amerika’ya taşındı.

İngilizlerin Avrupa Birliği’nden çıkma kararı aldıkları meşhur brexit referandumunda ayrılığı savunan sağcı partilerden birisi online kampanyalarında “Cambridge Analytica” isimli bir firmayla çalıştıklarını ilan etti. Firmanın web sitesinde, yukarıda bahsettiğim “OCEAN” kişilik modeli üzerinden geliştirilmiş bir “hedefleme” aracından bahsediliyordu. Tüm anahtar kelimeler Kosinski’nin çalışmalarını işaret ediyordu. Hatta bazı arkadaşları brexit sonucundan Kosinski’yi sorumlu tutuyorlardı. Kosinski’nin ise bu olanlardan haberi yok gibi görünüyordu.

Cin şişeden çıkmış, akademik çalışma çoktan önemli bir siyaset aracına dönmüştü bile.

Amerika’da seçim kampanyası sürerken 18 Ağustos 2016’da Trump çok enteresan bir twit mesajı attı. Twitinde Trump “Bana yakında BAY BREXIT diyecekler!” yazıyordu. Çok az insan gerçekten ne kastettiğini anladı. Trump, brexit kampanyasında önemli bir rol oynayan pazarlama şirketi Cambridge Analytica firması ile anlaşmış, firmanın CEO’su Alexander Nix’i dijital strateji danışmanı yapmıştı.

Demokratlar big data konusunda kendilerini fersah fersah ileride görüyorlardı. Google ve DreamWorks gibi dev şirketlerin yanısıra büyük veri analizi için bluelabs firmasıyla anlaşmışlardı. Teknolojiye “kafası pek basmayan”, ihtiyar Trump’ın bulduğu İngiliz firmasını ciddiye bile almamışlardı.

Bu umursamazlıkları onlara seçimi kaybettirdi.

Amerika’da –şeffaf olmak kaydıyla- insanların gönül verdikleri partiye maddi bağışta bulunması yasal. Amerika’nın adı sanı pek duyulmamış yazılımcı milyarderlerinden birisi olan muhafazakâr Robert Mercer –ki kendisinin “Cambridge Analytica” firmasının en büyük yatırımcısı olduğu biliniyor- önce cumhuriyetçi aday Ted Cruz’un ön seçim kampanyasına, daha sonra Trump’ın başkanlık kampanyasına destek vermişti.

Firmanın CEO’su Alexander Nix ne yaptıklarını, nasıl başarıya ulaştıklarını açık açık anlatıyordu. Diğer firmalar demografiye göre strateji üretmeye çalışıyorlardı, onlar ise psikometriye göre! Nix’in şirketi önce 220 milyon Amerikan vatandaşının tapu kadastro, otomobil, alışveriş, kredi kartı bilgilerini ve dernek üyeliklerine, okudukları dergilere, gittikleri kiliselere dair bilgileri, çeşitli kaynaklardan satın almıştı. Amerika’da parasını verdikten sonra neredeyse her kişisel veriyi satın almak mümkündü. (Bunun için Acxiom ve Experian gibi devasa veri satıcısı firmalar bulunmakta. Experian firmasının Türkiye kolu da var. Kişisel verilerimizi alıp satarak para kazanan firma şu an bankalara kredi puanı hesaplamada kullanılan veriler sunmanın yanısıra bir de global iş arama aracı sağlıyor.)

Alexander Nix’in şirketi, temin ettiği verileri OCEAN ölçeği ile analiz ederek neredeyse nokta atışı yapmak suretiyle son derece ayrıntılı bir seçmen profili çıkartmayı başarmıştı. Böylece siyasi kampanyada asla fikrini değiştirmeyecek kişilerle vakit kaybetmek yerine isim isim kararsızlara ulaşmak mümkün olmuştu. Üstelik her bir kararsız seçmenin hassasiyetleri, istekleri, ilgileri biliniyordu.

Hedefler böylesine kesin olarak bilindiğinde televizyon-radyo gibi kitle iletişim araçları anlamsızlaştığından Trump’ın kampanyasında insanlara sosyal medya üzerinden tek tek ulaşıldı. Sosyal medyada insanlara ulaşmanın doğru yolunu bulmak için 175.000 reklam varyasyonu denenip test edildi. Değişik başlıklar, yazı tipleri, renkler, fotoğraflar ve videolar denenerek insanların üzerinde en çok etkili olacak reklamlar tespit edildi.

Sosyal medya kullanmayanlara kişisel mesajlar gönderildi, ev ziyaretleri yapıldı. Hazırlanan akıllı telefon uygulamasının yardımıyla, ev ziyaretleri yapanlar sadece ikna olma ihtimali olan kimselerin kapısını çaldılar.

Nix’in firması 15 milyon dolar gibi “küçük” bir rakam karşılığında Trump’a Amerikan başkanlığını kazandırdı.

Şimdi Kosinski “bak ne yaptın!” diyenlere şöyle cevap veriyor: “Hayır bombayı ben yapmadım, sadece var olduğunu gösterdim!”

Bu bilgiler ışığında oturup bir kez daha düşünmemiz lazım.

Ne kadar demokratik görünürse görünsün artık dünyadaki hiçbir seçim “eşit şartlarda” gerçekleşmeyecek. Bilgi güçtür ve daha fazla güç için daha fazla bilgi gerekmektedir.

O yüzden size, “bilgilerinizi kullanmamıza izin veriyor musunuz” diyen telekom operatörlerine ve bankalara “peki” derken ve okumadan “okudum ve anladım” düğmesini tıkladığınız sosyal medya uygulamalarına girerken iki kere düşünün.

Bu yazıyı beğenirken de… smiley


(*) Beş göz birbirlerine karşı casusluk yapmama konusunda anlaşması olan, birbirleriyle birçok konuda gizli bilgi alış-verişinde bulunan beş anglosakson ülkenin oluşturduğu gruba verilen isimdir.

Bu yazı temel olarak motherboard.vice.com adresinde yayınlanan makaleden hareketle yazılmıştır. Bu yazıdan kısmi tercümeler içermektedir.

Yararlanılan Kaynaklar:

https://motherboard.vice.com/en_us/article/how-our-likes-helped-trump-win

http://www.michalkosinski.com/home

https://applymagicsauce.com/demo.html

http://mypersonality.org/wiki/doku.php?id=mining

https://tr.wikipedia.org/wiki/Be%C5%9F_B%C3%BCy%C3%BCk_fakt%C3%B6r_kuram%C4%B1_(psikoloji)

https://en.wikipedia.org/wiki/Big_Five_personality_traits

https://tr.wikipedia.org/wiki/Raymond_Cattell

https://en.wikipedia.org/wiki/Louis_Leon_Thurstone

http://vlp.mpiwg-berlin.mpg.de/people/data?id=per78

https://tr.wikipedia.org/wiki/Francis_Galton

https://eksisozluk.com/francis-galton–713831

http://www.varoluscuterapi.com/sir-francis-galton-1822-1911/772

https://www.aymavisi.org/psikoloji/Francis%20Galton.html

http://psychology.wikia.com/wiki/Warren_Norman

http://psychology.wikia.com/wiki/Lewis_Goldberg

https://en.wikipedia.org/wiki/Lexical_hypothesis

http://cpwlab.azurewebsites.net/CV/Aleksandr%20Kogan%20CV%20Website.pdf

http://www.jwc.nato.int/images/stories/threeswords/JWC_Magazine_May2015_web_low.pdf

https://sclgroup.cc/elections/projects

https://cambridgeanalytica.org/

https://www.youtube.com/watch?v=n8Dd5aVXLCc

https://twitter.com/realdonaldtrump/status/766246213079498752

https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Mercer_(businessman)

http://www.politico.com/story/2016/11/rebekah-mercer-donald-trump-231693

http://www.acxiom.com/

http://www.experian.com/

http://www.experian.com.tr/about-us/about-experian.html

https://en.wikipedia.org/wiki/Five_Eyes


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Misilleme!

Misilleme!

havayollariABD’ye belli ülkelerden yapılan uçuşlara getirilen elektronik cihaz yasağının amacı, son yıllarda Avrupa-Amerika havayollarının rekabet etmekte zorlandığı şirketlerin önünü kesmektir. Yasaklanan havaalanlarından yapılan uçuşlar, yasağın gelmesiyle birlikte tamamen Avrupa’ya kayacaktır.

ISIS’in örgütlendiği en önemli ülkelerden Fransa’da ya da Belçika’da da terör saldırıları oldu ama nedense oralara bir “tedbir” düşünülmedi. Açıkça görmemiz lazım: Terörizm falan bahane! Başta Emirates olmak üzere THY gibi hava yollarının yükselişini durdurmak için Amerikan İngiliz ortak yapımı bir ekonomik müdahale bu.

Peki, şimdi ne yapmak lazım?

Aynı “ekonomik” kategoride bir misilleme yapmamız şart!

Fakat bu iş nasıl olacak?

Aslında çoktandır atmamız gereken bir adımı atmak için bir fırsat yakalamış olabiliriz!

Misillemeyi yapacağımız alan “bilişim teknolojileri” alanıdır.

Önce gerçekle yüzleşelim: Alternatif bilişim altyapılarını kurabilecek teknolojiye sahip değiliz. Ama en azından Amerikalı ve Avrupalı bilişim devlerinin bize fahiş fiyatlarla sattığı ya da bedava verip bilgilerimizi çaldığı uygulamalara mahkûm da değiliz!

Kendi ayaklarımız üzerinde durana kadar tamamen açık kaynak kodlu alternatiflere geçmeliyiz.

Biraz konforumuz eksilebilir ama gerçek bir misilleme yapabilme adına, kabul edilebilir bir rahatsızlık bu.

Türkiye devleti “güvenlik gerekçesiyle” şu kesin kararları almalı ve derhal uygulamaya koymalıdır:

  1. Tüm kamu kurumlarında her türlü Microsoft ürünlerinin alımı durdurulmuştur.
  2. 12 ay süre içinde kamuda tek bir tane bile Microsoft işletim sistemi üzerinde çalışan sunucu ve veritabanı yönetim sistemi kalmayacak, bütün yazılımlar açık kaynak kodlu sistemlere aktarılacaktır.
  3. Microsoft platformlarında geliştirilen tüm yazılımlar nodejs, java, php, ruby on rails, python gibi açık kaynaklı platformlarda yeniden yazılacaktır.
  4. MsSqlServer, DB2, Oracle veritabanlarındaki veriler, PostgreSql, MySql, MariaDB, MongoDB gibi açık kaynak kodlu veritabanı yönetim sistemlerine aktarılarak kapalı kaynak kodlu tüm veritabanları devre dışı bırakılacaktır.
  5. Kamu kurumlarında kullanılan Microsoft Windows ve Microsoft Office lisansları yenilenmeyecektir. Tüm kamu kurumları Pardus işletim sistemine geçiş için gerekli altyapı ve eğitim planlamasını yaparak en kısa sürede geçişi sağlayacaklardır.
  6. Başta güvenlik ve adalet bürokrasisi olmak üzere tüm kamu çalışanlarının WhatsApp, Telegram, Facebook, Facebook Messenger ve Twitter kullanması kesinlikle yasaklanmıştır. Telefonunda bu uygulamalar tespit edilen kamu görevlileri doğrudan “bylock” kullanıyor gibi işlem göreceklerdir.
  7. Kamu görevlerinin Dropbox, Google Drive, iCloud gibi bulut depolama sistemleri üzerinden dosya paylaşması kesinlikle yasaktır. Bu tür paylaşımları yaptıkları tespit edilen kamu görevlileri hakkında soruşturma açılacaktır.
  8. Tüm kamu görevlilerinin gmail, hotmail, yahoo gibi uluslararası mail sağlayıcıların sunduğu bedava hizmetler üzerinden kamu ile ilgili haberleşme yapmaları yasaklanmıştır. Kamuya ait herhangi bir bilgiyi bu servislerin sağladığı email hesabından paylaşan kamu görevlileri casusluk soruşturmasına uğrayacak ve en azından maaş kesme cezasıyla cezalandırılacaklardır.
  9. Kamuda kullanılan tüm paket yazılımlar açık kaynak kodlu olmak zorundadır. Microsoft Sharepoint gibi CMS sistemleri, ArcGis gibi coğrafi bilgi sistemi uygulamaları derhal açık kaynak kodlu alternatif platformlara kaydırılacak, bu tür paket uygulamalara bir daha asla para ödenmeyecektir.
  10. Cisco, CheckPoint, Juniper, SonicWall, NetGear, Fortinet gibi yabancı menşeli siber güvenlik ürünlerinin kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar kamu güvenliği ile ilgili kurumlarda en geç üç ay içinde, kamunun geri kalanında en geç 12 ay içerisinde yerli alternatifleriyle değiştirilmek zorundadır.

Bu saydığım teknolojilerden “ekmeğini kazanan” çok dostum var ama eminim ki onlar alternatif açık kaynak kodlu sistemlerden de ekmeklerini çıkartabilecek nitelikte insanlardır.

Sadece bu ürünleri kullanmayarak hem ekonomik bir yaptırım uygulamış hem de siber güvenlik konusunda ciddi bir adım atmış oluruz.

Alışkanlıklarımız değiştirmek, yeni şeyler öğrenmek kolay bir süreç değil kabul ediyorum ama yaklaştığı görülen üçüncü dünya savaşına bu tedbirleri almadan yakalanırsak ödeyeceğimiz bedel kat be kat fazla olacaktır.

Gözü Kara Karagözlülerin Devrine Doğru

Gözü Kara Karagözlülerin Devrine Doğru

karagoz-ve-hacivatHacivat: ” Ak akçe kara gün içindir. ”
Karagöz: ” Akçe yok ki kara güne saklasam. ”
Hacivat: ” Bir elin nesi var, iki elin sesi var. ”
Karagöz: ” Kurnada oturanın elinde hamam tası var. ”
Hacivat: ” Söz gümüşse sükût altındır. ”
Karagöz: ” Söz altınsa sükût tenekedir. ”
Hacivat: ” Olur mu Karagözüm, sükût yani susmak altındır. ”
Karagöz: ” İyi, o zaman susalım, konuşmayalım. Buradaki kalabalık hemen dağılır. İnsanlar, işini bırakıp bizi dinlemeye geliyorsa sözüm altın değerinde olduğu içindir. ”

Karagöz kalabalığa dönerek:
“Beni haklı görenler alkışlasın.” diye bağırır.
Bir alkış fırtınası kopar.

Gölge oyunu, bir geçmiş zaman eğlencesi.

Karagöz ve Hacivat, hayal perdesinde arz-ı endam edip didişen iki eski dost. Gelin bu iki dostun karakterlerini şöyle bir hatırlayalım:

Karagöz, eğitimsizdir, cahildir, kaba sabadır, kafası ince işlere, planlara çalışmaz, hile yapar ama hilesi çabuk açığa çıkar, kolay aldatılır. Meraklıdır ama merakı hiçbir zaman derinleşip onu bir uzmanlığa taşımaz. Öte yandan içi dışı birdir. Olduğu gibi görünür, dobradır, patavatsızdır tepkilerini saklayamayıp çabucak açığa vuran bir halk adamıdır. Halkın sağduyusunu temsil eder. Güçlüdür, merttir, cesurdur ve biraz da zorbadır. Hacivat’i sürekli döver.

Hacivat, eğitimlidir, kültürlüdür, çelebidir. Oldukça kurnaz, biraz da içten pazarlıklı bir tiptir. Her konuda iyi kötü bilgi sahibidir. Herkese nabzına göre şerbet vermeyi bilir. Aklı başında ve güvenilir bir karakterdir. Lügat paralamayı sever. Bu yüzden Karagöz onun söylediklerini çoğu zaman anlamaz ya da anlamazlıktan gelir. Akılca güçlü olsa da bedenen zayıftır. Himayeye ihtiyaç duyar. O yüzden sürekli dayak yemesine rağmen Karagöz’ünün etrafında bulunmaktan kendini alamaz.

İnsan zihni acayip bir şey! Bir zamandır milli ve beynelmilel siyaset sahnesi ile gölge oyununun hayal perdesi arasında bazı paralellikler bulur oldum.

Sanki tüm dünyada Karagöz’lerin Hacivat’ları dövdüğü bir döneme girmiş gibiyiz.

Etraflıca düşünmeyi, planlamayı, strateji geliştirmeyi, hesabı, kitabı lüzumsuz bulup, “bize plan değil pilav lazım” diyerek ellerinin tersiyle kenara iten Karagözlerin altın çağı yaşanıyor.

Hacivatların senelerce ilmik ilmik dokudukları halılar misali kurumlar, ilkeler, temayüller iskambil kartlarından kuleler gibi birbiri ardına yıkılıyor.

Züccaciye dükkânına giren fil misali Karagözler, yıkıp perdeyi, viran eyliyorlar.

Geçmiş yılların akil yöneticileri olan Hacivatlar, biraz da “yar bana bir eğlence medet” diye beyhude geçirdikleri senelerin sonunda “işte sana eğlence, köşene çekil ve seyreyle” diyen Karagözlerin itmesiyle sahnenin dışında buluyorlar kendilerini.

Hacivatların küçük bir kısmı prensip sahibi olsa da, çoğu pragmatist!

İktidar dengesinin aleyhlerine bozulduğunu anladıkları andan itibaren Karagözlerin himayesi için temennaya başlayanların sayısı hiç de az değil.

Tutarlılığına inandıkları dünya görüşlerinden taviz vermeyen, omurga sahibi Hacivatlar ya köşelerine çekilip sessizliğe büründüler ya huzursuz mızmızlanmalarla bir fon gürültüsü yaratmakla meşguller.

“Plan lazım değilse en iyi pilavı yapmanız konusunda danışmanınız olalım efendim” diyen Hacivatlar ise yeni pozisyonlar kovalıyorlar.

Mesela Brexit’in mağlubu Cameron, bir Hacivat’tı.

Amerikan seçimlerinin galibi Trump tam bir Karagöz.

Rusya’nın mutlak hâkimi Putin de başka bir Karagöz.

Almanya’nın AfD partisinin lideri Frauke Petry, Fransız Milli Cephe Partisinin lideri Marine Le Pen, Avusturya’nın Özgürlük Partisinin lideri Norbert Hofer, Hollanda’nın Özgürlük Partisinin lideri Geert Wilders önümüzdeki yıllarda ipleri ellerine alacak gibi görünen Karagözler.

Ülkemizde ise hem siyasette, hem bürokraside, hem akademide yerlerini Karagözlere bırakıp köşelerine çekilmeye mecbur kalan Hacivatların sayısı o kadar çok ki saymakla bitmez!

Yazımızı, hünerin “gölgede solmadan açmak” olduğunu söyleyen bir Hacivat gazeliyle sonlandıralım:

Off hay hak
Gönül verdik perdeye dost, başlayan bir gazeldir
Hüner değilse de dünyaya gelmek ne güzeldir
Ölümlüymüş dünya, neler gelmiş neler geçmiş
Hüner, geçmişi gününde görüp güldürmededir

Gülen pek az, ağlayan ne çok, Tanrıyı saymazsak
Hüner, oynayan kim, oynatan kim, bilmededir
Tanrı gölgesini eksik eylemesin duamız
Hüner, gölgede solmadan açmayı bilmededir.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Metastaz

Metastaz

Sayın Cumhurbaşkanımız Amerika seyahati dönüşü uçaktaki gazetecilere şu beyanatı verdi:

Biliyorsunuz, FETÖ konusunda kanser hücresi benzetmesini yaptım. Metastaz yapmış durumda. Kanserli hücreler tümüyle ortadan kaldırılmadan, bu işin bittiğini söylersek kendimizi aldatırız. FETÖ ile iltisaklı memurları görevden alma işlemi bu mücadele çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Kanserli hücrelere rastlandığı müddetçe de devam edecek.

Teşbihte hata olmaz derler. Bu teşbihte ne yazık ki hata varmış gibi görünüyor.

Kanserin dört evresi var.

Birinci evre: Hastalığın henüz bölgesel olduğu ve herhangi başka bir bölgeye doğru ilerlemesinin, yaklaşmasının söz konusu olmadığı evredir. Hastalık bu evrede teşhis edildiğinde,ameliyatla iyileşme şansı çok yüksektir.

İkinci evre: Hastalığın lenf düğümlerine doğru ilerleyerek yaklaştığı evredir. Bu aşamada hastalığın ameliyatla iyileşme şansı devam etmektedir.

Üçüncü evre: Tümörlü hücrelerin, lenf düğümleri ve etrafında görülmeye başladığı, çevredeki doku veya organlara sıçramaya başladığı evredir.

Dördüncü evre: Tümörlü hücrelerin, çevre doku ve organlara yayıldığı evredir. İşte buna “metastaz” denir. Kanser evreleri arasında en ileri boyuttaki evredir ve iyileşme şansı çok çok düşüktür. Bu evreden sonra hasta mümkün olduğunca uzun süre hayatta tutulmaya çalışılır.

Cumhurbaşkanımızın dediği gibi FETÖ bir tür kanserse bu kanserin hasta ettiği vücut, Türkiyemiz olmalıdır.

Teşbihe göre bu kanser dördüncü evresindeyse, yani metastaz yapmışsa, ülkemizin yaşama ümidi kalmamış demektir.

Alınan tüm tedbirler, bu evrede hastalığı tedavi etmeye yönelik olarak değil “hastayı” birazcık daha hayatta tutmaya yönelik alınıyor demektir.

***

Metastazlı teşbihte hata olsa da hastalık-tedavi metaforunun çağrışımları işimize yarayabilir.

Cemaat 17-25 Aralık sürecinin akabinde çok stratejik bir hata yaptı.

Başta Gülen olmak üzere cemaatin kurmayları zannettiler ki cemaat tabanı ile AK Parti seçmenleri/taraftarları bir anda kolaylıkla ve kesin olarak ayrışabilir. Hükumete ve Cumhurbaşkanına karşı hırsızlık, yolsuzluk iddialarını -kendilerince- inkâr edilemez delillerle ispat ettikleri anda, başta “şakirtler” olmak üzere tüm muhafazakâr kesim onlarla saf tutacak zannına kapıldılar.

Öyle olmadı.

Çünkü hem sıkı cemaatçilerin hem cemaat sempatizanlarının kahir ekseriyeti aynı zaman AK Parti seçmeniydi.

Attıkları her yumruk, vurdukları her darbe aslında kendi bünyelerinde tahribata yol açtı. Çünkü hükûmete, hükûmet taraftarlarına vuruyoruz derken bir yandan da kendi cemaatlerinin mensubu olanlara vurmuş oluyorlardı.

Şimdi maalesef, hemen hemen aynı hatayı hükûmet yapıyor.

Hükumet zannediyor ki kanlı bir darbe yapmaya kalkıp elinde dumanı tüten silahla suç üstü yakalanan cemaatin mensupları başta olmak üzere tüm muhafazakâr kesimler artık “hakikati” tüm çıplaklığıyla görecek ve safını seçecek!

Muhafazakâr taban bir anda terör örgütü olduğu kesinleşen cemaat ile ilgili bütün uygulamalara sonsuz bir destek verecek, bu korkunç darbe girişimi sonrası “olağanüstü dönemlerde olur böyle şeyler” yahut “bu çapta bir operasyonda ufak tefek hatalar mazur görülebilir” gibi argümanları benimseyecek diye düşünülüyor.

Ama yaşadıklarımız bu varsayımın doğru olmadığını gösteriyor.

Bu sefer hükumetin, cemaate vuruyorum diye attığı her yumruk doğrudan kendisine geliyor.

Çünkü muhafazakâr denilen çevrelerde, kendisi değilse bile en azından eşi, dostu, akrabası cemaatle “iltisaklı” olamayan neredeyse kimse yok!

Buna bugünkü uygulamaların en ateşli müdafii görünenler de dâhil.

Yazar çizer takımının yahut siyasetçilerin cemaate daha dün düzdüğü neşideler toplumsal hafızada (ve internette) öylece duruyor.

Son kırk sene içinde cemaatin bir şekilde “dokunmadığı” organ bulmak neredeyse imkânsız.

Radyoterapi, kemoterapi kanser hücrelerinin yanısıra sağlıklı hücreleri de öldürür, bağışıklık sistemini çökertir.

Kendi vücudumuzu, kendi hücrelerimizi yakarak yok ederek bu hastalıktan kurtaramayız.

O zaman bu “teşbihin” yanlışını düzeltelim.

Cemaate kanser değil de bakteriyel enfeksiyon diyelim.

Bakteriyel enfeksiyonla mücadele radyoterapi ile kemoterapi ile yapılmaz.

Bağışıklık sistemi güçlendirilerek yapılır.

Antibiyotiklerle yapılır.

Uzun vadeli, kararlı tedavi programlarıyla, ciddi rehabilitasyon süreçleriyle yapılır.

Doğru tedavi ancak doğru teşhis ile mümkün olabilir.

Bir Acayip İnsan Hikâyesi

Eric Hoffer
Ne garip insanlar, ne garip hayatlar var! Bir romanda karşımıza çıksa, “hiç gerçekçi değil” diye burun kıvıracağımız fantastik hikâyeler fiilen yaşanabiliyor.

İşte böyle “fantastik” bir hayat hikayesinden bahsetmek istiyorum.

Eric, Almanya’dan Amerika’ya göç eden bir Yahudi çiftin çocuğu olarak 1898’de New York’ta dünyaya gelir. Babası Knut, ailesini zar zor geçindiren fakir bir marangozdur.

Küçük Eric akıllıdır. Daha beş yaşındayken hem anadili olan Almanca’yı hem yeni vatanının dili olan İngilizce’yi okuyup yazmaya başlar.

Eric’i, Kemalettin Tuğcu romanı tadında bir hayat beklemektedir.

Henüz beş yaşındayken annesi Elsa kucağında Eric’i taşırken merdivenlerden yuvarlanıp düşer ve hayatını kaybeder.

Annesini kaybettikten iki sene sonra bir kaza geçiren Eric hem hafızasını hem gözlerini kaybeder.

Aklı erdiğinde fakir, gözleri görmeyen bir öksüzdür.

Babasının ona bakabilecek durumu yoktur.

Bakımını yine Almanya’dan göç etmiş bir akrabaları olan Martha üstlenir.

Eric on beş yaşına geldiğinde mucizevî bir şekilde, yeniden görmeye başlar. İçinde bulunduğu şartlardan dolayı hiçbir okula gitme imkânı bulamamıştır. Gözleri yeniden görmez olabilir telaşıyla kitaplara sarılır. Bulabildiği bütün kitapları okur. Fakir babasının sağlayabildiği sınırlı imkânlar çerçevesinde edinebildiği bütün dünya klasiklerini yalayıp yutar.

1920’de ölen babası Knut’un cenazesini, marangozlar sendikası kaldırır. Eric’e de sigorta parası olarak 300 dolar verirler.

Artık Eric’i New York’a bağlayan bir bağ kalmamıştır. Fakir ve evsizlerin mekanı olduğunu işittiği, Kaliforniya eyaletindeki Los Angeles şehrinin Skid Row isimli mahallesine gitmek üzere bir otobüse atlar. Vardığında merkez kütüphanesine yakın bir yerde ucuz bir oda bulur üç aylık kirasını peşin öder ve kendini kitap okumaya verir. Tabi ki parası çabucak biter ve açlıkla yüz yüze kalınca ilk önce işportada meyve satarak, sonra bir demir boru ambarında çalışarak, nihayet tarlalarda ırgatlık yaparak para kazanmaya başlar.

Hayat şartları ağırdır. Büyük buhran yılları yaşanmaktadır. İş yoktur. Bir ara işsizler kampında diğer işsizlerle beraber yaşamaya mecbur kalır.

Mutsuzdur. 1931 yılında oksalik asit içerek intihar etmeye karar verir ama bunu gerçekleştirmeye bir türlü cesaret edemez.

Bir ara Kalifornia madenlerinde iş bulur. Görev yeri dağlardır ve çok kar yağdığı zaman iş durmaktadır. Bunun bir kitap okuma fırsatı olduğunu anlayan Eric derhal bir kütüphane kartı edinir. Kütüphanede aldığı kitaplardan Montaigne’in Denemeler isimli kitabı çok ilgisini çeker. Bu kitabı defalarca okuyup adeta hatmeder.

40 yaşındayken ikinci dünya savaşında savaşmak üzere askere yazılmak ister ama fıtık hastası olduğu için reddedilir. 1943 yılında San Fransisco limanlarında hamal olarak çalışmaya başlar. Burada 20 seneyi aşkın bir müddet boyunca hamallık yapacaktır. Artık yerleşik bir hayat kurabildiğinden dolayı bir yandan da yazılar yazmaya başlar.

erichoffer2Yazdıkları zaman içinde yavaş yavaş bir kitaba dönüşür. 1948’de kitabının önsöz ve fihristini New York’taki bir yayınevine gönderir. Yayınevi ilgi gösterir. Bu eğitimsiz, gariban, fakir hamalın yazdığı kitap 1951’de yayınlandıktan sonra dünya çapında best seller olur, milyonlarca nüshası satılır, ondan fazla yabancı dile çevrilir.

kesin-inanclilar-eric-hofferEric kitabının adını “The True Believer” koymuştur. Bu kitap Türkçemize “Kesin İnançlılar” ismiyle 1978 yılında çevrilir.

Bir anda meşhur bir yazara dönüşmüş olsa da Eric, 1943 yılından 1967 yılına kadar rıhtım hamallığına devam eder. Hamal arkadaşlarından gizli tutulmak şartıyla 1964 yılında Kaliforniya’da bulunan Berkeley Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesinde haftada iki gün danışman olarak çalışmaya başlar. Fakat bu gizliliği sürdürmek artık kolay değildir. 1967 yılı Eylül ayında Amerika’nın en büyük televizyon yayın kuruluşu olan CBS’de bir programa konuk olan gizemli münzevi Eric’in hayatı ifşa olur ve Eric artık ömrünün sonuna kadar devam ettirmek istediği hamallık mesleğine veda etmek mecburiyetinde kalır.

Artık çok meşhurdur. Amerika’nın her yanından binlerce mektup almaktadır. Üniversiteler konuşma yapması için randevu almak üzere birbirleriyle yarışmaktadır. Fakat Eric bu ilgiye rağmen her zamanki hayatını sürdürmeye çalışır. Sadece arada sırada konferanslar verir ve yılda bir defa televizyona çıkmayı kabul eder.

Eric ilk kitabından sonra 10 kitap daha yazar.

1983 yılında Amerika Başkanı Ronald Reagan, Eric’i Amerika’nın en önemli ve de en yüksek sivil nişanı olarak bilinen “Presidential Medal of Freedom” nişanıyla onurlandırır.

Eric bu önemli ödülü aldığı sene, 85 yaşında hayata gözlerini yumar.

İşte böyle çok acayip bir hikaye Eric Hoffer’in hikâyesi.

Bilmiyorum hangisi üzerinde daha çok durmak lazım:

Parlak zekânın akla gelebilecek en olumsuz şartlarda bile kendini belli etmesinin mi?

Yoğun, sistemli, şuurlu okumaların, akıllı bir insanı yükseltebileceği kavrayış seviyelerinin mi?

İlkokul yüzü bile görmemiş bir hamalı, dünyanın en önemli üniversitelerinden birinde hoca yapabilen Amerikan pragmatizminin mi?

İnsanın formal eğitim sisteminin kıyısına bile uğramadan, kendi kendisini eğiterek hayatı kavrama noktasında hangi ufuklara varabileceğini gösteren bu adamın hayatından çıkarılabilecek derslerin mi?


Bu makale ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.