Kadın Tasavvurumuzu Düzeltmek

Kadınlar günü için tekrarlanan klişeleri, bayat, çoğu kez de cinsiyetçi esprileri bir kenara bırakalım. Şapkamızı önümüze koyup düşünmemiz gereken çok mühim bir meselemiz var: Kadın tasavvurumuzu, özellikle de Müslüman kadın tasavvurumuzu yeni baştan tanımlamamız gerekiyor. Bir zihniyet değişikliğine ihtiyacımız var. Hem de acilen!

Photo by Keira Burton on Pexels.com

Ben şahsen içinden çıktığım toplumun, kadını sadece cinselliği üzerinden tanımlama anlayışından son derece rahatsızım. Benim gibi rahatsız olanların sayısının gün be gün arttığını gözlemliyorum. Sosyal medyada, gazetelerde, televizyonlarda yükselen itirazlar, benzer rahatsızlıkların izlerini taşıyor. Toplumumuzda hem dindar kadınların hem dindar erkeklerin kafalarındaki kadın tasavvurunda düzeltilmesi gereken ciddi çarpıklıklar olduğunu düşünüyorum.

Geçmiş asırların tasavvurlarını inatla bugüne taşıyıp dinin aslı gibi pazarlayan hocalara kulak veren erkekler, Allah’ın emrinin gerektirdiğini yaptıkları vehmiyle, kadınlar üzerinde korkunç bir tahakküm kuruyor ve onları bunun “normal” olduğuna ikna etmek istiyorlar.

Tevbe suresi 71. ayette Allah şöyle buyuruyor:

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Resûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

Lütfen etrafınıza bakın. Bakalım yüce Allah’ın bu tanımına uygun hareket eden Müslüman kadın ve erkekler görebilecek misiniz? Nerede bu birbirlerini kötülükten alıkoyan, birbirlerine iyiliği emreden mü’min kadın ve erkekler?

Halbuki mümin kadınların mümin erkeklere söyleyecekleri o kadar çok uyarı cümlesi var ki! “O çirkin bakışlarınızı bizden başka yöne çevirin”, “bize bir takım peşin hükümlerle zulmetmeyi bırakın”, “aklımızla, kabiliyetlerimizle topluma fayda sağlayan birer fert olmamızın önünü almaktan vazgeçin” gibi…

Ayette geçtiği şekilde kadınlar ve erkekler dost olarak birbirlerine “mümin aynalığı” vazifesi icra edecekler. Birbirlerine kusurlarını gösterecekler ki toplum erkeğiyle kadınıyla mütemadiyen arınsın, temizlensin.

Photo by Anna Shvets on Pexels.com

Peki, kadınlarla erkekleri ateş ve barut gibi asla bir araya gelmemesi gereken tehlikeli maddeler olarak gören anlayışı terk etmeden bu mümkün mü gerçekten? Bırakın birbirleriyle konuşmayı, aynı ortamda bulunmaları bile günah sayılan kadın ve erkekler nasıl birbirlerinin dostu olacak? Nasıl birbirlerine iyiliği emredip birbirlerini kötülükten sakındıracaklar?

“Hocalarımız” dindar erkekleri kendi inançları doğrultusunda “dolduruyorlar”. Şehir hayatının kaçınılmaz bir sonucu olarak okullarda, hastanelerde, sinema salonlarında, otobüslerde bir araya gelen insanlarımız, günah işlediklerine inandırılıyorlar. Bu hem anlamsız hem gereksiz hem de temelsiz söylem, neticede kadına şiddete varan bir gerginlik doğuruyor. Kapıları kapatıyor. Hatta en kötüsü gençlerin itikadî sorgulamalara girmesine sebep oluyor.

Ne alâkası var demeyin! Yabancı film ve dizilerde, kadınlıkları ile değil meslekleri ile var olan kadınları izleyen, hayatlarının baharındaki genç Müslüman kadınlarımızın ne düşüneceklerini tahmin etmeye çalışalım. Amerika’da, İngiltere’de, Fransa’da kadınlar, fedakâr doktor, zeki detektif, ilham verici öğretmen, usta siyasetçi rollerinde kendilerini gerçekleştirebilirken, neden bizde ne iş yaparlarsa yapsınlar önce “dişilikleri” akla geliyor?

Photo by Binti Malu on Pexels.com

Bu çok çarpık bir anlayış değil mi?

Neden kadınlarımızı kısıtlamaya, onları özenle seçtiğimiz kafeslere hapsetmeye bu kadar meraklıyız? Ve neden kadınlarımız o kafeslere tıkılmaya böyle kolay razı oluyorlar?

Dünya kadınlar günü gerçekten anlamlı bir gün olsun, bugün kadınlar için işe yarar bir şeyler yapalım istiyorsak hiç olmazsa bu mevzularda biraz kafa yormak lazım.

İbn Haldun ve Freud’un İkiz Aforizmaları

İbn Haldun ve Freud’un İkiz Aforizmaları

Son zamanlarda sıkça işitir olduğumuz meşhur bir aforizma var: “Coğrafya kaderdir”. Birçok gazetecinin, akademisyenin, entelektüelin İbn Haldun’un bu sözünden hareketle kocaman kocaman (ve çoğu zaman kocaman oldukları ölçüde bilimsel temelden mahrum) yargılara vardığına şahit oluyoruz. Coğrafyanın, üzerinde yaşayan toplumun gerçekliğini -dolayısıyla kaderini- belirlediği, ne yapılırsa yapılsın o coğrafyada yaşayan insanların başka türlü bir gerçeklik üretmelerinin beklenemeyeceğini ima ediliyor. Bu sözden hareketle bazı düşünürlerimiz, bazen kahramanlığımıza, bazen cehaletimize, bazen güçlü lider arayışımıza bazen kural tanımayışımıza “doğal” gerekçeler üretiyorlar.

Sigmund_FreudToplumsal cinsiyet ile ilgili okumalar yaparken meşhur psikolog Freud’un, İbn Haldun’un bu aforizmasına “ikiz kardeş” sayılabilecek bir sözü olduğunu öğrendim: “Anatomi kaderdir”!

Bu söz de -tıpkı ikiz kardeşi gibi- alabildiğine çeşitli ve yüksek perdeden yorumlara kapı açan bir söz. İnsanların anatomilerinin dişi ya da erkek olmalarını, bunun da kim olduklarını, nasıl davranacaklarını, nasıl muamele göreceklerini, hangi toplumsal rolleri üstleneceklerini, özetle kaderlerini belirleyeceği söyleniyor.

Peki bu varsayım gerçekten doğru mu?

Aslında modernite çağı düşünürlerinin bu konuda kafalarının pek de karışık olduğu söylenemez. Cinsiyet konusu, modern düşüncenin “kesin, evrensel ve bilimsel” hakikat arayışı çerçevesinde hemen hemen bir biyoloji ve kimya tartışmasına indirgenmişti. Erkekliği ya da dişiliği belirleyen kromozomların keşfiyle yolun yarısı alınmış gibiydi. Sadece çift cinsiyetli doğumlar veya eşcinsellik gibi anomalilerin izahına ihtiyaç vardı. Bunlarla ilgili maddi çözümlere ulaşmak -mesela eşcinsellik geninin keşfi- sadece bir zaman meselesi gibi görülüyordu.

Modernitenin ve modern düşüncenin dikte ettiği anlayış, kabul ve metotlar 20. Asrın başlarından itibaren sorgulanmaya başlayınca cinsiyet konusunda da alternatif düşüncelerin filiz vermeye başladığı görüldü. Üst anlatıların (metanarrative), yahut Jean-François Lyotard’ın 1979’ta yayınladığı “The Postmodern Condition: A Report on Knowledge” kitabında koyduğu isimle “büyük anlatıların” (grand narratives) aslında modernitenin dayattığı ideolojik fikirler olduğu ileri sürülünce cinsiyet konusundaki “anlatılar” da yeniden ele alındı.  Nasıl Max Weber, Marx’ın “üst yapıyı belirleyen alt yapı” fikrini baş aşağı çevirdiyse, özellikle 1940’lardan sonra sesleri daha güçlü duyulmaya başlanan post modern düşünürler de cinsiyet konusunda “ezberleri” bozan fikirler serdetmeye başladılar. Belki de anatomi kader falan değildi. Belki de insanın cinsel tercihleri sadece genler, hormonlar, hücreler, organlar tarafından belirlenmiyordu. Belki de cinsiyet biraz da toplum tarafından sosyal olarak inşa edilen bir şeydi.

Kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıklar neredeyse her toplumda kadınların aleyhine bir eşitsizliğe, hiyerarşiye, ezen-ezilen ilişkisine dönüşüyordu. Bu adaletsiz durumu mütemadiyen yeniden üreten doğa mıydı (nature) yoksa yetiştirme şekli miydi (nurture).

Anatomi Kader midir?

Michael S. KimmelMichael S. Kimmel “The Gendered Society” isimli kitabında şu temel soruyu soruyor: “Erkek ve kadınlar anatomik olarak farklı olduklarından mı farklıdırlar, yoksa onlara farklı olmaları öğretildiği için mi farklıdırlar? Biyoloji değişmez bir kader midir, yoksa insanlar değişme potansiyeline sahip esnek varlıklar mıdır?

Toplumsal cinsiyet çalışmalarında “dişi” ve “eril” kelimeleri fiziksel, biyolojik bir anlam taşırken “kadın” ve “erkek” kelimeleri kültürel bir anlamda kullanılıyor. Bu terimlerde anlam kazanan fizyolojik boyut ile biyolojik yapıdan temellendiği halde toplumsal bağlamda anlam kazanan boyut birbirlerinden oldukça farklı şeyler.

Kimmel, kitabında toplumsal cinsiyet meselesinin evrimini ayrıntılı şekilde anlatıyor. Antropologların birbirinden ilginç araştırmalarla bu konudaki tartışmalara çok önemli bilimsel katkılar yaptığını görüyoruz. Dünyanın ücra noktalarında yaşayan ilkel kabilelerde ya da baskın batı kültürünün etkisinden azade kalabilmiş başka kültürlerde kadın erkek ilişkilerinin, eşcinselliğe bakışın, cinsiyetler arasında iş bölümünün, kadınların sosyal statülerinin büyük farklılıklar arz ettiğini öğreniyoruz.

Judith LorberBiyolojinin ve toplumsal kabullerin cinsiyet üzerindeki etkisini inceleyen bir başka araştırmacı Judith Lorber, 1992 tarihli “Believing is Seeing: Biology as Ideology” başlıklı makalesinde spor ve teknoloji dünyalarından örneklerle biyolojik olduklarını varsaydığımız birçok kabulün aslında ideolojik tercihler olduğunu ileri sürüyor. Sporcu erkeklerin güç ve başarıları ön plana çıkartılırken sporcu kadınların güzelliklerinin, cinselliklerinin öne çıkartıldığını ileri süren Lorber, isimlendirmede bile kadınların eşit muamele görmediklerine, erkekler soy isimleriyle çağrılırken kadın sporcuların -siyah erkek atletler gibi- ilk isimleriyle çağrıldıklarına dikkat çekiyor.

Lorber’ın teknoloji konusundaki tespiti de en az spor konusundaki tespitleri kadar ilgi çekici. 1940’larda bilgisayarlar ilk icat edildiklerinde kadınların -sekreter işi gibi görülen- bilgisayar programcılığı alanında istihdam edildiklerini, ancak teknoloji ilerleyip programcılığın soyut mantık, matematik, elektrik devreleri, makine bilgisi gibi karmaşık beceriler gerektiren bir iş olduğu anlaşılınca bu işin neredeyse sadece erkeklerin yapabildiği bir iş haline dönüştüğünü söylüyor.

Suzanne J. KesslerSuzanne J. Kessler, 1990 tarihli ve “The Medical Construction of Gender: Case Management of Intersexed Infants” başlıklı makalesinde cinsiyeti açık şekilde belli olmayan bebeklerle ilgili doktorların tutumlarını inceliyor. Önce bebeğin cinsiyetini kesin ve doğru olarak belirlemeye çalışan doktorların, bu kararı verdikten sonra bebeğin cinsel organını ameliyatla “olması gereken” hale getirdiklerini (yani tıbbi olarak cinsiyeti inşa ettiklerini) ve hormon tedavisi gibi kimyasal yöntemlerle de kararlarını desteklemeye çalıştıklarını öğreniyoruz. Çocukların cinsiyetinin bir an önce kesin olarak belli olmasını sabırsızlıkla bekleyen ebeveynin psikolojileri ile ilgili bilgiler veren Kessler, aslında doktorların biyolojik gerekçelerden çok kültürel endişelerle hareket ettiklerini ve görünüme önem verdiklerini, ameliyatları daha çok sosyo-kültürel faktörlere göre alınan karara uymak için yaptıklarını aktarıyor.

Görülüyor ki gerçekliğimiz ne tek başına maddi/fiziki/fizyolojik unsurlarla belirleniyor ne de tamamen inanç, fikir, kültür gibi unsurlar çerçevesinde “inşa ediliyor”. Alt yapı ve üst yapı bir döngü içerisinde birbirini belirliyor. Bu şartlarda araştırmacıların fiziki/fizyolojik gerçekliği de toplumsal etkileşimlerin gerçeklik üzerindeki dönüştürücü etkisini de inkâr etmeden, bunlardan herhangi birini küçümsemeden dengeli bir bakış açısı geliştirmesi gerekiyor.