Duvarın arkasını hayalle tamamlamak

Duvarın arkasını hayalle tamamlamak

Şiiri şiir yapan, “imgeler” ve onların derin çağrışımlarıdır. Divan edebiyatında bu imgeler “mazmun” ismini alırlar. Mazmun, kelime anlamı olarak “anlam, kavram” demektir. Bir fikrin, nesnenin, şahsın özelliklerini, onu çağrıştıracak kelime grupları içinde sunmaktır. Sanatkârane bir benzetmedir.

Şiir gibi, nitelikli sinema da sembolik anlatımlarıyla kendini gösterir.

İyi filmler, güzel ve yakışıklı oyuncularından, özel efektlerinden, çarpıcı müziklerinden ziyade vurucu semboller kullanmalarıyla klasikleşmeye aday olurlar.

almanya-afis

Kendisi de bir “Almancı” ailenin çocuğu olan Yasemin Samdereli’nin yönetmenliğini yaptığı 2011 yapımı “Almanya – Willkommen in Deutschland” filminde işte aynen böyle, çok hoş bir sembol kullanımına rastladım.

Almanya’ya giden ilk nesilden olan Hüseyin artık yaşlanmış, emekli olmuştur. Bir yandan gurbetin sıkıntılarını ve memleket hasretini yaşarken evlatlarını orada büyütmüştür. Artık Türkçe konuşmakta güçlük çeken torunuyla Almanca iletişim kurmak zorunda kalan bir dededir. Biraz da istemeye istemeye Alman pasaportu alarak tam bir Alman vatandaşı olmuştur.

Hüseyin dede, tüm ailesini, üç oğlu, kızı ve torununu davet ederek onlara bir sürprizi olduğunu söyler. Türkiye’de, memleketinde, köyünde bir ev satın almıştır. Tüm ailenin kendisiyle beraber bu evi görmek üzere Türkiye’ye gelmesini istemektedir.

Aile üyeleri biraz mızmızlansalar da bu öneriyi kabul ederler. Dedenin, “tabi biraz bakıma muhtaç” dediği evi ve o güne kadar uzak ve tatlı hatıralar olarak dinledikleri memleketlerini görmek için yola çıkarlar.

Bütün filmi anlatmayacağım. Yol boyunca flashback’lerle sevimli toruna dedenin Almanya macerası anlatılıyor. Filmin, beni “çarpan” finalinden bahsetmek istiyorum.

Memleketlerine varamadan, dede yolda aniden vefat eder. Aile, dedenin son arzusunu gerçekleştirip onu köyünde defnetmeye karar verir. Köylerine vardıklarında onları gerçek bir sürpriz beklemektedir.

Dede gerçekten bir ev satın almıştır ama “ev” üzerinde kapı olan bir duvardan ibarettir. Kapıdan girdiklerinde aslında “evin” birkaç yıkıntıdan ibaret olduğunu görürler. Dedenin “helvasını” evinin içinde ama açık havada ikram ederler. Çünkü evin ne çatısı vardır ne de kapının üzerinde olduğu duvarın dışındaki diğer duvarları.

Ev, yalnızca dede ve ninenin hayallerinde var olan bir şeydir aslında. Fiziksel gerçekliği bir duvar ve bir kapıdan ibaret kalmıştır. Ailenin “evi” burada değil Almanya’dadır artık. Dedeyi “evine” defnedip dönüş yoluna çıkmak üzereyken Almanya’ya hiçbir zaman intibak edememiş olan evin küçük oğlu Muhammet onlara kararını açıklar. Onlarla Almanya’ya dönmeyecektir. Kalıp babasının viran olmuş evini imar etmeye ve artık burada yaşamaya karar vermiştir.

Bu sembolik anlatımın filmde verdiği mesaj açık ama doğrusu bu “mazmun” bende filmin ötesinde bazı çağrışımlara da sebep oldu.

Siyasi bir çalkantı içindeyiz. Yıllar süren zoraki bir “batılılaşma” sürecinden sonra kafamızda eski zamanlara dair muazzam hayallerle “memlekete” döndük.

Ama sadece birazcık tamire muhtaç saraylar bulmayı beklerken bulduğumuz duvarsız, çatısız bir virane oldu.

Dedelerimizin hayallerinde yaşayan “cennetin” artık var olmadığını kabul etmekte zorlanıyoruz.

Bir tanecik kapı ve duvarı ne kadar süslersek süsleyelim yetmiyor. Bu evin yaşanabilir bir yer olabilmesi için, görünmeyen diğer duvarların ve çatısının imarına ihtiyaç var.

Hamaset, hayaller, tatlı hatıralar başımızı sokacak bir yuva sağlamıyor.

Çöken ahlak, dürüstlük, disiplin, çalışkanlık, hoşgörü duvarlarını yeniden yükseltmemiz lazım mesela.

Hukuk ve adâlet çatısını örtmeden bir ev olmayacak bu virane.

Bu binayı yeniden imar etmekten başka seçeneğimiz yok.

Çünkü burayı beğenmezsek dönüp gideceğimiz bir Almanya’mız yok bizim.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Modernleşme Tarihimiz ve Sisifos’un Laneti

Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i  “tekerrür”  diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

Mehmet Akif Ersoy [Safahat: Yedinci Kitap]

Sisifos, Yunan mitolojisinde yer alan önemli bir figür. Efsaneye göre yeraltı dünyasında sonsuza kadar hiç durmadan kocaman bir kayayı bir tepenin en yüksek noktasına dek yuvarlamaya mahkûm edilmiş açgözlü, zorba ve hilekâr bir kral. O koca kayayı tam tepeye taşıdığında kaya ondan uzaklaşır ve tekrar en dibe yuvarlanır. Hatta bazılarına göre gelip Sisifos’a çarpar. Böylece sonsuz azap döngüsü devam eder.

Bir sosyoloji talebesi olarak Türkiye’de sosyoloji tarihini öğrenmeye başladığımdan beri gözümün önünde Sisifos’un hayaleti canlanıp duruyor. Bugün tüm hızıyla devam eden sosyal ve siyasi çatışmalarımızı aslında iki üç asır öncesinden tevarüs ediyoruz. Ancak tıpkı Sisifos gibi kim bilir kaçıncı kez bir yerlere taşımaya, artık yuvarlanmasın diye bir kaideye oturtmaya gayret ettiğimiz ağır yükün tekrar tekrar aşağı yuvarlanıp gitmesine mâni olamıyoruz.

Gelişme/tekâmül ancak taş üzerine taş koymakla mümkün. Her nesil kendi binasını yapmaya sıfırdan başlıyor. Çoğu zaman ancak babalarımızın, dedelerimizin yaptıklarından bile daha cılız, daha dayanıksız, daha çürük yapılar inşa edebilsek de ya redd-i miras fikrinden vazgeçemiyoruz ya bizden öncekilerin tecrübelerini öğrenip kendimize rehber edinebilmemiz için gerekli cehdi ortaya koyamıyoruz.

Bu tüm tarihimiz boyu hep böyle miydi? Tanpınar’a göre hayır! Ona göre “bütünlük ve devam” fikrini 19. Asrın ortalarından itibaren, yani Tanzimat’tan sonra kaybettik:

“Bugün umumî hayatımızda herhangi kökten bir ameliyeyi yapabilmek için lâzım gelen şartlardan âdeta mahrum gibiyiz. Bizi değiştirecek şeylere karşı ne bir mukavemet gösterebiliyoruz, ne de ona tamamiyle teslim olabiliyoruz. Sanki varlık ve tarih cevherimizi kaybetmişiz; bir kıymet buhranı içindeyiz. Hiç birini büyük mânâsında kendimize ilâve etmeden her şeyi kabul ediyor; ve her kabul ettiğimizi zihnimizin bir köşesinde âdeta kilit altında saklıyoruz.

Bir medeniyet bir bütündür. Müesseseleri ve kıymet hükümleriyle beraber inkişaf eder. Onları lüzumsuz bulmaz, şüphe de etmez. Nasıl elimiz, ayağımız, kulağımız bulunduğunu düşünmeden bu uzuvlarla yaşarsak onlarla öyle yaşarız. Hakikî taazzuv da budur.

Umumî hayat değiştikçe, medeniyet de müesseseleriyle ve kıymet hükümleriyle değişir. Bazan bunların bir kısmını tasfiye eder. Fakat bütün bu değişiklikler insanla beraber olur. Küçük, büyük buhranlar, anlaşamamazlıklar, huzursuzluklar, sıçrayış devirlerinde ihtilâller, teknik terakkiler, keşif veya tabiî inkişaflar bu tasfiyeleri yapar. Garp’ta ortaçağ insanı, rönesans insanı, makine sanayi’i devrinin insanı, bugünün insanı medeniyetiyle, müesseseleriyle beraber teşekkül etmiş şe’nî ve tarihî vakıalardır.

Biz de eski medeniyetimiz içinde böyle idik. Selçuklular devrinde Anadolu kapılarını zorlayan insanlar, yeni vatanı benimseyen ilk kurucu nesiller, Osmanlı fâtihleri, bütün siyasî düzensizliklerine rağmen bize Itri’nin dehasını ve Nailî’nin dilini veren, zevkimizin o tam inkişaf ve istikrar devri onyedinci asır sonunun insanı elbette birbirlerinden çok farklıydılar.

Fakat aynı zamanda birbirlerinin devamıdırlar da. Vâni Efendi’de Zembilli Ali Efendi, Zembilli Ali Efendi’de ilk İstanbul Kadısı Hızır Bey, Bursalı ismail Hakkı’da Aziz Mahmud HUdaî, Hüdaî’de Üftâde, Üftâde’de Hacı Bayram, onda Yunus Emre, Yunus’ta Mevlânâ aynı ocağın ateşiyle devam ediyordu.

Bütün bu insanlar ne kendilerinden, ne de bir evvelkilerden şüphe ediyorlar, hayatı, düşünceyi, kendilerini idare eden değerleri kudsî bir emanet gibi kabul ediyorlar, aralarında nesil farklarını tabiî buluyorlardı.

Onlar parçalanmış bir zamanı yaşamıyorlardı. Hâl ile mazi zihinlerinde birbirine bağlıydı. Birbirlerini zaman içinde tamamladıkları İçin, gelecek zamanları da, kendi düşünce ve hayatlarının muayyen olmayana düşen bir aksi gibi tasavvur ediyorlardı.

O kadar ki onsekizinci asırda yaşayan Kul Hasan Dede, onbeşinci asırda yaşamış olan Eşrefoğlu ile, sanki aynı şehirde ve aynı tekkede imişler gibi kavga edebiliyorlar, duygu ve hayat görüşü itibariyle o kadar başka türlü olan Nedim, Fuzûlî’nin bir mısra’ıyla kendi sansüalitesini anlatıyor, birbiri arkasından gelen nesiller, Hallaç’ın haksız yere dökülmüş kanını dava ediyordu. Hülâsa fikirler, imanlar büyük bir aile mirasının torunlarda genişlemesi gibi, aynı köklerden dalbudak salıyordu. Hayat, bir ve bütün, insanıyla beraber sürüp gidiyordu.

Böyle olduğu için de bir yere konan taş, iki üç nesil sonra behemehâl bir bina oluyor, insan zamanına girmekle kazandığı şahsiyetini etrafına kabul ettiriyordu.

İşte Tanzimat’tan sonraki senelerde kaybettiğimiz şey bu devam ve bütünlük fikridir.

Ahmet Hamdi Tanpınar (Yaşadığım Gibi, s. 35)

Peki, böylesine bir kırılmayı işaretleyen Tanzimat döneminde neler oldu şöyle bir özetlemeye çalışalım:

19. asrın başlarında önce III. Selim, sonra II. Mahmud ile başlayan Batılılaşma/modernleşme çabaları sanki artık batı orduları karşısında tutunamayan ordumuzun ıslahı için –biraz da panik halinde- girişilmiş çabalar gibi görünüyor.

III.Selim’in Nizam-ı Cedit (Yeni düzen) adını alan ıslahatları kapsamında yeni bir askeri teşkilatlanma modeline geçtiğini, bu ocağın masraflarını karşılamak üzere İrad-ı Cedit adında bir ödenek ayırdığını, yeni yapılanmada yetişecek askerlerin eğitimi için Fransa’dan subaylar getirttiğini, yabancı dil ve batılı kültür hareketlerinin öğrenimine önem verdiğini tarihten öğreniyoruz.

Girişilen “ıslahatın” beklenen neticeleri tam olarak vermediği düşünülüyor olacak ki II. Mahmut dönemi batılılaşma ibresi biraz daha yukarı çekilerek ıslahat hareketlerine hız verildiğini görüyoruz.

II. Mahmud döneminde askeri alanda Nizam-ı Cedit tasfiye edilerek yerine Sekban-ı Cedit ordusu kuruluyor ve 1826 yılında, artık ıslah edilemez olduğu düşünülen yeniçeri ocağı radikal bir kararla kaldırılıyor, yerine “gavurlaşma” eleştirilerini yumuşatma adına “Asakir-i Mansure-i Muhammediyye” ismi verilen yeni bir ordu kuruluyordu.

Artık iyice batıcı bir çizgiye giren devlette “alaylıların” önü yavaş yavaş kapatılırken “modern” eğitim tornasından geçenlerin yolu açılıyordu. Mesela, alınan kararlarla sadece Deniz Mühendishanesi mezunlarının kaptan olabilmesine izin verilecekti.

III. Selim devrinde askeriye içinde başlayan Batıcı reformlar, II. Mahmud döneminde kışlaların sınırlarını aşıp sivil bürokrasiye de uygulanmaya başlıyor, Divan örgütü kaldırılarak modern bakanlıklar kuruluyor, Devletin verdiği görevler sırasında edinilen mal varlığının kamuya ait sayılması ve istenildiğinde el konulabilmesi anlamına gelen müsadere sistemi sonlandırılıyordu. Memurlar için kıyafet zorunluluğu getiriliyor, padişah portreleri devlet dairelerine asılmaya başlıyordu.

Doğrudan sivil toplumu etkileyecek reformları da bu devirde görüyoruz. Posta ve karantina örgütünün kurulması, ilk nüfus sayımının yapılması, medreselerin yanında çağdaş eğitim veren okullar açılması, hatta ilköğretimin zorunlu olması II. Mahmut dönemine rastlar.

Artık devletin dümeni tamamen batıya çevrilmiştir. Memur yetiştirmek amacıyla Mekteb-i Maarif-i Adliye, Harp okulu, Tıp okulu gibi okulların yanısıra “Tercüme odası” adı ile ilk yabancı dil okulu açılır ve eğitim amacıyla Avrupa’ya ilk kez öğrenci gönderilir.

Zamanın ruhu –veya şartları- gereği bu reformlar için ilmiyye ve kalemiyye sınıflarının fikirleri sorulmamış, onayları alınmamış, değişiklikler tepeden inme şeklinde uygulanmıştır. Halkın zaten ne fikir sahibi olması söz konusudur ne de görüş bildireceği mekanizmalar mevcuttur.

İşler yolunda gitmemektedir. Reform ihtiyacı ortadadır. Ondokuzuncu asır Osmanlı’nın siyasal restorasyon asrıdır. Bu konuda hemen herkes hemfikirdir. Mesele bu restorasyonun hangi ilkeler çerçevesinde yapılacağında düğümlenir.

Her etki bir tepki doğurur. Bu hadsiz hudutsuz batılılaşma sevdası da kendi tepkisini doğuracaktır.

Sultan Abdülmecit’in meşhur sadrazamı Mustafa Reşit Paşa, sefaretlerde yetişmiş, önemli bir diplomattır. Belki de halkta ve aydınlar arasında karşılığını bulamadığı için yeterince mesafe alınamadığını düşündüğü devleti modernleşme faaliyetlerine yerli ve dini bir dokunuşla hayat öpücüğü vermek gerektiğini düşünür. Bu iş için “keşfedip” yetki verdiği Ahmet Cevdet Paşa bahsettiğimiz tepkinin tecessüm ettiği önemli simalardan birisi olacaktır.

Geri dönüp baktığımızda Tanzimat döneminin aydın bürokratlarının çok iyi yetişmiş, doğuyu ve batıyı bilen, hem doğudan hem batıdan birkaç lisana hâkim kimseler olduğunu görüyoruz. Ahmet Cevdet Paşa da o devrin nitelikli devlet adamları arasında parlayan yıldız bürokratlarından biridir. Medrese kökenlidir, Arapça ve Farsçayı çok iyi bilir. Kadılık yapmıştır. Hukukçu, eğitimci, tarihçi, edip bir bilim adamıdır. Tabi böyle nitelikleri haiz birinin batılılaşmaya vereceği tepki, cahilane, avami bir tepki olmamıştır. Ahmet Cevdet Paşa özü korumak suretiyle biçimsel modernleşmeye muhalefet etmemiş, hatta öze taalluk etmedikçe biçimsel değişiklikleri teşvik etmiştir. Özü, yani kadim ilkeleri anlamak ve muhafaza etmek için bireysel aklı önemseyen, onu kollektif akıl karşısında “ezdirmeyen” bir tutum almıştır.

1865 yılında kurulan Yeni Osmanlılar Cemiyeti de Tanzimat modernleşmesine karşı oluşan tepkinin merkez üslerinden birisidir. Namık Kemal, Ali Suavi, Ziya Paşa, Ali Sururi, Ebuzziya Tevfik gibi isimler kendi aralarında tam bir fikir birliği tutturamasalar da çeşitli cephelerden tepkilerini ortaya koyarlar.

Tanzimat modernleşmesine itiraz edenlerin anlaşamadıkları noktalar çoktur. Mesela Ahmet Cevdet Paşa devlet eliyle gerçekleşecek bir yenileşmenin peşindeyken Yeni Osmanlılar Cemiyetinin mensupları halk eksenli bir reformun gerekliliğini müdafaa ederler. Laiklik konusunda birbirleriyle anlaşamazlar. Mesela, Ziya Paşa ile Namık Kemal, din ve devlet işlerinin ayrılmasını doğru bulmaz. Rejim konusunda da görüşler farklı farklıdır. Ahmet Cevdet Paşa koyu bir monarşisttir.

Bütün bu fikir ayrılıkları bir tarafa, İlber Ortaylı’nın deyimiyle “Abdülmecid Han gibi insan sarrafı bir genç hükümdar devrinde Türkiye İmparatorluğu’nun dâhi bürokratları Osmanlı mülkünün badireden kurtaracak reformları mektepli medreseli asker sivil bir arada yaparlar.”

Peki, bu tepkileri doğuran aşırı batılılaşma hareketlerini savunan kimse kalmamış mıdır? Elbette kalmıştır. O cephenin en öne çıkan siması da Şinasi’dir. İşin garibi Şinasi de, Mustafa Reşit Paşa’nın eğitim için Avrupa’ya gönderdiği kişilerden birisidir. Devlet eliyle başlatılan resmi batılılaşma sürecini hürriyetçi ve sivil sahada savunan bir isim olarak karşımıza çıkar.

Şinasi batılılaşmayı bir reform çabası olarak görmekten öte bir medeniyet değiştirme projesi gibi görür. Zihniyetten, dinden, gelenekten, hayat tarzına kadar ne varsa her şeyi değiştirmek gerektiğine inanır. Adeta Fransız aydınlanmacılığı ve laikliği esas alan yeni batı dinin misyoneri gibi bir tavır takınır.

Halkın “şuur” kazanmasıyla mümkün olan bir batılılaşmaya inandığı anlaşılan Şinasi’nin Agâh Bey ile beraber 1860 yılında ilk sivil Türk gazetesi olan “Tercüman-ı Ahval”i çıkartmış olması tesadüf değildir. Edebiyatı halkı “uyandırmak” için bir araç olarak görür. Yayıncılık yapar. Montesquieu, Rousseau ve Hugo’nun önemli eserlerini basar. Gazeteciliği Şinasi’nin yanında başlayan Namık Kemal ve Ali Suavi’nin ondan koparak onun tam karşısındaki cephede yer almaları da ilginçtir.

Sait Halim Paşa

19. asrın sonlarına doğru tarih sahnesine çıktıkları halde adları bu önemli aydınlarla beraber anılması gereken üç önemli düşünürümüz Sait Halim Paşa, Prens Sabahattin ve Ziya Gökalp’tir.

Sait Halim Paşa’nın Ahmet Cevdet Paşa çizgisini 20. Asra taşıyan bir isim olduğu söylenebilir. Islahcı ve sosyal evrimci bir perspektiften modernleşmeyi, Batı hayranlığına, Frenkleşme yahut alafrangalaşmaya indirgeyen anlayışla şiddetle mücadele eder. Ona göre Osmanlı’nın Batılılaşma sorunu aynı zamanda “aydın ve yönetici sorunu”dur.

Ziya Gökalp ve Prens Sabahattin Türk sosyolojisinin iki kurucu ismi kabul edilir.

1860’larda Ahmet Cevdet Paşa – Şinasi kutupları arasındaki karşıtlığın özellikle iktisat ve ideal devlet anlayışı konusunda bir benzerini 20. Asrın başlarından itibaren Gökalp – Prens Sabahattin kutupları arasında görürüz.

Prens Sabahattin bireyi esas alan bir toplum görüşünün ve Anglo-Sakson tarzı bir liberalizmin savunucusu olmuş, zamanın ilerisinde sayılabilecek değerlendirmelerle, özellikle iktisat sahasında ciddi bir zihinsel dönüşüm önermiştir. Le Play’in öğrencilerinden ve Science Social dergisinin yöneticiliğini yapan Edmond Demolins’ten etkilenmiştir. Zihni özellikle iki temel kavram üzerinde durur “adem-i merkeziyet” ve “teşebbüs-ü şahsi”.

Ziya Gökalp -düşünce hayatında zikzaklar görülse de- toplumcu, kamucu bir anlayışta karar kılar. Durkheim’dan çok etkilendiği görülmektedir. Ahlak, din, estetik kuralları ve idealler gibi sübjektif ve “hissi” değerleri kendi ortaya attığı “hars” kavramı altında toplarken, bilim, sağlık, ekonomi, bayındırlık, teknoloji gibi “aklî” konuları “medeniyet” başlığı altında inceler. Uluslaşma ve Türkçülük konularında ortaya koyduğu fikirler yeni kurulacak cumhuriyetin de ideolojisini temellendirecektir.

19. asır, şuursuzca Batılılaşma/modernleşme karşısında Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük ideolojilerinin birbirleriyle yarıştığı bir asır olmuştur. Siyaseti, ideolojiyi ve toplum mühendisliğini değil de ekonomiyi ve bireyi önceleyen liberal görüşler, dehşetli bir ideolojiler savaşının cereyan ettiği bu zamanda kendilerine pek de yer bulamamışlardır.

Bugün siyasete baktığımızda, kabaca İslamcı, Batıcı ve Türkçü olarak tavsif edebileceğimiz üç ana partiyi ve cılız seslerini ancak bu ana akım partilere eklemlenerek duyurabilen liberalleri hemen tespit edebiliyoruz. 19. Asırda başlayan mücadelenin bugüne uzayan uçları gayet aşikâr görünüyor. Ne yazık ki bundan yaklaşık yüz elli sene evvel başlayan gayet nitelikli, alt yapısı sağlam, entelektüel tartışmaların ve acı tecrübelerin üzerine çoktan görkemli fikir sarayları inşa etmiş olmamız gerekirken elimizde başımızı sokabileceğimiz kulübeler bile bulunmuyor.

Sisfos’un kayası sürekli aşağı yuvarlanıyor ve biz maalesef taş üzerine taş koyamıyor, her şeye her an yeniden ve baştan başlıyoruz.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Papalagi

Papalagi

İnsan tabiatını anlamaya çalışan antropologlar, dünyanın ücra köşelerinde, her türlü gelişmişlikten uzak ilkel kabilelerin mensuplarını inceleyip, onların hayatlarını kendi modern hayatları ile mukayese etmeyi çok seviyorlar. Bu şekilde insan tabiatının sırrını, etnik ve kültürel farklılıkların insan karakterine etkilerini açıklama konusunda daha kolay mesafe alacaklarına inanıyorlar.

“Göğü Delen Adam”, Erich Scheurmann isimli Alman yazarın benzer bir çabanın ürünü olarak yayınladığı hayli popüler bir eser.

Erich Scheurmann bir antropolog değil. Ressam, yazar, oyuncu, kuklacı, öğretmen ve vaiz. 1878 Hamburg doğumlu. 1914 yılında, 36 yaşındayken, Almanların o yıllarda Büyük Okyanus’taki sömürgesi olan Samoa adalarına gitmiş. Birinci dünya savaşına burada yakalanan Scheurmann, dönerken yanında getirdiğini söylediği, yerli dilinde kaleme alınmış bir metni Almanca’ya çevirererek yayınlamış. Bu metinin, Samoa’daki Tiavea kabilesinin Tuavii’si (yani şefi) olan Agaese isimli bir şahsın kabilesine yapacağı bir konuşma olarak kaleme aldığı metin olduğunu söyleyen Scheurmann’ın tercümesi büyük ilgi uyandırmış.

Metin, Avrupa medeniyetini yerinde ziyaret ederek “tanıyan” bir yerli kabile şefinin kendi insanlarına hitabı şeklinde kaleme alınmış. Şef, mahalli lisanlarında “papalagi” dedikleri beyaz adamı, yani Avrupalıları halkına tanıtmaya ve onları uyarmaya çalışıyor. Tabiatıyla metin, bol bol mukayeseler ve hüküm cümleleri ihtiva ediyor.

Metni okuduğunuzda, âsude kabile hayatının sunduğu huzur ve mutluluğun karşısında, endüstrileşmiş batı medeniyetinin kötülüklerinin, yıkıcılıklarının, saçmalıklarının anlatıldığını görüyorsunuz. Endüstri medeniyetinin insan hayatı üzerinde meydana getirdiği tahribatın, kabile hayatını sürdüren insanların nazarında ne kadar korkunç olduğunu farketmeniz bekleniyor.

Metinle ilgil değerlendirmelere geçmeden söylemem gereken bir şey var: Kitabı okurken bir yapmacıklık, kötü bir kurgu yahut propaganda metni okuyor olma hissi beni rahatsız etti. Scheurmann’ın Tuavii’sinin söyledikleri, bir Samoa yerlisinden ziyade bir Alman’ın sözlerine benziyordu. Bir yerlinin kısa bir seyahat ile Avrupa’lıların hayatına böylesine derinlemesine nüfuz etmesi mümkün görünmüyordu. Ayrıca beyaz Avrupalı’nın her halinden rahatsız olan “şef” nedense onun getirdiği dinden rahatsız değildi. Hıristiyan olmuştu ve onu “eski ve saçma” inançlarından kurtarıp doğru yola devam eden kötü “papalagi’ye” bu noktada minnettardı! Geliştirdiği eleştiriler bir yerlinin geliştireceği türden eleştirilere de benzemiyordu. Daha sonra yaptığım araştırmalarda bu metnin -moda internet tabiriyle- bir “hoax” olduğu, yani aslı faslı olmayan, kurgulanmış bir metin olduğu iddialarına ulaştım.

Bahsettiğim iddiaların sahiplerinden birisi Hollanda Max Planck Enstitüsü Psiko-Linguistik profesörlerinden Gunter Senft. Senft, Scheurmann’ın Samoa adalarına 1914 yılının Haziran ayında vardığını ama aynı yılın Ağustos ayında, yani üç ay sonra Yeni Zelandalılarca savaş esiri alındığını, 1915 yılı sonbaharında Amerika’ya gitmek üzere salıverildiğini belirledikten sonra bu kadar kısa sürede bir yerli dili öğrenmiş olmasının çok zor olduğunu söylüyor. Dolayısıyla Scheurmann’ın “kabile şefinin konuşmasını tercüme ettim” iddiasının doğru olamayacağını ileri sürüyor. Buradan vardığı sonuç da aşikâr: bu metni Scheurmann oturup bizzat kendi yazmış olmalı! 1721’de Montesquieu’nun “İran Mektupları” ile başlayan, “uzak ve egzotik topraklara seyahat eden Avrupalının seyahatnamesi” tarzındaki eserlerin önemli özelliklerinden biri eleştirilere karşı yazarlarına bir zırh sağlıyor olmaları. Eğer yazar, o uzak diyarlarda bunlar oluyor, insanlar böyle düşünüyor diyorsa aynı tecrübeleri yaşamadan onu kim eleştirebilir ki?

Neticede bende, bu kitabın bir yerli kabile şefinin otantik fikirleri değil Erich Scheurmann’ın kurgusu olduğu kanaati hasıl oldu.

Şimdi, kime ait olursa olsun kitapta ileri sürülen fikirleri değerlendirmeye çalışalım.

Erich Scheurmann kendisine “insanın fıtraten iyi olduğunu” ve “herşeyin kötüye gittiğini” düşünenlerin safını seçmiş görünüyor.

“Doğal hal” diye bir şey varsa onun en el değmemiş numunesini bulacağımız yerlerden biri olan Samoa adalarında yaşayan “kabile şefini”, yerli masumiyetinin, bozulmamış fıtratın yaşayan sembolü olarak karşımıza çıkartıyor.

Kitap ilk önce batılıların kıyafetlerinin tasviriyle başlıyor. Yerli kabile şefimiz, dejenere batılıları lüzumsuz elbiseler giymekle itham ediyor. Et ve kemikten ibaret vücudun bir kısmı açık bırakılırken bir kısmının örtülmesi gerektiği fikrini anlamsız buluyor. Kitabın yayınlandığı yıllarda Almanya’da popülerleşen ve “Freikörperkulture” ismini alan nudist kültür akımın bu görüşlere etkisi açıkça görülüyor. Kaldı ki bugün en ilkel kabilelerde bile örtünme duygusunun olduğunu, tamamen çıplak yaşayan hiçbir doğal insan topluluğunun bulunmadığını biliyoruz. Ne acı ki bu basbayağı, “ethnocentric” süsü verilmiş “eurocentric” bir bakış. Scheurmann kendi “avrupai” fikirlerini okuyucularına “masum yerli halkın” el değmemiş fikirleri diye yutturmaya çalışıyor.

İkinci kısımda Avrupalıların evleri ele alınıyor. Tuavii, Avrupalıların evlerini, kapılarını, mobilyalarını “epeyce çocukça” tasvirlerle anlatıyor. Halbuki ne kadar ilkel olurlarsa olsunlar, yerlilerin -mesela- “kapı” konseptini bilmemeleri, onu “barınağa girmek için büyük bir güçle itmek gereken ağır tahta kanat” diye tanımlamaları beklenemez (s.27). O yıllarda yaygın olmasa da Samoa adalarında telefonun bile kullanıldığı biliniyor. Telefon görmüş bir insanın, bir kapı zilini süslü bir kadın memesine benzeterek tasvir etmesi son derece anlamsız (s.28). Bunun ötesinde Tuavii’nin tarif ettiği türden, mutfağı, oturma odaları, yemek salonları, banyoları ayrı olan evler, o dönemde çok az insanın oturabildiği zengin evleri. Mesela oğullarını o devirde Samoa adalarına gezmeye gönderebilecek kadar zengin Avrupalılar’ın oturabileceği türden evler bunlar! Avrupa’ya seyahat eden bir yerlinin görebileceği türden evler değil!

Üçüncü kısımda Tuavii, Papalagi’nin tanrısı olmuş dediği parayı ele alıyor. Aslında Scheurmann, Hıristiyan ahlakı perspektifinden bir kapitalizm ve özel mülkiyet eleştirisi yapıyor da denilebilir.

Sonraki kısımlarda bu sefer Avrupalı adamın zaman, diyet ve meslek takıntıları ele alınıyor. Scheurmann kendi toplumuna yöneltmek istediği tüm eleştirileri kurgusal kabile şefine söyletiyor.

İktisadi, siyasi yahut kültürel buhran zamanlarında yazıya başarken bahsettiğim eksenlerde yapılan tartışmalar hız kazanıyor. Bir taraf işlerin kötüye gitmesinin sebebini fıtrattan, şanlı atalarımızın mirasından, özünde iyi olan tabiatımızdan uzaklaşmamıza bağlarken diğer taraf eskinin tortularından tam olarak kurtulamamıza, yeterince gelişemememize, reform gerçekleştirmede eksik kalışımıza bağlıyor.

Göğü delen adam, yani Papalagi bir Avrupa’lı fantezisi. Alman müellifinin kafası birçok çağdaşı gibi oldukça karışık.

Bir yandan tabiata müdahalelerle hayatın akışını değiştiren teknolojik ilerlemeler, diğer yanda o ilerlemeler hatırına tahrip edilen tabiat.

Bir yanda fıtraten iyi iken dejenere edilen nesiller.

Öte yanda potansiyel kötülükleri eğitimle, yakın takip ve gözetimle, cezalandırma araçları gibi unsurlarla kontrol altına alınan insanlar.

Hangi tarafta yer almalı?

Bu soru, sanıyorum cevabı hiç de belirgin ve kolay olmasa da insanlık var oldukça tartışılmaya devam edecek bir soru.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Gözü Kara Karagözlülerin Devrine Doğru

Gözü Kara Karagözlülerin Devrine Doğru

karagoz-ve-hacivatHacivat: ” Ak akçe kara gün içindir. ”
Karagöz: ” Akçe yok ki kara güne saklasam. ”
Hacivat: ” Bir elin nesi var, iki elin sesi var. ”
Karagöz: ” Kurnada oturanın elinde hamam tası var. ”
Hacivat: ” Söz gümüşse sükût altındır. ”
Karagöz: ” Söz altınsa sükût tenekedir. ”
Hacivat: ” Olur mu Karagözüm, sükût yani susmak altındır. ”
Karagöz: ” İyi, o zaman susalım, konuşmayalım. Buradaki kalabalık hemen dağılır. İnsanlar, işini bırakıp bizi dinlemeye geliyorsa sözüm altın değerinde olduğu içindir. ”

Karagöz kalabalığa dönerek:
“Beni haklı görenler alkışlasın.” diye bağırır.
Bir alkış fırtınası kopar.

Gölge oyunu, bir geçmiş zaman eğlencesi.

Karagöz ve Hacivat, hayal perdesinde arz-ı endam edip didişen iki eski dost. Gelin bu iki dostun karakterlerini şöyle bir hatırlayalım:

Karagöz, eğitimsizdir, cahildir, kaba sabadır, kafası ince işlere, planlara çalışmaz, hile yapar ama hilesi çabuk açığa çıkar, kolay aldatılır. Meraklıdır ama merakı hiçbir zaman derinleşip onu bir uzmanlığa taşımaz. Öte yandan içi dışı birdir. Olduğu gibi görünür, dobradır, patavatsızdır tepkilerini saklayamayıp çabucak açığa vuran bir halk adamıdır. Halkın sağduyusunu temsil eder. Güçlüdür, merttir, cesurdur ve biraz da zorbadır. Hacivat’i sürekli döver.

Hacivat, eğitimlidir, kültürlüdür, çelebidir. Oldukça kurnaz, biraz da içten pazarlıklı bir tiptir. Her konuda iyi kötü bilgi sahibidir. Herkese nabzına göre şerbet vermeyi bilir. Aklı başında ve güvenilir bir karakterdir. Lügat paralamayı sever. Bu yüzden Karagöz onun söylediklerini çoğu zaman anlamaz ya da anlamazlıktan gelir. Akılca güçlü olsa da bedenen zayıftır. Himayeye ihtiyaç duyar. O yüzden sürekli dayak yemesine rağmen Karagöz’ünün etrafında bulunmaktan kendini alamaz.

İnsan zihni acayip bir şey! Bir zamandır milli ve beynelmilel siyaset sahnesi ile gölge oyununun hayal perdesi arasında bazı paralellikler bulur oldum.

Sanki tüm dünyada Karagöz’lerin Hacivat’ları dövdüğü bir döneme girmiş gibiyiz.

Etraflıca düşünmeyi, planlamayı, strateji geliştirmeyi, hesabı, kitabı lüzumsuz bulup, “bize plan değil pilav lazım” diyerek ellerinin tersiyle kenara iten Karagözlerin altın çağı yaşanıyor.

Hacivatların senelerce ilmik ilmik dokudukları halılar misali kurumlar, ilkeler, temayüller iskambil kartlarından kuleler gibi birbiri ardına yıkılıyor.

Züccaciye dükkânına giren fil misali Karagözler, yıkıp perdeyi, viran eyliyorlar.

Geçmiş yılların akil yöneticileri olan Hacivatlar, biraz da “yar bana bir eğlence medet” diye beyhude geçirdikleri senelerin sonunda “işte sana eğlence, köşene çekil ve seyreyle” diyen Karagözlerin itmesiyle sahnenin dışında buluyorlar kendilerini.

Hacivatların küçük bir kısmı prensip sahibi olsa da, çoğu pragmatist!

İktidar dengesinin aleyhlerine bozulduğunu anladıkları andan itibaren Karagözlerin himayesi için temennaya başlayanların sayısı hiç de az değil.

Tutarlılığına inandıkları dünya görüşlerinden taviz vermeyen, omurga sahibi Hacivatlar ya köşelerine çekilip sessizliğe büründüler ya huzursuz mızmızlanmalarla bir fon gürültüsü yaratmakla meşguller.

“Plan lazım değilse en iyi pilavı yapmanız konusunda danışmanınız olalım efendim” diyen Hacivatlar ise yeni pozisyonlar kovalıyorlar.

Mesela Brexit’in mağlubu Cameron, bir Hacivat’tı.

Amerikan seçimlerinin galibi Trump tam bir Karagöz.

Rusya’nın mutlak hâkimi Putin de başka bir Karagöz.

Almanya’nın AfD partisinin lideri Frauke Petry, Fransız Milli Cephe Partisinin lideri Marine Le Pen, Avusturya’nın Özgürlük Partisinin lideri Norbert Hofer, Hollanda’nın Özgürlük Partisinin lideri Geert Wilders önümüzdeki yıllarda ipleri ellerine alacak gibi görünen Karagözler.

Ülkemizde ise hem siyasette, hem bürokraside, hem akademide yerlerini Karagözlere bırakıp köşelerine çekilmeye mecbur kalan Hacivatların sayısı o kadar çok ki saymakla bitmez!

Yazımızı, hünerin “gölgede solmadan açmak” olduğunu söyleyen bir Hacivat gazeliyle sonlandıralım:

Off hay hak
Gönül verdik perdeye dost, başlayan bir gazeldir
Hüner değilse de dünyaya gelmek ne güzeldir
Ölümlüymüş dünya, neler gelmiş neler geçmiş
Hüner, geçmişi gününde görüp güldürmededir

Gülen pek az, ağlayan ne çok, Tanrıyı saymazsak
Hüner, oynayan kim, oynatan kim, bilmededir
Tanrı gölgesini eksik eylemesin duamız
Hüner, gölgede solmadan açmayı bilmededir.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Mutluluk

Mutluluk

İnsan psikolojisi, bilimdeki tüm gelişmelere rağmen, bizim için hâlâ kocaman bir muamma. Bütün hayat kalitemizi etkileyen ruh halimiz neye göre şekilleniyor? Neden bazılarımız kolayca mutlu olabiliyor da, bazılarımız neredeyse sürekli depresif hissediyor gibi sorulara bir türlü tatmin edici bir cevap bulamıyoruz. Ruh halimize tesir eden bir takım biyolojik, kimyasal, hormonal boyutlar keşfettik ama bu keşifler -cevaplar sağlamaktan ziyade- yeni sorular üretti:

Hislerimizi kontrol eden hormonlar neye göre salgılanıyor?

Bağırsaklarımızdaki bakterilerin kendimizi huzurlu yahu heyecanlı hissetmemizle ne alakası var?

İnsan psikolojisi, kısmen de olsa genetik olarak belirleniyor olabilir mi?

Neden bazı günler yataktan dünyanın en meyus insanı olarak kalkarken bazı günlere neşeli kelebekler gibi uyanıyoruz?

Dış etkenlerin, yaşadığımız hayatın, tecrübelerimizin, sahip olduklarımızın ve olamadıklarımızın psikolojimiz üzerine etkileri ne kadar?

Kendi gözlemlerimizle de görebileceğimiz üzere oldukça yoksul ama mutlu hayatlar yaşayanlar olduğu gibi adeta depresyon ilaçlarıyla beslenmeye mecbur kalan zenginler var.

Kapitalizm, bilinç altlarımıza, mutlu olmak için elde ettiklerimizde daha fazlasına sahip olmamız gerektiğini işleyip dursa da son yıllarda yapılan bilimsel araştırmalar bunun pek de doğru olmadığını ortaya koyuyor.

Barbara Lee FredricksonNorth Carolina at Chapel Hill üniversitesinin psikoloji sahasında meşhur profesörü Barbara Lee Fredrickson, 2013 yılında mutlulukla genler arasındaki ilişkiye dair bulgularını Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America isimli dergide yayınladı.

Fredrickson, California Üniversitesinden bir grup doktor, psikiyatr ve davranışsal bilim uzmanı ile birlikte çalışarak oldukça enteresan sonuçlara ulaşmıştı.

İnsanın kendisinin iyi hissetmesinin, mutlu olmasının iki basit formu yahut formülü olduğu zaten bilinen bir konu.

İnsanlar basitçe alarak ya da vererek mutlu oluyorlar.

Bunlardan ilkine, yani alarak, tüketerek, daha fazlasına sahip olarak, vücudun ihtiyaçlarını, arzularını tatmin ederek ulaşılan mutluluğa “hedonik” iyi olma hali deniyor.

İkinci mutluluk hali ilkinden daha derin. Kişisel isteklerin karşılanmasının ötesinde anlamlı bir hedefe, yüce ve asil bir amaca hizmet etmiş olma neticesi elde edilen mutluluğa ise “eudaimonic” (yudimonik) mutluluk deniliyor.

Almak yerine vermek, yetimlere, muhtaçlara yardım etmek, imkânsızlıklarla savaşan ailelerin çocuklarını okutmak, savaş mağdurlarına barınak sağlamak, susuzluktan kavrulan Afrika’da su kuyuları açtırmak, lösemili çocuklar yahut savaş gazileri için bağışta bulunmak, zalim bir devletin mağdur ettiği çaresiz insanların yanında tankların karşısına dikilmek gibi “fedakârlıklar” insanlara “yudimonik” mutluluk sağlıyor.

Fredrickson ve arkadaşları bu iki tür mutluluğun insan biyolojiisi ve özellikle genleri üzerinde farklı tesirler gösterip göstermediğini merak ettiler.

Hücrelerimizdeki gen ifadelerinin stres, hastalık gibi durumlarda belli bir şekilde oluştuğu biliniyordu. İster hedonik ister yudimonik olsun, bu durumların tersi olan iyilik, mutluluk halinin de moleküler seviyede karşıt tepkileri üretmesi bekenebilir miydi?

Yani alarak ya da vererek olsun mutlu olduğumuzda gen ifadelerimiz aynı şekilde mi teşekkül ediyorlardı?

Araştırmacılar yaklaşık on sene süren çalışmalardan sonra öyle olmadığını tespit ettiler.

Yudimonik, yani yüce bir amaç için fedakârlık neticesi elde edilen mutlulukta, beklendiği gibi, stres ve hastalık durumunda ortaya çıkan gen profilinde azalma tespit edilildi. Ancak hedonik, yani alarak tüketerek elde edilen mutluluk halinde tam tersi bir durum olduğu, vücudun arzuların tatmini neticesi mutlu olduğu anlarda bile genetik seviyede stres ve hastalığa tepki verir gibi hareket ettiği ortaya konuldu.

Hayatımızı bir yüce gaye uğruna yaşamamız, hücrelerimizde bulunan ama kronik stres anlarında aktif olan genleri büyük ölçüde pasifleştiriyor, kısa vadeli tatminlere dayalı mutluluklar ise, tam tersi bir etki yaratarak, romatizma, kalp hastalıklarına kapı aralarken bağışıklık sistemimizi de zayıflatıyor.

dna

Bu perspektiften bakılınca, özellikle sosyal medyada yiyip içtiklerinin fotoğraflarını paylaşanların, tatil yaptıkları kumsallarda, barlarda, restoranlarda, dünyanın turistik mekânlarında “ne kadar mutlu olduklarını” göstermek için poz verenlerin “hedonik” mutluluklarının pek de sağlıklı olduğu söylenemez!

Hayatını fakir çocukların eğitimine, yetim başı okşamaya, hayatta yapayalnız kalmış çaresiz kadınların, ihtiyarların yardımına koşmaya adamış olanları mı sordunuz?

Onlar çok derinden hissettikleri o sağlıklı mutluluk hissini yaşamak için sosyal medyaya ihtiyaç duymuyorlar.


(Bu yazı http://fikircografyasi.com/makale/mutluluk adresinde yayınlanmıştır)

http://www.davinci-institute.org.tr/blog/hucreler-gercek-mutlulugu-hissediyor/

https://www.sciencedaily.com/releases/2013/07/130729192548.htm

https://www.sciencedaily.com/releases/2013/07/130729161952.htm

http://www.positivepsychology.org.uk/pp-theory/eudaimonia/34-the-concept-of-eudaimonic-well-being.html

https://tr.wikipedia.org/wiki/Gen_ifadesi