Maraba Ruhu

“Maraba” sözü Arapça “müraba’a” dan geliyor. Onun da kökü “rub”. Türkçesi dörtte bir demek. Kâr ve zararın bir payını üstlenerek bir arazi veya sermayeyi işletme anlamına gelen, İslam hukukuna ait bir terimin halk ağzında bozulmasıyla ortaya çıkmış. Emeğini satarak Ağa’nın yanına yamanmış toprak işçisine verilen isimdir “maraba”. M. Çetin Baydar’a göre “Maraba, aklını dörtte bir ücret karşılığında kiraya verdiği için sadece yatırımının getirisi ile alâkadar olan adamdır.”

Ağanın hayvanlarını gütmekle görevlendirdiği vasıfsız marabayı getirelim gözümüzün önüne. “Hayvanların süt verimini nasıl arttırabiliriz?” sorusu, marabanın zihninde uyanacak en son sorulardan biri olabilir ancak! O marabanın derdi, sıkı bir azar yahut dayakla karşılaşmamak ve vaat edilen üç kuruş parayı kesintisiz almak için, kendisine emanet edilen hayvanları eksiksiz olarak otlatıp getirmek olabilir ancak. Ne hayvanları uzaktaki daha kaliteli otlaklara götürüp yorulmayı göze alır, ne de onları hastalıklardan korumayı vazife edinir.

Neticede mülk ağanındır, efendinindir. Marabalar lütuflarla yaşar. Nizam vermek, ıslah etmek, inisiyatif almak marabaların değil efendilerin işidir.

Maraba ağasına sadıksa verilen talimatları yerine getirip takdir bekler. Hinoğlu hinse ağayı soymak için fırsat gözler. Kolaylıkla yalan söyler. Ağanın malı mülkünden çalmasına engel olan tek şey yakalanma korkusudur.

kurt-kanunu“Maraba ruhu”, üstleri karşısında köpekleşirken astları karşısında, kendinden zayıf gördüğü insanlar karşısında ejderhalaşan, kıyıcılaşan, zalimleşen marazi bir seciyeyi işaret eder.

Kemal Tahir Kurt Kanunu’nda ne güzel anlatır bu hali:

Oğlana anlamadan baktı. Ellerini göbeğine bağlamıştı. Yılışıyordu. Ürktüğü belli… Kaşlarını çatıp iğrenmiş gibi yüzünü buruşturdu. İnsanların kendisinden korkmalarına, evel-eski bayılıyordu. İktidarı hırsla istemesi bundandı. Hem de olur olmaz iktidar değil, polisle ilgili… Yakalamakla, içeri atmakla, sopa çekmekle ilgili, ürkütücü, köpekleştirici soydan iktidar… İçişleri’nin çağırdığını duyduğu anda, dizleri kesilmeli herifin… Boğazı kurumalı… Çoluk çocuk, cenaze çıkıyor gibi çığrışmalı… N’olduğu belirsiz çünkü. Bunun ucunda asılmak bile var. En yüreklisi köpekleşmeli önümüzde… Tükrüğünü yutamamalı…” 

“Maraba ruhu” her ne kadar tarihin tozlu sayfalarında kalmış “feodal” bir varlık zeminine ait görülse de maalesef bugün hâlâ hayatımızda mevcudiyetini sürdürüyor.

Ülkemiz ne yazık ki “maraba ruhunu” benimsemiş insanlarla ve onlardaki “maraba ruhunu” teşvik eden “modern ağalarla” dolup taşıyor.

Tabi bir de hasbelkader çeşitli idarecilik koltuklarını elde etmiş “maraba ruhlular” var.

Bugün, devlet dairelerinde amir ve memur kadrolarını işgal eden çok sayıda maraba ruhlu insan bahsedilen yamanmayı, dünün ağalarının yerini alan güçlü idarecilere karşı uyguluyorlar.

İdareciler onlardan çok memnun zira “sadakat” günün en geçer akçesi bu aralar.

Sadakat beklentisi kötü bir şey değil ama “ağanın” “marabasından” bekleyeceği türden bir sadakat ise beklenen, orada durmak gerekir.

Tespit etmekte fayda var: Verilecek talimatları asla sorgulamadan yerine getirmek üzere bekleyen ve “hizmetlerinin” karşılığında kavuşacakları ikbalin hasretiyle yanıp kavrulan “maraba ruhluların” “güç sahipleriyle” ilişkilerinde alan da memnun satan da.

“Maraba ruhunu” içselleştiremeyen “hür ruhlu” insanlar, kendilerini devletin aslî sahiplerinden gördüklerinden, mesuliyet hissediyor, yolunda gitmeyen işler için projeler geliştiriyorlar.  Verilen talimatları körü körüne uygulamadan masaya yatırıp mahzurlarını ortaya koyuyorlar. Öyle yapmayalım, şöyle yaparsak daha iyi olur diyerek gerekçelerini sunmaya çalışıyorlar.

Hür fikirlilerin önerileri, buz gibi bir nefretle karşılanıyor maraba ruhlu idarecilerince. “Sana fikrini soran mı oldu be adam!” diyorlar. “Hem senin fikrin kimin umurunda? Bu talimatı bana verenlere bu saçma itirazlarını ileteceğimi mi sanıyorsun? Canın cehenneme!”

Ülkeyi, kurumları ıslah etme adına düşünülmüş projeler, başlarına inen balyozlarla anında paramparça ediliyor. Maraba ruhlu idareciler “hadsiz” elemanlarını sıkıca paylıyorlar: “Senin benim ne haddimize proje üretmek! Projeyi yalnızca yüce idarecilerimiz üretir, biz uygularız, bu kadar!”

invictus3Yönetmenliğini Clint Eastwood’un yaptığı Mandela’nın hapisten çıkıp başkan olduğu günleri anlatan Invictus isimli bir film var. Filmde beyaz ırkçılığının yani “apertheid” rejiminin simgesi olmuş rugby takımının kaptanının evinde çalışan bir zenci hizmetçi kadın görürüz. Kadıncağız, çalıştığı evin oğlu olan kaptanın Mandela’yla görüşmeye çağrıldığını öğrenince ondan Mandela’ya bir mesaj iletmesini ister. Mesaj basittir:

“Bay François, lütfen Madiba’ya söyleyin toplu ulaşım hizmetleri berbat durumda ve çok pahalı. Bu konuda bir şey yapması lazım!”

Mesaj basittir ama çok önemli bir anlam taşır. Artık kendini hür ve ülkesinin sahiplerinden gören zenci kadın, beyazların kölesiyken aklının ucundan bile geçmeyecek bir şey söylemektedir. Ülkede yolunda gitmeyen bir şeyleri onarmak, ıslah etmek için harekete geçmekte, mesuliyet hissetmekte, inisiyatif almaktadır.

Ülkemizde iktidar sahipleri ne zaman, o mülevves “maraba ruhunu” üzerinden atabilmiş bu kadıncağız gibi, ülkesinin daha iyi olması için itirazlar ve projeler geliştirenleri iktidarlarına ortak çıkma çabasında düşmanlar gibi görmekten vazgeçer; ne zaman yolunda gitmeyen şeyleri dert edinen kendileri ve çocukları için düzeltip, ıslah etme arayışında olan kimseleri “hür ruhlar” olarak görürlerse işte inşallah o zaman bu millet makûs talihini yenmeye başlayacaktır.

Reklamlar

Burjuva

Prof. Dr. Talip Küçükcan ve araştırma görevlisi Ali Fidan, 2013 tarihli bir makalelerinde*, “burjuva” kavramı çerçevesinde Osmanlı’dan günümüze bir iktisat tarihi değerlendirmesi yapıyorlar.

Toplumsal değişimlerin ekonomik yönünü, iktisadi kalkınmayı anlamaya ve anlatmaya çalışanlar sık sık “burjuva” terimine başvururlar. Doğrusal ilerlemeci görüş, Batı’da güç dengelerini değiştiren bu sosyal kategorinin diğer toplumlarda da aynı rolü oynayacağı düşüncesini benimser. Buradan hareketle, Osmanlı Devleti’nin son asrından başlayarak Türkiye toplumunda da bir yerli burjuva oluşturmak hedeflenmiştir. Bu makalede Talip Küçükcan ve Ali Fidan, ülkemizde ortaya çıkan burjuva sınıfını “seküler” ve “islami” olarak iki kategoriye ayırıyorlar ve bunlardan ilkinin devlet eliyle oluşturulmuş, ikincisinin ise birinciye bir tepki olarak ortaya çıkmış olduğunu ileri sürüyorlar.

Yazarlar analize “burjuva” kavramının zaman içinde aldığı anlamları ortaya koyarak başlıyorlar:

Sombart’a göre “burjuva”, düşünce kıvraklığına, ileri görüşlülüğe, zekâ keskinliğine, çabuk düşünebilme, kesin ve hızlı karar alabilme, konunun özünü kavrayabilme kabiliyetlerine sahip ve dünyayı iyi tanıyan fırsatçı “müteşebbis” demektir. Burjuvaların oluşturduğu sosyal kategori “burjuvazi” ismini alır. Bu kategorinin özelliği, kapitalist düzende üretim araçlarını ellerinde bulunduranlar ile çıkarları bunlara bağlı olanların oluşturduğu, katmanlı toplumsal bir sınıf olmasıdır.

Burjuva kelimesi zaman içinde anlam değişikliklerine uğramıştır. İlk başlarda yalnız büyük toprak sahipleri, sanayici, bankacı ve tüccarları ifade ederken bugün serbest meslek sahiplerini, memurları, küçük esnaf ve zanaatkârlar ile genel olarak bütün mülk sahiplerini, çıkarları üretim araçlarına sahip olanlarla özdeş olan bütün bireyleri ve grupları ifade eder hale gelmiştir.

Osmanlı devleti son asrında yakın tarihinden tevarüs etmiş olduğu, yavaş işleyen sosyo-ekonomik yapılanmayı daha fazla sürdüremez hale gelmiştir.  Teceddüt adına yapılan 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat fermanı, 1876 I. Meşrutiyet ve 1908 II. Meşrutiyet arzulanan neticeleri verememiştir. Bunun sebebi Osmanlı’da devletin, bürokrasi ve saray çevresinin, iktisadi birikime ve artı değere el koyarak bağımsız bir burjuva sınıfının ortaya çıkmasına müsaade etmemiş olması gösterilebilir. Müsadere ortamının varlığı Osmanlı toplumunun burjuvalaşmasının önündeki en büyük engellerden birisi olmuştur. Ancak 1839’daki Tanzimat Fermanı’nın ardından yeni bir mecraya girilmiştir. Batılılaşma amacıyla Avrupa tipi kurumları ülkeye getirecek ama yine de kendilerine bağlı kalacak bir bürokrat zümre yetiştirmeyi hedefleyen Osmanlı hanedanları, farkında olmadan batı formatında şekillenerek gün geçtikçe kendilerinin bile dokunamayacağı beşeri kaynaklar yaratan “bürokratik” bir burjuvaziyi meydana getirmiştir. Batıda devlet, burjuvanın mülklerini koruyan bir jandarma görünümüne bürünürken, Osmanlı’da devlet, burjuva toplumuna set çeken ve bu nedenle topluma sanayileşme yeteneği vermeyen bir baraj olduğundan, devlet ile bireyi ayıran tampon vazifesi görecek bir esnaf ve zanaatkâr burjuvası oluşamamıştır. Bireyleri devlete karşı koruyacak ikincil grupların yokluğunda, halkın sığındığı yer ümmet yapısı ve ona bağlı tarikatlar olmuştur.

Türkiye’de “milli iktisat”, “milli burjuvazi” düşüncesi daha Osmanlı’nın dağılma sürecine girdiği, İttihat ve Terakki’nin iktidara geldiği II. Meşrutiyet Döneminde gündeme gelmiştir. İttihat ve Terakki partisi 1908 yılından itibaren on yıllık iktidarında, yabancı şirketlere tanınan ayrıcalıkları, kapitülasyonları kaldırmış, yeni iş kollarının açılmasını sağlamak maksadıyla mesleki eğitim okullarını açtırmış ve milli bir banka kurdurmuştur.

Fakat ne yazık ki ne Osmanlı’nın son yıllarında ne de Cumhuriyet kurulduktan sonra gerçek/organik bir yerli burjuvazi oluşturulamamıştır. Devlet bürokrasi eliyle zenginleştirilen iş adamları, sadece bürokratik elite koltuk değnekliği yaptıkları müddetçe var olabileceklerini bildiklerinden devlete karşı kendilerini koruyacak ilkelerin takipçisi olmamışlardır. Türkiye’de milli bir burjuvazi yaratma projesi,  milli sermayeyi artıran, özel teşebbüsü harekete geçiren ve ulusal kökenli ekonomik bir düzenin alt yapısını oluşturan kamusal hedeflerden ziyade, askeri ve sivil bürokratik elite ekonomik güç sağlayacak türden özel girişimlere sahne olmuştur.

1929 ekonomik buhranının ardından 30’lu yıllarda devlet eliyle bir milli sanayileşme çabası görülse de bu girişim, ithalata dönük bir ticari devlet kapitalizmin gelişmesinden öte bir netice vermemiştir.

Özetle, gerek Osmanlı gerekse de cumhuriyetin erken dönemlerindeki iktidar seçkinleri, kendi varlık alanlarından bağımsız gelişebilecek her türlü sivil oluşumlara karşı durduğundan, devletin dışında özerk bir girişimci sınıfın (burjuvanın) ortaya çıkması engellenmiştir.

Araştırmacılar, Türkiye’de özellikle 1965’ten itibaren, dine olan bağlılığı, kaderci bir bağlanmadan ziyade daha rasyonel ve bilinçli bir burjuva ideolojisinden meydana gelen yeni bir ekonomik sınıf doğduğunu söylüyorlar. 60’lı ve 70’li yıllarda ekonomik imkânları daraldığı için büyük şehirlere göç etmeye ve büyük şehirlerin varoş mahallelerinde yaşamaya başlayan kitlelerin, yeni doğan dindar sanayi burjuvazisine de ucuz iş gücü sağladığı da diğer bir iddiaları. Çıkarlarını korumak için direnişe geçen bu yeni küçük burjuvazinin, dini bir söylem arkasında müesses sosyo-ekonomik nizama bir muhalefet geliştirmeye başladığını, bu muhalefet yıllar içinde güçlenerek seksenler sonrasında kendisini iyiden iyiye hissettirdiğini belirtiyorlar.

Küçükcan ve Fidan’ın makalesinde, çok özet olmakla beraber gayet verimli bir inceleme yapıldığı, kuşatıcı bir analizin ortaya koyulduğu görülüyor. Fakat yapılan “analiz”, ne yazık ki makalenin alt başlığı olan “Osmanlı’dan Günümüze Bir Sınıf Analizi” cümlesinin ima ettiği tüm zaman dilimini kapsamamakta, mesele 1980’li yıllara kadar incelenmekte. Bu alt başlığa sahip bir makalenin 1990’lı ve 2000’li yıllarla ilgili söyleyeceği şeyler de olmalı diye düşünüyor insan.


* İKTİSADİ KALKINMADA YERLİ BURJUVANIN SOSYOLOJİK ANLAMI (Osmanlı’dan Günümüze Bir Sınıf Analizi)
Ç.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 22, Sayı 2, 2013, Sayfa 255-268

 

Sosyalsiz Topluma Doğru

Fransız sosyolog Alain Caillé, toplumsallaşma tarzlarını birincil ve ikincil olarak ikiye ayırır. Caillé’nin sınıflandırması bir yandan Durkheim’ın mekanik ve organik iş birliği ayrımına, bir yandan da Tönnies’in ortaya attığı ve Weber’in de sosyal ve tarihi değişimleri vurgulamak için kullandığı gemeinschaft-gesellschaft dikotomisine paralellik arz eder. Bu dikotomiye göre toplumsallaşma iki temel kategoride incelenebilir:

  1. Kişisel sosyal etkileşimler ve bu etkileşimlere dayalı roller, şahsi değerler ve inançlar çerçevesinde oluşan toplumsallaşma (gemeinschaft, community, cemaat).
  2. Dolaylı etkileşimlere dayalı gayri şahsi roller, resmi değerler ve inançlar temelinde gerçekleşen toplumsallaşma (gesellschaft, society, cemiyet).

Weber de 1925 yılında yayınlanan “Wirtschaft und Gesellschaft” isimli eserinde, “gesellschaft” kavramını kendi rasyonelleşme fikri çerçevesinde, “karşılıklı rızaya dayalı rasyonel anlaşma”  olarak tanımlamıştır.

Weber, rasyonelleşmeyi ve beraberinde getirdiği “büyübozumunu” (entzauberung, disenchantment) insanlığın kaçınılmaz kaderi olarak görmüştü. Alain Caillé, bu değişimin insanlığı sürükleyip getirdiği noktadan bakarak yeni değerlendirmeler yapıyor. Caillé’ye görüşlerini, Emile Durkheim’ın yeğeni ve entelektüel varisi Marcel Mauss’un 1925 yılında yazdığı “Essai sur le don” (Vermek Üzerine Makale) isimli eserinden hareketle geliştiriyor. Caillé, Mauss’un bu eserinde yer verdiği, ilkel toplumların –sosyal sözleşme üzerine kurulan modern toplumların aksine- piyasa ya da sözleşmelere bel bağlamadıklarını ortaya koyan bulgularına dikkat çekiyor.

Birincil toplum, aile, arkadaşlık, sevgi ve irtibatların dünyası ve bu dünyada insanın kişiliği işlevinden daha önemli görünüyor. İkincil toplumda ise insanların işlevleri (fonksiyonları) kişiliklerinden önde geliyor. Sizden beklenen “işi” yaptığınız müddetçe kim olduğunuzun pek de önemi yok.

Peki, modern toplum birincil toplum ilişkilerinin tamamen yok edildiği bir vasat mı?

Caillé, bugün içinde yaşadığımız modern toplum her ne kadar tamamen çıkar odaklı görünürse görünsün, yukarıda bahsi geçen iki sosyal ilişki türü arasında sürekli gidip geldiğimizi söylüyor.

Modern toplumda, fakirlere, hastalara, yetimlere sahip çıkmak adına oluşturulan, mesela ülkemizdeki SGK, Darülaceze gibi “sosyal” müesseseler, “karşılıklı rızaya dayalı bir rasyonel anlaşma” çerçevesinde toplanan fonlarla işliyorlar. Ama buna rağmen kâr odaklı olarak kuruldukları şüphesiz olan bazı firmaların “sosyal sorumluluk” ismini verdikleri girişimlerine de şahit oluyoruz. Mecburiyetleri olmadığı halde yardım organizasyonları yaptıklarını, maddi sıkıntılardan dolayı okuma imkânı bulamayan gençlere burslar verdiklerini işitiyoruz.

Caillé bilinen tüm politik ideolojilerin, talebin sonsuz kaynakların yetersiz olduğu ve cevabın sürekli ekonomi büyümede olduğu varsayımından hareket ettiklerini ancak “sürekli büyümenin” artık mümkün olmadığı bir noktaya vardığımızı ileri sürüyor. Sürdürülebilir bir demokrasi için sürekli daha fazlasını “almak” fikrinden uzaklaşarak “verme ruhunu” geliştirmemiz gerektiğini söylüyor.

Diğer bir Fransız sosyolog olan Robert Castel, 1995’te yayımlanan “Les métamorphoses de la question sociale – Une Chronique du salariat.” (Sosyal Sorunun Dönüşümleri) isimli kitabında, Caillé’nin fikirlerinden hareketle “sosyalsiz toplumlar” (sociétés sans social) kavramını ortaya atıyor. Castel’e göre “sosyalsiz toplum”, birincil toplumsallaşma tarzına (sociabilité primaire) özgü düzenlemelerle, yani aileye/komşuluğa/cemaate dayalı ya da mesleki temelde kendiliğinden örülmüş karşılıklı bağımlılık ilişkilerini esas alan ve üyeleri arasındaki bağları kurarken uzmanlaşmış kurumlara/kişilere başvurmayan bir yönetim anlayışıyla idare edilen toplumlardır.

Castel, “sosyalden” yoksun olan toplumun, aynı zamanda “ekonomikten” de, “politikten” de ve “bilimselden” de yoksun olacağını söylüyor. Çünkü ekonomiye, politikaya ve bilime özgü pratikler, ancak belirli bir uzmanlaşma düzeyine sahip kurumlarla mümkün olmaktadır. Oysa birincil toplumsallaşma tarzı bu kurumlara ihtiyaç duymaz. Bir toplumun “sosyal” hale gelmesi ancak ikincil toplumsallaşma tarzının (sociabilité secondaire) gelişimiyle mümkün olabilir.

Bu tanımlar ışığında Türkiye toplumuna “sosyal” ya da “sosyalsiz” demek mümkün müdür?

Yukarıda bahsi geçen Sosyal Güvenlik Kurumu, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Darülaceze Müessesesi, Kadın Sığınma Evleri gibi organizasyonlar mevcut ve işler halde olduklarına göre Türkiye toplumuna “sosyalsiz” bir toplum demek haksızlık olur.

Öte yandan hiç de azımsanmayacak sayıda olan ve her geçen gün yenilerinin kurulduğunu gördüğümüz yardım derneklerinin, daha çok aile, inanç, asabiyet gibi birincil toplumsallaşma tarzına temel teşkil eden kavramlarla açıklanabilecek mevcudiyetlerinden de sarfınazar edemeyiz.

Bir de ülkemizde yaşanan 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, özellikle siyaset kurumunda birincil toplumsallaşma tarzına doğru giderek artan bir yöneliş olduğu aşikâr.

Öyle görünüyor ki –tam olarak Caillé’nin dediği tarzda olmasa da- Türkiye toplumu da iki sosyal ilişki türü arasında sürekli gidip geliyor.

“Yerlilik” bizi sosyalsiz bir toplum olmaya doğru mu sürüklüyor?

Ülkemizde siyaset, bürokratik vesayeti -verilen uzun ve zorlu savaş neticesinde- mağlup ederek etkisizleştirmeyi başardı. Bu demokrasi adına olumlu bir gelişme sayılabilir. Ancak bu gelişme, ikincil toplumsallaşma tarzının adeta simgesi olan bürokrasi kurumunu zayıflatarak birincil toplumsallaşma tarzına yönelme sonucunu da doğurdu. Bürokrasi ile verilen mücadelede halk kitlelerinin desteğini kazanabilmek ya da muhafaza edebilmek için bürokrasinin “yerli olmayan”, “düşman güçlerle sinsice işbirliği yapan”, “milli iradeyi tanımak istemeyen” kişilerden oluştuğu tezi yoğun şekilde işlenmişti. 15 Temmuz darbesi ve sonrasında yaşananlar da bu iddiaların iddia olmaktan çıkarak can yakıcı bir hakikat şeklinde tecessüm ettiği bir süreç oldu. Bir takım harici mihrakların maşası olarak milli iradenin temsilcilerini devirmek isteyen askeri ve sivil bürokratlar, ellerinde dumanı tüten suç aletleriyle kıskıvrak yakalandılar. Böyle olunca bürokraside çok geniş çaplı tasfiyeleri yapabilmenin yolu da açıldı. Bu tasfiyeler yapılırken, en başta suçun şahsiliği gibi en temel hukuki/rasyonel ilkeler yer yer ihlal edildiği halde ortaya meşru bir toplumsal tepki çıkamadı.

Tasfiyelerle boşalan kadrolara yeni kimselerin istihdamında da artık ikincil toplumsallaşma tarzının olmazsa olmaz ilkelerinin terkedilmeye başlandığını görülüyor. “Kurumsallık”, “uzmanlık”, “rasyonellik”, “meritokrasi”, “liyakat” gibi kavramlar bugün artık hayli gözden düşmüş vaziyette. Bugünün revaçta kavramları, “aile”, “sadakat”, “güven” gibi birincil toplumsallaşma tarzına ait kavramlar oldu.

Aslında rasyonel, kurumsal, ilkesel sosyal etkileşim ağlarını çöpe atmadan aile, millet, itimat, kardeşlik gibi birincil toplumsallaşma tarzına ait değerlerin müspet yönlerini hayatımıza katacak türden bir “yerliliğin” üretilip üretilemeyeceği araştırılabilirdi. Mesela güçlü aile/akrabalık bağlarının ister istemez üreteceği nepotizmi, “kul hakkı yememek” gibi yine aynı dünyaya ait başka bir değerle filtrelemek mümkün olabilirdi belki. Yahut aile, kabile, mahalle algısının hudutlarını olabildiğince genişletebilsek, komşusu açken tok yatmakta problem gören inanca açılacak varlık alanı çok müspet neticeler üretebilirdi. “Sosyal” toplumu nötr rasyonalite yerine halkın tüm kesimlerince kabul görebilecek hamiyetververlik gibi, yetime sahip çıkmak gibi “yerli” değerler üzerine kurmayı da deneyebilirdik.

Siyasilerimizin kitleleri de arkalarına alarak öne çıkarttıkları “yerlilik” anlayışı yeni bir tanıma ve muhtevaya muhtaçtır. Bugünkü haliyle kalacak bir yerlilik anlayışı, bizi Caillé’nin tarif ettiği “sosyali” ve onun yanında “ekonomik”i “politik”i ve “bilimseli” de hızla tüketeceğimiz bir yola sokacak gibi görünmektedir.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Duvarın arkasını hayalle tamamlamak

Duvarın arkasını hayalle tamamlamak

Şiiri şiir yapan, “imgeler” ve onların derin çağrışımlarıdır. Divan edebiyatında bu imgeler “mazmun” ismini alırlar. Mazmun, kelime anlamı olarak “anlam, kavram” demektir. Bir fikrin, nesnenin, şahsın özelliklerini, onu çağrıştıracak kelime grupları içinde sunmaktır. Sanatkârane bir benzetmedir.

Şiir gibi, nitelikli sinema da sembolik anlatımlarıyla kendini gösterir.

İyi filmler, güzel ve yakışıklı oyuncularından, özel efektlerinden, çarpıcı müziklerinden ziyade vurucu semboller kullanmalarıyla klasikleşmeye aday olurlar.

almanya-afis

Kendisi de bir “Almancı” ailenin çocuğu olan Yasemin Samdereli’nin yönetmenliğini yaptığı 2011 yapımı “Almanya – Willkommen in Deutschland” filminde işte aynen böyle, çok hoş bir sembol kullanımına rastladım.

Almanya’ya giden ilk nesilden olan Hüseyin artık yaşlanmış, emekli olmuştur. Bir yandan gurbetin sıkıntılarını ve memleket hasretini yaşarken evlatlarını orada büyütmüştür. Artık Türkçe konuşmakta güçlük çeken torunuyla Almanca iletişim kurmak zorunda kalan bir dededir. Biraz da istemeye istemeye Alman pasaportu alarak tam bir Alman vatandaşı olmuştur.

Hüseyin dede, tüm ailesini, üç oğlu, kızı ve torununu davet ederek onlara bir sürprizi olduğunu söyler. Türkiye’de, memleketinde, köyünde bir ev satın almıştır. Tüm ailenin kendisiyle beraber bu evi görmek üzere Türkiye’ye gelmesini istemektedir.

Aile üyeleri biraz mızmızlansalar da bu öneriyi kabul ederler. Dedenin, “tabi biraz bakıma muhtaç” dediği evi ve o güne kadar uzak ve tatlı hatıralar olarak dinledikleri memleketlerini görmek için yola çıkarlar.

Bütün filmi anlatmayacağım. Yol boyunca flashback’lerle sevimli toruna dedenin Almanya macerası anlatılıyor. Filmin, beni “çarpan” finalinden bahsetmek istiyorum.

Memleketlerine varamadan, dede yolda aniden vefat eder. Aile, dedenin son arzusunu gerçekleştirip onu köyünde defnetmeye karar verir. Köylerine vardıklarında onları gerçek bir sürpriz beklemektedir.

Dede gerçekten bir ev satın almıştır ama “ev” üzerinde kapı olan bir duvardan ibarettir. Kapıdan girdiklerinde aslında “evin” birkaç yıkıntıdan ibaret olduğunu görürler. Dedenin “helvasını” evinin içinde ama açık havada ikram ederler. Çünkü evin ne çatısı vardır ne de kapının üzerinde olduğu duvarın dışındaki diğer duvarları.

Ev, yalnızca dede ve ninenin hayallerinde var olan bir şeydir aslında. Fiziksel gerçekliği bir duvar ve bir kapıdan ibaret kalmıştır. Ailenin “evi” burada değil Almanya’dadır artık. Dedeyi “evine” defnedip dönüş yoluna çıkmak üzereyken Almanya’ya hiçbir zaman intibak edememiş olan evin küçük oğlu Muhammet onlara kararını açıklar. Onlarla Almanya’ya dönmeyecektir. Kalıp babasının viran olmuş evini imar etmeye ve artık burada yaşamaya karar vermiştir.

Bu sembolik anlatımın filmde verdiği mesaj açık ama doğrusu bu “mazmun” bende filmin ötesinde bazı çağrışımlara da sebep oldu.

Siyasi bir çalkantı içindeyiz. Yıllar süren zoraki bir “batılılaşma” sürecinden sonra kafamızda eski zamanlara dair muazzam hayallerle “memlekete” döndük.

Ama sadece birazcık tamire muhtaç saraylar bulmayı beklerken bulduğumuz duvarsız, çatısız bir virane oldu.

Dedelerimizin hayallerinde yaşayan “cennetin” artık var olmadığını kabul etmekte zorlanıyoruz.

Bir tanecik kapı ve duvarı ne kadar süslersek süsleyelim yetmiyor. Bu evin yaşanabilir bir yer olabilmesi için, görünmeyen diğer duvarların ve çatısının imarına ihtiyaç var.

Hamaset, hayaller, tatlı hatıralar başımızı sokacak bir yuva sağlamıyor.

Çöken ahlak, dürüstlük, disiplin, çalışkanlık, hoşgörü duvarlarını yeniden yükseltmemiz lazım mesela.

Hukuk ve adâlet çatısını örtmeden bir ev olmayacak bu virane.

Bu binayı yeniden imar etmekten başka seçeneğimiz yok.

Çünkü burayı beğenmezsek dönüp gideceğimiz bir Almanya’mız yok bizim.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Modernleşme Tarihimiz ve Sisifos’un Laneti

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i  “tekerrür”  diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

Mehmet Akif Ersoy [Safahat: Yedinci Kitap]

Sisifos, Yunan mitolojisinde yer alan önemli bir figür. Efsaneye göre yeraltı dünyasında sonsuza kadar hiç durmadan kocaman bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş açgözlü, zorba ve hilekâr bir kral. O koca kayayı tam tepeye taşıdığında kaya ondan uzaklaşır ve tekrar en dibe yuvarlanır. Hatta bazılarına göre gelip Sisifos’a çarpar. Böylece sonsuz azap döngüsü devam eder.

Bir sosyoloji talebesi olarak Türkiye’de sosyoloji tarihini öğrenmeye başladığımdan beri gözümün önünde Sisifos’un hayaleti canlanıp duruyor. Bugün tüm hızıyla devam eden sosyal ve siyasi çatışmalarımızı aslında iki üç asır öncesinden tevarüs ediyoruz. Ancak tıpkı Sisifos gibi kim bilir kaçıncı kez bir yerlere taşımaya, artık yuvarlanmasın diye bir kaideye oturtmaya gayret ettiğimiz ağır yükün tekrar tekrar aşağı yuvarlanıp gitmesine mâni olamıyoruz.

Gelişme/tekâmül ancak taş üzerine taş koymakla mümkün. Her nesil kendi binasını yapmaya sıfırdan başlıyor. Çoğu zaman ancak babalarımızın, dedelerimizin yaptıklarından bile daha cılız, daha dayanıksız, daha çürük yapılar inşa edebilsek de ya redd-i miras fikrinden vazgeçemiyoruz ya bizden öncekilerin tecrübelerini öğrenip kendimize rehber edinebilmemiz için gerekli cehdi ortaya koyamıyoruz.

Bu tüm tarihimiz boyu hep böyle miydi? Tanpınar’a göre hayır! Ona göre “bütünlük ve devam” fikrini 19. Asrın ortalarından itibaren, yani Tanzimat’tan sonra kaybettik:

“Bugün umumî hayatımızda herhangi kökten bir ameliyeyi yapabilmek için lâzım gelen şartlardan âdeta mahrum gibiyiz. Bizi değiştirecek şeylere karşı ne bir mukavemet gösterebiliyoruz, ne de ona tamamiyle teslim olabiliyoruz. Sanki varlık ve tarih cevherimizi kaybetmişiz; bir kıymet buhranı içindeyiz. Hiç birini büyük mânâsında kendimize ilâve etmeden her şeyi kabul ediyor; ve her kabul ettiğimizi zihnimizin bir köşesinde âdeta kilit altında saklıyoruz.

Bir medeniyet bir bütündür. Müesseseleri ve kıymet hükümleriyle beraber inkişaf eder. Onları lüzumsuz bulmaz, şüphe de etmez. Nasıl elimiz, ayağımız, kulağımız bulunduğunu düşünmeden bu uzuvlarla yaşarsak onlarla öyle yaşarız. Hakikî taazzuv da budur.

Umumî hayat değiştikçe, medeniyet de müesseseleriyle ve kıymet hükümleriyle değişir. Bazan bunların bir kısmını tasfiye eder. Fakat bütün bu değişiklikler insanla beraber olur. Küçük, büyük buhranlar, anlaşamamazlıklar, huzursuzluklar, sıçrayış devirlerinde ihtilâller, teknik terakkiler, keşif veya tabiî inkişaflar bu tasfiyeleri yapar. Garp’ta ortaçağ insanı, rönesans insanı, makine sanayi’i devrinin insanı, bugünün insanı medeniyetiyle, müesseseleriyle beraber teşekkül etmiş şe’nî ve tarihî vakıalardır.

Biz de eski medeniyetimiz içinde böyle idik. Selçuklular devrinde Anadolu kapılarını zorlayan insanlar, yeni vatanı benimseyen ilk kurucu nesiller, Osmanlı fâtihleri, bütün siyasî düzensizliklerine rağmen bize Itri’nin dehasını ve Nailî’nin dilini veren, zevkimizin o tam inkişaf ve istikrar devri onyedinci asır sonunun insanı elbette birbirlerinden çok farklıydılar.

Fakat aynı zamanda birbirlerinin devamıdırlar da. Vâni Efendi’de Zembilli Ali Efendi, Zembilli Ali Efendi’de ilk İstanbul Kadısı Hızır Bey, Bursalı ismail Hakkı’da Aziz Mahmud HUdaî, Hüdaî’de Üftâde, Üftâde’de Hacı Bayram, onda Yunus Emre, Yunus’ta Mevlânâ aynı ocağın ateşiyle devam ediyordu.

Bütün bu insanlar ne kendilerinden, ne de bir evvelkilerden şüphe ediyorlar, hayatı, düşünceyi, kendilerini idare eden değerleri kudsî bir emanet gibi kabul ediyorlar, aralarında nesil farklarını tabiî buluyorlardı.

Onlar parçalanmış bir zamanı yaşamıyorlardı. Hâl ile mazi zihinlerinde birbirine bağlıydı. Birbirlerini zaman içinde tamamladıkları İçin, gelecek zamanları da, kendi düşünce ve hayatlarının muayyen olmayana düşen bir aksi gibi tasavvur ediyorlardı.

O kadar ki onsekizinci asırda yaşayan Kul Hasan Dede, onbeşinci asırda yaşamış olan Eşrefoğlu ile, sanki aynı şehirde ve aynı tekkede imişler gibi kavga edebiliyorlar, duygu ve hayat görüşü itibariyle o kadar başka türlü olan Nedim, Fuzûlî’nin bir mısra’ıyla kendi sansüalitesini anlatıyor, birbiri arkasından gelen nesiller, Hallaç’ın haksız yere dökülmüş kanını dava ediyordu. Hülâsa fikirler, imanlar büyük bir aile mirasının torunlarda genişlemesi gibi, aynı köklerden dalbudak salıyordu. Hayat, bir ve bütün, insanıyla beraber sürüp gidiyordu.

Böyle olduğu için de bir yere konan taş, iki üç nesil sonra behemehâl bir bina oluyor, insan zamanına girmekle kazandığı şahsiyetini etrafına kabul ettiriyordu.

İşte Tanzimat’tan sonraki senelerde kaybettiğimiz şey bu devam ve bütünlük fikridir.

Ahmet Hamdi Tanpınar (Yaşadığım Gibi, s. 35)

Peki, böylesine bir kırılmayı işaretleyen Tanzimat döneminde neler oldu şöyle bir özetlemeye çalışalım:

19. asrın başlarında önce III. Selim, sonra II. Mahmud ile başlayan Batılılaşma/modernleşme çabaları sanki artık batı orduları karşısında tutunamayan ordumuzun ıslahı için –biraz da panik halinde- girişilmiş çabalar gibi görünüyor.

III.Selim’in Nizam-ı Cedit (Yeni düzen) adını alan ıslahatları kapsamında yeni bir askeri teşkilatlanma modeline geçtiğini, bu ocağın masraflarını karşılamak üzere İrad-ı Cedit adında bir ödenek ayırdığını, yeni yapılanmada yetişecek askerlerin eğitimi için Fransa’dan subaylar getirttiğini, yabancı dil ve batılı kültür hareketlerinin öğrenimine önem verdiğini tarihten öğreniyoruz.

Girişilen “ıslahatın” beklenen neticeleri tam olarak vermediği düşünülüyor olacak ki II. Mahmut dönemi batılılaşma ibresi biraz daha yukarı çekilerek ıslahat hareketlerine hız verildiğini görüyoruz.

II. Mahmud döneminde askeri alanda Nizam-ı Cedit tasfiye edilerek yerine Sekban-ı Cedit ordusu kuruluyor ve 1826 yılında, artık ıslah edilemez olduğu düşünülen yeniçeri ocağı radikal bir kararla kaldırılıyor, yerine “gavurlaşma” eleştirilerini yumuşatma adına “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” ismi verilen yeni bir ordu kuruluyordu.

Artık iyice batıcı bir çizgiye giren devlette “alaylıların” önü yavaş yavaş kapatılırken “modern” eğitim tornasından geçenlerin yolu açılıyordu. Mesela, alınan kararlarla sadece Deniz Mühendishanesi mezunlarının kaptan olabilmesine izin verilecekti.

III. Selim devrinde askeriye içinde başlayan Batıcı reformlar, II. Mahmud döneminde kışlaların sınırlarını aşıp sivil bürokrasiye de uygulanmaya başlıyor, Divan örgütü kaldırılarak modern bakanlıklar kuruluyor, Devletin verdiği görevler sırasında edinilen mal varlığının kamuya ait sayılması ve istenildiğinde el konulabilmesi anlamına gelen müsadere sistemi sonlandırılıyordu. Memurlar için kıyafet zorunluluğu getiriliyor, padişah portreleri devlet dairelerine asılmaya başlıyordu.

Doğrudan sivil toplumu etkileyecek reformları da bu devirde görüyoruz. Posta ve karantina örgütünün kurulması, ilk nüfus sayımının yapılması, medreselerin yanında çağdaş eğitim veren okullar açılması, hatta ilköğretimin zorunlu olması II. Mahmut dönemine rastlar.

Artık devletin dümeni tamamen batıya çevrilmiştir. Memur yetiştirmek amacıyla Mekteb-i Maarif-i Adliye, Harp okulu, Tıp okulu gibi okulların yanısıra “Tercüme odası” adı ile ilk yabancı dil okulu açılır ve eğitim amacıyla Avrupa’ya ilk kez öğrenci gönderilir.

Zamanın ruhu –veya şartları- gereği bu reformlar için ilmiyye ve kalemiyye sınıflarının fikirleri sorulmamış, onayları alınmamış, değişiklikler tepeden inme şeklinde uygulanmıştır. Halkın zaten ne fikir sahibi olması söz konusudur ne de görüş bildireceği mekanizmalar mevcuttur.

İşler yolunda gitmemektedir. Reform ihtiyacı ortadadır. Ondokuzuncu asır Osmanlı’nın siyasal restorasyon asrıdır. Bu konuda hemen herkes hemfikirdir. Mesele bu restorasyonun hangi ilkeler çerçevesinde yapılacağında düğümlenir.

Her etki bir tepki doğurur. Bu hadsiz hudutsuz batılılaşma sevdası da kendi tepkisini doğuracaktır.

Sultan Abdülmecit’in meşhur sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, sefaretlerde yetişmiş, önemli bir diplomattır. Belki de halkta ve aydınlar arasında karşılığını bulamadığı için yeterince mesafe alınamadığını düşündüğü devleti modernleşme faaliyetlerine yerli ve dini bir dokunuşla hayat öpücüğü vermek gerektiğini düşünür. Bu iş için “keşfedip” yetki verdiği Ahmet Cevdet Paşa bahsettiğimiz tepkinin tecessüm ettiği önemli simalardan birisi olacaktır.

Geri dönüp baktığımızda Tanzimat döneminin aydın bürokratlarının çok iyi yetişmiş, doğuyu ve batıyı bilen, hem doğudan hem batıdan birkaç lisana hâkim kimseler olduğunu görüyoruz. Ahmet Cevdet Paşa da o devrin nitelikli devlet adamları arasında parlayan yıldız bürokratlarından biridir. Medrese kökenlidir, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilir. Kadılık yapmıştır. Hukukçu, eğitimci, tarihçi, edip bir bilim adamıdır. Tabi böyle nitelikleri haiz birinin batılılaşmaya vereceği tepki, cahilane, avami bir tepki olmamıştır. Ahmet Cevdet Paşa özü korumak suretiyle biçimsel modernleşmeye muhalefet etmemiş, hatta öze taalluk etmedikçe biçimsel değişiklikleri teşvik etmiştir. Özü, yani kadim ilkeleri anlamak ve muhafaza etmek için bireysel aklı önemseyen, onu kollektif akıl karşısında “ezdirmeyen” bir tutum almıştır.

1865 yılında kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti de Tanzimat modernleşmesine karşı oluşan tepkinin merkez üslerinden birisidir. Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa, Ali Sururi, Ebuzziya Tevfik gibi isimler kendi aralarında tam bir fikir birliği tutturamasalar da çeşitli cephelerden tepkilerini ortaya koyarlar.

Tanzimat modernleşmesine itiraz edenlerin anlaşamadıkları noktalar çoktur. Mesela Ahmet Cevdet Paşa devlet eliyle gerçekleşecek bir yenileşmenin peşindeyken Yeni Osmanlılar Cemiyetinin mensupları halk eksenli bir reformun gerekliliğini müdafaa ederler. Laiklik konusunda birbirleriyle anlaşamazlar. Mesela, Ziya Paşa ile Namık Kemal, din ve devlet işlerinin ayrılmasını doğru bulmaz. Rejim konusunda da görüşler farklı farklıdır. Ahmet Cevdet Paşa koyu bir monarşisttir.

Bütün bu fikir ayrılıkları bir tarafa, İlber Ortaylı’nın deyimiyle “Abdülmecid Han gibi insan sarrafı bir genç hükümdar devrinde Türkiye İmparatorluğu’nun dâhi bürokratları Osmanlı mülkünün badireden kurtaracak reformları mektepli medreseli asker sivil bir arada yaparlar.”

Peki, bu tepkileri doğuran aşırı batılılaşma hareketlerini savunan kimse kalmamış mıdır? Elbette kalmıştır. O cephenin en öne çıkan siması da Şinasi’dir. İşin garibi Şinasi de, Mustafa Reşit Paşa’nın eğitim için Avrupa’ya gönderdiği kişilerden birisidir. Devlet eliyle başlatılan resmi batılılaşma sürecini hürriyetçi ve sivil sahada savunan bir isim olarak karşımıza çıkar.

Şinasi batılılaşmayı bir reform çabası olarak görmekten öte bir medeniyet değiştirme projesi gibi görür. Zihniyetten, dinden, gelenekten, hayat tarzına kadar ne varsa her şeyi değiştirmek gerektiğine inanır. Adeta Fransız aydınlanmacılığı ve laikliği esas alan yeni batı dinin misyoneri gibi bir tavır takınır.

Halkın “şuur” kazanmasıyla mümkün olan bir batılılaşmaya inandığı anlaşılan Şinasi’nin Agâh Bey ile beraber 1860 yılında ilk sivil Türk gazetesi olan “Tercüman-ı Ahval”i çıkartmış olması tesadüf değildir. Edebiyatı halkı “uyandırmak” için bir araç olarak görür. Yayıncılık yapar. Montesquieu, Rousseau ve Hugo’nun önemli eserlerini basar. Gazeteciliği Şinasi’nin yanında başlayan Namık Kemal ve Ali Suavi’nin ondan koparak onun tam karşısındaki cephede yer almaları da ilginçtir.

Sait Halim Paşa

19. asrın sonlarına doğru tarih sahnesine çıktıkları halde adları bu önemli aydınlarla beraber anılması gereken üç önemli düşünürümüz Sait Halim Paşa, Prens Sabahattin ve Ziya Gökalp’tir.

Sait Halim Paşa’nın Ahmet Cevdet Paşa çizgisini 20. Asra taşıyan bir isim olduğu söylenebilir. Islahcı ve sosyal evrimci bir perspektiften modernleşmeyi, Batı hayranlığına, Frenkleşme yahut alafrangalaşmaya indirgeyen anlayışla şiddetle mücadele eder. Ona göre Osmanlı’nın Batılılaşma sorunu aynı zamanda “aydın ve yönetici sorunu”dur.

Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin Türk sosyolojisinin iki kurucu ismi kabul edilir.

1860’larda Ahmet Cevdet Paşa – Şinasi kutupları arasındaki karşıtlığın özellikle iktisat ve ideal devlet anlayışı konusunda bir benzerini 20. Asrın başlarından itibaren Gökalp – Prens Sabahattin kutupları arasında görürüz.

Prens Sabahattin bireyi esas alan bir toplum görüşünün ve Anglo-Sakson tarzı bir liberalizmin savunucusu olmuş, zamanın ilerisinde sayılabilecek değerlendirmelerle, özellikle iktisat sahasında ciddi bir zihinsel dönüşüm önermiştir. Le Play’in öğrencilerinden ve Science Social dergisinin yöneticiliğini yapan Edmond Demolins’ten etkilenmiştir. Zihni özellikle iki temel kavram üzerinde durur “adem-i merkeziyet” ve “teşebbüs-ü şahsi”.

Ziya Gökalp -düşünce hayatında zikzaklar görülse de- toplumcu, kamucu bir anlayışta karar kılar. Durkheim’dan çok etkilendiği görülmektedir. Ahlak, din, estetik kuralları ve idealler gibi sübjektif ve “hissi” değerleri kendi ortaya attığı “hars” kavramı altında toplarken, bilim, sağlık, ekonomi, bayındırlık, teknoloji gibi “aklî” konuları “medeniyet” başlığı altında inceler. Uluslaşma ve Türkçülük konularında ortaya koyduğu fikirler yeni kurulacak cumhuriyetin de ideolojisini temellendirecektir.

19. asır, şuursuzca Batılılaşma/modernleşme karşısında Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük ideolojilerinin birbirleriyle yarıştığı bir asır olmuştur. Siyaseti, ideolojiyi ve toplum mühendisliğini değil de ekonomiyi ve bireyi önceleyen liberal görüşler, dehşetli bir ideolojiler savaşının cereyan ettiği bu zamanda kendilerine pek de yer bulamamışlardır.

Bugün siyasete baktığımızda, kabaca İslamcı, Batıcı ve Türkçü olarak tavsif edebileceğimiz üç ana partiyi ve cılız seslerini ancak bu ana akım partilere eklemlenerek duyurabilen liberalleri hemen tespit edebiliyoruz. 19. Asırda başlayan mücadelenin bugüne uzayan uçları gayet aşikâr görünüyor. Ne yazık ki bundan yaklaşık yüz elli sene evvel başlayan gayet nitelikli, alt yapısı sağlam, entelektüel tartışmaların ve acı tecrübelerin üzerine çoktan görkemli fikir sarayları inşa etmiş olmamız gerekirken elimizde başımızı sokabileceğimiz kulübeler bile bulunmuyor.

Sisfos’un kayası sürekli aşağı yuvarlanıyor ve biz maalesef taş üzerine taş koyamıyor, her şeye her an yeniden ve baştan başlıyoruz.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Papalagi

Papalagi

İnsan tabiatını anlamaya çalışan antropologlar, dünyanın ücra köşelerinde, her türlü gelişmişlikten uzak ilkel kabilelerin mensuplarını inceleyip, onların hayatlarını kendi modern hayatları ile mukayese etmeyi çok seviyorlar. Bu şekilde insan tabiatının sırrını, etnik ve kültürel farklılıkların insan karakterine etkilerini açıklama konusunda daha kolay mesafe alacaklarına inanıyorlar.

“Göğü Delen Adam”, Erich Scheurmann isimli Alman yazarın benzer bir çabanın ürünü olarak yayınladığı hayli popüler bir eser.

Erich Scheurmann bir antropolog değil. Ressam, yazar, oyuncu, kuklacı, öğretmen ve vaiz. 1878 Hamburg doğumlu. 1914 yılında, 36 yaşındayken, Almanların o yıllarda Büyük Okyanus’taki sömürgesi olan Samoa adalarına gitmiş. Birinci dünya savaşına burada yakalanan Scheurmann, dönerken yanında getirdiğini söylediği, yerli dilinde kaleme alınmış bir metni Almanca’ya çevirererek yayınlamış. Bu metinin, Samoa’daki Tiavea kabilesinin Tuavii’si (yani şefi) olan Agaese isimli bir şahsın kabilesine yapacağı bir konuşma olarak kaleme aldığı metin olduğunu söyleyen Scheurmann’ın tercümesi büyük ilgi uyandırmış.

Metin, Avrupa medeniyetini yerinde ziyaret ederek “tanıyan” bir yerli kabile şefinin kendi insanlarına hitabı şeklinde kaleme alınmış. Şef, mahalli lisanlarında “papalagi” dedikleri beyaz adamı, yani Avrupalıları halkına tanıtmaya ve onları uyarmaya çalışıyor. Tabiatıyla metin, bol bol mukayeseler ve hüküm cümleleri ihtiva ediyor.

Metni okuduğunuzda, âsude kabile hayatının sunduğu huzur ve mutluluğun karşısında, endüstrileşmiş batı medeniyetinin kötülüklerinin, yıkıcılıklarının, saçmalıklarının anlatıldığını görüyorsunuz. Endüstri medeniyetinin insan hayatı üzerinde meydana getirdiği tahribatın, kabile hayatını sürdüren insanların nazarında ne kadar korkunç olduğunu farketmeniz bekleniyor.

Metinle ilgil değerlendirmelere geçmeden söylemem gereken bir şey var: Kitabı okurken bir yapmacıklık, kötü bir kurgu yahut propaganda metni okuyor olma hissi beni rahatsız etti. Scheurmann’ın Tuavii’sinin söyledikleri, bir Samoa yerlisinden ziyade bir Alman’ın sözlerine benziyordu. Bir yerlinin kısa bir seyahat ile Avrupa’lıların hayatına böylesine derinlemesine nüfuz etmesi mümkün görünmüyordu. Ayrıca beyaz Avrupalı’nın her halinden rahatsız olan “şef” nedense onun getirdiği dinden rahatsız değildi. Hıristiyan olmuştu ve onu “eski ve saçma” inançlarından kurtarıp doğru yola devam eden kötü “papalagi’ye” bu noktada minnettardı! Geliştirdiği eleştiriler bir yerlinin geliştireceği türden eleştirilere de benzemiyordu. Daha sonra yaptığım araştırmalarda bu metnin -moda internet tabiriyle- bir “hoax” olduğu, yani aslı faslı olmayan, kurgulanmış bir metin olduğu iddialarına ulaştım.

Bahsettiğim iddiaların sahiplerinden birisi Hollanda Max Planck Enstitüsü Psiko-Linguistik profesörlerinden Gunter Senft. Senft, Scheurmann’ın Samoa adalarına 1914 yılının Haziran ayında vardığını ama aynı yılın Ağustos ayında, yani üç ay sonra Yeni Zelandalılarca savaş esiri alındığını, 1915 yılı sonbaharında Amerika’ya gitmek üzere salıverildiğini belirledikten sonra bu kadar kısa sürede bir yerli dili öğrenmiş olmasının çok zor olduğunu söylüyor. Dolayısıyla Scheurmann’ın “kabile şefinin konuşmasını tercüme ettim” iddiasının doğru olamayacağını ileri sürüyor. Buradan vardığı sonuç da aşikâr: bu metni Scheurmann oturup bizzat kendi yazmış olmalı! 1721’de Montesquieu’nun “İran Mektupları” ile başlayan, “uzak ve egzotik topraklara seyahat eden Avrupalının seyahatnamesi” tarzındaki eserlerin önemli özelliklerinden biri eleştirilere karşı yazarlarına bir zırh sağlıyor olmaları. Eğer yazar, o uzak diyarlarda bunlar oluyor, insanlar böyle düşünüyor diyorsa aynı tecrübeleri yaşamadan onu kim eleştirebilir ki?

Neticede bende, bu kitabın bir yerli kabile şefinin otantik fikirleri değil Erich Scheurmann’ın kurgusu olduğu kanaati hasıl oldu.

Şimdi, kime ait olursa olsun kitapta ileri sürülen fikirleri değerlendirmeye çalışalım.

Erich Scheurmann kendisine “insanın fıtraten iyi olduğunu” ve “herşeyin kötüye gittiğini” düşünenlerin safını seçmiş görünüyor.

“Doğal hal” diye bir şey varsa onun en el değmemiş numunesini bulacağımız yerlerden biri olan Samoa adalarında yaşayan “kabile şefini”, yerli masumiyetinin, bozulmamış fıtratın yaşayan sembolü olarak karşımıza çıkartıyor.

Kitap ilk önce batılıların kıyafetlerinin tasviriyle başlıyor. Yerli kabile şefimiz, dejenere batılıları lüzumsuz elbiseler giymekle itham ediyor. Et ve kemikten ibaret vücudun bir kısmı açık bırakılırken bir kısmının örtülmesi gerektiği fikrini anlamsız buluyor. Kitabın yayınlandığı yıllarda Almanya’da popülerleşen ve “Freikörperkulture” ismini alan nudist kültür akımın bu görüşlere etkisi açıkça görülüyor. Kaldı ki bugün en ilkel kabilelerde bile örtünme duygusunun olduğunu, tamamen çıplak yaşayan hiçbir doğal insan topluluğunun bulunmadığını biliyoruz. Ne acı ki bu basbayağı, “ethnocentric” süsü verilmiş “eurocentric” bir bakış. Scheurmann kendi “avrupai” fikirlerini okuyucularına “masum yerli halkın” el değmemiş fikirleri diye yutturmaya çalışıyor.

İkinci kısımda Avrupalıların evleri ele alınıyor. Tuavii, Avrupalıların evlerini, kapılarını, mobilyalarını “epeyce çocukça” tasvirlerle anlatıyor. Halbuki ne kadar ilkel olurlarsa olsunlar, yerlilerin -mesela- “kapı” konseptini bilmemeleri, onu “barınağa girmek için büyük bir güçle itmek gereken ağır tahta kanat” diye tanımlamaları beklenemez (s.27). O yıllarda yaygın olmasa da Samoa adalarında telefonun bile kullanıldığı biliniyor. Telefon görmüş bir insanın, bir kapı zilini süslü bir kadın memesine benzeterek tasvir etmesi son derece anlamsız (s.28). Bunun ötesinde Tuavii’nin tarif ettiği türden, mutfağı, oturma odaları, yemek salonları, banyoları ayrı olan evler, o dönemde çok az insanın oturabildiği zengin evleri. Mesela oğullarını o devirde Samoa adalarına gezmeye gönderebilecek kadar zengin Avrupalılar’ın oturabileceği türden evler bunlar! Avrupa’ya seyahat eden bir yerlinin görebileceği türden evler değil!

Üçüncü kısımda Tuavii, Papalagi’nin tanrısı olmuş dediği parayı ele alıyor. Aslında Scheurmann, Hıristiyan ahlakı perspektifinden bir kapitalizm ve özel mülkiyet eleştirisi yapıyor da denilebilir.

Sonraki kısımlarda bu sefer Avrupalı adamın zaman, diyet ve meslek takıntıları ele alınıyor. Scheurmann kendi toplumuna yöneltmek istediği tüm eleştirileri kurgusal kabile şefine söyletiyor.

İktisadi, siyasi yahut kültürel buhran zamanlarında yazıya başarken bahsettiğim eksenlerde yapılan tartışmalar hız kazanıyor. Bir taraf işlerin kötüye gitmesinin sebebini fıtrattan, şanlı atalarımızın mirasından, özünde iyi olan tabiatımızdan uzaklaşmamıza bağlarken diğer taraf eskinin tortularından tam olarak kurtulamamıza, yeterince gelişemememize, reform gerçekleştirmede eksik kalışımıza bağlıyor.

Göğü delen adam, yani Papalagi bir Avrupa’lı fantezisi. Alman müellifinin kafası birçok çağdaşı gibi oldukça karışık.

Bir yandan tabiata müdahalelerle hayatın akışını değiştiren teknolojik ilerlemeler, diğer yanda o ilerlemeler hatırına tahrip edilen tabiat.

Bir yanda fıtraten iyi iken dejenere edilen nesiller.

Öte yanda potansiyel kötülükleri eğitimle, yakın takip ve gözetimle, cezalandırma araçları gibi unsurlarla kontrol altına alınan insanlar.

Hangi tarafta yer almalı?

Bu soru, sanıyorum cevabı hiç de belirgin ve kolay olmasa da insanlık var oldukça tartışılmaya devam edecek bir soru.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Gözü Kara Karagözlülerin Devrine Doğru

Gözü Kara Karagözlülerin Devrine Doğru

karagoz-ve-hacivatHacivat: ” Ak akçe kara gün içindir. ”
Karagöz: ” Akçe yok ki kara güne saklasam. ”
Hacivat: ” Bir elin nesi var, iki elin sesi var. ”
Karagöz: ” Kurnada oturanın elinde hamam tası var. ”
Hacivat: ” Söz gümüşse sükût altındır. ”
Karagöz: ” Söz altınsa sükût tenekedir. ”
Hacivat: ” Olur mu Karagözüm, sükût yani susmak altındır. ”
Karagöz: ” İyi, o zaman susalım, konuşmayalım. Buradaki kalabalık hemen dağılır. İnsanlar, işini bırakıp bizi dinlemeye geliyorsa sözüm altın değerinde olduğu içindir. ”

Karagöz kalabalığa dönerek:
“Beni haklı görenler alkışlasın.” diye bağırır.
Bir alkış fırtınası kopar.

Gölge oyunu, bir geçmiş zaman eğlencesi.

Karagöz ve Hacivat, hayal perdesinde arz-ı endam edip didişen iki eski dost. Gelin bu iki dostun karakterlerini şöyle bir hatırlayalım:

Karagöz, eğitimsizdir, cahildir, kaba sabadır, kafası ince işlere, planlara çalışmaz, hile yapar ama hilesi çabuk açığa çıkar, kolay aldatılır. Meraklıdır ama merakı hiçbir zaman derinleşip onu bir uzmanlığa taşımaz. Öte yandan içi dışı birdir. Olduğu gibi görünür, dobradır, patavatsızdır tepkilerini saklayamayıp çabucak açığa vuran bir halk adamıdır. Halkın sağduyusunu temsil eder. Güçlüdür, merttir, cesurdur ve biraz da zorbadır. Hacivat’i sürekli döver.

Hacivat, eğitimlidir, kültürlüdür, çelebidir. Oldukça kurnaz, biraz da içten pazarlıklı bir tiptir. Her konuda iyi kötü bilgi sahibidir. Herkese nabzına göre şerbet vermeyi bilir. Aklı başında ve güvenilir bir karakterdir. Lügat paralamayı sever. Bu yüzden Karagöz onun söylediklerini çoğu zaman anlamaz ya da anlamazlıktan gelir. Akılca güçlü olsa da bedenen zayıftır. Himayeye ihtiyaç duyar. O yüzden sürekli dayak yemesine rağmen Karagöz’ünün etrafında bulunmaktan kendini alamaz.

İnsan zihni acayip bir şey! Bir zamandır milli ve beynelmilel siyaset sahnesi ile gölge oyununun hayal perdesi arasında bazı paralellikler bulur oldum.

Sanki tüm dünyada Karagöz’lerin Hacivat’ları dövdüğü bir döneme girmiş gibiyiz.

Etraflıca düşünmeyi, planlamayı, strateji geliştirmeyi, hesabı, kitabı lüzumsuz bulup, “bize plan değil pilav lazım” diyerek ellerinin tersiyle kenara iten Karagözlerin altın çağı yaşanıyor.

Hacivatların senelerce ilmik ilmik dokudukları halılar misali kurumlar, ilkeler, temayüller iskambil kartlarından kuleler gibi birbiri ardına yıkılıyor.

Züccaciye dükkânına giren fil misali Karagözler, yıkıp perdeyi, viran eyliyorlar.

Geçmiş yılların akil yöneticileri olan Hacivatlar, biraz da “yar bana bir eğlence medet” diye beyhude geçirdikleri senelerin sonunda “işte sana eğlence, köşene çekil ve seyreyle” diyen Karagözlerin itmesiyle sahnenin dışında buluyorlar kendilerini.

Hacivatların küçük bir kısmı prensip sahibi olsa da, çoğu pragmatist!

İktidar dengesinin aleyhlerine bozulduğunu anladıkları andan itibaren Karagözlerin himayesi için temennaya başlayanların sayısı hiç de az değil.

Tutarlılığına inandıkları dünya görüşlerinden taviz vermeyen, omurga sahibi Hacivatlar ya köşelerine çekilip sessizliğe büründüler ya huzursuz mızmızlanmalarla bir fon gürültüsü yaratmakla meşguller.

“Plan lazım değilse en iyi pilavı yapmanız konusunda danışmanınız olalım efendim” diyen Hacivatlar ise yeni pozisyonlar kovalıyorlar.

Mesela Brexit’in mağlubu Cameron, bir Hacivat’tı.

Amerikan seçimlerinin galibi Trump tam bir Karagöz.

Rusya’nın mutlak hâkimi Putin de başka bir Karagöz.

Almanya’nın AfD partisinin lideri Frauke Petry, Fransız Milli Cephe Partisinin lideri Marine Le Pen, Avusturya’nın Özgürlük Partisinin lideri Norbert Hofer, Hollanda’nın Özgürlük Partisinin lideri Geert Wilders önümüzdeki yıllarda ipleri ellerine alacak gibi görünen Karagözler.

Ülkemizde ise hem siyasette, hem bürokraside, hem akademide yerlerini Karagözlere bırakıp köşelerine çekilmeye mecbur kalan Hacivatların sayısı o kadar çok ki saymakla bitmez!

Yazımızı, hünerin “gölgede solmadan açmak” olduğunu söyleyen bir Hacivat gazeliyle sonlandıralım:

Off hay hak
Gönül verdik perdeye dost, başlayan bir gazeldir
Hüner değilse de dünyaya gelmek ne güzeldir
Ölümlüymüş dünya, neler gelmiş neler geçmiş
Hüner, geçmişi gününde görüp güldürmededir

Gülen pek az, ağlayan ne çok, Tanrıyı saymazsak
Hüner, oynayan kim, oynatan kim, bilmededir
Tanrı gölgesini eksik eylemesin duamız
Hüner, gölgede solmadan açmayı bilmededir.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.