Bilişim Vadisini mecburen yapacağız…

Bilişim Vadisini mecburen yapacağız…

mecburen

Gebze’de “Bilişim Vadisi” kurulacağı haberleri geçen hafta gazetelerin, televizyon haberlerinin ve İnternet sayfalarının popüler konularından birisi oldu. Mesela Sabah gazetesinin 8 Eylül 2014 tarihli haberi şöyleydi:

Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Fikri Işık, Türkiye’nin 2023 hedeflerini yakalaması noktasında Bilişim Vadisi’nin büyük katkı sağlayacağını belirterek, “Türkiye’nin ilk Bilişim Vadisi, Samsung, Siemens ve Oracle gibi teknoloji devlerinin buluşma noktası olacak” dedi. Bakan Işık, Türkiye’yi inovasyon alanında bir üst lige taşıyacak 3 milyon metrekarelik alana kurulan Vadi’nin, tüm çıpa firmaları bünyesine katmayı hedeflediğini söyledi. Işık, “Kişi başına düşen milli geliri 25 bin dolara, çıkarabilmemiz için kiloda hafif, pahada ağır teknolojik ürünler üretip, satabilmemiz gerekiyor. Bunun yolu da Ar-Ge’den, yani Bilişim Vadisi’nden geçiyor” diye konuştu. Samsung, IBM, Siemens, Oracle, Turkcell, Arçelik, Akbank, Abank ve Netaş gibi teknoloji devlerinin Bilişim Vadisi’nde yer alması için görüşmeler gerçekleştirdiğini bildiren Işık, Oracle firmasıyla Bilişim Vadisi’nin kuluçka merkezinde yer alması konusunda anlaşma sağlandığını açıkladı. Işık, yakın zamanda da HP, Vakıfbank, Garanti Bankası, Kuveyt Türk, Halkbank ve Doğa Koleji ile Bilişim Vadisi’nde yer almaları hususunda toplantı yapılmasının planlandığını ifade etti.

Bu haberi okuyunca zihnimde yeniden şekillenen bir hatıra, dudaklarıma zaptedemediğim bir tebessüm yerleştirdi!

Yaklaşık bundan altı sene kadar öncesi olmalı. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin yazılım şube müdürü olarak görev yapıyordum. TOBB, iş hayatının bir çatı kuruluşu olarak, devletin iş dünyası ile ilgili attığı her adımda istişarelere çağrılır, ve TOBB’un iş dünyasının görüşlerini temsili beklenir, hatta devletin üstlendiği bazı işleri yapma görevi TOBB’a verilir. Kamu bilişim politikalarıyla ilgili en üst istişare organizasyonu olan e-dönüşüm icra kurulu, yahut “yazılım sektör meclisi toplantıları” gibi organizasyonlara da teknik uzmanlığı olan idareci olarak ben katılıyordum. O günlerde, o zamanki adıyla “Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nda” “Bilişim Vadisinin Kurulması” konulu bir toplantıya katılmak üzere görevlendirildim.

Sanayi ve Ticaret Bakanlığında toplantının yapılacağı yer, bakanlık binasının üst katlarından birinde, önünde uzayan Eskişehir yolunu tepeden seyreden, genişçe bir salondu. Salona vardığımda kalabalık bir katılımcı kitlesinin toplantının başlamasını beklediğini gördüm. Birçok kurum davet edilmişti. TÜBİTAK’tan görevliler, çeşitli üniversitelerden hocalar, çeşitli bakanlıklardan temsilciler hep oradaydılar. Yalnız kimse ne için toplandığımızı tam olarak bilmiyor, herkes diğer katılımcılara sorular sorarak niçin orada olduğunu anlamaya çalışıyordu. Elimizdeki davet yazısından “bilişim vadisi” anahtar kelimelerinden öte bir ipucu elde edememiştik.

Az sonra toplantıyı idare edeceği anlaşılan, emekliliği oldukça yaklaşmış, daire başkanı olduğunu öğrendiğimiz, tonton bir nine olacağı o zamandan belli olan bir hanımefendi salona gelip toplantı masasının en başındaki koltuğa yerleşti. Bizleri selamlayarak toplantıyı başlattı. İnce zincirlerle boynuna asılı, kalın çerçeveli, şişe dibi camlı gözlükleri vardı ve ağır ağır konuşuyordu. Sesi epeyce kalın sayılırdı ama sanki arada sırada biraz titrer gibi oluyordu. Herkes merakla ne diyeceğini bekliyordu. “Arkadaşlar” dedi. “Bilişim vadisini kurma görevini devletimiz bize verdi.” Sonra gözlüklerini düzeltip devam etti: “Bilişim vadisi nedir? Nasıl kurulur? Bu konuda bilgisi olan var mı?

Bir açıklama beklerken bu suallerle karşılaşan herkes afallamıştı. Bir şekilde proje hakkında salondakilerden daha fazla malûmat sahibi olduğu anlaşılan üniversite hocalarından birisi, gazetelerden, dergilerden elde edilebilecek seviyede bilgilerle Amerika’daki silikon vadisinden bahsetti. Yaşlı daire başkanı, kocaman gözlüklerini sık sık yukarı itip gözlerini ovuşturuyor, bu işin başına kalmasından duyduğu memnuniyetsizliği belli ediyor ama ikide bir, “devletimiz bize bu vazifeyi vermiş, mecbur yapacağız” diye tekrarlamaktan da geri kalmıyordu.

Diğer katılımcılar da bir kaç söz gevelediler fakat en “bomba” yorum o zamanki adıyla Bayındırlık ve İskân Bakanlığı katılımcısından geldi. Bu toplantıda neden Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’nın temsilcisi bulunduğunu merak edebilirsiniz. Belli ki bilişim vadisinin yapılabilmesi için gerçek bir vadiye ihtiyaç olabileceğini düşünen “yetkililer” işi şansa bırakmamış, gerekli olabilecek vadinin tahsisi işi için “ilgili” bakanlıktan temsilci de davet etmişlerdi. İşte bu temsilci söz alıp artık bu tür tahsisleri yapma görevinin bakanlıklarında olmadığını, filanca sayılı kanunla bu görevin filanca kurumlara devredildiğini anlattı. Konuşmasını bitirdiğinde yüzünde bir angaryadan kolayca kurtulmuş olma memnuniyetinin izlerini seçmek mümkündü.

Üçüncü tur çay servisi yapılırken toplantıda şu kararlar alındı. Orada bulunan heyet on beş gün sonra yeniden toplanacak, bir üniversite hocası “bilişim vadisi nedir” konulu bir çalışma yapıp heyete sunacaktı.

On beş gün sonraki toplantıda “bilişim vadisi” teknik şartnamesini yazdırılması işinin bir üniversite hocasına verilmesine karar verildi.

2008 yılında TOBB’daki görevimden ayrıldığım için bu “bilişim vadisi” çalışması nasıl devam etti, bizim “heyet” mi çalışmaları ilerletti, yoksa başka “heyetler” mi kuruldu bilmiyorum. Ama “bilişim vadisi” projesinin ancak altı sene sonra artık ete kemiğe bürünmüş bir proje olarak karşımıza çıktığını görmüş olduk.

Sayın Bilim, Sanayi ve Teknoloji Bakanımız ve bürokratları alınmasınlar ama maalesef heyecanla lanse ettikleri “Bilişim Vadisi” projesi, emekliliği gelmiş, kalın çerçeveli, şişe dibi camlı gözlüklerini boynuna asan tonton memure hanımınkinden çok da ileri bir vizyonun izlerini taşımıyor. En azından proje ile ilgili olarak kamuoyu ile paylaşılan detaylar için bunu söylemek yanlış olmaz. Neden böyle düşündüğümü anlatabilmek için bu konuda mütalaalarımı paylaşmaya devam edeceğim.

Devlet Makinesinin Çarkları

Edward Snowden’in sızdırdığı casusluk belgeleri yavaş yavaş açıklandıkça en üst düzey yöneticilerimizin tüm elektronik iletişimlerinin ayrıntılı bir şekilde takip edildiğini, hemen her telefonlarının (sözüm ona kriptolu olanlar da dâhil olmak üzere) dinlenildiğini, bilgisayarlarına girildiğini öğreniyoruz. Gazeteler haberleri “skandal” diye nitelendiriyorlar. Başbakanından, MİT müsteşarına kadar en üst düzey yöneticilerinin, en hassas müesseselerinin iletişim mahremiyetini sağlayamayan devletin, sıradan vatandaşları için herhangi bir kalkan sağlaması şu an için bir hayal bile değil. Hür ve güçlü bir dünya devleti olma, devler liginde oynama, yeniden tarih sahnesindeki yerini alma iddiasındaki Türkiye için bu vaziyetin ne kadar menfi ne kadar ümit kırıcı olduğunun altını çizmeye bilmiyorum gerek var mı?

Basın, tabiatı itibariyle derin “elektronik istihbarata karşı koyma zaafımızın” sadece neticeleriyle ilgileniyor. Pek az kimse “neden biz bu kadar açık hedefiz, neden iletişimimizin mahremiyetini sağlayacak tedbirleri alamıyoruz, neden teknolojiye böyle yabancıyız” sorularını soruyor.

Türkiye 2000’li yılların başındaki türbülansın ardından iktidara gelen siyasi kadroların doğru manevraları sayesinde, özellikle ekonomide hızlı bir büyüme çizgisi yakaladı. Aslında bu zamanlama bizim için çok büyük bir şans ve fırsattı. Çünkü geleceğin güçlü ülkelerini belirleyecek bilgisayar, yazılım ve iletişim teknolojileri tam da bu zamanlarda neşvünema bulmaya başlamıştı. Öyle ki artık dünyanın en önemli başvuru kaynaklarından biri haline gelen Wikipedia 2001’de, iş ağı LinkedIn 2003’te, ve dev sosyal ağlardan Facebook 2004 Şubatında, Twitter 2006 Martında kuruldu. Bunlar olurken bizim de zincirlerinden kurtulan, zenginleşen, çoktan beridir kaybettiği sağlığını tekrar kazanmaya başlayan bir ülke olarak 21. asrın teknoloji devrimine bir tarafından iştirak etmemiz beklenirdi. Ama maalesef bu olmadı. Ağır sanayi hamlesi gibi, otomobil üretimi gibi ciddi yatırımlar gerektirmediği halde, hemen gözümüzün önünde harekete geçen bu trene binemedik.

Hakkaniyet adına şunu söylemek lazım ki 2000’li yıllarda Türkiye’nin yıldızını parlatan siyasiler, ekonomide, siyasette gösterdikleri başarıyı gelişen teknolojiyi, özellikle de bilgisayar, iletişim ve yazılım teknolojilerini kavramada gösteremediler.

Peki, neden böyle oldu?

Yirminci asrın başında, batıdan diğer birçok şey gibi devlet bürokrasimizi şekillendiren yönetim modelini de ithal ettik. O zamanlar heyecanla benimsenen, Frederick Winslow Taylor isimli Amerikalı makine mühendisinin “bilimsel yönetim” modeli ne yazık ki devlet kurumlarımızda bugün hâlâ caridir. Bu modele göre “işletme” (burada devlet) dev bir makineye benzer. İdarecinin görevi bu dev makineyi daha verimli işler hale getirmek için bilimsel yöntemler kullanmaktır. Taylor’a göre “çalışanlar” dev makinenin çarklarıdır. Eğer bir çark verimli çalışmıyorsa yeri değiştirilir, başka yere takılır. Bunun olabilmesi için “tüm çarkların” standardize edilmesi, belli işleri belli kalitede ifa eder hale gelmesi gerekir. Çalışanların standart bir eğitimden geçirilmesi, her konumda çalışmaya hazır, kolaylıkla değiştirilebilir, mükemmel “çarklar” olarak yetiştirilmesi hedeflenir.

Devlet yönetiminin adeta hücrelerine kadar nüfuz etmiş olan Taylor anlayışının yansımalarını bugün de görmek çok kolaydır. Astsubay Meslek Yüksek Okullarında eğitim gören öğrencilere uzun uzun resmi yazışma kuralları öğretilir. Hepsi bir noktada rütbelilerin yanında bir tür sekreterlik yapacak şekilde eğitilirler. Aldıkları eğitim, ülkenin dört bir tarafına tayinlerle geçecek çalışma hayatlarında her gittikleri yere uyum sağlayacak birer “çark” vazifesi görmelerini sağlayacaktır. İnsanların bilgilerinin, becerilerinin, tecrübelerinin önemi yoktur.

Taylor modeli sadece alt kademelerde değil üst kademelerde de kendisini hissettirir. Bir bakarsınız bir emniyet müdürü vali olarak atanmış. Yahut bir bakarsınız bir üniversite profesörü büyükelçi oluvermiş. Atanan kişilerin atandıkları pozisyonların gerektirdiği “teknik” bilgi ve tecrübe umursanmaz, dikkate alınmaz. Nihayetinde tüm memurlar devlet makinesinin standart, birbirinin yerine kullanılabilen çarkları olarak görülürler.

İşte bu anlayışın göze en çok battığı atamalar kişisel bilgi, beceri ve tecrübenin öne çıktığı teknik ve sanat ile ilgili makamlara yapılan atamalardır. Milli Eğitim Bakanlığı’nda yirmi sene çalışmış bir idarecinin, Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nda görevlendirilmesi artık kimseyi şaşırtmamaktadır. Öte yandan, mesela Maliye Bakanlığı’ndaki bir daire başkanı Devlet Opera ve Balesi’ne tayin edildiğinde hâlâ ciddi (ve haklı) itirazlar yükselmektedir.

Devlet yönetiminde hala câri olan demode anlayışın en çok “vurduğu” alanların başında teknoloji geliyor. Devlet kurumlarının bilgi işlem dairelerinin kimlere emanet edildiğine bakılırsa şöyle bir manzara görülecektir: Maliye Bakanlığı’nda ki bilgi işlem daire başkanı muhtemelen bir hesap uzmanıdır, Sağlık Bakanlığı’ndaki hekimdir, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ndeki harita mühendisidir, Emniyet Genel Müdürlüğü’ndeki polistir, Diyanet İşleri Başkanlığında’ki ise bir din adamıdır!

Yani “makinenin” başka bir yerinden alınıp bilgi işlem dairesine monte edilmiş standart bir çarktır!

Sadece kıdem aldığı için, neredeyse otomatik olarak belli makamlara yükseltilmiş ve en mümeyyiz vasfı “güvenirlik” olan bir memurdur…

Halbuki polislik, hekimlik, hesap uzmanlığı, harita mühendisliği, din adamlığı nasıl özel bir eğitim ve uzmanlık gerektiriyorsa “bilgi teknolojileri yöneticiliği” de öyle bir uzmanlık gerektirir. Bu gereklilik göz ardı edildiğinden, mesela Sağlık Bakanlığı’nda ülke çapında bir bilişim projesi ihalesi yapan bilgi işlem yöneticisi, hastaneye tıbbi malzeme alma ihalesinde edindiği tecrübelere yolunu bulmaya çalışmakta, neticede kaçınılmaz olarak başarısız olmaktadır. Çünkü ihale ettiği işin ne şartnamesini yazmasını bilmekte, ne nasıl kabul edileceğini tasarlayabilmektedir. Hatta çoğu zaman kurumunun yaptırmak istediği işi doğru dürüst tanımlayamamaktadır bile!

Teknik adamlar iyi bilir: eğer baştaki yönetici, yapılan işi doğru dürüst bilmiyorsa yönettiklerinin kuklasına döner. Bir günlük işin bir ayda biteceğini söyleyip kendisini kandıran memuruna baskıyla o işi yirmi günde yaptıran amir kendisini başarılı sayar. Düştüğü gülünç vaziyetin farkına bile varamaz. Anlı şanlı devlet kurumlarımızın bilgi işlem yöneticileri de işte bu tuzağa düşmekte, kendi maiyetindeki memurların, mühendislerin, hatta işi yaptıracağı firmaların elinde oyuncak olmaktadırlar.

İşin içinde olanların bildiği ama kimselerin pek seslendirmeye yanaşmadığı acı bir hakikati açıkça ortaya koymamız gerekir: Maalesef bugün e-devlet projelerimizin hemen hepsi kocaman birer başarısızlık hikâyesidir.

TAKBİS‘ten UYAP‘a, SAĞLIK.NET‘ten SAY2000i‘ye, irili ufaklı onlarca e-devlet projemiz anlattığım sebeplerden doğru kurgulanıp doğru yürütülememiştir ve bugün bunların hepsinde çok ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Sistemler kör topal çalışmakta, zorlukla ayakta tutulmakta, ciddi güvenlik açıkları içermektedirler. Ne yazık ki bu olumsuzluklar, doğrudan o olumsuzlukların sebepleri arasında yer alan bilgi işlem yöneticileri tarafından siyasilere iletilmemekte, sahte pembe tablolar çizilmektedir. Herhangi bir teknik bilgisi olmayan siyasilerin yapılan işlerin kalitesizliğini, yanlışlığını eksikliğini öğrenmesi ancak bazı felaketlerin yaşanmasıyla mümkün olabilmektedir.

Teknoloji yarışında dünyanın gelişmiş ülkelerinden böyle geri kalmamızın sebepleri nedir denince hemen, köhne, demode kamu yönetimi anlayışımız, hantal bürokrasimiz ileri çıkıyor ama nasıl vesayetle mücadele edildiyse bu anlayışlarla da mücadele verilmek zorundadır. Bu mücadeleyi “herhangi” bir yöneticinin vermesi beklenemez. Siyasilerden teknoloji ile ilgili kurumların idaresini üstlenenlerin, mutlaka teknolojiden haberdar kişilerden seçilmesinin önemi böylece ortaya çıkmaktadır.

Ülkemizde son yıllarda birçok konuda inkâr edilemez başarılar sergileyen siyasi kadrolarının içinde, maalesef bilgisayar, yazılım ve iletişim teknolojilerinden doğru dürüst “anlayan“, bir kişi bile bulunmamaktadır. Meselenin “teknisyen” işi olduğu, idarecinin “teknik” işlerden anlamasının gereksiz olduğu, ihtiyaç duyulan teknolojinin “parası bastırılınca alınabileceği” yanılgıları bizi bulunduğumuz noktaya taşımıştır.

Geleceğin dünyasında, siber âlemde varlık gösteremeyecek ülkelerin esamisinin bile okunmayacağı bu kadar alenen belli olmuşken, inşallah bu kritik konuda doğru tedbirleri almaya, teknoloji politikalarımızı, e-devlet stratejilerimizi gözden geçirmeye bir an önce başlarız. Her şeyin yıldırım hızıyla akmaya başladığı dünyada kaybedecek bir saniyemizin bile olmadığı artık görülmelidir.

İnternet Girişimcilerine Acı Gerçekler

2013 yılının bu ilk günlerinde, yakın zamanlarda kafamı meşgul eden bir hususta görüşlerimi paylaşmak istedim. İkibinli yılların ortalarından itibaren Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg’inki gibi hikayeler tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de “girişimcilerin” gözlerini parlatır oldu. Kısacık zamanlarda milyonlarca insana erişmenin getireceği zenginlik çok kimsenin rüyalarını süslüyor. Ancak….

Ne yazık ki iş artık hiç ama hiç kolay değil!…

Milyonlarca insana hitab edebilecek bir sistemin geliştirilmesi çok ileri düzey mühendislik bilgisi ve tecrübesi gerektiriyor. Özetle

 

“muhteşem bir fikrim var, bulurum yeni mezun birkaç yazılımcı, veririm üç beş kuruş, yazdırırım yazılımı…”

türünden düşüncelere sahip olanlar, hayallerine veda buselerini hemen verebilirler zira bu iş ne yeni mezun yazılımcıların yapabileceği bir iş, ne de üç beş kuruşa yapılabilecek bir iş!

Neden bu işin bu kadar basit olmadığını tüm cepheleriyle anlatmaya kalkarsam çok uzun bir yazı yazmam gerekir. Bu yazıda işin sadece teknoloji boyutunu, onun içinde de sadece yazılım mimarisi boyutunu ele almaya çalışacağım.

Muhteşem fikirlerimizi dünyanın kullanımına arz etmek için bir yazılım uygulaması geliştirmemiz gerekiyor. Yazılımın tıpkı yeni yapılacak bir bina gibi önce mimarisinin belirlenmesi gerekiyor. İşte ilk zorluk burada karşımıza çıkıyor: Öyle başdöndürücü gelişmeler var ki bırakın derinlemesine öğrenmeyi, neredeyse takip etmek bile çok zor. Sadece son bir sene içerisinde ortaya çıkıveren mimari bileşenleri ve yazılım trendlerini listeleyen bir çalışma rahatlıkla bir master tezi olabilir!…

Ciddi, gelecekte yeniden yazılması gerekmeden varlık gösterebilecek bir web 2.0 projesinin yazılım mimarisini şekillendirirken düşünülmesi gereken o kadar çok şey var ki! Mesela kimsenin düşünmediği en basit yerden başlayalım: “loglama“! Kod seviyesinde debugging amaçlı seviyesi belirlenebilir logging için mesela log4j, slf4j, logback gibi ilk anda aklıma gelen altenatif logging frameworkler var. Uygulama seviyesinde daha çok güvenlik amaçlı loglama (kim oturum açtı, ne işlem yaptı vs.) tamamen ayrı bir konu. Performansı düşürmeden, ayarlanabilir seviyelerde planlanmalı. Zira biliyoruz ki bu tür logları tutmak kanuni açıdan gerekli olabilir.

Güvenlik meselesi tamamen ayrı bir dünya. Authentication – Authorization için role based backend’ler kurgulanacak. Apache Shiro, Spring Security, JAAS gibi kendini ispatlamış framework’ler var ama hangisinin seçileceğini bilmek için ön çalışma sürecine ek olarak -hangisi seçilirse seçilsin- bir öğrenme süreci olacak. Arka tarafta openldap, active directory, OID gibi seçeneklerden birinin kullanılıp kullanılmayacağı da ayrı bir konu. Session management, SSL, encyrption gibi konulara hiç girmiyorum.

Artık neredeyse hiçbir modern uygulama klasik teknolojilerle kodlanmıyor. Servis odaklı mimari için de bir framework seçimi gerekiyor. REST, SOAP, WCF, RPC, JAVA RMI gibi seçenekler var. REST’i seçsen XML, JSON alternatiflerinden birini seçmek gerekiyor. Şu an RestEasy ya da Jersey gibi implemantasyonlardan birinin seçimi de önemli. Biri ya da diğerini tercih etmek için gereken araştırma-öğrenme sürecini yazmak lazım bir kenara.

Yoğun servis odaklı bir sistemde gelen mesajlar için bir queing mekanizması kullanmak artık şart. Asenkron çağrılarla gelen mesajların mutlaka işlendiğini garanti etmek için seçebileceğimiz messaging framework’ler içinde ilk aklıma gelenler ActiveMQ, OpenMQ, FuseMQ, RabbitMQ.

Ana platform için JAVA tarafında J2EE, Spring 3, EJB 3, JSF 2 gibi alternatifler var. Her biri kendi içinde derya deniz. Frontend tabi ki çok çok önemli. Kesinlikle HTML5 uyumlu bir javascript framework seçilmeli GWT, Primefaces, Sencha, Dojo, jQuery, YUI, Prototype, MooTools.. İşin mobil tarafı unutulmamalı: Sencha Touch, jQuery Mobile, vs….

Mobil uygulamalar, IOS, Android ve artık Windows 8 platformları için Native Os App olarak ayrı ayrı mı geliştirilecek. HTML5 tabanlı bir çözüm mü olacak? PhoneGAP gibi hem crossplatform hem native bir yol mu seçilecek…

Abartmamak için service orchestrationESB konularına girmiyorum ama UltraESB, FUSEESB, Apache Camel, Apache ServiceMix, Mule, WSO2, Talend alternatifleri bir yerlerde bekliyor.

ORM kullanılıp kullanılmayacağı önemli bir karar. Hibernate 4 en kuvvetli aday ama performans üzerinde olumsuz etkisi ortada. MyBatis ya da Apache DBUtils gibi tam ORM sayılmayan daha lightweight kütüphaneler tercih edilebilir. Tabi relational database kullanacaksak. Şu an trend NoSQL veritabanları yönünde. Meşhur Bigdata konsepti gündemdeyken artık  MySQL-MariaDB, PostrGreSQL, MsSQL, Oracle, DB2 gibi veritabanları pek tercih edilmemeye başladı. Yeni adaylar sayıca bayağı çok: MongoDB , Cassandra, CouchDB, Redis, Riak, HBase, Couchbase, Neo4j, Hypertable, ElasticSearch, Accumulo, VoltDB, Scalaris.

Bu yazdıklarım sadece JAVA tarafındaki alternatifler. PHP ve .Net tarafında bu derece haberdar değilim doğrusu. Ruby On Rails hatta Python gibi popülerlik atağındaki teknolojileri daha da az biliyorum. Mesela son zamanlarda bir Node.js humması var ki şu anda daha yeni yeni bakmaya başladım…

Yazılım mimarisinin belirlenmesi derken kastettiğim bu kadar çok alternatif arasından doğru seçimleri yaparak kimliklendirme, yetkilendirme, loglama, servis, ui, ve temel db işlemleri gibi herşeyin standardize edildiği bir integrated framework’un hazırlanması. Bütün bunlar görüldüğü gibi, “yeni mezun yazılımcı çocukların” falan altından kalkabileceği şeyler değil. Hatta çok tecrübeli bir mühendisin dahi altından kalkabileceği şeyler değil. Birkaç tane ateş gibi, meraklı, araştırmacı, neyin ne olduğunu bilen, işin belli bir kısmına iyice odaklanmış, mesleğini seven, tecrübeli mühendisi bir araya getirmek ve birlikte çalıştırabilmek lazım. Bunun için bol bol para ve ayrıca da zaman lazım. 2000’lerin başlarında, hatta ortalarında olsaydık belki Zuckerberg tarzı (bir developer + bir iş geliştirmeci ile) bir mucize gerçekleştirme şansımız daha fazla olabilirdi ama artık milyonların aktif kullanıcının yoğun kullanımını hedefleyen web 2.0 projeleriyle rekabet edebilecek yeni sosyal medya projeleri çok ciddi yatırım gerektiriyor maalesef. Sosyal medya olarak değerlendirilecek, yani milyonlar değilse bile yüzbinleri kendine çekebilecek fikirlerin düşük bütçelerle hayata geçirilmesi çok zor.

İşin kötüsü tüm bunların sağlanması da başarıyı garanti etmiyor. Yüksek bütçeler, tecrübeli mühendisler ve yüksek motivasyon sağlansa da başarıyı yakalamak biraz şans işi. Google Plus, arkasında google olmasına rağmen beklenen başarıyı yakalayamadı mesela. Ne maddi destek sıkıntısı vardı, ne teknoloji, ne tanıtım… Ama olmadı işte…

Şu an bir kamu kurumunun altyapısının tasarlanması için bu konularda kafa patlatıyor, araştırmalar yapıyorum. Devletin projelerine bakıyorum hepsi rezil durumda. Yöneticiler vaziyetten habersiz… Mesela son zamanda ortaya çıkan redhack’in YÖK EDYS’sini patlatması hadisesine bakın. Güvenlik işini, dünyadan habersiz junior adamlara bırakırsanız işte aynen böyle madara olursunuz. Bunun, sizin “muhteşem fikrinizin dünyayla buluştuğu” bir sosyal medya sitesinde yaşandığını, insanları gizli ya da sınırlı olarak koyduğu kişisel bilgilerinin ortaya döküldüğünü düşünsenize! O gün o site biter…

Kimsenin hayallerini yıkmak istemem ama bu yola çıkacak olanlar en azından ne ile uğraştıklarını bilsinler istedim. Bir twitter, bir facebook, bir instagram kurgulamak, öyle Joomla ile WordPress ile web sitesi kurmaya ya da (.net’ci arkadaşlar alınmasın ama) Visual Studio’da sürükle bırak yöntemleriyle web uygulaması yapmaya benzemez.

Salih Cenap Baydar – http://www.baydarbilisim.com