Kuruntular Dünyasının Şövalyesi: Don Kişot

Kuruntular Dünyasının Şövalyesi: Don Kişot

İspanyol yazar Miguel de Cervantes Saavedra‘nın meşhur romanı Don Kişot’un ana kahramanı Alonso Quixano, ellili yaşlarında, fantastik şövalye hikayelerini okuya okuya gerçekle hayali birbirinden ayırt edemeyecek hâle gelmiş eski bir toprak ağasıdır. Gerçeklikle bağları iyiden iyiye kopunca, okuduğu hikayelerde anlatılan şövalyelik ruhunu dirilterek “milletine hizmet etmeye” karar verir. Bunun için bir “gezici şövalye” olacak, maceralara atılacaktır.

Kaburga kemikleri sayılan, sütçü beygiri de denilebilecek ihtiyar atı, Don Kişot’un hasta zihninde İspanya topraklarını o güne kadar çiğnemiş en güzel hayvandır. Çelimsiz atı ona, “Pegase’in kanatlı atından daha çevik, Bayard’ın atından daha kuvvetli, İskender’in kısrağı Bucephale’den daha zarif” görünür.

Her “haysiyet sahibi” atın bir ismi olması gerektiğinden Don Kişot atını “Rociante” diye çağırmaktadır. Cervantes bu ismi seçerken zekice kelime oyunları yapmıştır. İlk başta süslü bir isim gibi görülse de İspanyolca “Rocín” “sütçü beygiri”, “kalitesiz at”, “cahil adam” ve “dırdır” gibi anlamlara gelir. “Ante” ise “eskiden”, “önceden”, “bir zamanlar” gibi anlamlar taşır. Yani “Rociante” “eski dırdır” ya da “bir zamanların sütçü beygiri” olarak anlaşılabilir.

İlk iş olarak, basit bir çiftçi olan Sancho Panza’yı seyisi, hizmetçisi, silahtarı ve “yancısı” olarak işe alır. Beraberce Don Kişot’un marazi zihninin ürünü olan alternatif bir gerçeklikte seyahate başlarlar.

Panza” İspanyolca “karın” ya da “göbek” demektir. Sancho Panza da göbekli, yemekten, içmekten ve mal biriktirmekten başka bir şey düşünmeyen, okuma yazma bilmeyen ama efendisinin sanrılarının farkında olan ve buna rağmen itaatte ve sadakatte kusur etmeyen bir köylüdür. Zira efendisinin ipe sapa gelmez hayallerine inanır gibi görünmek başta olmak üzere “çeşitli hizmetlerinin” karşılığında gayet somut ödüller beklemektedir. Efendisi ona fethedeceği bir adayı vermeyi vaat eder. Sancho Panza “ada” kelimesini daha önce işitmemiştir ama kıymetli bir şey olduğunu tahmin ettiği bu ödülün, yaşamaya razı olduğu problemlerin mükafatı olacağını düşünmektedir.

Don Kişot kendini kabadayı bir eski zaman şövalyesi gibi gördüğü için sürekli macera aramaktadır. Küçük ve ilgisiz şeyleri bahane edip sürekli kavga çıkartmaya çalışır. Zira şövalyeliğini gösterebilmek için kavgaya ihtiyacı vardır. Fakat bu çabalar genellikle yancısıyla beraber feci şekilde dayak yemeleriyle neticelenir.

İşin ilginç tarafı yenilen dayaklar, yaşanılan fiyaskolar Don Kişot’un aklını başına getirmez, bilakis deliliğini arttırır.

Kitabın en meşhur hikayesinde Don Kişot yolda giderken gördüğü yel değirmenlerine saldırır. Onların, okuduğu fantastik hikâyelerdeki devler olduğunu sanmıştır. O sırada rüzgârın esmesiyle dönmeye başlayan kanatlardan biri Don Kişot’a çarpar ve atıyla beraber yere yuvarlanan kahramanımız fena yaralanır. Üstelik mızrağı da kırılmıştır. Don Kişot yerde yaralı yatarken aptalca hatasını hemen yeni bir hayalle tevil eder: Bir düşman büyücü, sırf Don Kişot yenip şan şöhret kazanmasın diye devleri bir anda yel değirmenlerine dönüştürmüştür!

Cervantes’in on yedinci asrın başlarında kaleme aldığı, batı edebiyatının kurucu metinlerinden sayılan bu müthiş, bu zihin açıcı alegori adeta zamanlar üstüdür.

Kafalarında kurguladıkları sanal bir gerçeklikte yaşamaya başlayan sıradan kişilerin müşahede altına alınıp tedavi edilmesi gerektiği konusunda neredeyse herkes hemfikirdir.

Fakat gerçeklikle bağını koparanlar güçlü, zengin, etkin pozisyonda kişilerse iş değişir.

Elinin altındaki imkânları ve sahip olduğu kabiliyetleri abartan, büyük bir kahraman, seçilmiş bir kişi olduğundan şüphe duymayan, çoktan yitip gitmiş, belki de gerçeklikte hiç mevcut olmamış bir hayatı, bugün cariymiş gibi yaşamaya ve çevresine de zorla yaşatmaya çalışan yeni bir Don Kişot çıkmaya görsün, onun çılgın hayallerine inanmış gibi görünerek çeşitli avantajlar elde etmeye hazır Sancho Panza’lar türeyiverir dört tarafta.

Bu trajikomik hikâyenin tekerrür edip durması ne gariptir…


Bu yazı ilk olarak 4 Ağustos 2020 tarhinde Karar gazetesinde yayınlanmıştır.

Immanuel Wallerstein’ın Ardından

Immanuel Wallerstein’ın Ardından

31 Ağustos 2019 günü, 88 yaşında dünyadan ayrılan Immanuel Wallerstein, geçtiğimiz 1 Temmuz’da, kendi web sitesinde yayımladığı “Bu Son, Bu Başlangıç” başlıklı son yazısıyla okurlarına veda etmişti. Yazı şöyle başlıyordu:

“İlk yorumum 1 Ekim 1998 de ortaya çıktı. Binghamton Üniversitesi’nde Fernand Braudel Center (FBC) tarafından yayımlandı. O zamandan bu yana hiç aksatmadan her ayın birinde ve on beşinde yorumlar yazdım. Bu yazdığım, bu serinin beş yüzüncü yorumu ve yazacağım son yorum olacak. Kendimi büyük bir disiplinle bu yorumları düzenli olarak yazmaya adadım. Fakat kimse sonsuza dek yaşamaz ve benim de bu yorumları yazmaya devam etmeme imkân kalmadı.”

Tam adıyla Immanuel Maurice Wallerstein, Amerikalı, Yahudi kökenli, marksist bir sosyolog, ekonomi tarihçisi, siyaset bilimciydi.

Kendisi sosyal bilimleri tek bir disiplin olarak görürdü. Ona göre aslında sosyal bilimin parçaları olan ekonomi, tarih, sosyoloji, antropoloji, özellikle ikinci dünya savaşından sonra üretilerek aralarına koyulan suni farklılıklarla ayrıştırılmışlardı. Bu ayrımı Avrupa merkezli (eurocentric) bir ayrım olarak niteliyordu.

Wallerstein’ın bilime en önemli katkısı bir analiz yöntemi olarak ortaya attığı dünya sistemleri analiz metoduydu.

Wallerstein, modernleşme teorisinden mülhem “Üçüncü Dünya” ifadesine karşı çıkarak ve bağımlılık teorisinden (dependency theory) hareket ederek, karşılıklı ekonomik ilişkilerinin oluşturduğu karmaşık bir ağ ile birbirine bağlı tek bir dünyada yaşadığımızı savunmuştu. Ona göre dünya, merkez (core) ve çevre (periphery) olarak ikiye bölünüyordu. Ayrıca merkez ve çevre arasında, yarı çevre (semi-periphery) olarak adlandırdığı, diğerleri ile ilişkilerine göre tanımlanan bölgeler bulunuyordu. Yarı çevreler, merkezler karşısında periferi gibi, periferi karşısında merkez gibi algılanıyordu. Merkez ve çevre arasında çok temel ve kurumsallaşmış bir iş bölümü söz konusuydu: Merkez ileri teknolojisiyle sofistike ürünler üretirken çevrenin vazifesi merkeze bu ürünleri üretebilmesi için gereken ham maddeleri, zirai ürünleri ve ucuz iş gücünü arz etmekti. Merkez ile çevre arasındaki alışveriş adaletsizdi. Çevre ürünlerini ucuza satmaya, merkezin ürünlerini ise yüksek bedellerle satın almaya zorlanıyordu. Yarı çevre dediği yerler merkez karşısında çevre gibi, çevre karşısında merkez gibi muamele gören yerlerdi.

Ülkemiz Wallerstein’ın analizinde tam bir yarı-çevre örneği teşkil ediyordu.

Wallerstein analizi üzerinden çok ciddi eleştiriler aldı. Bunlardan birisi, Marksist perspektifi gereği her şeyi ekonomi eksenine oturtması, kültürleri hiç dikkate almamasıydı. Ona göre “çevredeki” ülkeler hiçbir zaman gelişemeyecek, her zaman merkezin sömürüsüyle zayıf kalacaklardı ama yaşanan örnekler bu şablonun doğru olmadığını göstermişti: Singapur, Güney Kore, Hong Kong gibi yerler teknolojik olarak ilerlerken bir yandan da zenginleşerek “merkezi” yakalarken, içine kapanarak izole olmayı seçen Kuzey Kore’nin zincirlerinden kurtulamadığı ortaya çıkmıştı. Ayrıca göç hareketleri ile kitleler yer değiştiriyor, ülkelerin demografisi Wallerstein’ın analizini anlamsızlaştıracak şekilde değişiyordu. Mesela yüzde onundan fazlasını “çevreden” göç edenlerin teşkil ettiği Fransa’nın “merkezliği” tartışmalı hale geliyordu.

Wallerstein 1999 yılında yayımladığı “Bildiğimiz Dünyanın Sonu” isimli eserine şu cümlelerle başlıyor:

“Ben karanlık bir ormanın tam ortasında olduğumuza ve ne yöne gitmemiz gerektiği konusunda yeterli netliğe sahip olmadığımıza inanıyorum. Bunu acilen hep birlikte tartışmamız gerektiğine ve bu tartışmaya gerçekten dünya çapında katılınması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca bu tartışmanın, bilgi, ahlak ve siyasetin her birini ayrı köşelere ayırabileceğimiz bir tartışma olmadığına da inanıyorum.”

Adeta bir kâhin edasıyla içine doğduğumuz tanıdığımız ve bildiğimiz dünyanın büyük bir kriz içinde ve eşi görülmemiş değişikliklere gebe olduğunu şu sözlerle ifade ediyor:

“Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısı, yirminci yüzyılda gördüğümüz her şeyden daha güç, daha düzen bozucu, ama aynı zamanda daha açık olacak bence. Bunu, hiçbirini burada tartışamayacağım üç öncülden yola çıkarak söylüyorum. Birinci öncül şu: Bütün sistemler gibi tarihsel sistemler de ölümlüdür. Bir başlangıçları, uzun bir gelişmeleri ve dengeden uzaklaşıp çatallanma noktalarına ulaştıkça yaklaştıkları bir sonları vardır.

İkinci öncül, bu çatallanma noktalarında iki şeyin geçerli olduğudur: Küçük girdiler büyük çıktılar yaratır (oysa sistemin normal gelişme zamanlarında, büyük girdiler küçük çıktılar yaratır) ve bu tür çatallanmaların sonucu bünyevi olarak belirsizdir.

Üçüncü öncül ise modern dünya sisteminin, tarihsel bir sistem olarak ölümcül bir krize girmiş olduğu ve varlığını elli yıl daha sürdürmesinin pek muhtemel olmadığıdır. Gelgelelim, sonucu belirsiz olduğu için, sonuçta ortaya çıkacak sistemin şu an içinde yaşadığımız sistemden daha iyi mi yoksa daha kötü mü olacağını bilmiyoruz, ama geçiş döneminde ortaya sürülen peyler son derece yüksek, sonuç son derece belirsiz ve küçük girdilerin çıkacak sonucu etkileme yeteneği son derece büyük olduğu için, geçiş döneminin ağır sorunlarla dolu korkunç bir dönem olacağını biliyoruz.”

Komünizmlerin, Üçüncü Dünya’daki ulusal kurtuluş hareketlerinin ve Batı dünyasında Keynes modeline duyulan inancın ve halklarına reformist programlarla yeryüzü cenneti vaat eden ideolojilerin çöküşünün yaratacağı derin hayal kırıklıklarının devletlerin halkların gözündeki meşruiyetini dayanaksız bırakacağını ileri süren Wallerstein 1990’larda görülen türden epeyce kargaşalık çıkmasını beklediğini söylüyor.

Bu kargaşalıkların dünyanın “çevre” ülkelerinden (ABD gibi) daha zengin ve daha istikrarlı olduğu ileri sürülen “merkez” bölgelerine yayılmasını beklediğini ifade ediyor.

11 Eylül saldırısı, “Occupy Wall Street” hareketi, Fransa’da sarı yelekliler, tamamen destabilize olan Irak, Suriye gibi ülkelerden gelen göç dalgaları sanki şimdilik Wallerstein’ın kehanetlerini teyit eder gibi görünüyor.

Karamsar bir tablo çizen Wallerstein şu sözleri ile bir umut penceresi açmayı da ihmal etmiyor:

“Evrendeki en karmaşık, dolayısıyla çözümlenmesi en güç sistemler olan insani toplumsal sistemlerde, iyi toplum mücadelesi, sürmekte olan bir mücadeledir. Üstelik insani mücadelenin, en fazla anlama sahip olduğu zamanlar, tam da bir tarihsel sistemden (mahiyetini önceden bilemeyeceğimiz) bir başkasına geçiş dönemleri olmaktadır. Başka türlü söylersek, özgür irade dediğimiz şeyin, mevcut sistemin denge durumuna geri dönme baskılarına direnebildiği zamanlar, ancak bu tür geçiş dönemleri olmaktadır. Nitekim, kökten değişim, asla kesin olmasa da mümkündür ki bu da bize daha iyi bir tarihsel sistem aramak için rasyonel bir biçimde, iyi niyetle ve kararlı bir biçimde hareket etmenin ahlaki sorumluluğumuz olduğunu hatırlatır.”

Ne olacağı belirsiz evet! Ama belirsizlik korkulacak bir şey değil, harika bir şeydir diyerek biz okuyucularını heyecanlandıran şu cümleleri kayda geçiriyor:

“[Kesinlik, gerçek olsaydı, ahlaken ölmek demek olurdu.] Gelecek hakkında kesin bilgiye sahip olsaydık, herhangi bir şey yapmaya yönelik ahlaki bir zorlama olamazdı. Bütün eylemler tayin edilmiş olan kesinlik içine düşeceği için, her türlü ihtirasın bağımlısı olmakta ve her türlü bencilliği yapmakta serbest olurduk. Eğer her şey belirsizse, o zaman gelecek yaratıcılığa, hem de sadece insanın değil, bütün doğanın yaratıcılığına açıktır. Olasılıklara, dolayısıyla daha iyi bir dünyaya açıktır. Ama oraya ancak ahlaki enerjilerimizi onu gerçekleştirmeye adamaya hazır olduğumuzda, karşımıza hangi kılıkla ve hangi bahaneyle çıkarsa çıksınlar, eşitsiz, demokratik olmayan bir dünyayı tercih edenlerle mücadele etmeye hazır olduğumuzda ulaşabiliriz.”

Tabi ki kısacık bir yazıda Immanuel Wallerstein’ın 88 senelik bir ömür boyunca ürettiği fikirleri özetlemek mümkün değil. Ama hakikati ararken herkesten farklı düşünüp düşüncelerini ortaya koymaktan korkmayan bu cesur ve bilge düşünürün bazı fikirlerini ölümünün hemen ardından gündeme taşımak, hatırlatmak istedim.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

On Yıl Meydan Okuması (#10yearschallenge)

Sosyal medyadaki yeni akımın adı: “10 years challenge”. Yani on sene meydan okuması. Bu akım ile birlikte, insanlar, 10 sene önce çekilmiş bir fotoğraflarıyla yeni çekilmiş bir fotoğraflarını yan yana koyarak, yaşamış oldukları değişimi sosyal medya üzerinden sergiliyorlar.

Milyonlarca takipçisi bulunan oyuncuların, sanatçıların ve sporcuların eski ve yeni fotoğrafları ilgi çekse de bu “challenge” bizde tamamen başka bir noktaya evrildi.

Birçok genç kadın, #10yearschallenge etiketi ve “büyüdük, güzelleştik, özgürleştik” notuyla, eski başörtülü ve yeni başı açık fotoğraflarını paylaşmaya başladı. Özellikle genç neslin inancını kaybettiği, deizme, hatta ateizme kaydığı sıkça dile getirilip tartışılırken ortaya çıkan bu yeni durum hayli ilgi çekici.

Büşra CebeciAslında konuyla ilgili olarak bir süredir birçok şey yazılıp çiziliyor. https://bianet.org/bianet/toplumsal-cinsiyet/193792-basortusu-mucadelesinin-degisen-yolculugu adresinde, kendisi de başörtülüyken açılmaya karar veren genç gazeteci Büşra Cebeci çeşitli röportajları içeren sekiz yazı yayınladı.

https://www.yalnizyurumeyeceksin.com/ adresinde bir zamandır çok sayıda genç kadının baş açma hikayelerini anlattıkları mektupları yayınlanıyor.

Bu sosyal hareketliliğin derin bir sosyolojik analize ihtiyacı var. Böylesine ayrıntılı, bilimsel bir araştırmaya hazırlanırken yapılabilecek bazı ön tespitler ve sorulabilecek bazı sorular şunlar:
 

  1. Siber sömürgecilik gayretlerinin son derece tehlikeli bir yer haline getirdiği sanal alemde rastladığımız her şeye şüpheyle yaklaşmamız artık şart. Öncelikle benzer çalışmaların İran özelinde daha önce yapıldığını akılda tutarak, bir psikolojik operasyonla karşı olup olmadığımızı araştırmamız lazım. Acaba bu paylaşımlar buzdağının su üzerinde görülebilen ucu mu yoksa bir manipülasyon amacı ile köpürtülen, kimi samimi kimi sahte “ifşalar” mı?

    BBC Türkçe’nin https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46758752 adresinde yaptığı haber toplumun nabzını tutan, derin bir toplumsal değişimin izlerini süren gazetecilerin başarısı mıydı yoksa bir dizi sosyo-psikolojik manipülasyon çabasının adımlarından birisi miydi diye sormamız gerekiyor. BBC’nin konuya ilgisinin sürdüğü görülüyor: https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46930951



  2. Keşke şöyle esaslı bir araştırma yapılabilse de bu şekilde başını açanların yahut açmayı düşünenlerin geri kalanlara oranı ile ilgili bilimsel bilgiye ulaşabilsek. Öte tarafta başını örtmeye karar veren ya da bunu düşünenlerin oranı da gayet ilgi çekici bir metrik olabilir. Havai fişeklerle kutlamalara girişmeden, yahut ağıtlar yakmadan önce karşılaştığımız fenomen hakkında “algısal” değil “bulgusal” verilere ihtiyacımız var.






     
  3. Başını açanların eski, başörtülü fotoğraflarını paylaşmalarına karşılık başlarını örten kadınların eski açık fotoğraflarını paylaşmaları söz konusu değil. Bilakis tesettüre karar verenler eski açık fotoğraflarını mümkün olduğunca toplar, kimse tarafından görülmemesini sağlamaya çalışırlar. Çünkü o açık fotoğraftaki kişi hala kendileridir. Ama açılanlar sanki önceki fotoğraftaki kişi artık kendileri değilmiş gibi davranıyorlar. Evet bir zamanlar bir tırtıldım ama o halimle bir alâkam kalmadı, artık ben bir kelebeğim, bambaşka bir varlığım diyorlar sanki… “Güzelleştik” vurgusuna dikkat.






     
  4. Başını açmaya karar veren kadınları bu kararı alırken nelerin etkilediği sorusunun cevabı da oldukça mühim. Siyasetle yatıp siyasetle kalkan bir toplum olarak meseleyi hemen siyasi bir zemine taşımaya mütemayiliz. Oysa ki şehirleşmeden, post modernizme, relativizmden, feminist hareketin yükselişine, geç yaşanan bir “büyübozumundan” sosyal medya etkisine kadar iç içe geçmiş birçok “sebep” söz konusu olabilir.






     
  5. Bir kadının başını örtmeye ya da açmaya karar vermesi büyük zorlukları, toplumsal baskıları, dedikoduları tek başına göğüslemesi anlamına gelir. Geleneksel çevreden fiziksel olarak uzaklaşmak, sosyalleşme zeminlerini değiştirmek bu zorluğu “azaltan” bir faktördür. Bu açıdan bakıldığında, bu zor kararı alan kadınların ne kadarının yurtdışındayken, ne kadarının yurt içinde ama kendi şehrinden uzakta okurken, yani kendi geleneksel çevresinden uzakken kararını uygulamaya koyduğu önemli ipuçları verebilir.






     
  6. Sosyal medya “evden çıkmadan” başka “mahalleye” taşınma imkânı sağlıyor. Acaba yukarıda bahsettiğimiz sosyal çevre değişikliği sadece sanal ortamda da olsa aynı etkiyi üretebilir mi? Mesela bir üniversite öğrencisi, sadece internette “takıldığı” ortamlardan ve kişilerden etkilenerek başını açmak ya da örtmek gibi son derece radikal bir karar verebilir mi?





     
  7. Gerçek dünyada başını örtmeye ya da açmaya karar veren kişinin kararından onunla temas halindeki her insan derhal haberdar olur. Evinin kapısından çıktığında kapı komşuları, alışveriş yaptığı marketin çalışanları, sürekli kullandığı dolmuş hattının yolcuları, okul/iş arkadaşları yeni kıyafetiyle kadını görür. Kimisi umursamaz, kimisi yargılar, kimisi ayıplar, kimisi de destekler. Bu son derece travmatik bir süreçtir. Belki de birçok kişi aldığı kararı uygulamayı sırf bu yüzden erteler durur. Tabiatıyla açılma/kapanma konusunda alınan kararı çevreden saklama imkânı yoktur ama sadece sanal alemde etkileşime girilen insanları yeni görünüşünden haberdar etmek kararı uygulamaya koyan kişiye kalmıştır. On yıl meydan okumasını bahane ederek “açıldığını” sanal alemde tanıdığı tanımadığı herkese ilan etme arzusunun da incelenmesi gereken bir duygu olduğu görülüyor. Kadınlar kendileri için zaten hayli “travmatik” olan bu süreci neden daha da ağırlaştırmak ister? Sanal âlemde yeni görünüşün ifşasına, fiziksel çevreye karşı meydan okuma süreci tamamlandıktan sonra mı sıra gelir yoksa ikisi beraber mi yürür?






     
  8. Yapılan paylaşımların çoğunda sadece başörtüsünün çıkartılmadığı, inancın da kaybedilmiş olduğu görülüyor. Hatta bazılarında bu açıkça ifade ediliyor. Şarap kadehiyle yahut iyice dekolte kıyafetlerle verilen yeni pozlar gerçekten bir “challenge” olduğunu işaret ediyor.  Acaba bu pozlar özgürleşmenin, bir iç yolculuğun mu, eski mahalleye meydan okumanın mı, yoksa yeni mahallede kabul görme çabasının mı neticesi? Terk edilen ne? Din mi? Millet mi? Gelenek mi? Eski mahalle mi?




     
  9. On yıl meydan okuması kapsamında yapılan paylaşımlara seyirci konumundaki erkeklerin ve kadınların verdiği tepkiler de incelenmeyi hak ediyor. Kimisi “özgürleşen” kadınları alkışlarken, kimisi kendince “yoldan çıkmış” kadınlara öfke kusuyor, kimisi de hakaretle, alayla, aşağılamayla meşgul. Komplo teorileri üretenler bile var. Aslında birçok Müslüman genç erkek de benzer bir süreçten geçiyor ama tabi yaşadıkları dönüşüm kadınlarınki kadar görünür olmadığı için yeterince tartışılmıyor. İnanç düzlemimizde görmezden gelinemeyecek kadar yoğun “tektonik” hareketlilikler var.



     
  10. Zor bir soru: Şahitlik ettiğimiz, Türk Müslümanlığının içi boşalmış, sadece kabuğu kalmış bir ağaç misali, yıkılmadan önce kendi kendine çatırdaması mı? Yoksa bir tarafta iki ruhluluktan kurtulmanın, toplumun bizi takmaya zorladığı maskeleri fırlatıp atmanın, diğer tarafta yozlaşan, içi boşalan inanma şekillerini terk edip, daha doğru, daha ihlaslı, daha samimi bir inancı inşa etmenin erken aşamaları mı?
     

Daha cevap aranması gereken çok soru, araştırılması gereken çok mevzu var. Yaşadığımız toplumsal değişimi anlamak için daha çok gayret etmemiz gerek.


Bu yazı ilk olarak 20 Ocak 2019 tarihinde fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Karanlık Kurul Komplolarından Kurtulamayacak mıyız?

Karanlık Kurul Komplolarından Kurtulamayacak mıyız?

Hatırlayacaksınız: Bir zamanlar bir TV kanalının dizilerinde karanlık, kasvetli, okült çağrışımlar yapmak üzere tasarlanmış salonlarda, sanki bir satanik ritüel gerçekleştirmek üzere toplanmış, büyük kırmızı koltuklarda oturup, kocaman yüzüklerin süslediği parmaklarını oynatarak kırık bir Türkçe ile konuşan “karanlık kurul” üyeleri olurdu.

Verilmek istenen mesaj belliydi: Çok varlıklı, çok karanlık, şeytani niyetler taşıyan, yüzlerini göstermeyen, Türkiye’ye kötülük yapmayı hayatlarının amacı haline getirmiş “birileri” sürekli hain planlar yapıp uygulamaya koymaktaydı. Bu “gizli” örgütler ülkeyi, dini yok etmeyi hedeflerken onları durdurmak için gece gündüz çabalayan “kahramanların” yanında olmak gerekirdi.

Belki de örgüt içinde dini, ahlaki, hukuki sınırları ihlal edişlerin, psikopatça davranışların rasyonalize edilmesi bu yolla mümkün oluyordu. Mesele hayatta kalma meselesiydi, mesele memleket meselesiydi, din meselesiydi.

Sabah akşam karanlık odalarda plan üstüne plan yapıp bizi yıkmak isteyen hain güçlere karşı bizim adımıza hayatta kalma mücadelesi veren bir gruba/kahramana taraftar olma fikri, insanların beyinlerine ekilmek istenen bir yalan, bir yanılsamaydı.

15 Temmuz gecesi, böylesi illüzyonlarla teshir edilen beyinlerin nasıl soğukkanlılıkla cinayetler işlemeye sevk edilebileceklerine hep beraber şahit olduk.

O gün, saçma sapan kurgulara prim vermeyen kişiler sokağa dökülüp darbe girişimine göğüslerini siper ettiklerinde bu hastalıklı kafadan kurtulduğumuzu sanmıştık. Görünen o ki sevinmekte biraz acele etmişiz.

Tarihin çöplüğüne attığımızı sandığımız karanlık kurullar, haçlı komploları, dış güçler, hainlerle, işbirlikçilerle dolu söylemler kısa zaman sonra -hem de daha güçlü olarak- geri döndü.

Maalesef komplo teorilerinin çok itibar gördüğü bir toplumuz.

Farkındalık oluşturma kisvesinde pompalanan korkular kendilerine kolayca müşteri bulabiliyor.

Korkular, zihin iklimini istila ettiğinde düşünceye, rasyonaliteye yer kalmıyor.

Halbuki azıcık açık fikirli olabilsek, azıcık korkmadan sorgulayabilsek göreceğiz ki bizi yıkmanın, yok etmenin kimseye faydası yok!

Kuyumuzu kazdıklarından emin olduğumuz Avrupa Birliği ülkeleri için çok önemli ve kârlı bir pazar yeriyiz.

Kim mal sattığı, büyük paralar kazandığı bir pazar yerini, sırf bazı müşterilerinin dünya görüşünü beğenmiyor diye yok eder?

Sadece bu da değil…

En büyük endişeleri kendilerine yönelecek dev bir göç dalgası olan Avrupa ülkeleri, acaba hangisini ister: O dalgayı tutabilecek kuvvetli, stabil bir ülke mi yoksa parçalanmış, güçsüzleşmiş, fakirleşmiş, devlet teşkilatı ortadan kalmış, sınırları delik deşik, yol geçen hanına dönmüş küçük devletçikler mi?

Kendilerini besleyen en önemli enerji hatlarının geçtiği bir ülke olan Türkiye’nin karışması, Türkiye’de idarenin ve kontrolün zayıflaması AB ülkelerinin işine gelir mi? Kendilerine doğalgaz taşıyan boru hatlarının her gün bilmem hangi terör örgütünce patlatılıp kesilmesine rıza gösterebilirler mi?

Kendimizi dev aynasında görmeyi bir tarafa bırakıp soralım: Amerika, Avrupa, Çin yahut Rusya’nın ülkemizi işgal ederek kavuşacağı ne var?

Petrolümüz yok. Doğalgazımız yok. Emperyalist güçlerin iştahını kabartacak yer altı kaynaklarımız yok.

Genç nüfusumuz, insan kaynağımız var deseniz, bunun için işgale ne lüzum var? Neredeyse tüm gençlerimiz bir göz kırpmaya bakıyor kendilerini yurt dışına atabilmek yahut uluslararası bir firmada çalışabilmek için.

“Yok olmamızı isteyen dış güçler” argümanı kitleleri korkutmak için üretilmiş bir korku aracı. Rasyonel temeli çok zayıf.

Etrafımızdaki herkesin sevgi pıtırcığı olduğu iddiasında değilim. Elbette her ülke kârını azami seviyeye çekmek, çıkarlarını muhafaza etmek, potansiyel tehditleri kontrol altında tutmak için planlar ve hamleler yapar ama bizi yok etmenin, zayıf düşürmenin bu plan ve hamleler içinde anlamlı bir yeri bulunmuyor.

Aslında “karanlık kurullar”, ileri sürülen iddiaların arkası boş olduğu için eninde sonunda yeniden ortaya çıkıyor. İnsanları korkutmak için rasyonel bir zemin olmadığında, komplo teorileri irrasyonel zeminlerde üretilir oluyor. Haçlılar, tapınak şövalyeleri, satanistler, sabetayistler, siyonistler, okültistler, masonlar, gizli örgütler, çok eski hesapları görmek için yüzlerce yıllık planlar yapıp nesiller boyunca aktaran acayip aileler falan gündeme geliyor. Tabi yanlarında gizli ajanları, sinsi işbirlikçileri ve içimize soktukları hainleri ile!..

Yani masaya, varlık sebepleri kötülük yapmak olan, neden kötülük yapsınlar ki diye soramayacağınız kurgusal öcüler sürülüyor. Onların son derece karanlık ve şeytani niyetlerini anlamamak akılsızlık, ciddiye almamak gaflet, umursamamak vurdumduymazlık sayılıyor. Zaten bu sanal öcü hikayelerinden korkmadığını izhar edenleri eninde sonunda o öcülerin ajanı olma ithamı bekliyor.

Komplo teorilerinin asıl müşterileri, düşük zekâ seviyeli, bilgi birikimi sığ kimseler. Komplo teorileri biraz da bu tür insanlara kendilerini olduklarından daha zeki ve bilgili hissettirdiği için cazip geliyor. Fakat korkular, özellikle de hayatta kalma endişeleri akıllı, bilgili insanları bile komplo teorilerine çekebiliyor.

Anlamsız korkularla mücadele verip zihinlerimizi öcülerden kurtarmamız gereken bir dönemden geçiyoruz. Dizginleri hislerimizin elinden alıp tekrar aklımıza devretmek zorundayız. Bu arada ruhumuzu saran karanlık ve hastalıklı hislerin yerine de sağlıklı hisleri ikame etmemiz lazım.

Gençliğimde Paul Harrison’ın “3. Dünyanın Batılılaştırılması” (Inside the Third World) başlıklı kitabını okuyup çok etkilenmiş, bizi sömürgeleştiren batıya karşı hınçla dolmuştum. O günlerde yolu Ankara’ya düşmüş garip bir Avrupalı Müslüman ile tanıştım. Daha yeni Müslüman olmuş bir İspanyol’du. Karayoluyla hacca gitmek istemiş, sınırdan geri çevirip Ankara’ya göndermişler. Bürokratik işlemleri halletmesinde yardımcı olduğum süreçte kendisiyle sohbetler ettik. O sırada içimi dolduran öfkeyle “bize” türlü kötülükler yapan batılıları anlattım ona. Beni dinledikten sonra tebessümle “kardeşim” dedi, “bir Müslüman olması gerektiği gibi Müslüman olursa, bırak batılıları şunu bunu, bizzat şeytanın kendisi bile ona kötülük yapamaz!” Bu sözler üzerine sarsıldığımı, ne diyeceğimi bilemediğimi hatırlıyorum.

Hani küçük çocuklar ayaklanıp yürümeye başladıklarında gider kafalarını sehpalara, koltuklara çarparlar, anneleri ağlayan çocukları teskin etmek için sehpaya koltuğa vurur ya, bizim halimiz de o çocukların haline benziyor. Hatalarımızın sorumlularını hep kendi dışımızda arıyoruz. Bir türlü kendi beceriksizliklerimizle, yetersizliklerimizle yüzleşme olgunluğunu gösteremiyoruz.

Eğer güçleneceksek bunun yolu anlamsız korkulardan yakamızı kurtarmaktan, birbirimizi sevip saygı göstermekten, hatalarımızla günahlarımızla dürüstçe yüzleşmekten ve toplumun tüm kesimlerini içine alacak adil, doğru işleyen sosyal yapılar kurmaktan geçiyor, birbirimizle ve hayali düşmanlarla savaşmaktan değil.


Bu yazı ilk olarak 20 Mayıs 2019 tarihinde fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Kedicikler Kültü

Kedicikler Kültü

Son birkaç yıldır, özellikle televizyon/internet yayınlarındaki garip, sıra dışı, hatta provokatif söylem ve eylemleriyle sürekli gündemde kalan Adnan Oktar grubunun lideri ve mensupları 2018 Temmuz’unda geniş bir operasyonla gözaltına alındı. Mütevazı sayıları ile orantısız seviyede bir etkinlik gösteren, hayli cüretkâr sayılabilecek bu örgüte karşı son birkaç senedir homurdanma seviyesinde verilen tepkiler bir anda yükseldi. Daha önce televizyonda pervasızca sergilenen fanteziye biraz imrenerek, biraz kıskanarak, dudakların kenarında alaycı bir tebessümle bakanlar bile bir anda bu “toplumu yozlaştıran”, “dış güçlere taşeronluk, hatta casusluk yapan”, “genç kız ve erkekleri istismar eden” “son derece tehlikeli” örgüte yapılan baskını avuçlarını patlatırcasına alkışladılar.

Entelijansiyamız, akademimiz, sosyal meseleleri duygusallığı asgari seviyeye çekerek, tarafsız ve bilimsel bir soğukkanlılıkla ele alma noktasında maalesef hiç de başarılı sayılmaz. Ya kayıtsız bir sessizliğe gömülen ya da harcıalem sloganlar atarak şevkle linçe katılan “ünlü düşünürlerimizden” bu sosyolojik, psikolojik ve teolojik yönleri olan meseleyle ilgili derde deva sadra şifa yorumlar, açıklamalar işitemedik.

Zaten açıklanacak ne vardı ki? Açıklama basitti: Genç kız ve erkekleri kandırıp, bir takım çarpık dini telkinlerle onların beyinlerini yıkayan karizmatik bir şizofrenin kurduğu örgütün karşısına çıkan büyük devletimiz, bu büyük ahlaksızlığa dur demişti! Mesele bundan ibaretti.

Fakat bu açıklama olan bitenin mahiyetini gerçekten kavramak isteyen mütecessis zihinleri tatmin etmedi… Sorular hala havada asılı duruyor: Mesele gerçekten bu kadar basit midir? Çoğu yüksek tahsilli, iyi eğitim almış, dil bilen, dünyayı tanıyan genç insanların beynini yıkamak kolay mıdır? Bu insanlar cemaate nasıl katılmakta, neden ayrılmamaktadırlar? Onlara maddi yahut manevi olarak vaat edilen nedir? Bu insanlar ne karşılığı mallarını mülklerini feda etmektedir? Tahsilli insanların, kendileri yanında cahil sayılabilecek, lisan bilmeyen, zikzaklar yapan, tutarsız bir lidere sorgulamadan tabi olmalarını sağlayan psiko-sosyal mekanizmalar nasıl kurulur? Cemaat içindeki sosyal dinamikler nelerdir? Dostluk, düşmanlık, sadakat, ihanet, suiistimal, istismar, sevgi, dayanışma gibi sosyal ilişkiler “dış dünyadan” farklı mı yaşanmaktadır? Devlet bu “sapkın” olduğu söylenen gruba neden bu kadar uzun süre ses çıkartmamıştır. O uzun süreden sonra yapılan operasyonu tetikleyen gerekçe nedir?

Kültler  – Yeni Dini Hareketler

Adnan Oktar cemaati için artan sıklıkta “kült” ifadesinin kullanıldığını görüyoruz.

Batılı bilim adamları, özellikle sosyologlar menfi çağrışımlarından dolayı “kült” kelimesini kullanmayı çok tercih etmiyorlar. Bunun yerine “yeni dini hareketler”, “yeni dindarlıklar” ya da “dini duyguların yeni ifade biçimleri” gibi kavramları ikame ediyorlar. Türkiye’de de söz konusu hareketler “kült grupları”, “tarikatlar”, “yeni çağın dinleri”, “yeni dinî hareketler” gibi kavramlarla tanımlanıyor. Batıda “kült” ifadesini seven ve yaygın kullanıma sokan çevreler daha ziyade Ortodoks bir din anlayışına sahip Hıristiyanlar ve din adamları olduğu için literatürde “kült” ifadesi “teolojik” bir tanımlama sayılıyor (Kirman, Yeni Dinî Hareketleri Tanımlama Problemi Ve Tipolojik Yaklaşımlar, 2003).

Bizde “kült” kavramının böyle bir tarihi/etimolojik bagajı yok. Hatta dilimizde yaygın olarak kullanıldığı alan sinema (kült filmler) olduğu için müspet çağrışımları bile olabilir. Kült film Vikipedi’de sadık, tutkulu ama görece az sayıda bir hayran kitlesine sahip filmler için kullanılan bir terim olarak tanımlanıyor. Kült kelimesi batı dillerine tapınma anlamındaki Latince “cultus” kelimesinden girmiş ve tutku, ilahlaştırma derecesinde aşırı saygı anlamlarını taşıyor.

Tarihi arkaplan

Max Weber, Schiller’den ödünç aldığı “dünyanın büyü bozumu” (disenchantment of the world) kavramını kullanırken batı tipi modernliğin insanları tek, değiştirilmez ve geri dönülemez bir yola mahkûm ettiğini ve bu yolun da insanları eninde sonunda büyü gibi, batıl inançlar gibi, din gibi “irrasyonel” (akıl dışı) ne varsa soyutlandıkları rasyonel bir dünyaya eriştireceğini ileri sürüyordu. Gel gör ki işler pek de Weber ve çağdaşı diğer modern düşünürlerin öngördüğü gibi gitmedi. “En hakiki mürşit” olacağına inanılan modern bilim beklenen kaçınılmaz hakimiyetini kuramadı. Modernite, özellikle yetmişli yılların başından itibaren sıkı şekilde sorgulanmaya başladı. Vaat edilen gerçekleşmemiş, inanılmaz bilimsel ve teknolojik ilerlemelere rağmen, “rasyonel” olan “irrasyonel” olanın yerini dolduramamıştı (Jenkins, 2000). Dünyanın her tarafında, çeşitli şekillerde tezahür eden bir “ruhani uyanış” görülüyordu. Semavi dinler yeniden ilgi görürken bir sürü de yeni din türüyordu. Uzak doğu dinlerinden mülhem “new age” inançların müntesipleri, meditasyon grupları, semavi dinlerin heteredoksileri, bilim kurgu dinleri, serbest cinsellik ve uyuşturucu kullanımı üzerine kurulu komünler, uzaylılara iman eden cemaatler, kıyametin kopmak üzere olduğuna inanan apokaliptik örgütler gibi sayısız akım ortaya çıktı. Tabiatıyla bu “yeni” akımlarla ilgili ilk tepki semavi dinlerin temsilcilerinden geldi. Zaten modern öncesi dönemde de bu tür “heretik” inançlarla mücadele eden, bu konuda tecrübesi bulunan teologlar hızla yeni bir literatür oluşturdular ve apologeticssearch.com gibi, cultwatch.com web siteleri kurdular.

Ortaya yeni çıkan cemaatlerden bir kısmı aşırı güçlenip müntesiplerine ve çevrelerine zarar verecek adımlar atmaya başlayınca adalet mekanizmalarının da ilgi sahasına girdiler. Örneğin Amerikan Federal Araştırma Bürosu (FBI), 20 Ekim 1999’da milenyumun sonunda kıyametin kopacağına inanan grupların işlemesi muhtemel suçlara, intihar ve terör eylemlerine karşı hazırlıklı olma adına Project Megiddo isimli bir araştırma raporu yayımladı (Wikipedia, 2018).

Bilim dünyasının böylesi bir gelişmeye duyarsız kalması elbette düşünülemezdi. Sosyologların, psikologların, davranış bilimcilerin konuya ilgisi özellikle yetmişli yıllardan sonra arttı. 

Örnekler vermek gerekirse 1979’da Amerikan Aile Kurumu (AFF: American Family Foundation) ismiyle kurulan ve daha sonra 2004 ismini Uluslararası Kült Araştırma Derneği (ICSA:International Cultic Studies Association) olarak değiştiren organizasyon kült mağdurlarına destek vermenin yanısıra konuyla ilgili akademik çalışmalar yürütüyor.

Her kült sosyolojik anlamda bir cemaattir ama her cemaat bir kült değildir. Kültün efradını cami ağyarını mâni bir tanımını yapmak için hem din hem bilim adamları yoğun çalışmalar yürüttüler. Din sosyolojisi alanında çalışanların en önemli hareket noktalarından birisi Weber’in ideal tipleridir. Weber kilise (church) ve tarikat (sect) ayrımını üyelik şekline göre yapar: Kiliseye üyelik doğuştan gelir, anne-babanızın kilisesine doğuştan üye sayılırsınız ama tarikat mensubiyeti sizin kararınıza bağlıdır (Swatos, 1998). Bu tanımlar, ideal tipler Hıristiyan toplumuna göre düşünülmüş oldukları için bizim toplumumuzda birebir karşılıklarını bulmak mümkün değildir ama belki kiliseyi doğrudan İslam’la “sect”i de bazen mezheplerle bazen de tarikatlarla karşılamayı düşünebiliriz.

Önemli Bir İsim:  Ernst Tröltsch

Weber’in çalışmalarını daha ileriye taşıyan Alman teolog Ernst Tröltsch, “Die Soziallehren der christlichen Kirchen und Gruppen” adlı eserinde ideal tipleri organizasyona göre değil de daha çok davranış şekillerine göre yapmayı tercih ederek üç dini davranış tipi belirlemiştir: kilise tarzı, tarikat tarzı ve mistik davranışlar (Swatos, 1998). Weber’in ideal tiplerine eklenen üçüncü “tip” olan “mistisizm konsepti” Tröltsch’ün literatüre en yenilikçi, en öne çıkan katkısı olarak görülür (Garrett, 1975).

Tröltsch konumuz açısından çok önemli bir isim. Çünkü onun keskin, formel dini yapılara bir tepki olarak içe dönmede ve inancı kişisel seviyede yaşamada ısrar anlamında kullandığı üçüncü ideal tip olan mistisizm, bugün “kült” olarak anılan yapıları tanımlamaya yönelik ilk adımdı (Campbell, 1978). Kurumsallaşan, sertleşen, keskinleşen dine karşı tepki olarak tamamen kişisel ve içe dönük bir dini tecrübe olarak tanımladığı mistisizm, formel bir örgütlenme yerine ruhani bir yol arkadaşlığıyla, nefis terbiyesi için kurulmuş, kişinin ihtiyaçlarına göre sürekli değişime açık yakın ilişkilerle, gönüllü üyelikle ve geleneksel yapılara karşı kayıtsızlıkla karakterize oluyordu. Tröltsch mistik tipi kendi içinde iki alt kategoride inceliyordu: mevcut dinlerin içinde yaşanan mistisizm ve bugün kültlerle ilişkilendirilen mistisizm tipi olan, dinlerin çizdiği sınırların tamamen dışında yaşanan mistisizm (Campbell, 1978).

Kilise-tarikat dikotomisini Amerikan akademisi ve sosyoloji çevrelerine tanıtan isim olan Helmut Richard Niebuhr Tröltsch’ün üçüncü ideal tipinden bahsetmemiş olsa da konuya ilgi gösteren diğer bir sosyolog, Howard P. Becker Niebuhr’un yolunu izleyerek tüm Hıristiyan örgütleri yerleştirebileceği dört sosyolojik kategori üretti: ecclesia (kilise), sect (tarikat), denomination (mezhep) ve cult (kült) (Tınaz, 2005).

Kült nedir? Neye kült denir?

Kült’ün tanımını yapmak başlıbaşına bir problem olduğu için bu konuda çok sayıda makale ve kitap yazıldığını görüyoruz. Sadece kült’ün tanımını yapmak için kurulmuş bir web sitesi (http://cultdefinition.com) bile var. Yukarıda belirttiğimiz gibi konu çok farklı disiplinlerden kimselerin ilgilendiği bir konu olunca din adamlarının, teologların, psikologların, psikiyatrların ve sosyologların yaptığı çeşit çeşit tanımlardan birkaçına bakalım:

Snow ve Machalek’in sosyolojik tanımına göre kültler, üyelerine, hayatın anlamı, eşyanın tabiatı gibi en temel sorulara nihai bazı cevaplar sunan dini ve felsefi bir dünya görüşü önererek aşkın bilgi, ruhi dinginlik ve iç huzura erme, potansiyellerini ortaya çıkarma ve nihayet manevi yönden olgunlaşma ve gelişme gibi elde edilebilir bazı yüksek gayeler için vasıta ve imkanlar sağlama iddiasında örgütlerdir (Snow & Machalek, 1984).

Bruce Campbell’e göre kültler şahsi tecrübeyi ve bireysel meseleleri vurgulayan, müesses dini yapıların dışında kalan, kişilerin içinde tanrısal bir cevher olduğuna inanılan, gelenek dışı dini gruplardır. Campbell kültler için üç ideal tip belirler:

  1. Mistik esaslı aydınlanma tipi
  2. Ruhi/sezgisel/iç tecrübenin sadece oluşturacağı etki için arzulandığı manipülatif tip
  3. Başkalarına yardımı odağına alan hizmet tipi (Campbell, 1978)

James T. Richardson 1978’te şöyle bir tanım yapar:

Kült, genel olarak belli bir otorite yapısı olmayan, spontane şekilde ortaya çıkıp büyüyen, çoğu zaman içinde karizmatik bir lider ya da liderler grubu barındıran, mistik ve bireysel esaslar üzerine kurulu ve ilhamını/ideolojisini dışındaki hâkim dini kültürden derleyen küçük gayrı resmi gruplara denir (Richardson, 1993).

Psikiyatr Robert Jay Lifton kültlerin şu üç karakteristik özellikleriyle tanınacağını söyler:

  1. Başta grubu kuran ve ayakta tutan genel prensipler zayıfladıkça artan şekilde bir tapınma nesnesine dönüşen karizmatik lider
  2. Zorla ikna ya da fikir devrimi denen süreç
  3. Grup üyelerinin lider ya da yöneticiler tarafından cinsel, ekonomik ve diğer yönlerden istismarı (Lifton, 1981).

Kült araştırmalarıyla ilgili 25.000 makaleyi e-kütüphanesinde üyelerinin kullanımına sunan Uluslararası Kült Araştırma Derneği ICSA’nın web sitesinde kült şöyle tanımlanır:

Bir “kült” karizmatik ilişkilerle bir arada tutulan, yüksek seviyede adanmışlık talep edilen ideolojik bir örgüttür. Kültler üyelerini aşırı derecede manipüle ve suiistimal eden bir yapıya dönüşme riski taşırlar. Birçok uzman ve araştırmacı “kült” kavramını manipülasyon ve suiistimal vaziyetinin sürekliliği anlamında kullanırlar. Farklı insanlar aynı kült çevrelerinde farklı tepkiler verirler (ICSA, 2018). “Kült” grupların karakteristik özellikleri şöyle listelenir:

  1. Grup, ister ölü olsun ister diri, liderine aşırı ve sorgusuz bir bağlılık sergiler, onun inanç sistemine, ideolojisine ve hareketlerine mutlak hakikat muamelesi yapar.
  2. Sorgulama, şüphe, muhalefet hoş karşılanmaz, hatta cezalandırılır.
  3. Grup ve lider hakkında olabilecek şüpheleri baskılamak için, meditasyon, ilahiler, zikir, toplu kınama törenleri, üyeleri bitkin düşürecek kadar yorucu çalışma programları gibi zihin kontrol yöntemleri aşırı derecede kullanılır.
  4. Üyelerin nasıl düşünmeleri, hareket etmeleri ve hissetmeleri gerektiği lider tarafından –bazen çok detaylı olarak- dikte edilir. Mesela üyeler karşı cinsten biriyle görüşmek, iş değiştirmek, evlenmek için liderden izin almak zorundadır. Yahut lider müritlerin nasıl giyineceklerini, nerede yaşayacaklarını, çocuk sahibi olup olmayacaklarını, çocuklarını nasıl yetiştireceklerini söyler.
  5. Grup seçkinlik iddiasındadır. Grubun, liderin ve üyelerin kendileri için özel ve yüksek bir statü iddiaları vardır. Mesela liderin seçilmiş bir kişi, mesih ya da avatar (Tanrı’nın yeryüzündeki tecellisi) olduğuna ve cemaatiyle beraber tüm insanlığı kurtarmak gibi özel bir misyonla gönderildiğine inanılır.
  6. Grupta iyice kutuplaşmış bir “biz ve onlar” düşüncesi hâkimdir ve bu da geniş toplum kesimleriyle grup arasında çatışmalara sebep olabilir.
  7. Grup liderinin, mesela öğretmenler, komutanlar, din adamlarının mesul olduğu şekilde hiçbir otoriteye karşı mesul olmadığına inanılır.
  8. Grupta, peşinde olunan çok yüce hedeflere ulaşmak doğrultusunda “ne gerekiyorsa” yapılması gerektiği öğretilir ya da ima edilir. Bu da üyelerin gruba girmeden önce gayri ahlaki saydıkları, ailelerine ve arkadaşlarına yalan söylemek, sahte yardım kampanyaları yaparak gruba para toplamak gibi işlere katılmaları ile neticelenebilir.
  9. Liderlik grup üyelerini etkilemek ve/veya kontrol altında tutmak için utanç ve/veya suç hislerini kullanır. Genellikle bu mürit baskısı ve incelikli ikna yöntemleri ile gerçekleştirilir.
  10. Üyelerin lidere ve gruba tam teslimiyet için aileleri ve arkadaşlarıyla bağlarını kesmeleri ve gruba dâhil olmadan önceki kişisel hedeflerini radikal biçimde değiştirmeleri gerekir.
  11. Grup sürekli yeni kimseler kazanma işiyle meşguldür.
  12. Grup sürekli para toplama işiyle meşguldür.
  13. Üyelerin gruba ve grupla ilgili aktivitelere tüm zamanlarını ayırmaları istenir.
  14. Üyeler sadece grubun diğer üyeleriyle birlikte yaşamaya ve sosyalleşmeye teşvik edilir ya da zorlanır.
  15. En sadık üyeler (en hasbiler) grubun dışında bir hayat olamayacağı hissine kapılırlar. Kendilerinin ya da diğer üyelerin –bırakın gruptan ayrılmayı- ayrılmayı akıllarından geçirmeleri halinde bile cezalandırılacağından korkarlar (Langone, 2015).

Bir de İngilizlerin 1987’de kurdukları, Londra merkezli “Kült Enformasyon Merkezi” (Cult Information Center, CIC) isimli organizasyonunun tanımına bakalım:

Şu beş niteliğin hepsini birden taşıyan gruplara “kült” denir:

  1. Üyelerini psikolojik baskı ile devşirir, beyinlerini yıkar ve gruba bağlılıklarını sağlar.
  2. Seçkinci totaliter bir yapısı vardır.
  3. Kurucu lideri kendi kendini atamış, dogmatik, mesihlik/mehdilik havasında, kimseye hesap vermez ve karizmatik bir kişidir.
  4. Üyeler “gaye vasıtayı meşru kılar inancıyla” para ve üye toplamada her yola başvurabilir.
  5. Toplanan servetten grup üyeleri yararlanmaz (Cult Information Center: What is A Cult?, 2018).

Toplumsal tepki olarak yeni dini akımlar

James Richardson, din sosyolojisi alanında kendi zamanında sunulan tanımlardan daha genellenebilir, daha kapsayıcı bir kavramsallaştırma yapmak amacıyla tepkisellik üzerinden iki boyutlu bir matris geliştirmiştir. Bu matris, “bireyci – toplumcu” ve “mistik – akılcı” eksenlerinden oluşmaktadır. Richardson’a göre kültler içinde bulundukları topluma bir tepki olarak ortaya çıkarlar. Eğer içinde bulundukları toplum -mesela Amerika gibi- “bireyci-akılcı” bir toplumsa ortaya çıkabilecek kültler buna tepki olarak “bireyci-mistik”, “toplumcu-rasyonel” ya da “toplumcu-mistik” kategorilerden birinden çıkar (Richardson, 1993).

 MistikAkılcı
Bireyci12
Toplumcu34

Bu kavramsallaştırma gerçekten de sadece Hıristiyan topluluklar dikkate alınarak yapılan kavramsallaştırmalardan daha kapsayıcı, daha evrensel görünmektedir. Toplumumuz, hâkim kültürel değerler açısından bakıldığında matrisin “Toplumcu-Akılcı” ve “Toplumcu-Mistik” olarak isimlendirilen üç ve dördüncü bölgeleri arasında bir yerde sayılabilir. Bu yüzden bizde ortaya çıkmış ve çıkacak yeni/alternatif dini hareketlerin “bireyci-mistik” ve “bireyci-akılcı” kategorilerde olması ihtimali daha yüksektir. Coğrafi olarak daha küçük bölgelere gidildikçe yahut incelenen çevre daraltıldıkça “yeni dini akımlara” yönelen grupların matristeki yer daha belirginleşir.

Kişisel manevi/mistik gelişimi, ilerlemeyi her şeyin önüne koyan, bireye insan-ı kâmil olma yolunda kişisel reçeteler sunan, bireyi Molla Kasım’ların elinde ruhunu yitirmiş, akılcı açıklamalar ve zorlamalardan ibaret kalmış formel bir dinden hakiki inanca taşıma iddiasındaki tasavvufi akımlar “bireyci-mistik” kategorinin örneği olabilirler.

Adnan Oktar cemaatinin ortalama müntesip profiline bakıldığında, kendi batılı, seküler, akılcı ve bireyci çevrelerine tepki içerisinde manevi bir arayışa giren gençlere “toplumcu-mistik” bir reçete sunulduğu görülmektedir.

Gülen cemaatinin kendi organik/geleneksel toplumsallığından kopartılmış gençlere yeni ve alternatif bir toplumsallık sunduğu ortadır ancak bu cemaatin bahse konu matriste yerini (toplumcu-mistik) belirleyen asıl unsur, bir yandan müntesiplerini son derece rasyonel, akılcı, seküler bir eğitim sürecine maruz bırakırken bir yandan da onlara rüyalarla, öte alemlerden gelen mesajlarla süslenmiş son derece irrasyonel, mistik bir zemin sunmasıdır.

Son yıllarda etkinliğini arttıran, İslam’ı Kur’an merkezli okuma ve anlamaya dayalı, dinin tamamen rasyonel ve bilimsel açıklamalar çerçevesinde algılanıp yaşanabileceğine inanan, toplumcu-mistik geleneğin önemli dayanaklarından biri olan hadislere fazla iltifat etmeyen, başını daha çok başta ilahiyat olmak üzere çeşitli disiplinlerden akademisyenlerin çektiği yeni dini akımların “bireyci-akılcı” kategoride yer aldıkları söylenebilir.

Doğu-Batı Ekseninde Yeni Dini Hareketler

Yeni dinî hareketlerle ilgili olarak yapılan tipolojilerden en yaygınlarından birisi, bu hareketleri ortaya çıktıkları dinî geleneklere, yani kökenlerine göre ele alan İngiliz din sosyoloğu James Arthur Beckford’un tipolojisidir. Batıda ortaya çıkan yeni dinî hareketlerle ilgili çalışmaları nedeniyle sahanın otoritelerinden biri kabul edilen Beckford, yeni dinî hareketleri Asya, Uzak Doğu kökenli olanlar ve Hıristiyanlık içinde ortaya çıkanlar şeklinde iki ayrı kategoride ele alır (Kirman, Batıda Ortaya Çıkan Yeni Dinî Hareketlerin Bazı Özellikleri ve Toplumsal Tabanları, 1999).

Beckford’un mistik Doğunun hayata materyalist Batıdan daha fazla anlam kattığına inananların oluşturduğu ve daha ziyade Asya’nın Hint ağırlıklı felsefî ve mistik geleneğine dayalı hareketleri ilk kategoride ele alırken, kendilerinin Hıristiyan olduğunu savunan, ancak gerek Hz. İsa’nın dönüşü ve gerekse modern toplum hayatında manevî kurtuluşa ermenin çeşitli yolları ile ilgili geliştirdikleri yeni ve farklı öğretiler etrafında bir araya gelen insanların oluşturduğu hareketlere ikinci kategoride yer verir (Kirman, Yeni Dinî Hareketleri Tanımlama Problemi Ve Tipolojik Yaklaşımlar, 2003).

Beckford bu tür hareketleri ideolojileri ve örgüt yapılarına göre iki kategoride ele alır: Uyumcu (adaptive) hareketler ve marjinal hareketler. Uyumcu hareketler, marjinalleşen kişileri bünyesine alarak geleneksel mesleki ve eğitim rutinlerine uydururlar. Onları yeniden asimile ederler. Marjinal hareketler ise bunun aksine, müntesiplerini geleneksel yollardan uzaklaştırarak sosyal olarak marjinalleştirirler (Beckford, 1978).


Türk “Babaları” Hareketi

Beckford’un dikkat çektiği Hint etkisinin doğu-batı arasında bir köprü olan ülkemizde yoğun şekilde hissedildiği söylenebilir. Özellikle ülkemizin birçok bölgesinde Hint mistik öğretilerinden birçok unsuru bünyesinde taşıyan mistik cemaatleri tespit etmek mümkündür. Beckford’un makalesinde uyumcu hareketlere örnek olarak verdiği Anthony ve Robbins’in “Meher Baba kültü” araştırmasında incelenen ruhani önderin taşıdığı “Baba” sıfatı ülkemizde sayısız dini/mistik liderin de sıfatıdır.

Basit bir araştırmayla bu sıfatı taşıyan kişilerin kabarık bir listesine ulaşabiliriz: Dumlu Baba (Erzurum), Ethem Baba (Erzurum), Maran Baba (Erzurum), Horasan Baba (Erzurum), Pir Ali Baba (Erzurum), Rasim Baba (Erzurum), Habip Baba (Erzurum), Yağan Baba (Erzurum), Sümmani Baba (Erzurum), Nazilli Baba (Erzurum), Hasan Baba (Erzurum), Hamdi Baba (Bolu), Şeyh Muhlis Baba (Bilecik), Baba Nimeti (Konya), Yuh Baba (Konya), Akyazılı Sultan Baba (Bulgaristan), Kum Baba (Çorum), Diri Baba (Azerbaycan), Yakup Baba (Muğla), Samud Baba (İzmir), Demir Baba (Bulgaristan), Abalı Baba (Ankara), Aydul Baba (Ankara), Tuz Baba (İstanbul), Koç Baba (Kastamonu), Nusret Baba (Edirne), Kaplan Baba (Edirne), Gül Baba (Ankara), Hasan Baba (Safranbolu), Ergüllü Baba (Safranbolu), Geyikli Baba (Bursa), Somuncu Baba (Aksaray), Yusuf Hakiki Baba (Aksaray), Külhani Ali Baba (Aksaray),  Bayram Baba (Aksaray), Hamza Baba (Aksaray), Kemal Baba (Aksaray), Uzun Baba (Aksaray), Kasım Baba (Mersin), Haydar Baba (Antalya), Koçali Baba (Urfa), Seyit Veli Baba (Isparta), Büklü Baba (Karaman), Sultan Sarı Baba (Denizli), Celal Baba (Kars), Keserci Baba (İstanbul), Koca Vaiz Baba (Malatya), Aydın Baba (Gaziantep), Kara Baba (Gaziantep), Sümbüllü Baba (Tokat), Ali Baba (İzmir), Kurt Baba (İzmir), Çağırgan Baba (Gümüşhane), Gizlice Baba (Eskişehir), Kazancı/Kaçkancı Baba (Ankara), Gül Baba (Ankara), Haçkalı Mustafa Baba (Trabzon), Bostancı Baba (Kayseri), Koçu Baba (Kırıkkale), İğneci Baba (Amasya), Telli Baba (Edirne), Eskici Baba (Edirne), Koca Baba (Yalova), Emir Baba (Çanakkale), Abdal Musa Baba (Bursa), Ekmekçi Baba (İstanbul), Tezveren Baba (İstanbul), Arap Baba (İstanbul), Gül Baba (İstanbul), Yatır Baba (İstanbul), Baba Haydar Semerkandi (İstanbul), Alemdar Baba (İstanbul), Sefer Baba (İstanbul), İskender Baba (İstanbul), Zakir Baba Bursa, Haydar Baba (Kırıkkale), Liman Baba (Kırklareli), Terzi Baba (Erzincan), Kurt Baba (Edirne), Taşkent Baba (Edirne), Tütünsüz Baba (Edirne), Altıparmak Ahmet Baba (İstanbul),  Haydar Baba (İstanbul), Oruç Baba (İstanbul), Laleli Baba (İstanbul), Derya Ali Baba (İstanbul), Yazıcı Baba (İstanbul), Turabi Baba (İstanbul), Evlice Baba (İstanbul), Gözcü Baba (İstanbul), Erikli Baba (İstanbul), Akbaba (İstanbul), Dolu Baba (Bursa), Tabakçı Baba (Edirne), Sofi İlyas Baba (Edirne), Hıdır Baba (Edirne), Helvacı Baba (İzmir), Hasan Baba (Balıkesir), Arap Baba (Elazığ), Fatih Ahmet Baba (Elazığ), Üryan Baba (Elazığ), Beşikli Baba (Elazığ), Baba Sultan (Çanakkale), Bayraklı Baba (Çanakkale), Kaşıklı Baba (Çanakkale), Baba Sultan (Kocaeli), Arap Baba (Niğde), Koyun Baba (Çorum), Babam Sultan (Sakarya), Hızır Baba (Amasya), Komutan Baba (Düzce), Sofracı baba (Malatya), Baba Sultan (Ankara), Karasi Baba (Balıkesir), Sultan Baba (Bitlis), Piri Baba (Amasya), Süt Baba (Manisa), Şirvanlı Baba (Amasya), Yıldız Baba (Karabük), Tavus Baba (Konya), Haki Baba (Manisa), Avdan Baba (Denizli), Deynekli Baba (Denizli), Sarı Gazak Baba (Denizli), Sultan Sarı Baba (Denizli), Müştak Baba (Muş), İsa Baba (Samsun), Sofu Baba (Van), Abdurrahman Baba (Van) (Akit, 2018) (Evliyalar Ansiklopedisi, 2018) (Evliyalar, 2018).

Ahmet Yaşar Ocak, hem İranlı hem de Türk sûfilerinin kullandıkları “baba” unvanının, sıradan derviş ve şeyhlerin değil, en üst kademedeki şeyhlerin unvanı olduğunu belirtir (Ocak, 2011).

Osmanlıdan hatta Selçukludan günümüze kadar bu tür mistik hareketlerin böylesi yaygın şekilde örgütlenebilmiş ve faaliyet gösterebilmiş olmasının ardında, bu hareketlerin Beckford’un uyumcu (adaptive) olarak tanımladığı şablona uygun hareketler olmasının yattığı kolayca ileri sürülebilir. “Babalar” hareketlerinin, kamu düzeninin sağlanmasında, fertlerin siyasi radikalizmden uzak tutulmasında, devletçe uygun görülen temel dini bilgilerin kitlelere ulaştırılmasında hatta bazen devlet ideolojisinin endoktrinasyonunda tarihten günümüze önemli roller oynadığı görülmektedir.

Özellikle kırklı-ellili yıllarda taraftarlarının sayısını arttırıp güçlenen “nurculuk” hareketi her ne kadar sıkı bir şekilde takibata uğramışsa da mensuplarını radikalizmden, aktivizmden, hatta siyasetten uzak tutmaya azami dikkat göstermiş, bir “iman” hareketi olarak döneminin batıcı pozitivist iktidarı karşısında gençlerin radikal tutumlar almasını engellemiştir.   

Günümüzde, önde gelen dini cemaatlerden Erenköy cemaatinin gönüllü eğitim faaliyetlerine ağırlık vermesi, devletin ideolojisiyle ters düşmeyecek şekilde eğitim kurumları açması, Adıyaman Menzil cemaatinin özellikle suça bulaşmış kimselerin gidip tövbe ettikleri bir merkez olarak temayüz etmesi de Beckford’un “uyumcu dini hareketler” şablonuna uymaktadır.

Aslında benzer bir hareket olan Gülen cemaati de özellikle pozitif bilimlere vurgu yaparken, devletin eğitim hizmetinin sağlama noktasında yetersiz kaldığı birçok yerde öğrencilere dershaneler ve özel dersler yoluyla imkanlar sağlarken ve özellikle dini radikalleşmenin önüne geçerken çeşitli şekillerde desteklendiği için gelişip güçlenme imkânı bulmuş, ta ki Beckford’un tipolojisindeki ikinci gruba dönüştüğü açıkça ortaya çıkıncaya kadar kendine geniş bir hareket alanı bulabilmiştir.

Yine bu makalenin yazılmasına sebep olan Adnan Oktar cemaati de özellikle seksenli yıllardan sonra (devletin ideolojisiyle uyum içinde) Komünizm, Darwinizm ve Yahudilik-Masonluk karşıtı bir diskurla ortaya çıkarken, zihinsel ve duygusal olarak içinde yaşadığı topluma yabancılaşan zengin elitlerin çocuklarını yeniden geleneksel topluma (genel geçer din/devlet anlayışına) entegre ederek bir meşruiyet kazanmıştır. Bu anlamda uyumcu bir dini hareket olarak değerlendirilebilir. Ancak daha sonraları gerek cinselliğin teşhiri noktasında gerek İsrail yanlısı söylemler noktasında marjinalleşmiş, artık eski siyasi ve ekonomik önemini yitirmeye başlayan elitlerin çocuklarına yönelik çabaları da anlamını yitirince kendine meşruiyet sağlayan kalkanı kaybetmiştir. 

Beckford uyumcu ve marjinal hareketler arasındaki temel farkları açıklarken, marjinal hareketlerin uyumcu hareketlere göre çok daha sıkı kontrol edilen, sık dokulu ve ekonomik açıdan kendi kendine yeten kurumlar olduğunu, uyumcu hareketlerin ise grup içi sosyal kontrolün ve fertler üzerindeki grup baskısının zayıf, grup sınırların belirsiz, geçişkenliğin fazla, diğer grupları dışlama fikrinin az olduğu yapılar olduğunu söyler (Beckford, 1978).

Gülen cemaatinde de Adnan Oktar cemaatinde de Beckford’un marjinal hareket tipolojisinin izleri sürülebilir. Her iki harekette de zaman içinde grup içi kontrol ve baskılar sıklaştığı, diğer grupları dışlayan anlayışın güçlendiği, ekonomik açıdan kendine yeterliliğin sağlandığı ve en önemlisi cemaat mensuplarının “seçilmiş” kişiler olarak içinde bulundukları topluma git gide yabancılaştıkları, yani marjinalleştikleri görülmektedir.

Şerif Mardin “Türkiye’de Din ve Siyaset” isimli eserinde, temel görünüşleri ve bugünkü Türkiye’nin dinî dinamiğine girmiş olan ilgili kurumsal mekanizmaları anlamak için ülkemizin dinî tarihinin anlaşılmasının kesinlikle gerekli olduğunu söyler. Ona göre Türk İslâmı’nın farklılığını yaratan ortak değerler, aynı zamanda Osmanlı sülalesini kuracak olan aynı Türk grubun en eski dini olan Şamanizmden gelir (Mardin, 1991). Mardin yukarıda bahsettiğimiz “babaları” da bu bağlamda ele alırken şunları söyler:

“Göçebeliğin siyasî ekolojisi tarafından siyasî liderliğe sevkedilmiş ve daha önce pek çok defa içinden devletlerin doğduğu kabile federasyonları kurmuş olan Türk toplulukları, kutsal bir kitaba dayalı İlahî dinleri, babadan oğula intikal eden yönetim usulü ve devletin yönetimi için Şamanizmden daha uygun buldular. İslâm, bir kitabî din olarak Türk elitleri tarafından Batı Asya’da yeni siyasî merkezler yaratma fikrine, sürekli silah altında tutulan ordularla beraber, bir grup kâtibin istihdam edildiği yeni Türk hükümdar sülaleleri kurma düşüncesine oldukça uygun gelmişti. Bu devletler için İslâm, İlahî mesajın yorumunu yapacak olan dinî personel ve bunların aracılığıyla da gücünü merkezî bir değer kaynağından alan sosyal kontrolü getiriyordu. Kabilevî düzeyde Şamanizm, dünyevî ve kutsal arasında ve bu dünyayla öbür dünya arasında bir köprü oluşturuyordu. ../.. Şaman türündeki dinî rehberler, Türklerin Müslüman olmasıyla ortadan kalkmadı. Şamanizm, babadan oğula geçen Türk devletlerinde, neyin en iyi olabileceği hesaplarında oldukça geri plana atıldıysa da; bu yeni tür yapılanmaya kendisini uyduramayanların dini olarak yaşamaya devam etti. Türkmen savaşçıları, kendi liderleri gibi İslamiyet’i benimsemişlerdi; fakat Şamanist alışkanlıktan gelme tortular en fazla bunlar arasında yaygındı. Merkezî iktidar müesseselerinin kurulması aleyhinde çalışan göçebe eğilimlerin canlı tutulduğu ve Şamanizm’le ilişki içinde yaşatıldığı bu bölgelerde, sözkonusu türde yeni kurulmuş devletlerin varlığını tehlikeye atan büyük isyanlar olmuştu. Bu durum, özellikle Selçuklu devleti açısından geçerliydi ve aynı süreç Osmanlı devletinde de yaşandı.8 Hatta, Osmanlı imparatorluğu gücünün zirvesindeyken bile “Padişah… dinî liderlerin, özellikle de popüler şeyh ve dervişlerin gücünden çekindi ve Türkmen isyanları da bunu doğrulamış oldu.

Kendi geniş görüşlülükleriyle Orta Asya Türklerinin İslâmiyeti benimsemesini kolaylaştırmış olan Tasavvufî tarikatler, eski ile yeni arasında bir teğet noktası oluşturdular ve böylece daha evvelki “putperest” alışkanlıklar, bu yeni patrimonyal İslâmî düzen içinde varlığını sürdürmeyi başardılar. Her ne kadar heterodoks müslümanlık, mistisizm ve Sufî tarikatleri arasında gerçekte sadece kısmî bir irtibat noktası olmuş ve Osmanlı görevlileri bütün dinî kurumları ortak bir çatı altına yerleştirmek için büyük gayretler sarfetmişlerse de; Selçuklu veya Osmanlı için bu heterodoks Müslümanlık, mistisizm ve Sufî tarikatlerin hepsi muhtemel siyasî yıkıcılık özelliği taşıyan yapılarla birlikte aynı şemsiyenin altına konuldu. Osmanlılar açısından asıl fesat, Türkmen aşiretlerine yapılacak bir şiilik çağrısıydı; çünkü bu mezhep İran’daki Safeviler nezdinde kendi resmî koruyucusu olarak rakip bir hanedanlığa sahip bulunuyordu. Bu hanedanlık, Anadolu’da aşırı bir şekilde etkili hale gelmiş olan “Safaviya” tarikatiyle de içiçeydi ve ismini de buradan almıştı.

Bu tarikat 14. yy.’da, o günlerde Anadolu’yu dolduran ve bilinen her tür Müslümanlığı yaymakta olan Türk babaları hareketinin beslendiği yerde, yani Azerbaycan ve Gilan’da doğmuştu. Bu “babalar“, Osmanlıları ve onların seleflerini daha önceki yüzyıllarda korkutmuş olan, aynı tür Şamanvarî sorun yaratan insanlardı.” (Mardin, 1991)

Elbette “Türk babaları hareketlerinin” her biri uyumcu hareketlerden sayılamazdı.  Mardin’in bahsettiği “siyasi yıkıcılık” özelliği taşıyan “marjinal” hareketlere Baba İshak ve şeyhi Baba İlyas’ın başını çektiği Babailer (Vefaiyye tarikatı) örnek verilebilir. Osmanlı devletinin kurulmasından yaklaşık altmış sene önce, Anadolu Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev döneminde, Anadolu’da büyük bir Türkmen ayaklanmasını başlatan hareket, ancak kiralanan Frank askerlerinin yardımıyla bastırılabilmiş, Anadolu Selçuklu Devleti’ni zayıflatarak çöküşünü hızlandırmıştır (Ocak, 2011).


Sonuç

Tarihten günümüze cemaatlerin, bünyelerinde taşıdıkları potansiyel tehdidin büyüklüğüne rağmen varlıklarını sürdürebilmelerin sebebi, bir yandan çok önemli sosyal ihtiyaçları karşılamalarında, bir yandan da devlete toplumu kontrol etmek ve yönlendirmekte çok işe yarayan bir enstrüman vazifesi görmelerinde aranabilir.

Bin yılı aşkın tarihi tecrübemiz, coğrafyamızda dini cemaatlerin çok önemli roller oynadığını, köklü bir sosyolojik zemine oturduğunu ve bu durumun kısa vadede değişmeyeceğini açıkça gösteriyor. Post modern dönemde, itelendiği kuytu köşelerden eskisinden de fazla güçlenmiş olarak çıkıp yeniden görünürlük kazanan ruhani arayışlara cevap verme iddiasında yeni sosyal gruplar olacaktır. Bunların kimisi yüzlerce yıllık geleneğin çağdaş uzantıları olarak ortaya çıkacak kimisi de “yeni dini hareketler” başlığı altından incelenebilecek, daha önce hiç görülmemiş hareketler olacaktır.

Adnan Oktar hareketi “şimdilik” dağıtılmış görülüyor ancak gerçek bir sosyolojik tabana dayanan oluşumların kanun zoruyla ya da devlet gücüyle yok edilemediklerini, bir süreliğine yer altına inerek yahut yeni formlar alarak yaşamaya devam ettiklerini de unutmamak gerekiyor. Aynı şekilde diğer dini cemaatlere karşı, “devletin bekası” ileri sürülerek alınan tedbirlerin de orta-uzun vadede arzu edilen neticeleri doğurmayacağını hatırda tutmak şart.

Her dini hareket, yıkıcı bir karaktere bürünme potansiyelini içinde taşıyabilir. Bu potansiyel, uygun şartların oluşmadığı uzun yıllar boyunca “potansiyel” olarak kalmaya devam edecektir. Belki alınacak gerçek tedbir, cemaatlere topyekûn baskı uygulamak yerine, cemaat içi sosyal baskılar, cemaat yönetimindeki güç ilişkileri, toplumun geri kalanına yabancılaşma, mali yapı gibi bazı temel noktalarda bağlayıcı kurallar koyup sıkı şekilde takip etmek olmalıdır. Tabi bu konularda doğru teşhis ve tedbirlerin seçilebilmesi için sosyal bilimcilerin ortaya, saha araştırmalarıyla elde edilmiş somut bilgilerle desteklenen yeni teoriler koyması da çok önemlidir.  


Başvurular

Akit, Y. (2018, Nisan 18). Hangi ilimizde hangi Allah dostu var? İşte evliyalar haritası.. Ağustos 18, 2018 tarihinde Yeni Akit Gazetesi Web Sitesi: https://www.yeniakit.com.tr/haber/hangi-ilimizde-hangi-allah-dostu-var-… adresinden alındı

Beckford, J. A. (1978). Cults and Cures. Japanese Journal o f Religious Studies , 225-257.

Campbell, B. (1978). A Typology of Cults. Sociological Analysis, 228-240.

Cult Information Center: What is A Cult? (2018, 07 22). Retrieved 07 22, 2018, from Cult Information Center: http://www.cultinformation.org.uk/question_what-is-a-cult.html

Evliyalar. (2018, Ağustos 2018). Ağustos 2018, 2018 tarihinde turbeler.org: https://www.turbeler.org/evliyalar adresinden alındı

Evliyalar Ansiklopedisi. (2018, Ağustos 18). Ehli Sünnet Büyükleri: http://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Evliyalar-Ansiklopedisi/Ulkeler/Turk… adresinden alındı

Garrett, W. R. (1975). MalignedMysticism: TheMaledicted Career of Troeltsch’s Third Type. SociologicalAnalysis, 36(3), 205-223.

ICSA. (2018, 07 22). FAQS – International Cultic Studies Association. Retrieved 07 22, 2018, from International Cultic Studies Association: http://www.icsahome.com/elibrary/faqs

Jenkins, R. (2000). Disenchantment, Enchantment and Re-Enchantment: Max Weber at the Millennium. Max Weber Studies, 1(1), 11-32.

Kirman, M. A. (1999). Batıda Ortaya Çıkan Yeni Dinî Hareketlerin Bazı Özellikleri ve Toplumsal Tabanları. Dinî Araştırmalar, 2(4), 223-233.

Kirman, M. A. (2003). Yeni Dinî Hareketleri Tanımlama Problemi Ve Tipolojik Yaklaşımlar. Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, 3(4), 27-43.

Langone, M. D. (2015). Characteristics Associated with Cultic Groups. Retrieved 07 22, 2018, from International Cultic Studies Association: http://www.icsahome.com/articles/characteristics

Lifton, R. J. (1981). Cult Formation. The Harvard Mental Health Letter, 7(8).

Mardin, Ş. (1991). Türkiye’de Din ve Siyaset Makaleler III. İstanbul: İletişim Yayınları.

Ocak, A. Y. (2011). Babailer İsyanı – Aleviliğin Tarihsel Altyapısı Yahut Anadolu’da İslam – Türk Heterodoksisinin Teşekkülü. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Richardson, J. T. (1993). Definitions of Cult: From Sociological-Tehnical To Popular-Negative. REview of Religious Research, 34(4).

Snow, D. A., & Machalek, R. (1984). The Sociology of Conversion. Annual Review of Sociology, 10, 167-190.

Swatos, W. H. (1998). Encyclopedia of Religion and Society. Walnut Creek: AltaMira Press.

Tınaz, N. (2005). A Social Analysis of Religious Organisations: The Cases of Church, Sect, Denomination, Cult and New Religious Movements (NRMs) and Their Typologies. İslâm Araştırmaları Dergisi, 63-108.

Wikipedia. (2018, 07 12). Project Megiddo. Retrieved 07 15, 2018, from Wikipedia, The Free Encyclopedia: https://en.wikipedia.org/w/index.php?title=Project_Megiddo&oldid=849894…


Bu yazı ilk olarak 18 Ağustos 2018’de fikircografyasi.com adresinde yayınlanmıştır.

Postmodern Etik

Postmodern Etik

Bugünlerde Zygmunt Bauman’ın “Postmodern Etik” isimli meşhur kitabını okuyorum. Zygmunt Bauman, (1925-2017) Polonya doğumlu Yahudi bir sosyolog ve filozof. Postmodern felsefeyi teorik olarak inceleyen ve sosyoloji alanına uyarlamasını yapan bir isim. Varşova Üniversitesi’nde doktorasını yapmış. 1968 yılında, karşısında eleştirel bir pozisyon aldığı Polonya Komünist Partisi’nden ayrılınca sosyoloji profesörlüğü unvanı da elinden alınmış. Bu sefer İsrail’e göç eden Bauman 1971 yılında İngiltere’den gelen daveti kabul ederek Leeds Üniversitesi’nde hocalık yapmaya başlamış.

Bauman’ın tek başına yazdığı yahut katkıda bulunduğu 70’den fazla kitabı var. Varşova Üniversitesi dönemine (1954-1968) Lehçe eserler olsa da onu asıl meşhur eden çalışmaları 1972’de Leeds Ünivesitesi’ndeki görevi sırasında yazdığı İngilizce eserler.

Aslında ilk olarak Bauman’ın “Parçalanmış Hayat” isimli kitabını okumaya teşebbüs etmiştim ama çevirisi o kadar berbattı ki, çevirmenin berbat, anlaşılmaz, çakır çukur Türkçesine ancak kırkıncı sayfasına kadar tahammül edebildim. Abarttığımı düşünenler için şu dehşet verici cümleyi örnek verebilirim:

Öyle görünüyordu ki ümidin ölümsüzlüğü, hiçbir zaman ulaşılamayan gelecek ile bu geleceği daima daha yakınlaştıran şimdi arasındaki bastırılamaz gerilim tarafından garanti ediliyordu; yani, “şimdinin tikelliği, olumsallığı ve matlığı ile bunun vaat ettiği geleceğin evrenselliği, öz-belirlenimi ve şeffaflığı” arasındaki gerilim tarafından…

Postmodern Etik kitabının çevirisini Alev Türker yapmış. Bu çeviri diğerinden sonra çok daha tahammül edilebilir geldi.

Bauman’ın ileri sürdüğü fikirler oldukça zihin açıcı hatta biraz da provokatif. Tartışılmasını yeni ufuklar açacağı belli bir takım meseleleri gündemimize sokuyor. Bu meselelerden bir kaçını bu yazıya taşımak istiyorum.

Kitabının on üçüncü sayfasında Bauman “eski” ahlaki şartları şöyle özetliyor:

“Ahlâk”, insanın düşünce, duygu ve eylemlerinin “doğru” ve “yanlış” arasındaki ayrımla ilişkili yönü olarak ayrıldıysa, bu, genel olarak modern çağın başarısıydı. “Yararlılık”, “hakikat”, “güzellik”, “uygunluk” gibi, insan davranışının bugün kesin bir şekilde ayrılan standartları arasında, insanlık tarihinin büyük kısmı boyunca pek az fark görüldü ya da hiçbir ayrım yapılmadı. Ender olarak uzaktan bakılan ve dolayısıyla üzerinde nadiren düşünülen “geleneksel” yaşam tarzında, her şey aynı önem düzeyinde görülüyor, aynı doğru ve yanlış terazisinde Ölçülüyordu. Tüm veçheleriyle, yolların ve araçların bütünlüğü, hiçbir insan iradesinin ya da kaprisinin karşı çıkamayacağı güçler tarafından geçerli kılınmış gibi yaşanıyordu; yaşam bir bütün olarak İlahi yaratımın ürünüydü, İlahi takdirin gözetimindeydi. Özgür irade, varsa bile ancak -St. Augustine’in üzerinde durduğu ve Kilisenin elden geldiğince engellemeye çalıştığı gibi- yanlışı doğruya tercih etme özgürlüğüydü; yani Tanrı’nın emirlerini ihlal etmekti: Tanrı’nın buyurduğu şekliyle dünyanın yolundan ayrılmaktı; ve âdetlerden görünür bir şekilde sapan her şey bir ihlal olarak görülüyordu. Öte yandan, doğru yolda olmak bir seçim meselesi değildi: Tersine, seçimden kaçınmak -âdet olmuş yaşam tarzını izlemek- anlamına geliyordu. Ancak bütün bunlar, geleneğin kontrolünün (sosyolojik deyişle, bireysel davranışa yönelik, dağınık olmakla birlikte, sıkı ve her yerde hazır ve nazır olan komünal gözetim ve yönetimin) giderek gevşemesiyle ve artan sayıda erkek ve kadının yaşamının yönlendirildiği, karşılıklı olarak özerk olan bağlamların artmasıyla birlikte; başka bir deyişle, bu erkeklerin ve kadınların, henüz verilmemiş ya da verilmiş ama eksik olarak verilmiş kimliklerle donatılmalarıyla -dolayısıyla bu kimlikleri “kurma” ve bu süreçte seçimler yapma ihtiyacıyla karşı karşıya olan – bireyler konumuna gelmeleriyle- birlikte değişti.

Modernleşme serüvenini sadece ve sadece Batı’ya mahsus sayan Weber’in yolundan giden Bauman dünyanın “eski durumunu” anlatırken aslında çoğunlukla Hıristiyanlığın belirleyici olduğu Avrupa’dan bahsediyor. İleri sürdüğü iddialar Hıristiyan topluluklar için ne derece doğrudur bilemem ama Müslümanlar için asla geçerli değil. İslam’da “doğru yolda olmak” -burada iddia edilen tam aksine- bir seçim meselesidir. Allah, bu kabiliyeti insana verdiğini ve insanın ancak doğru olanı seçerek kurtulabileceğini Şems Suresi’nde belirtir:

Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. (Şems, 8-9)

İnsanın hür iradesi ile iyi ve kötü arasında seçim yapabileceği başka ayetlerde de vurgulanır. Örnek vermek gerekirse:

İşte bu, hak olan gündür. Artık dileyen kimse Rabbine ulaştıran bir yol tutar.(Nebe, 39)

De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” (Kehf, 29. Ayetin başı)

Hazreti peygamberin mücadelesini de hatırlarsak, konformizmin değil, cahiliye toplumu olarak adlandırılan toplumun “yanlış” geleneklerinden, “batıl” pratiklerinden sıyrılıp kurtulma çabasının ne kadar öne çıktığını görürüz. Müslüman kadın ve erkekler İlahi mesajı öğrendikçe içinde yaşadıkları toplumun yanlışlarını reddetmişler, gerektiği yerde adetlerine, alışkanlıklarına, kurallarına sırtlarını dönmüşlerdir. İslam’la şereflenenlerin yeni kimlikleri, kendilerine aktif olarak doğruyu seçme imkanı sunmuştur.

Bauman, İlahi olanın yerini alan “modern” aklın seçimleri nasıl çeşitlendirip müphemleştirdiğini şöyle dile getiriyor:

Hesaplanması, ölçülmesi ve değerlendirilmesi gereken, kişinin seçmesi gereken eylemlerdir, seçilebilecek olan ama seçilmeyen öbür eylemler arasından seçtiği eylemlerdir. Değerlendirme, seçmenin, karar almanın vazgeçilmez bir parçasıdır; karar alan insanın hissettiği, yalnızca alışkanlıkla hareket edenlerin nadiren üzerinde düşündüğü bir ihtiyaçtır. Ancak değerlendirmeye başlayınca, “yararlı”nın mutlaka “iyi” olmadığı ya da “güzel”in “hakiki” olmak zorunda olmadığı açığa çıkar. Bir kez değerlendirme ölçütleri sorulmaya başlandığında, değerlendirmenin boyutları dallanmaya ve birbirinden giderek uzaklaşan yönlerde gelişmeye başlar. Bir zamanlar tek ve bölünmez olan “doğru yol”, “ekonomik olarak makul”, “estetik olarak hoş”, “ahlâki olarak uygun” şeklinde bölünmeye başlar. Eylemler bir açıdan doğru, başka bir açıdan yanlış olabilirler. Hangi eylem, hangi ölçütlerle değerlendirilmelidir? Ve birden fazla ölçüt uygulanıyorsa, hangisine öncelik verilmelidir?

Ahlaki karar verme süreçleri söz konusu olunca aklın pek de parlak bir rehber olmadığı açıkça görülüyor. Bauman, kitabının yirmi sekizinci sayfasında şunları söylüyor:

Kuralların çoğulluğu (ki biz çoğulluk çağında yaşıyoruz), ahlâki seçimlerin (ve bu seçimlerin dümen suyunda bırakılan ahlâki vicdanın) içkin ve onarılamaz bir şekilde müphem görünmesine neden olur. İçinde bulunduğumuz çağ, ahlâki müphemliğin güçlü bir şekilde hissedildiği bir çağdır. Bu çağ bize daha önce hiç sahip olmadığımız bir seçim özgürlüğü sunar, ama öte yandan bizi daha önce hiç bu kadar ıstıraplı olmayan bir tereddüt durumuna sokar. Seçimlerimize ilişkin olarak bizi sürekli tedirgin eden sorumluluğun bir kısmının omuzlarımızdan kaldırılabilmesi için, güvenebileceğimiz ve bel bağlayacağımız bir yol göstericiliği özleriz. Ama güvenebileceğimiz otoritelerin hepsine karşı itirazlar vardır ve hiçbiri aradığımız garantiyi verecek kadar güçlü görünmez. Sonunda, hiçbir otoriteye güvenmeyiz, en azından hiçbirine tamamen ve uzun süre güvenmeyiz: Her yanılmazlık iddiasına kuşkuyla yaklaşmadan edemeyiz. Yerinde bir deyişle “postmodern ahlâki kriz” olarak adlandırılan krizin en ağır ve en belirgin pratik yönü budur.

Bauman’ın Çivisi Çıkmış Dünyası

Bu satırları okurken aklıma dilimizdeki o garip “dünyanın çivisi çıkmış” ifadesi geldi. Bauman çivisi çıkmış bir dünyayı tarif ediyor dedim içimden. Aslında Bauman, dünyanın hiçbir tarihte bir çivisinin olmadığını, aklı yavaş yavaş eren insanın, önce dinlerde, sonra bilimsellikte aradığı “çivinin” bir illüzyon, hatta zorla kabul ettirilen bir tahakküm aracı olduğunu gördüğünü ve nihayet postmodern dönemde modernitenin çivisini söküp attığını anlatıyor.

Bauman, eleştirdiği modernitenin kalıplarını takip ederek rasyonel, insan mamûlü bir “çivinin” anlamsızlığına, temelsizliğine ulaşıyor ve o noktada çaresizlik içinde kaybolduğumuzu, kaosa teslim olmaktan başka çaremiz olmadığını haykırıyor.

Dinlerin esaretinden kurtulduğuna inanırken sonsuz ve korkunç bir boşlukta kendisini sürüklenen insanoğluna gerçekten bir “çivi” lazım. Aklımıza Alak süresinin ayetleri geliyor:  

Oku! Senin Rabbin en cömert olandır. ﴾3﴿ O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir. ﴾4-5﴿ Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder. ﴾6-7﴿

Bauman’ı okurken, geldiği noktaya bakarak yetersizliğinin farkına varan ama bunu kabul etmekte zorlanan modern aklın çaresizliğini ve trajedisini hissediyor insan. Post modern düşünürler, rasyonel düşüncenin evrensellik iddiasının çöküşünü, hayatı bütünüyle kucaklamasının imkansızlığını itiraf ederek modern düşünürlerden ayrılıyorlar. Fakat bir taraftan da, gelinen bu noktanın kaçınılmaz bir son olduğunu, bütüncül tüm anlayışların ilelebet geçersiz olacağını, bundan böyle hayatın ancak birbirinden kopuk, insicamsız, çelişkili parçalara bölünerek yaşanabileceğini ileri sürmekten geri de kalmıyorlar.


Bu yazı ilk olarak 1 Temmuz 2018’de fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Uzmanlık, Etik, Innere Führung

Uzmanlık, Etik, Innere Führung

Sylvester Stallone’nin baş rolünü oynadığı 1994 yapımı bir Amerikan macera filmi vardır: The Specialist. Film şöyle başlar:  1984 yılında Colombia’nın baş şehri Bogotá’nın kırsalında kamuflajları ve güneş gözlükleriyle donanmış iki Amerikan askeri bir baraj köprüsünü dürbünle gözlemektedir. Etrafta kimselerin olmadığından emin olunca gidip köprünün ayaklarına, zaman ayarlı bombalar yerleştirirler. Uzaktan havaya uçurmayı planladıkları cip görününce ellerindeki uzaktan kumandayla zaman sayacını başlatıp beklemeye koyulurlar. Ray Quick (Sylvester Stallone) dürbünle bakarken bir anda arabada küçük bir çocuk olduğunu fark eder. Arkadaşına derhal operasyonu durdurmasını, bombayı etkisiz hale getirmesini söyler ama arkadaşı hiç oralı değildir:

“Bu pis bir iş ama uyuşturucu baronu arabada. Ne yapalım, o sadece yanlış zamanda yanlış yerde olan bir çocuk. Operasyon devam edecek.”

diye cevap verir. Ray Quick sinirlenir arkadaşının elinden kumandayı almak ister ama arkadaşı kumandayı suya fırlatır. Artık bombaları uzaktan durdurmanın imkânı kalmamıştır. Bir an tereddüt etmeden koşmaya başlayan kahramanımız az sonra havaya uçacak köprüye koşup, kurdukları bombaları tek tek etkisiz hale getirmeye başlar. Fakat kalan zamanda bunu yapmak mümkün değildir. Cip bombanın üzerine doğru ilerlerken, içindeki masum çocukla göz göze geldiği anda bomba patlar ve cip havaya uçar. Patlamanın şiddetiyle baraj gölüne düşen kahramanımız yüzerek kıyıya çıkar. Onu kıyıda komutanı olduğunu öğrendiğimiz diğer asker beklemektedir. Ray Quick öfkeyle komutanının üzerine yürür fakat komutan arkasında sakladığı silahı ona doğrultur. Aralarında şöyle bir diyalog geçer:

Komutan: “Sen küstah bir adamsın. Bildiğin her şeyi sana ben öğrettim. Bana karşı çıkmaya nasıl cür’et edersin?”

Ray Quick: “Beni de mi öldüreceksin?”

Komutan: “Sen bir uzmansın. Bunu hak ediyorsun!”

Sonra komutan, kahramanımızı evire çevire döver ve arkasını dönüp yürümeye başlar. Fakat kahramanımız öyle çabuk pes edecek biri değildir. Kalkar, koşar, komutanını yere serer, ağzını burnunu dağıtıp şöyle der:

“Onları ölümünü seyretmekten hoşlandın mı? Onları indirmek hoşuna mı gitti? Şimdi ben seni indiriyorum. Teşkilatta işin bitti. Artık terfi edemeyeceksin. Nehirdekiler kadar ölüsün artık. İkimiz de öyleyiz.”

Bir zamandır uzmanlık, profesyonellik gibi konularda kafa yorduğum için bu diyaloglar hayli ilgimi çekti. Uzmanlık, bir mesleğin, bir zanaatın gerektirdiği bilgi ve kabiliyetlerde derinleşmeden ibaret değil. Bu örnekte uzman olanlar askerlerin işi, uzmanlık alanı, canlarını tehlikeye atarak, ölümü göze alarak bile olsa “öldürmek”. Ama böylesi bir işin bile bir “etiği” var. Verilen bir talimatı yerine getirirken, o talimatı geçersiz kılabilecek ahlaki ikilemlerle karşılaşıldığında nasıl hareket edileceğini önce vicdan sonra “meslek etiği” belirliyor.

Türk ordusunda bir asker tasavvur edelim. Acaba bu asker, komutanların kendisine verdiği emirleri icra ederken ahlaki bir ikilemle karşılaştığında kendisini durduracak bir “üst değerler setine” sahip midir? “Orduda emir demiri keser, asker emri kafasına göre sorgularsa ordu ordu olmaktan çıkar” itirazlarını işitir gibiyim. Ama unutmayalım ki 15 Temmuz felaketi kendi insanın üzerine ateş açma talimatını sorgulamadan yerine getiren askerler yüzünden gerçekleşti. Emir, ister apokaliptik bir kültün muhteris liderinden, ister gözünü karartmış darbeci bir komutandan, ister koltuğunu ne pahasına olursa olsun bırakmak istemeyen bir siyasetçiden gelsin, askerliği bir uzmanlık alanı olarak seçmiş kişilerin “hayır” diyebilmek için son tahlilde kendilerini her şeyden daha çok bağlı hissedecekleri bazı “yüksek değerlere” ihtiyaçları var. Bu değerler hiç de sanıldığı gibi kendiliğinden ortaya çıkacak değerler değil. Toplumun değişik kesimlerinin temsilcileri tarafından ince ince düşünülmesi, tasarlanması, örnek senaryolar üzerinden geliştirilmesi gereken değerler bunlar. İşin bir tarafı inanca, bir tarafı felsefeye, bir tarafı mantığa, bir tarafı kültüre, bir tarafı sosyolojiye, bir tarafı psikolojiye dayanıyor.

Çoğu işte olduğu gibi bu alanda da yapmamız gereken çalışmayı ihmal ediyoruz. Cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal 1923’le yaptığı, daha sonra Milli Güvenlik ders kitaplarına girecek bir konuşmasında şöyle bir söz sarf etmişti:

“Öğretmenlerden oluşan ikinci ordunun görevi, öldüren ve ölen birinci orduya neden öldürdüklerini ve neden öldüklerini öğretmesidir.”

Yaklaşık bir asır sonra, bir çok şeyin kökten değiştiği dünyada ve ülkemizde askerimizin hangi değerler uğruna öleceğini ve öldüreceğini yeniden tanımlamamız gerekiyor. Tabi bir yandan da bu tanımı kimin yapacağını, gereken toplumsal mutabakatın nasıl sağlanacağını enine boyuna düşünmemiz gerekiyor.

Tarihte, gayet başarılı olmuş böylesi bir yeniden tanımlamanın çok güzel bir örneği var.

İkinci dünya savaşındaki büyük ve kesin mağlubiyetinden sonra, 9 Mayıs 1955’te Federal Almanya Cumhuriyeti, batı ittifakına katılarak NATO’nun 15. Üyesi oldu. 101 yeni Alman askerinin Savunma Bakanı Theodor Blank’tan atama emirlerini aldığı 12 Kasım 1955’te “yeni” Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) kuruldu. Nazi rejiminin katliamları hafızalarda henüz tazeyken komşuları, hatta doğrudan Almanlar, Almanya’nın yeniden silahlandırılmasına endişeyle bakıyordu. Bu haklı endişeyi izale etmek için, Bundeswehr resmi olarak yeniden kurulmadan iki sene evvel, 1953’te bu yeni ordunun felsefesinin ne olacağı, yeni ordudaki askerlerin ne uğruna ölüp öldürecekleri, kime nereye kadar itaat edecekleri tartışılmaya başlamış ve etik olarak motive olan vatandaş-askerlerin hareket prensiplerini tanımlayan “Innere Führung” ifadesi ilk defa telaffuz edilmişti (Lux, 2008).

Almanya’da kısa zaman önce tarih boyunca hatırlanacak çılgınlıklara sahne olmuş ordunun sivil yönetime tabi olmasını sağlayacak, askeri verimliliği artıracak ve ordunun toplumla entegrasyonunu geliştirecek bu düzenlemeler, II. Dünya Savaşı sonrasında ordunun demokratik sivil asker ilişkileri temelinde yeniden kurulması çabaları kapsamında, profesyonel esasa dayalı daha az gerilimli bir ordu-yurttaş ilişkisi kurmak için kurumsal ve bireysel düzeyde uygulanacak prensipleri tanımlıyordu. “Innere Führung” prensipleri sadece ordu içinde nasıl hareket edileceğini belirleyen yazılı kurallardan ibaret değildi. İlk kez, 19. Yüzyılda, Prusya ordusunu reforme etmeye çalışan Scharnhorst tarafından kullanılan “üniformalı yurttaş” kavramı üzerinden, bireysel düzeyde ordu ve toplum arasındaki bağın yeniden kurulması yanında, ordu içinde anayasal prensiplerin uygulanmasını içeriyordu ve bu kavram daha sonraları demokratik değerler ile profesyonel etiği birbirine bağlayan bir liderlik felsefesine dönüşmüştü (Akyürek, Koydemir, Atalay, & Bıçaksız, 2014).

Lux, Innere Führung kavramını şöyle açıklar: Innere Führung, demokraside üniforma giymiş bir vatandaştan başka bir şey olmayan askerin hiçbir rejime, yöneticiye ya da ideolojiye kayıtsız şartsız bir itaat göstermemesidir (Lux, 2008). Burada, yukarıdan aşağıya dikte edilen değil, askerlerin kendi içlerinde geliştirip tüm ordu genelinde hâkim kılacakları profesyonel bir meslek etiğinden bahsediliyordu. Samuel Huntington’un “kendi etiğini üreten profesyonel ordu” tezine yaklaşan bu anlayış, tabi ki bazı tartışmaları beraberinde getirdi:  Askeriyede etik eğitimini kim verecekti? Askerler mi, din adamları mı, filozoflar mı? Etik eğitimleri hangi prensipler çerçevesinde verilecekti? Etik eğitimi kursları neleri içerecekti?

Çok ilginç şekilde, “Das Zentrum Innere Führung (ZInFü)” tarafından verilen etik eğitimlerinde ve halkının yüzde seksen beşi Lutheran olan Norveç ordusunda yapılan etik eğitimlerinde vaizler, yani din adamları çok önemli, çok merkezi bir rol oynadılar (Robinson, 2007). Bu kurumun web sitesinde bugün hala kilisenin, rahip ve rahibelerin ağırlığı görülebiliyor.

Peki, bizde bu ağır görevi yürütebilecek nitelikte, donanımlı, toplumun da saygısını kazanabilecek düşünürler, din adamları, akademisyenler var mı? Bence var. Asıl eksik olan bu alanda oluşan dehşet verici boşluğu fark edip o boşluğu doldurma yönünde bir gayret gösterme iradesi. O irade oluştuktan sonra liyakat ve ehliyet esaslarına göre o kişileri arayıp bulabilirsek ve onlara gerçekten hür bir düşünce zemini, rahat bir hareket alanı temin edersek yol alabiliriz. Eğer bunları yapamazsak, hatta yapmakta geç kalırsak, sopayı, gücü ele geçirenin diğerlerine zulmettiği, orman kanunlarının hüküm sürdüğü iptidai bir topluluk olarak daha çok acı faturalar öderiz diye düşünüyorum.


Kaynakça

Akyürek, S., Koydemir, F. S., Atalay, E., & Bıçaksız, A. (2014). Sivil-Asker İlişkileri ve Ordu-Toplum Mesafesi. Ankara: Bilgesam Yayınları.

Lux, M. G. (2008). Innere Fuehrung – A Superior Concept of Leadership. Monterey: Naval Postgraduate School.

McGregor, P. (2006). The Role of Innere Fuhrung in German Civil-Military Relations. Strategic Insights.

Robinson, P. (2007). Ethics training and development in the military. Parameters, 23-36.

https://www.bmvg.de/de/themen/verteidigung/innere-fuehrung/das-konzept

http://www.zentruminnerefuehrung.de

https://de.wikipedi0.org/wiki/Zentrum_Innere_Führung


Bu yazı ilk olarak https://fikircografyasi.com/makale/uzmanlik-etik-innere-fuhrung adresinde yayımlanmıştır.

Sultan-i Yegâh

Önce müziğin matematiğinden bahseden bir giriş yapalım ki, yazının gerisini ancak sabır ve tecessüs sahibi insanların okuyacağından emin olalım!

Sultaniyegah, klasik türk musikîsinde bir şed makamdır. Şed transpozisyon demek. Yani bir makam dizisinin kendi yerinden başka bir perde üzerine göçürülmesi. Sultaniyegâh da buselik makamının yegâh (re) perdesindeki şeddidir. Karar perdesi yegâh (re), güçlüsü dügâh (la), malzemesi ise si’dir (ama bu si normal si değil, si’nin küçük mücennep bemolü). Küçük mücennep bemolü beş komalık bemol demek. Hani Türk müziğinde iki nota arası dokuz komaya ayrılıyor ya, onlardan beşincisi yani. Bu makam, Hammamizade İsmail Dede Efendi tarafından II. Mahmud’a ithaf olunduğu için, bu ismi almış.

Üstteki paragrafı atlatıp hala okumaya devam edebilenleri saygıyla, sevgiyle selamlayıp yazımıza devam edelim.
 

Bu makamla tanışmam bir popüler müzik parçası sayesinde oldu. Bestelendiği Türk müziği makamıyla aynı ismi taşıyan, Nur Yoldaş’ın gürül gürül sesiyle seslendirdiği bir parçaydı: Sultan-i Yegâh.

Çocuk aklımla şarkının güftesinde söylenenleri anlamam pek mümkün olmasa da, bestesi beni adeta çarpmıştı. Aslında o günlerde sadece hissen bağlandığım o bestedeki derinlikleri, incelikleri kavramak için biraz daha büyümem gerekecekti.

Seksenli yılların başlarında “hit olan” parçada Nur Yoldaş’ın müthiş icrası öne çıksa da arka planda (aynı zamanda o tarihlerde Nur Yoldaş’ın eşi olan) Ergüder Yoldaş’ın müzikal dehası ışıl ışıl parlıyordu.

Albümdeki diğer parçalar da güzeldi. İşin ilginç yanı albümdeki on parçanın, on klasik Türk makamında bestelenmiş olmasıydı. Albümdeki parçalardan Mihrimah “muhayyer kürdi”, Sâki “nihavent”, Kömür Gözlüm “hüseyni”, Nedir Yarabbi Derdim “ferahfeza”, Nagehan Bustan Faslı “hümayun”, Sa’d-abad “buselik”, Mahur “mahur”, Defter-i Divanimiz “hicaz”, Disko Segah “segah” ve nihayet Sultan-ı yegah “sultaniyegâh” makamlarında bestelenmişti. Parçalar klasik Türk müziği makamlarında bestelenmişlerdi ama ney, keman, kemençe, yaylı tambur gibi klasik Türk musikisi çalgıları beraberinde batı müziği enstrümanları, özellikle de elektronik enstrümanlar kullanılmıştı. Garo Mafyan fender rhodes, wurlitzer, pro 52 gibi synthesizer’ların yanı sıra elektro piyano çalarken yaylı tamburu Sadun Aksut çalmıştı. Albüm, yetmişlerin tabiriyle “groove’u” yüksek bir albüm olmuştu.

Peki kimdi bu acayip müziğin arkasındaki parlak zihin ve rakik kalbin sahibi?
 

Ergüder Yoldaş, Balkan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak, 1939’da İzmir’de doğmuş. Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olan Ergüder Yoldaş Türkiye’de yetişmiş en sıra dışı müzisyenlerden birisi. Hayat hikâyesi çok ilginç. Onca şöhretten sonra insanlardan kaçıp uzaklaşması. Büyükada’da yalnız başına bir kulübede geçirilen 12 yıl… Ama aklî dengesini yitirmiş, meczup olmuş biri değildi Ergüder Yoldaş. Tercihleri gayet şuurlu tercihlerdi. Seçimlerinin rasyonel bir arkaplanı vardı.

Aynı zamanda iyi bir entelektüel olan Ergüder Yoldaş, çok fırtınalı, inişli çıkışlı bir hayatın ardından 2016 yılında, 77 yaşında aramızdan ayrıldı.

Nitelikli müziği anlamanın yolu, bestecisini tanımaktan geçer. Ergüder Yoldaş’ın 2007 yılında verdiği röportajda ifade ettiği bazı sosyolojik çözümlemelere dikkat çekmek istiyorum:

Bu süreç 1965’te falan başladı. O zaman, Türkiye ikiye bölündü. Şehirlerde yaşayanların radyolardan etkilenmesi sonucu, Avrupa’daki müzikal olayları takip etme imkânı çıktı. O dönemde televizyon girdi Türkiye’ye. Onlar da Avrupa repertuarına, İtalyan, İspanyol müziğine yöneldi. Daha sonra Fransızlar ve İngilizler girdi. Amerikalılar giremediler. Bu dönemde iç göç başladı. Bu iç göç, iki tabiatlıydı. Köylerden ve kasabalardan gelenler, büyük şehre yerleşiyorlardı. Kendi kültürlerini taşımaya çalışıyorlardı. Aynı şekilde Almanya işçi çekmeye başladı. O da dış göçtü. Bu göç hareketleri sonucunda yeni yerleşim bölgelerindeki göçmenler, kendi kültürleriyle daha sık karşı karşıya gelme imkânına sahip oldular. ../… bu dönemler ara dönemlerdir. Yani oturmuş yerleşik bir toplum düzeni yoktur. Toplum yerleşmeye başladığı zaman ara dönem biter. Ara dönemin kalıntıları uzar. Ortaya çıkan bu kalıntılar da arabesk diye yorumlanır. Antik dönemlerdir bunlar. Şimdi her alanda arabesk denemeler yapılıyor. Sonuç olarak, önce Arapların taklidiyle başladı. Arabesk öyle bir şey değil aslında. Sonradan kendileri bir şey yapmaya başladılar. Şimdikiler, o arabesklerin bitişiyle ortaya çıkan yeni arabeskler. Bundan sonra sağlıklı dönemler başlayacak.

Aynı röportajda TRT’nin arabeski yasaklamasının sebebini radyo sanatçılarının “eğitimsizliğine” bağlamasına ne demeli:
 

Bugün bahsettikleri şey arabesk değil. Kentin varoşlarına yerleşmiş insanlar, orada kendi kulak alışkanlıklarını devam ettiriyor. O dönem en çok satanlar, bağlama müzikleriydi. Âşıklar vardı. Daha sonra çevrelerinden etkilenmeye başladılar. Müzik dinleme imkânları genişleyince, müzikle daha sık karşı karşıya geliyorlardı. Arabesk, Avrupa’nın yanlışlığı sonunda ortaya çıktı. Çünkü Avrupalı, arabeskin ne olduğunu bilmiyordu. Ama Avrupa’da arabesk çalışmış sanatçılar vardı. Arabesk, kübik müzik demektir. Klasik müziktir o; çok zor bir müziktir. Yani Arapların taklidi değil. Avrupa’da en tanınmış arabeskçi Pablo Picasso’dur. Guernica tablosu vardır. En meşhur tablosu da odur. O, kübiktir. Dolayısıyla, Avrupa bu konuda bir şey yapamadığı için şehirli tabiatlı müzikçiler, Arap müziğine karşı çıktılar. Radyolar da karşı çıktı. Radyonun karşı çıkış nedeni, radyo sanatçılarının eğitimsizliğinden kaynaklanıyordu.
 

Ya da müziğin bir gösteri sanatı olmadığını hatırlattığı şu bilgece sözlere:

Müzik, yurdun gerçeklerini, insanını tanımakla ilgili bir şey. Aynı şekilde, bugünkü konservatuarların durumu da böyle. Onlar da yurdun gerçeklerini tanımaz ve buna uygun müfredatlar geliştirmez. Bunun için de opera bütün sene oturarak zaman geçirir. Senelerdir hiçbir şey yapmıyorlar. Devlet senfoni orkestraları her cumartesi sabahı konser verir. Kimse gitmez. Herkes oturuyor. Repertuar seçenler, hiçbir zaman insanları düşünmediler. Kendi eğitimleriyle ilgili olarak geliştirdikleri kavramlarla onlara yaklaşmaya çalıştılar. Ama bu geri tepti. İlgilenen olmadı. Şehirdekiler, varoşlardaki insanların arabeskine eğilim duydular. Bir Teselli Ver mesela… Caddebostan’daki konser salonlarında çalınmaya başladı. Bu kültürdekiler Robert Koleji öğrencileriydi. Operayı, senfoniyi seçmediler. Çünkü kendilerini bir gösteri alanına çıkıyormuş gibi hazırlamışlardı. Müzik gösteri değildir, temaşa sanatı değildir. Müziğin insanla ilgisini koparttığın zaman neden ilgilenilsin?

Ergüder Yoldaş İzmir İnönü Lisesi’nde okumuş. İyi Edebiyat hocaları, Divan edebiyatını ona sevdirmiş. O dönemde müzikle de ilgilendiğinden divan edebiyatının altyapısını çabuk çözdüğünü ve Divan edebiyatı sayesinde, Türk klasik müziğini tanıdığını anlatıyor. Bu sayede geleneksel müzikle ilgili olarak hiç sıkıntı çekmediğini, Itriler, Dede Efendiler, Hamamizade Tellal Dede Efendiler gibi klasik Türk müziğinin sembol isimlerini incelediğini söylüyor. Müziğinin “doğu-batı sentezi” olarak tanımlanmasına itiraz ediyor. Müziğini “Türk klasik müziğinin olması gereken şekli.” diyerek tanımlıyor.

Sultan-ı Yegâh’ın güftesi Atilla İlhan’a ait. Atilla İlhan, “bestelenen şiirlerimden sadece Sultan-ı Yegâh’ı severim, çünkü sultaniyegâh makamında bestelenmiştir” demiş. Şarkıda şiirin ilk kısmı var ama devamı da güzel:

Şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
Nemli yumuşaklığı tende, denizden gelen âhın
Gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

Yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda
Bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda
Eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
Ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

Bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
Çünkü yaşadıklarımız, başkasının yargısına tutsak
Su yasak, rüzgâr yasak, açık kapılar yasak
Belki bu karanlıkta, yasakları yasaklasak
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

Nereden çıktı bu Sultan-ı Yegâh meselesi derseniz, Mor ve Ötesi grubunun “cover” çalışmasını işaret ederim. 23 Mart 2018’de ünlü grup yeniden yorumladıkları parçayı (ve klibi) yayınladı. Gazetelerden Sultan-ı Yegah’ın “miksinin”, daha önce Depeche Mode, Skunk Anansie, Moby, Royskopp, Manic Street Preachers gibi dünyaca ünlü isimlerin sayısız şarkısını miksleyen Dave Bascombe tarafından İngiltere’de gerçekleştirildiğini okuduk. Sultan-ı Yegâh’ın Mor ve Ötesi yorumunu dinlediğimizde maalesef bu reklam cümlesinden de hissedilen yabancılık hissinden başka bir şey bulamadık.
 

Parçanın klipinde elektro gitarların ve rock davullarının eşliğinde söylenen “Gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının, Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın” mısralarını dinleyip çılgınca dans eden gençler vardı. Ne şarkıcı ne o gençler “Ruhta ölüm karanlığının gizemli kanatlarından” bahsedildiğini pek anlamış gibi görünmüyordu.

Öte yandan, yapılan yeniden düzenleme ile sultaniyegâh makamının parçadan âdeta sökülüp çıkartılmış olduğunu gördük.

Yani ne güftenin anlamı kalmıştı ne bestenin!

Kocaman, anlamsız bir boşluk… Kuru bir gürültü…

Refik Halid Karay, Kadınlar Tekkesi isimli romanında şöyle söyletir bir kahramanına:

İnsan ellisini aştı mı günlük hayatının ancak yarısını yaşar; yarısı eski yılların zihninde tekrarından ibaret kalır. Belki daha sonra bu nispet üçte ikiye, nihayet dörtte bire düşecek, günlerini mazi dolduracaktır. Yaşlı insan hatıralarını geviş getirerek, hali güçlükle hazmetmeye çalışan bir mahluktur.

Elli yaşıma henüz gelmedim ama Karay’ın tarif ettiği adama dönüşmeye başlıyorum galiba…


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Bir Şehir İsminin Bize Anlattıkları

Ferdinand Tönnies’e göre -sosyolojik anlamda- yüz yüze iletişime, akrabalık ilişkilerine, mekân birliğine dayalı “cemaatler” (Gemeinschaft) şehirleşme/rasyonelleşme süreci içinde kaçınılmaz olarak kaybolup gitmeye mahkûmdur. Çünkü “şehir hayatı” güvenilmez, akışkan, belirsiz duyguların üzerine değil aklın üzerine kurulur. Tanışıklık, güven, sadakat gibi hisler çok sayıda yabancının bir arada yaşadığı şehirde geçer akçe olamaz. Bunun yerine kesin kurallarla korunması gereken çıkarlar vardır, sözleşme vardır, yazılı taahhüt vardır, imza vardır, sözleşmeye uymayana verilecek cezalar vardır.

Bir modern dönem düşünürü olarak Tönnies’in -birçok çağdaşı gibi- varsayımı, çocukluktan çıkıp erişkinlik dönemine erişen insanlığın istismara açık, kolayca manipüle edilen duyguların esaretinden kurtulup akıl temelinde bir hayat kuracağıdır.

19. asrın düşünürlerinin sosyolojik tasnifleri, tanımları ve gelecek tasavvurları zaman içinde çok imtihanlardan geçti. Sayısız parlak teori boşa çıkıp tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı. Nihayet sosyal bilimlerde, matematik-fizik kuralları gibi bütün zaman ve coğrafyalarda geçerli olabilecek “kurallar” üretmenin imkânsızlığı teslim edildi. Büyük anlatıların (grand narratives) modernleşme çağı düşünürlerinin ham hayalleri olduğu konuşulur oldu.

Duyguları şehirli insanın hayatından dışlayan modern yaklaşımların ne derece isabetli olduğu sorusunun cevabını ararken bir şehrin tarih boyunca aldığı isimlerin izini sürmeye ne dersiniz?

Çar Büyük Petro (bizdeki yaygın bilinen ismiyle Deli Petro), 27 Mayıs 1703’de İngrai toprağını İsveç’den tekrar geri aldı. Savaşla alınan yeni şehrin ilk yapısı da bir kale, yani “burg” idi. O kaleye Hz. İsa’nın on iki havarisinden Petrus’un ismini verildi: “Sankt Piterburh”. Bu isim gerçekte Sint Petersburg’un Hollanda dilindeki (Dutch) telaffuzunun bir benzetmesiydi. Kalenin ismi, kısa sürede şehrin de ismi oluverdi.

Bizde Sen Petersburg ismiyle bilinen şehir 200 yıl boyunca Rus Çarlığı’nın başkentliğini yaptı. Fakat bu süreçte şehrin ismi mütemadiyen değişti.

Rusya’nın yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından biri olan ansiklopedist, doğa bilimci, fizikçi ve kimyacı Mihail (Mihaylo) Vasilyeviç Lomonosov 1740’ta Yunanca’dan türetilmiş “Petropolis” ismini Rusçalaştırıp “Petropol” olarak kullandı. Yani ismi havari Aziz Peter’den koparıp kurucu Çar Deli Petro’ya bağladı. O yıllarda resmi yazışmalar haricinde aziz anlamına gelen “Sankt-“ön eki kullanılmaz oldu.

1830’larda Alexander Puşkin şiirlerinde yabancı bir isim olarak gördüğü Saint Petersburg yerine “Petrograd” ismini kullanıyordu.

1914–1924 yılları arasında, yani çoğunluğunu I. Dünya Savaşı ile Rus İç Savaşı’nın kapsadığı dönemde Rusya Almanya ile savaşırken Çar II. Nicholas St. Petersburg ismini bu kez resmen Petrograd’a çevirdi. “Burg” kelimesinin Almanca çağrışımları vardı ve milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemde savaşılan düşmanın dilini çağrıştıran bir başkent ismine sahip olmak kabul edilebilir bir şey değildi.

1917’de Ekim devrimini gerçekleştiren Bolşevikler güçlenince işin rengi bir kez daha değişti. Devrin gazetelerinde şehrin ismi “Kızıl Petrograd” (Красный Петроград) olarak yazılmaya başlandı.

Vladimir Lenin, 1918’de Rusya’nın başkentini Alman saldırısına açık olmasını gerekçe göstererek Moskova’ya taşıdı. Sen Petersburg artık başkent olmaktan çıkmıştı.

Komünistler 1924’te Lenin’in ölümünden üç gün sonra, şehrin ismini resmen “Leningrad” olarak değiştirdiler. Böylece dini bir sembol olan Aziz Petrus’un ismini de, eski rejimin sembolü olan Çar I. Petro’nun ismini de (kendilerince ilelebet) silmiş oluyorlardı.

Buraya kadar her şey modern dönem düşünürlerinin tasarladıkları şekilde gitmişti. Duygusal “saçmalıklardan” yakasını kurtaran insanlar, bir daha dönmemek üzere kendilerini aklın, bilimin, rasyonel düşüncenin kucağına teslim etmişlerdi.

Fakat öngörülemez insan tabiatı bir kez daha teorileri boşa çıkartacaktı.

12 Haziran 1991’de Leningrad’ın isminin tekrar St. Petersburg olarak değiştirilmesi için bir referandum yapıldı. Petrograd seçeneklerden biri değildi. Şehrin ismi ya Leningrad kalacaktı ya St. Petersburg olacaktı. Yaklaşık yetmiş yıldır yoğun bir ateizm ve rasyonalizm propagandasına maruz kalmış, devletin sakıncalı bulduğu alternatif fikirlere erişimleri büyük ölçüde kısıtlanmış halkın yüzde 54.86’sı şehirlerine tekrar bir Hıristiyan azizinin isminin koyulması yönünde oy kullandı.

Bugün artık Leningrad yok. Havari Aziz Petrus adeta mitolojik bir karakter olarak 2000 sene öncesinde unutuldu sanılırken 21. Asrın önemli bir şehrinin isminde yaşamaya devam ediyor.

Peyami Safa, “Objektif 8: 20. Asır Avrupa ve Biz” başlıklı kitapta toplanan makalelerinden birisinde şunu söylüyor:

İnsanın mezar karşısındaki acılarına korkularına ve sorularına cevap ve teselli koşturamayan ideolojilerin dine hücumları nafiledir. İlim de bu sorulara kendisinin veremediği cevabı veren dinlere saygı gösterecektir. İnsanın sorulara beklediği cevap, elbette, bir maymunun fezadaki seyahatinden daha önemli ve aceledir.

Tercüman, 11 Ocak 1960, Peyami Safa (OBJEKTİF:8 – 20. Asır Avrupa ve Biz, s. 35)

Bilmem Peyami Safa’nın bu tespiti, duygu karşısında aklın, sezmek karşısında bilmenin, inanç karşısında ampirik bilginin neden hiçbir zaman mutlak zafer ilan edemeyeceğini açıklıyor mu.

Tönnies 21. asrı hiç böyle hayal etmemiştir sanıyorum. Bu kıymetli düşünür bugün yaşasaydı hayretle Gemeinschaft’ın yok olmadığını, Gesellschaft içinde yepyeni formlar alarak da olsa güçlü bir şekilde varlığını sürdürdüğünü müşahede edecekti.

Was sind Sie von Beruf?

Bir lisanı öğrenmeye çabalayanlara, hemen yolun başında öğretilen temel kalıplar vardır. “Merhaba”, “nasılsınız?”, “isminiz nedir?” gibi selamlama, hâl hatır sorma ve tanışma cümleleridir bunlar.

Almanca öğrenenler, bu tip temel cümlelerin içinde, diğer lisanları öğrenmeye çalışanların öyle hemen ilk başta karşılaşmadıkları, değişik bir soru cümlesi öğrenirler: “Was sind Sie von Beruf?”

Photo by Amina Filkins on Pexels.com

Bu soru cümlesi dilimize “ne iş yapıyorsunuz?” diye çevriliyor. Hem cümle kuruluşu hem de en temel tanışma cümleleri arasında kendisine yer bulması itibariyle incelenmeyi hak eden bu ilginç soru cümlesine biraz yakından bakalım.

Cümle kuruluşu itibariyle “garip” sayılabilecek bu soruyu Türkçe’ye dümdüz çevirmeye kalksaydık, “meslekten nesiniz?”, “meslek olarak nesiniz?” yahut “meslek açısından nesiniz?” gibi acayip karşılıklar bulmamız gerekirdi.

Almanların soruyu “ne iş yapıyorsunuz” diye değil “nesiniz” diye soruyor olmaları ilginç. Belli ki Alman zihninde kişinin kim olduğunu öncelikle bir meslek olarak ne yaptığı belirliyor.

Bu yüzden yeni bir kimseyle tanışan Alman’ın, muhatabının kim olduğunu anlamak için ilk sorduğu sorulardan birisi, meslek açısından “ne olduğu” !..

Şimdi, bunun bizdeki karşılığını düşünelim. Diyelim ki şehirler arası bir yolculuk için otobüse bindiniz. Yanınıza oturan kişi sizinle tanışmak isterse aşağı yukarı şöyle bir diyalog geçer:

Photo by Film Bros on Pexels.com

– Merhaba… Hayırlı yolculuklar.

– Hayırlı yolculuklar.

– Yolculuk nereye?

– Erzurum

– Ne güzel! Ben de Erzurum’a gidiyorum. Dadaş mısınız?

– Evet.. Siz nerelisiniz?

– Ben Bursalıyım? Bursa’da çok dadaş var. Benim de çok Erzurumlu dostlarım vardır?

– Siz Bursa’nın neresinden?

– İçinden

– Benim amca oğlu sizin oradan evlendi, dünür sayılırız!

– Öyle mi! Gelin kızımız Bursa’nın neresinden?

– Osmangazi’den.

– Deme! Biz de uzun yıllar Kükürtlü caddesinde oturduk. Acaba kimlerdendir?

– Falancaların kızı

– Yahu onlar bizim akrabalarımız!

– Allah Allah şu işe bak!..

Bu minval üzere devam eden diyalog, ortak tanıdık isimlerinin araştırılmasıyla sürer. Varılacak şehirdeki ve hareket edilen şehirdekilerin yanısıra askerlik sırasında tanışılmış olabilecek ortak tanıdıklar araştırıldıktan sonra belki sıra mesleği sormaya gelebilir. O da o mesleği yapanlar arasında da ortak tanıdık olup olmadığını araştırmak için!

Aslında iki kültür arasında lisana da akseden bu farklılık bize hem Alman sosyolojisiyle hem de kendi sosyolojimizle ilgili önemli ipuçları veriyor.

Sosyolojinin kurucu isimlerinden sayılan Alman sosyolog Ferdinand Tönnies “Gemeinschaft und Gesellschaft” isimli meşhur eserinde, insanların paylaşılan kan (akrabalık) ve paylaşılan lokasyon (yer) ve nihayet paylaşılan inanç (fikir) temelinde bir araya gelip kurdukları sosyal yapılara Gemeinschaft (cemaat) ismini verir. Tönnies özellikle toprakla ilişkisi bakımından köye/kıra mahsus saydığı bu birlikteliklerin şehirleşildikçe (medenileşildikçe) çözüleceğini, rasyonelleşmenin eninde sonunda cemaatin sonunu getireceğini söyler. Peki sosyal bir varlık olan insan, cemaatlerin ortadan kalktığı şehirde mutlak bir yalnızlığa mı mahkûm olacaktır? Tönnies cemaatte, “kendilerini ayıran her şeye rağmen” birlikte olmayı seçen insanların, cemiyette “kendilerini birleştiren her şeye rağmen” ayrı durmayı seçeceklerini ileri sürer. Cemiyette ilişkiler, bencilce bir ferdiyetçilik çerçevesinde, tamamen kişisel çıkarlar üzerine kurulacaktır. Kişisel ilişkilerin, duygusal bağlanışların, paylaşılan değerlerin yerini herkese eşit şekilde uygulanan rasyonel kurallar alacak, insanlar artık doğuştan getirdikleri kişisel özellikleri yerine, topluma sağladıkları fayda üzerinden değerlendirileceklerdir.

İnsan topluma nasıl fayda sağlar?

Üretip topluma arz edebildikleri ile…

Kimi hizmet üretir, kimi eşya. Üretilen emtianın gerçek değerini onu üretmek için harcanan zaman ve kalitesi belirler. Benzer ürünleri üretip satma konusunda rekabet yaşanacağı için üreticiler pazarı kaybetmemek adına mütemadiyen daha hızlı ve daha kaliteli üretim yapma gayreti içinde olacaklardır. Bu da kaçınılmaz şekilde uzmanlaşmayı gerektirecektir.

Cemaatte herkes her işe koşulurken (ne iş olsa yaparız ağabey) cemiyette yoğun bir uzmanlaşma beklentisi söz konusudur. Bu da cemiyette insanların “meslekleri” üzerinden tanımlanması neticesini doğuracaktır.

Köyde, “ağanın oğlu olmak”, “asker arkadaşı olmak”, “çok kuvvetli olmak” gibi “özellikler” önemliyken, şehirde insanı kıymetli yapan ancak “bir konunun uzmanı olmak” olacaktır.

Tönnies Gemeinschaft ve Gesellschaft’ı birbirlerini dışlayan kavramlar olarak kurguladığı için eleştiriliyor ama en azından Almanya’da işler büyük ölçüde onun öngördüğü çerçevede ilerlemiş görünüyor.

İşte bu yüzden Alman’ların yeni tanıştıkları kişiye sordukları ilk sorulardan birisi “Was sind Sie von Beruf?” oluyor.

İşte bu yüzden Alman televizyonlarında görünen hemen herkesin adının yanında mutlaka mesleği yazılıyor.

Peki, biz neden yeni tanıştığımız kişinin hemen mesleğini, uzmanlığını değil de memleketini, akrabalarını -hatta çaktırmadan sorabiliyorsak ırkını, mezhebini- soruyoruz?

Belki de hâlâ Gesellschaft’tan (cemiyetten) ziyade Gemeinschaft (cemaat) olarak tanımlanması icab eden bir toplum olduğumuz için…

Belki çoğumuzun vücutları şehirlere taşınmışken akılları ve kalpleri kırda kaldığı için.

Belki hâlâ bir kişi ile iletişim kurmanın yegâne yolunun, çok uzaktan da olsa bir akrabalık bağı keşfinden geçtiğini düşündüğümüz için.

Belki çoğu maalesef gerçek bir mesleğe, gerçek bir uzmanlığa sahip olmayan nüfusumuzun büyük kısmı “uzmanlığa” gerçekten inanmadığı için.

Ne zaman ki şehirlerarası bir otobüste birbirlerine ne iş yaptıklarını soran vatandaşlarımızın sayısı memleket soranların sayısını geçer, o zaman medeniyet yolunda biraz daha mesafe aldığımızı söyleyebiliriz.

Bunun için sanırım en az iki nesil daha beklemek gerekiyor.