Sapere Aude

Sapere Aude

Quintus_Horatius_FlaccusRomalı Horatius’un ta milattan önce 20 yılında söylediği, “Dimidium facti qui coepit habet: sapere aude” yani, “Başlayan yolun yarısını almıştır: Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” sözüne atıfla Immanuel Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” adlı denemesinde söylediği “Sapere aude! Habe Muth dich deines eigenen Verstandes zu bedienen! (Bilmeye cesaret et. Kendi anlayışını kullanma cesaretini göster.)” cümlesi, aydınlanma çağının felsefesini özetler.

İnsan ergin olmama durumundan kurtulacaktır. Yani “başkalarının” vesayetinden kurtularak “aydınlanacaktır”. Kendi aklını başkalarının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösterecektir.

Kulağa harika geliyor değil mi?

Fakat bu parlak ifadenin ardında birtakım problemler var!

Immanuel-KantAcaba insanların akıllarını kullanmamalarının yegâne sebebi Kant’ın dediği gibi tembel ve korkak olmaları mı?

Her şeyden önce teslim etmek gerekir ki akıl dediğimiz cihaz her insanda eşit kuvvette değil.

Herkeste aynı otomobilden yok. Kimininki kırık dökük eski bir Serçe, kimininki Ferrari! Acaba mesafe almak isteyen kimseler, kendi arabaları ile gitmekten korktukları için değil de arabalarının onları menzile ulaştıramayacağını bildikleri için toplu taşıma vasıtalarını tercih ediyor olamazlar mı?

Madem teşbihi otomobil ile yaptık oradan devam edelim.

Aracınız ne kadar iyi olursa olsun. Çalışmak için yakıta ihtiyaç duyar. Deposu boş bir Ferrari ile deposu boş başka bir araç arasında menzile ulaştırma kabiliyeti açısından bir fark yoktur.

Aklın yakıtı bilgidir.

Bilgiye erişimi kısıtlı, bilgi kaynaklarından habersiz yahut onlara karşı tamamen ilgisiz bir adam dünyanın en iyi muhakeme yeteneğine ve en kuvvetli hafızasına sahip olsa ne fayda?

Kalitesiz yakıt motoru bozar. Otomobili yolda bırakır.

Yakıtın kalitelisini nasıl ve nereden bulacağız?

Her türlü vesayeti reddederek kendi kararlarımızı almaya karar verdiğimize göre, kaliteli yakıtı nerede bulabileceğimizi “birilerine” sormak gibi bir seçeneğimiz de yok.

Ve nihayet asıl soru: Velev ki en iyi otomobile sahibiz, en kaliteli yakıtı da bulduk, depomuzu da doldurduk, nereye gideceğiz?

Quo Vadis? Fe eyne tezhibun?

Rehber istemiyoruz. Elimizde bir haritamız da yok.

Doğru olduğunu ancak “tahmin edebileceğimiz” bir yöne doğru, başta belirlediğimiz istikametten sapıp sapmadığımızı da kesin olarak bilemeden yol almaktan başka bir çaremiz var mı?

Post modern düşünce, biraz da insanın çaresizliğinin akıl zaviyesinden tescili aslında.

Aklımızı yegâne yol göstericimiz seçtik ve kendimize asla başka rehber kabul etmiyoruz. Elimizde bir haritamız da yok.

Fakat aklımız karışık, hatta bazen birbirine zıt yönleri işaret edip duruyor.

Doğru olduğunu ancak “zannedebileceğimiz” bir yöne doğru, başta belirlediğimiz istikametten sapıp sapmadığımızı da kesin olarak bilemeden yol almaktan başka bir çaremiz var mı?

İlmi en hakiki mürşit bellersek “doğru yolu” bulacağımızı, (artık her neresiyse) menzilimize onun rehberliğinde varacağımızı sandık.

Bugün iyiden iyiye tartışılan aydınlanma fikrini bir elbise gibi toplumun üzerine giydirerek toplumu dönüştürebileceklerini zannettiler yarı aydınlarımız bir zamanlar.

Sadece makyajla başka birine dönüştürülebileceğimize inanan, zorba bir çocuk kafasının mağdurları olduk.

Bir rasyonelleşme tiyatrosunun aklını karıştırdığı figüranlar…

Vesayete karşı aklımızı kullanmayı öğrenmek için güdülmemiz gerektiğine (!) inanan vasilerin zihinleriyle, hisleriyle hatta genleriyle oynadığı ucubeler…

Kim bilir, bugünkü müthiş zihinsel savruluşlarımızın sebeplerinden bazılarını da belki burada aramak lazım.

Post-modern düşünce, biraz da insanın çaresizliğinin akıl zaviyesinden tescili oldu.

Post-moderniteyi de tıpkı modernite gibi coşkuyla kucakladık!

Daha modernleşmeyi doğru dürüst kavrayamamışken, kavrayamadığımız şeylerin aslında değerlerinin itibari olduğu fikri ile rahatladık.

Teknoloji, internet ve özelde sosyal medya, insanımızın darmadağın zihnini hiçbir zaman olmadığı kadar görünür kıldı. Yazmak çizmek eskiden iyi kötü entelektüellere mahsus bir faaliyetken artık toplumun her kesimi “yazar” hâle geldi. Okumadığı halde yazan, kanaat sahibi olmak için “bilmeye”, bir altyapı edinmeye ihtiyaç duymayan insanlarımız âdeta istila ettiler mikro blogları, yorum sayfalarını.

Yazılanları okumak, insanlarımızın nasıl akıllarıyla değil, hisleriyle “düşündüğünü” görmek için kâfi.

Bir kanaate, bir fikre, bir ideale sahip olduğu illüzyonuna kapılmış, kendisini o “meşkuk ideali” uğruna kan dökmeye bile hazır hisseden insanlarımızın çokluğu dehşet verici.

Aklımı özgürleştiriyorum zannederken, hislerinden mamul dizginlerini efendilerinin eline verdiğini fark edemeyen yığınları gözlemliyoruz.

Hislerin hükümran olduğu topraklarda mantıki tutarlık aranmaz. Birbirleriyle taban tabana zıt hisler bile aynı anda aynı bünyede varlık gösterebilir. Aynı kişiye hem nefret hem hayranlık beslenebilir mesela. Ömür boyu öfkelenilen ideolojiye bir anda âşık olunabilir.

Orwell’in çift düşünce sistemi “double-think” bu topraklarda mümkündür.

Bir hayalet gemi misali her rüzgârla, her akıntıyla sürüklenen bir kitleyiz. Bu dümeni kırık, çapası kopuk geminin eninde sonunda karaya oturması mukadder görünüyor.

Post modern düşüncenin meşrulaştırdığı, rasyonelleştirdiği, kabul edilebilir kıldığı bir zihinsel kaosla karşı karşıyayız.

Herkesin fikri, kararı, tutumu saygıdeğer.

Kime düşmüş yargılamak!

Detone ses yok; Nasreddin Hoca misali herkes başkalarının aradığı perdeyi çoktan bulmuş.

Ayıp yok, yanlış yok, kötü yok. Sadece saygı duyulması icap eden tercihler var.

Güçlünün haklı oluşunun müdafaasına gerek kalmadı zira “haklı” diye bir şey yok artık!

“Hukuk siyasetin köpeğidir” cümlesinin alenen telaffuzunu mümkün kılan bir vasattayız.

İnsanlık “Sapere Aude” çağrısına uyarak her vesayeti reddetti. Aklı tanrılaştırınca Allah’a inanmaktan ve dolayısıyla Allah’ın ipine sarılmaktan vazgeçmek de kaçınılmaz bir neticeydi. Bu tercihin insanoğlunu taşıdığı ufukların hiç de vaat edildiği gibi “parlak” çıkmadığı aşikâr. Akılın rehberliği, insanlığı -sanılanın aksine- iktidarın ve neticede kaba kuvvetin yegâne belirleyici olduğu bir cangıla taşıdı.

Süslü sözlerin, sözüm ona yüksek ideallerin, artlarında gizledikleri sanılan şeyin aslında var olmadığı gün be gün daha iyi anlaşılıyor.

Kralın çıplak olduğu her geçen gün biraz daha belli oluyor.

Belki de bu kaos yeni bir düzene gebedir.

Belki şer gördüğümüzde hayır vardır.

Belki bazı insanlar unutup kaybettikleri Allah’ın ipini tekrar aramaya çıkarlar.

Kim bilir?

Payitaht Abdülhamid!

Payitaht Abdülhamid!

Geçenlerde ilk defa TRT’nin “Payitaht Abdülhamid” dizisinin bir bölümünü seyrettim. Bir müddet seyrettikten sonra maruz kaldım da denebilir…

Bu meşhur dizinin bir bölümünü seyrettim seyretmesine ama gördüklerime, işittiklerime inanamadım! Aman yarabbi!  Ne facia! Ne rezalet! Ne pespayelik!..

Abartıyor muyum? Neden böyle feveran ediyorum? İzah etmeye çalışayım:

“Payitaht Abdülhamid” çok zayıf bir propaganda dizisi olmanın ötesinde diziyi üreteninden kabul edip yayınlayanına kadar birçok insanın ne kadar problemli bir zihin yapısına, nasıl marazi bir yakın tarih tasavvuruna sahip olduklarını gözler önüne seriyor.

Her şeyden önce bu televizyon dizisinin, sinema-tv tekniği açısından berbat bir iş olduğunu söylemek lazım. Oyunculuk kalitesi sıfıra yakın. İlkokul müsameresi tadında. Seyrettiğimiz şeye dizi film demek zor. Zira iki buçuk saat sürüyor. Böyle olunca Türk dizilerinin klişeleri olan uzun uzun bakışmalarla, kimi anlamsız, kimi gereksiz diyaloglarla zaman dolduruluyor.

 

Genel olarak Türk dizilerindeki maluliyet burada da derhal kendini gösteriyor. Dizideki karakterler karşı karşıya gelip uzun uzun konuşuyorlar. Ama sadece konuşuyorlar. Halbuki gerçek hayatta nadiren “sadece” konuşuruz. Hemen herkes konuşurken bir yandan başka bir işle uğraşır. Çevrenizi inceleyin. Günlük hayatta insanlar araba sürerken, yürürken, bir yerleri temizlerken, bir şeyleri tamir ederken, gözleriyle bir şeyleri takip ederken, sigaralarını tüttürürken, gözlüklerini temizlerken, en azından ellerinde bir şeyle oynarken konuşurlar. Payitaht Abdülhamid’in oyuncuların konuşmaktan başka yapacak hiçbir şeyleri yok! Sadece ve sadece birbirlerinin yüzlerine bakıp konuşuyorlar.

Bütün dizi boyunca -nedense- mütemadiyen oturduğu yerde âsâsına tutunarak konuşan, huzuruna gelen yerli yabancı herkese ayar veren asık suratlı, şişman, mafya babası kılıklı bir Abdülhamit tipi var. Alman imparatoru Wilhelm onun en büyük hayranı. Abdülhamit’e yağ çekip duruyor. “Siz bütün dünya için büyük bir talihsiniz!” yahut “her şeyi kuşatan dehanıza teslim oluyorum”, “sömürgeci devletlerin önünde durabilecek tek siyasi zekâ sizsiniz” falan diye tiradlar atıyor. Ne zaman “Padişahım öl de ölelim, emrindeyiz” diyecek diye bekliyorsunuz.

Tarihi dizi çekmek gibi bir iddianın sahibiyseniz bundan çok daha fazla çaba göstermeniz gerekir. Kurgunuzu gerçekçi bir zemine oturtmak için, devrin insanları nasıl konuşurdu, ne yerdi, ne içerdi, nerede nasıl giyinir, nasıl vakit geçirirlerdi araştırmanız gerekir.

Konuşmaların içine “lakin”, “âlâ”, “havadis”, “temin ederim”, “mesele”, “tedbir”, “tertip” gibi birkaç kelime karıştırmayı dönemin atmosferini yansıtmak için yeterli gören yapımcılar maalesef bu konuda da fena halde çuvallıyorlar.

Kostümler, zaten eğreti duran karakterleri iyice karikatürleştiriyor. Tüm Osmanlı bürokratları garip bir şekilde her daim tören kıyafetleri içinde geziyorlar. Başka kıyafetleri yok gariplerin. Evde bile tören kıyafetlerini çıkartmıyor paşalar. Kadınların kıyafetleri zaten ayrı bir hikâye. Bu diziyi izleyenler 1880’lerde hizmetçisinden sultanına kadar tüm Osmanlı kadınlarını Parisli modacıların giydirdiğini sanır. İster bir çiftlikte çamur içinde gezsinler ister yataktan yeni kalkmış olsunlar tüm kadınlar inanılmaz süslü kaftanlar içinde süzülüyorlar. İsterse çocuklarıyla evlerinde yemek yiyor olsunlar, ister yatmaya hazırlanıyor olsunlar her daim başları örtülü. Kimsenin “ev hali” yok anlayacağınız. Bir de kapalı ortamlarda bile şapkalarıyla oturan İngilizler var. Onları da unutmamak lazım.

Dizide devlet-i âliye, adeta mafya gibi tasavvur ediliyor. Padişah bir mafya babası, paşalar tetikçiler! Mesela Abdülhamit Han, bir paşasını gizlice, diplomatik dokunulmazlığı olan duyun-u umumiye şefini tartaklaması için görevlendiriyor! Görevlendirilen paşanın ismi Kemalettin. Polat Alemdar’ın dedesi olması pek muhtemel olan bu Kemalettin paşa, duyun-u umumiye şefini tek başına dolaşırken yakalayıp bir tenhaya çekerek (!) “devlete ihanet eden böyle cezalandırılır” diye sokak arasında dövüyor. O anda diplomasi sanatının zirvesini(!) yakalıyor, tüm dünyaya bu iş nasıl yapılır gösteriyoruz! Paşa, dövdüğü yabancı devlet adamına “Eğer ki hünkarımız senin ölmeni isteseydi o an o dakika bir it gibi geberirdin lakin kendisi öyle merhametli ki ahhh ister istemez bize de sirayet ediyor.” diyor. Adam giderken arkasından “Söylediklerimi ezber ettin mi, devlet unutmaz, ihanet edenin cezasını keser.” diye seslenmeyi de ihmal etmiyor. Tabi burada seyircilerin kafası biraz karışsa da sonunda anlıyoruz: Devletimize ihanet etmek için devletimizin vatandaşı olmaya gerek yokmuş demek! İngiliz olsun, Fransız olsun, her milletten her fâni bizim için hain olabilirmiş!

Kurtlar Vadisi’nin hayli etkisinde kalmış olduğu anlaşılan senaristlerimiz burada dursalar iyi! Bakın daha ne fanteziler kuruyorlar:  Yapılan zorbalık kendisine şikâyet edilince Abdülhamit paşasını bizzat kendi sorguluyor. Paşa -hem de kendisini şikâyet eden yabancı diplomatın önünde- yaptıklarını gururla itiraf ediyor. Abdülhamit o anda yabancı diplomatın karşısında bir tiyatro oyunu sergiliyor. Kendi gizli talimatıyla bu işi yapan paşanın rütbelerini söküp adamı sürgüne gönderiyor. Sonra kendisi de paşa olan Kemalettin paşanın babası padişaha gelip niye öyle yaptığını sorunca padişah, mahsustan öyle yaptığını, aslında onu başka bir yere halktan zorbalıkla vergi toplayan düyun-u umumiye kolcularına -elbetteki gayri nizami yöntemlerle- hadlerini bildirmek için gönderdiğini anlatıyor. Şikâyet ettiklerinde, onların yanında azlettiğimiz bir adamın işinden mesul olamayacağımızı söyleyeceğiz diyor.

Bayağılık, sahtekârlık, yalancılık, ilkesizlik, şark kurnazlığı, köylü hilebazlığı yüksek siyaset veya diplomasi mucizesi gibi sunuluyor.

Bu zırvalara, bu yavanlığa, bu kalitesizliğe, bu berbat müsamereye çuvallar dolusu paralar dökerek tarihimize, kültürümüze hizmet ettiğini düşünen var mıdır bilemiyorum. Güçlü siyasetçilerin takdirini kazanmak motivasyonu kendisini daha çok hissettiriyor. Danışmanıyla, senaristiyle, yönetmeniyle, oyuncusuyla, iyi kötü okumuş yazmış bunca insanın kafasından böylesine korkunç bir Osmanlı tasavvuru çıkması ve bu tasavvurun geniş halk kitlelerine aktarılması insana dehşet veriyor.

Denilecek tek bir şey var…

Yazık bu millete…

 

Muhafazakâr Zaman Algısı

Muhafazakâr Zaman Algısı

cemil-meriç-kitapSağa türbedarlık düşer; türbedarlık, yani ezeli değerlerin bekçiliği.

Hangi ezeli değerlerin? İhtilal, istibdadın tasfiyesiydi; müjdeydi, ümitti, gelecekti. Sağ, daima çekingen, daima korkak, daima sevimsizdir. Çekingendir, çünkü maziyi temsil eder; maziyi, yani keyfiliği, kanunsuzluğu. Korkaktır, zira kanlı imtiyazların ve karanlık istismarların mirasçısıdır. Sevimsizdir, hangi mezarlığı ürpermeden seyredebiliriz?

Sağ mezarlık bekçisi. Eskinin devamını ister sağ. Hâlbuki hayatın kendisi daima yeniye müteveccihtir.

Cemil Meriç’in, bu satırlarında sert bir şekilde eleştirdiği “sağ” ve onu karakterize eden “muhafazakâr düşünce”, belli bir tür zaman algısı ile çok yakından irtibatlıdır.

Nedir “zaman algısından” kastımız?

İnsanların benimsedikleri zaman/değişim algısına göre iki temel gruba ayrıldığını söyleyebiliriz:

  1. Zaman ilerledikçe “geliştiğimizi”, “aydınlandığımızı”, “bilgimizin arttığını”, “zenginleştiğimizi”, “akıllandığımızı”, “yontulup inceldiğimizi”, daha önce elimizde olmayan yeni “imkânları” elde ettiğimizi düşünenler.
  2. Mutlak iyi, güzel ve doğru olan ne varsa geçmişte bir zamanlar yaşanıp bittiğini, zaman geçtikçe o mutlak saadet günlerinden uzaklaştığımız için “eksildiğimizi”, “karanlığa gömüldüğümüzü”, “hikmetten uzaklaştığımızı”, “manen fakirleştiğimizi”, “bilgimizin azaldığını”, bir zamanlar avuçlarımızda tuttuğumuz “imkânlarımızı” kaybettiğimizi düşünenler.

“Sağcı”, “muhafazakâr” kavrayışı besleyen zaman algısı, bunlardan ikincisidir.

Marazi bir nostalji hissi, çok kimsenin burnunun direklerini sızlatır. Coğrafyamızda, kendine sol diyenler de dâhil olmak üzere tüm muhafazakârların kendilerine mahsus birer “asr-ı saadetleri” vardır.

Üstelik bu “tatlı hatıralar piyasası”, bir taraftan da gayet kârlı bir piyasa olduğundan mütemadiyen yeni tatlı hatıralar (!) istihsal eden (uyduran desek ayıp mı olur?) bir sanayi de mevzu-u bahisdir!

İkinci algının sahipleri olan muhafazakârlar, saatin tiktaklarıyla birlikte an be an uzaklaşan “güzelliği” olabildiğince “muhafaza” etmeyi kendilerine gaye ediniyorlar. Mümkün olsa zamanda geriye gidecek, o son derece parlak ve saadet dolu günlere, yüreklerini yakan hatıraların sihirli şaşaasına “fiziksel” olarak dönecekler. Bu tatlı mazi hasreti onlar için öylesine yakıcı, öylesine zorlayıcı ki, tabiat kanunlarının fiziksel bir geriye dönüş imkânını ortadan kaldırdığını görmek bile durduramıyor onları! Fiziğin geçit vermediği yerde “meta-fiziğe” sığınıyorlar. Onları bu sürekli artan acılarından kurtarsınlar diye ya rüyalara ya “bast-ı zaman” yapma kabiliyetlerine sahip olduğuna kendilerini inandırdıkları İslami süper kahramanlar olan “evliyalara”, “rical-ül gayb’a” falan müracaat ediyorlar. (Mesela Fethullah Gülen tam da bu sebepten dolayı her perşembe akşamı peygamberimizle ve sahabelerle istişare(!) yapıyordu).

Meşhur tarih profesörümüz Ahmet Yaşar Ocak, Türklerin İslam’la daha ilk tanıştıkları zamanda, içlerinden sadece kendi aralarında değil, bütün İslam âleminde bugün bile büyük hürmet gören İmam Maturidi ve Buhari gibi değerler çıkartmış olduklarını söyler. Ocak, bu müthiş başlangıca rağmen, takip eden zamanlarda, özellikle 600 senelik Osmanlı macerası boyunca yeni “yıldızlar” çıkartmayı başaramadığımıza, sadece durmadan eskilere referans vererek yol aldığımıza dikkat çeker.

Eğer mutlak iyi geride kaldıysa onu arayacağınız yer “an” ya da “istikbal” değil “mâzi” olmak zorunda. Nitekim Osmanlı devletinde, özellikle din sahasında -son asrı hariç tutulursa- üretilen eserlerin neredeyse tamamına yakınının, eski eserlerin şerhlerinden yahut parça parça yeniden bir araya getirilmelerinden ibaret olduğu görülüyor. Çünkü bu kavrayışa göre, zaten yeni olanın daha kıymetli olması mümkün değil ve yapılacak en iyi şey “muhafaza” etmek, “cevheri kaybetmemek”.

Teknolojik, bilimsel ilerlemeler, modern batı dünyasının bugün geldiği inanılmaz nokta, doğrusal ilerlemeci zaman algısının mutlak zaferini ilan ediyor.

Başka bir deyişle, mazinin tatlı hayalleri içinde yaşamayı, geçmişin hikâyeleri ile avunmayı tercih edenler, dikkatlerini bugüne ve yarına teksif edenler karşısında mağlup oldular.

Bu mutlak hezimeti görmezden gelemeyen muhafazakârlar, kendileri için çok önemli bir kavram soktular tedavüle:  “diriliş”.

Neden diriliş? “Diriliş” fikrini adeta fetişleştirerek gündemde tutmak neden?

Yaşayanların değil ölülerin -yani mezardakilerin- “dirilişinden” bahsedilebilir ancak!

Başını beklediği ölülerden başka hiçbir şeyi olmayan mezarlık bekçisinin ham hayali değil de nedir bu?

Zombiler

Diriliş Değil Doğuş!

Batıda –fantezilerde de olsa- dirilen, mezarlarını yararak çıkan ve yaşanan hayata yeniden karışan ölülere “zombi” deniyor. Güne ve yarına odaklanan zihinler, zombileri tehlikeli ve bir an önce bertaraf edilmesi gereken varlıklar olarak sunarken muhafazakârlar medet umdukları zombileri diriltme derdindeler.

Tabiat kanunu böyle: ölen geri gelmiyor. Bu ilahi yasaya muhalefet, ancak fantezilerde mümkün ama orada bile “batılı akıl” ancak felaket senaryoları yazabiliyor. Bilim kurgu romanlarda, zoraki yollarla diriltilen ölülerden ya Frankenstein canavarı çıkıyor ya zombiler!

Başta dizi filmlerle inşa(!) edilmeye çalışılan kılıç tokuşturmalı “diriliş” olmak üzere her türlü diriliş fantezisini bir kenara koyarak hakikatle yüzleşmemizin zamanıdır.  Muhafazakâr zaman algımızın iflas ettiğini”, şanlı geçmişimizin bir daha geri gelmemek üzere mazide kaldığını, bugün ne yapılacaksa biz “diriler” tarafından yapılabileceğini kesin olarak kabul edebildiğimiz noktada yeni bir inşa süreci başlatabiliriz. Bu yeni inşa, tarihi mirasımızı inkâr etmemizi gerektirmez. İlhamımızı elbette yine geçmişimizden alabiliriz. Ancak anahtar kavramımız artık “diriliş” değil “doğuş” olmalıdır.


(Philip Zimbardo’nun “The Secret Powers of Time” videosu “zaman algısının” insan kitlelerini nasıl derinden etkilediğini anlatan hoş bir çalışmadır. )


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Maraba Ruhu

“Maraba” sözü Arapça “müraba’a” dan geliyor. Onun da kökü “rub”. Türkçesi dörtte bir demek. Kâr ve zararın bir payını üstlenerek bir arazi veya sermayeyi işletme anlamına gelen, İslam hukukuna ait bir terimin halk ağzında bozulmasıyla ortaya çıkmış. Emeğini satarak Ağa’nın yanına yamanmış toprak işçisine verilen isimdir “maraba”. M. Çetin Baydar’a göre “Maraba, aklını dörtte bir ücret karşılığında kiraya verdiği için sadece yatırımının getirisi ile alâkadar olan adamdır.”

Ağanın hayvanlarını gütmekle görevlendirdiği vasıfsız marabayı getirelim gözümüzün önüne. “Hayvanların süt verimini nasıl arttırabiliriz?” sorusu, marabanın zihninde uyanacak en son sorulardan biri olabilir ancak! O marabanın derdi, sıkı bir azar yahut dayakla karşılaşmamak ve vaat edilen üç kuruş parayı kesintisiz almak için, kendisine emanet edilen hayvanları eksiksiz olarak otlatıp getirmek olabilir ancak. Ne hayvanları uzaktaki daha kaliteli otlaklara götürüp yorulmayı göze alır, ne de onları hastalıklardan korumayı vazife edinir.

Neticede mülk ağanındır, efendinindir. Marabalar lütuflarla yaşar. Nizam vermek, ıslah etmek, inisiyatif almak marabaların değil efendilerin işidir.

Maraba ağasına sadıksa verilen talimatları yerine getirip takdir bekler. Hinoğlu hinse ağayı soymak için fırsat gözler. Kolaylıkla yalan söyler. Ağanın malı mülkünden çalmasına engel olan tek şey yakalanma korkusudur.

kurt-kanunu“Maraba ruhu”, üstleri karşısında köpekleşirken astları karşısında, kendinden zayıf gördüğü insanlar karşısında ejderhalaşan, kıyıcılaşan, zalimleşen marazi bir seciyeyi işaret eder.

Kemal Tahir Kurt Kanunu’nda ne güzel anlatır bu hali:

Oğlana anlamadan baktı. Ellerini göbeğine bağlamıştı. Yılışıyordu. Ürktüğü belli… Kaşlarını çatıp iğrenmiş gibi yüzünü buruşturdu. İnsanların kendisinden korkmalarına, evel-eski bayılıyordu. İktidarı hırsla istemesi bundandı. Hem de olur olmaz iktidar değil, polisle ilgili… Yakalamakla, içeri atmakla, sopa çekmekle ilgili, ürkütücü, köpekleştirici soydan iktidar… İçişleri’nin çağırdığını duyduğu anda, dizleri kesilmeli herifin… Boğazı kurumalı… Çoluk çocuk, cenaze çıkıyor gibi çığrışmalı… N’olduğu belirsiz çünkü. Bunun ucunda asılmak bile var. En yüreklisi köpekleşmeli önümüzde… Tükrüğünü yutamamalı…” 

“Maraba ruhu” her ne kadar tarihin tozlu sayfalarında kalmış “feodal” bir varlık zeminine ait görülse de maalesef bugün hâlâ hayatımızda mevcudiyetini sürdürüyor.

Ülkemiz ne yazık ki “maraba ruhunu” benimsemiş insanlarla ve onlardaki “maraba ruhunu” teşvik eden “modern ağalarla” dolup taşıyor.

Tabi bir de hasbelkader çeşitli idarecilik koltuklarını elde etmiş “maraba ruhlular” var.

Bugün, devlet dairelerinde amir ve memur kadrolarını işgal eden çok sayıda maraba ruhlu insan bahsedilen yamanmayı, dünün ağalarının yerini alan güçlü idarecilere karşı uyguluyorlar.

İdareciler onlardan çok memnun zira “sadakat” günün en geçer akçesi bu aralar.

Sadakat beklentisi kötü bir şey değil ama “ağanın” “marabasından” bekleyeceği türden bir sadakat ise beklenen, orada durmak gerekir.

Tespit etmekte fayda var: Verilecek talimatları asla sorgulamadan yerine getirmek üzere bekleyen ve “hizmetlerinin” karşılığında kavuşacakları ikbalin hasretiyle yanıp kavrulan “maraba ruhluların” “güç sahipleriyle” ilişkilerinde alan da memnun satan da.

“Maraba ruhunu” içselleştiremeyen “hür ruhlu” insanlar, kendilerini devletin aslî sahiplerinden gördüklerinden, mesuliyet hissediyor, yolunda gitmeyen işler için projeler geliştiriyorlar.  Verilen talimatları körü körüne uygulamadan masaya yatırıp mahzurlarını ortaya koyuyorlar. Öyle yapmayalım, şöyle yaparsak daha iyi olur diyerek gerekçelerini sunmaya çalışıyorlar.

Hür fikirlilerin önerileri, buz gibi bir nefretle karşılanıyor maraba ruhlu idarecilerince. “Sana fikrini soran mı oldu be adam!” diyorlar. “Hem senin fikrin kimin umurunda? Bu talimatı bana verenlere bu saçma itirazlarını ileteceğimi mi sanıyorsun? Canın cehenneme!”

Ülkeyi, kurumları ıslah etme adına düşünülmüş projeler, başlarına inen balyozlarla anında paramparça ediliyor. Maraba ruhlu idareciler “hadsiz” elemanlarını sıkıca paylıyorlar: “Senin benim ne haddimize proje üretmek! Projeyi yalnızca yüce idarecilerimiz üretir, biz uygularız, bu kadar!”

invictus3Yönetmenliğini Clint Eastwood’un yaptığı Mandela’nın hapisten çıkıp başkan olduğu günleri anlatan Invictus isimli bir film var. Filmde beyaz ırkçılığının yani “apertheid” rejiminin simgesi olmuş rugby takımının kaptanının evinde çalışan bir zenci hizmetçi kadın görürüz. Kadıncağız, çalıştığı evin oğlu olan kaptanın Mandela’yla görüşmeye çağrıldığını öğrenince ondan Mandela’ya bir mesaj iletmesini ister. Mesaj basittir:

“Bay François, lütfen Madiba’ya söyleyin toplu ulaşım hizmetleri berbat durumda ve çok pahalı. Bu konuda bir şey yapması lazım!”

Mesaj basittir ama çok önemli bir anlam taşır. Artık kendini hür ve ülkesinin sahiplerinden gören zenci kadın, beyazların kölesiyken aklının ucundan bile geçmeyecek bir şey söylemektedir. Ülkede yolunda gitmeyen bir şeyleri onarmak, ıslah etmek için harekete geçmekte, mesuliyet hissetmekte, inisiyatif almaktadır.

Ülkemizde iktidar sahipleri ne zaman, o mülevves “maraba ruhunu” üzerinden atabilmiş bu kadıncağız gibi, ülkesinin daha iyi olması için itirazlar ve projeler geliştirenleri iktidarlarına ortak çıkma çabasında düşmanlar gibi görmekten vazgeçer; ne zaman yolunda gitmeyen şeyleri dert edinen kendileri ve çocukları için düzeltip, ıslah etme arayışında olan kimseleri “hür ruhlar” olarak görürlerse işte inşallah o zaman bu millet makûs talihini yenmeye başlayacaktır.

Muhalif Akademisyenlerin Çay Sohbeti

Muhalif Akademisyenlerin Çay Sohbeti

– Hocam bak sana bir şey söyleyeceğim ama kızmaca darılmaca yok!
– Yok, kardeşim ben sana darılmam. Söyle.
– Şimdi sen böyle ateşli ateşli eleştiriyorsun ya iktidarı…
– Evet?
– Yanlışlarını sayıp döküyorsun, tarihten girip psikolojiden çıkıyorsun…
– Evet?
– Hiç düşündün mü? Acaba o iktidar imkânlarından seni de biraz yararlandırsalar yine de böyle eleştiriler geliştirir miydin?
– Ne demek istiyorsun?
– Yani, diyorum, mesela şöyle tatlı bir proje görevi alsaydın devletten. Yahut seni genel müdür menel müdür bir şey yapsalardı. Altına gıcır bir makam arabası çekselerdi, mızmızlanmaya devam eder miydin?
– Ne biçim soru bu? Aşk olsun sana! Yani ben yağlı iktidar nimetlerinden uzak kaldığım için mi sızlanıyorum?
– Ne olur yanlış anlama. Sen böylesin demiyorum. Basit bir sorgulama, bir zihin deneyi benimkisi…
– O zaman senin mantığına göre tüm muhalifler iktidar pastasından pay alamadıkları için mi muhalif?
– E biraz öyle…
– Çok materyalist bir yorum değil mi bu?
– Belki… Ama elini vicdanına koy da söyle yanlış mıyım?
– Yanlışsın hocam.
– Peki, az önce göç politikaları konusunda bir sürü attın tuttun. Şimdi bir telefon gelse, İç İşleri Bakanımız arıyor olsa, seni Göç Politikaları Genel Kurulu’na uzman konuşmacı olarak davet etse?
– Sevinirim tabi! Ama gider çatır çatır eleştirilerimi sıralamaktan da geri durmam yani!
– Sonra sana o toplantıda yaklaşan yetkililer deseler ki “ülkemizin göç politikalarına yön verecek bir strateji dokümanı hazırlamanı istiyoruz.”
– Eee, iyi işte… Ne var bunda?
– “Tabi böyle bir belge masa başında oturarak hazırlanmaz. Sana saha ziyaretleri için bir otomobil tahsis edeceğiz. Uçuşlar ayarlayacağız. E tabi yurt dışında bu işler nasıl yapılıyor gidip yerinde görmen için de uluslararası geziler yapman lazım.” deseler.
– Bunlar zaten olması gereken şeyler.
– “Bir de Sayın Bakanımız, kendi danışmanı olmanızı ve göç politikaları ile ilgili toplantılarında yanında olmanızı rica ediyor. Bunca emek, yorgunluk karşılıksız olmaz tabi. Emeklerinizin karşılığı olamaz ama bu çalışmanız için size dolgun bir ücret vereceğiz.” deseler?
– Elimden geleni yaparım.
– Dur dur bitmedi… Çalışsan çabalasan bildiğin tüm doğruları aktardığın strateji dokümanını ortaya çıkartsan ama sonra baksan ki senin çalışmanın kapağını kaldıran yok. Strateji mtrateji kimsenin umurunda değil. Sana kulak asan yok.
– Veryansın ederim. Dağıtırım ortalığı!
– Yapamazsın! İtibarlı danışmanlık pozisyonun devam ediyor. Paran da tıkır tıkır yatıyor?
– Önce istifa, sonra verdikleri parayı iade ederim!
– Yüzde yüz emin misin bunu yapacağından?
– …
– Kimse, sınanmadığı günahın masumu değildir derler.
– Güzel sözmüş.
– Aslında iktidarı, zenginliği, şöhreti avuçlarında hissettikten sonra, doğru bildikleri uğruna bunlardan vazgeçmeyi göze alabilen o kadar az insan var ki…
– Zor tabi… Ama gerçek inancı gösteren bir turnusol kâğıdı aynı zamanda.
– Nasıl yani?
– Dile getirdiğin görüşler, paraya, güce, şöhrete sahip olunca değişiyorsa, boş laftan ibarettir. Gerçek inancını gösteren değil, alttan alta taptığın dünyaya erişimini kolaylaştıran basit bir araçtır sadece. Öte yandan kaderin bir cilvesiyle gelen iktidarın, seni bir canavara yahut konformist bir zavallıya dönüştürmesine izin vermiyorsan inancında samimisin demektir.
– Hocam söylesene, hayatında doğru bildiklerin uğruna vazgeçtiğin, elinin tersi ile ittiğin en büyük nimet neydi?
– Araştırmaya vakit bulamadığım için ikinci öğretim dersi vermeyi reddetmiştim! 🙂
– Bu mudur yani! 🙂
– Maalesef… Ya senin?
– Üniversite kampüsündeki lojmanda kalabilmek için rektöre yalakalık yapman lazım dediler yapmadım! 😐
– Hocam bu konuda dökülüyoruz. Farkındasın değil mi?
– Sanırım “inandıklarımız adına yaptığımız ciddi fedakârlıklar” listemize bir şeyler eklemeden fazla atıp tutmamak lazım.
– Aynen hocam. Aynen… O liste bomboşken bu hayata göz yummak ise büyük talihsizlik.
– Allah korusun.
– Amin.

Z.A.M.

Z.A.M.

Çağ atlayan Türkiye, küllerinden doğan medeniyet, İslam dünyasının geri dönen hamisi gibi retorikler bir çoğumuzu ne kadar heyecanlandırsa da, içinden geçtiğimiz müthiş duraklama dönemi, görebilen gözlerin önünde acı bir hakikat olarak duruyor.

Sanki üzerimize ölü toprağı serilmiş gibi.

Mütemadiyen iş değil, boş laf üretiyoruz.

Mesela siber saldırıya uğruyoruz. Bu tür bir saldırıya dayanmak için hiçbir hazırlığımız olmadığı, bugüne kadar bu iş için hiçbir kapasite oluşturmadığımız ortaya çıkıyor. Bir yetkili yaşadığımız hezimetin üzerinden daha üç gün bile geçmemişken “Siber savaşa hazırız” diye gazetelere beyanat veriyor.

Mesela teröristler, bombalar temin edip, çalıntı araçlara yükleyip, ülkemizde epeyce gezdirdikten sonra vatanımızın en korunaklı, en güvenli yeri olmasını beklediğimiz başkentimizde patlatıyorlar. Siyasiler artık “istihbarat zaafı yok” demekten utandıkları için “bu tür saldırılara karşı yapılabilecek bir şey yok” diye konuşuyorlar. Tedbir almaktan sorumlu bürokratlar ise ne herhangi bir mesuliyet hissediyor ne de bir açıklama yapmaya lüzum görüyorlar.

Mesela eğitimde dökülüyoruz. İki milyon insanın girdiği üniversite sınavında matematik neti ortalaması “dört” olarak açıklanıyor, ne öğretmenler umursuyor, ne eğitim fakültesi hocaları huzursuz oluyor, ne eğitim bürokrasisi. On iki sene boyunca matematik öğrettiğimizi iddia ettiğimiz çocuklarımız ortalama dört matematik sorusunu nasıl yapamaz diye kimse dertlenmiyor.

Üzerimizdeki bu ölü toprağını ne zaman ve nasıl silkeleriz bilemiyorum ama nitelikli bir insan kaynağını oluşturmadan bunu yapamayacağımız ortada.

Beklenen hamleyi yapabilmek için devlette üç niteliği birden haiz insanlara ihtiyacımız var.

Bunlarda ilki “zeka”.

“E bundan tabiî ne olabilir ki” diye düşünmeyin.

Bugün, seçilen kamu görevlileri için kabul gören, arzulanan, öncelikli nitelikler olan “sadakat”, “itaatkârlık”, “teslimiyet” ille de zekâ gerektirmiyor. Hatta zekâ, beraberinde araştırmayı, sorgulamayı ve nihayet itirazı ve muhalefeti getirebileceği için tehlikeli bile sayılabiliyor.

Neticede işin gerektirdiği zekâ cevvaliyetinden mahrum bir çok idareci ile karşılaşıyoruz.

İkinci nitelik “ahlak”.

Ne yetiştiği aile ortamında, ne gittiği mekteplerde, zihnine ve kalbine çok sağlam ahlaki ilkeler nakşedemeyen bir nesil ile karşı karşıyayız.

Ahlaki ilkelerin “yaşanan duruma göre değişebilecek kurallar” olduğunu düşünebilenlerin sayısı hiç de az değil.

Bunu besleyen bir siyasi ortam olduğunu da göz ardı edemeyiz.

Üçüncü nitelik ise “motivasyon”.

İçimizdeki “bir şeyler yapma” hevesini mütemadiyen törpüleyen, uzun bir eğitim sürecinden geçiyoruz.

Kalan enerjimiz zaman içinde bürokrasi koridorlarında yavaş yavaş emilip yok oluyor.

Neticede çoğu insanımız, bir şeylerin düzeltilebileceğine, ıslah edilebileceğine, yoluna koyulabileceğine hatta değişebileceğine dair inancını ve dolayısıyla motivasyonunu kaybediyor.

Bir insan zeki ve iyi ahlaklı olduğu halde motivasyonunu kaybetmişse ondan bir verim almak mümkün olamıyor.

Şiddeti yavaş yavaş azalan sürekli bir üzülme, yakınma ve mızmızlanma haliyle bir ömür tüketiyor bu insanlar.

Zeki ve ahlaklı oldukları için üzülüyorlar ama inanç ve motivasyonlarını kaybetmiş olduklarından hiçbir şey yapamıyorlar.

Zeki, motive ama ahlaksız insanları anlatmaya sanırım gerek yok. Zekâları derhal şeytani bir kurnazlığa inkılap ediyor bu tür insanların ve bulundukları pozisyonları kişisel çıkarları için suistimal etmeye girişiyorlar.

Ahlaklı ve yüksek motivasyonlu olduğu halde gerekli zekâdan mahrum insanların da misallerine çok rastlıyoruz çevremizde. Bu tür insanlar “akıllı düşman akılsız dosttan evladır” sözünü hatırlatıyorlar bizlere. Verdikleri zarar, sağladıkları faydanın çok ötesine geçiyor.

Zekâ, ahlak ve motivasyon…

Bu üç niteliği beraberce taşıyanların, kendileri gibi olanları aramak, bulmak, öne çıkarmak gibi bir mes’uliyetleri olduğuna inanıyorum.

Ve bu üç nitelikten herhangi birinden yoksun olanları “ayıklamak” da bu mes’uliyetin tabiî bir gereği sayılmak gerekir.

İdarecilerimiz anlatılan mes’uliyeti iliklerine dek hissetmedikçe, ne yazık ki yazının başında belirttiğim umut verici idealler, retorikten ve hamasetten ibaret kalmaya devam edecektir.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Metastaz

Metastaz

Sayın Cumhurbaşkanımız Amerika seyahati dönüşü uçaktaki gazetecilere şu beyanatı verdi:

Biliyorsunuz, FETÖ konusunda kanser hücresi benzetmesini yaptım. Metastaz yapmış durumda. Kanserli hücreler tümüyle ortadan kaldırılmadan, bu işin bittiğini söylersek kendimizi aldatırız. FETÖ ile iltisaklı memurları görevden alma işlemi bu mücadele çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Kanserli hücrelere rastlandığı müddetçe de devam edecek.

Teşbihte hata olmaz derler. Bu teşbihte ne yazık ki hata varmış gibi görünüyor.

Kanserin dört evresi var.

Birinci evre: Hastalığın henüz bölgesel olduğu ve herhangi başka bir bölgeye doğru ilerlemesinin, yaklaşmasının söz konusu olmadığı evredir. Hastalık bu evrede teşhis edildiğinde,ameliyatla iyileşme şansı çok yüksektir.

İkinci evre: Hastalığın lenf düğümlerine doğru ilerleyerek yaklaştığı evredir. Bu aşamada hastalığın ameliyatla iyileşme şansı devam etmektedir.

Üçüncü evre: Tümörlü hücrelerin, lenf düğümleri ve etrafında görülmeye başladığı, çevredeki doku veya organlara sıçramaya başladığı evredir.

Dördüncü evre: Tümörlü hücrelerin, çevre doku ve organlara yayıldığı evredir. İşte buna “metastaz” denir. Kanser evreleri arasında en ileri boyuttaki evredir ve iyileşme şansı çok çok düşüktür. Bu evreden sonra hasta mümkün olduğunca uzun süre hayatta tutulmaya çalışılır.

Cumhurbaşkanımızın dediği gibi FETÖ bir tür kanserse bu kanserin hasta ettiği vücut, Türkiyemiz olmalıdır.

Teşbihe göre bu kanser dördüncü evresindeyse, yani metastaz yapmışsa, ülkemizin yaşama ümidi kalmamış demektir.

Alınan tüm tedbirler, bu evrede hastalığı tedavi etmeye yönelik olarak değil “hastayı” birazcık daha hayatta tutmaya yönelik alınıyor demektir.

***

Metastazlı teşbihte hata olsa da hastalık-tedavi metaforunun çağrışımları işimize yarayabilir.

Cemaat 17-25 Aralık sürecinin akabinde çok stratejik bir hata yaptı.

Başta Gülen olmak üzere cemaatin kurmayları zannettiler ki cemaat tabanı ile AK Parti seçmenleri/taraftarları bir anda kolaylıkla ve kesin olarak ayrışabilir. Hükumete ve Cumhurbaşkanına karşı hırsızlık, yolsuzluk iddialarını -kendilerince- inkâr edilemez delillerle ispat ettikleri anda, başta “şakirtler” olmak üzere tüm muhafazakâr kesim onlarla saf tutacak zannına kapıldılar.

Öyle olmadı.

Çünkü hem sıkı cemaatçilerin hem cemaat sempatizanlarının kahir ekseriyeti aynı zaman AK Parti seçmeniydi.

Attıkları her yumruk, vurdukları her darbe aslında kendi bünyelerinde tahribata yol açtı. Çünkü hükûmete, hükûmet taraftarlarına vuruyoruz derken bir yandan da kendi cemaatlerinin mensubu olanlara vurmuş oluyorlardı.

Şimdi maalesef, hemen hemen aynı hatayı hükûmet yapıyor.

Hükumet zannediyor ki kanlı bir darbe yapmaya kalkıp elinde dumanı tüten silahla suç üstü yakalanan cemaatin mensupları başta olmak üzere tüm muhafazakâr kesimler artık “hakikati” tüm çıplaklığıyla görecek ve safını seçecek!

Muhafazakâr taban bir anda terör örgütü olduğu kesinleşen cemaat ile ilgili bütün uygulamalara sonsuz bir destek verecek, bu korkunç darbe girişimi sonrası “olağanüstü dönemlerde olur böyle şeyler” yahut “bu çapta bir operasyonda ufak tefek hatalar mazur görülebilir” gibi argümanları benimseyecek diye düşünülüyor.

Ama yaşadıklarımız bu varsayımın doğru olmadığını gösteriyor.

Bu sefer hükumetin, cemaate vuruyorum diye attığı her yumruk doğrudan kendisine geliyor.

Çünkü muhafazakâr denilen çevrelerde, kendisi değilse bile en azından eşi, dostu, akrabası cemaatle “iltisaklı” olamayan neredeyse kimse yok!

Buna bugünkü uygulamaların en ateşli müdafii görünenler de dâhil.

Yazar çizer takımının yahut siyasetçilerin cemaate daha dün düzdüğü neşideler toplumsal hafızada (ve internette) öylece duruyor.

Son kırk sene içinde cemaatin bir şekilde “dokunmadığı” organ bulmak neredeyse imkânsız.

Radyoterapi, kemoterapi kanser hücrelerinin yanısıra sağlıklı hücreleri de öldürür, bağışıklık sistemini çökertir.

Kendi vücudumuzu, kendi hücrelerimizi yakarak yok ederek bu hastalıktan kurtaramayız.

O zaman bu “teşbihin” yanlışını düzeltelim.

Cemaate kanser değil de bakteriyel enfeksiyon diyelim.

Bakteriyel enfeksiyonla mücadele radyoterapi ile kemoterapi ile yapılmaz.

Bağışıklık sistemi güçlendirilerek yapılır.

Antibiyotiklerle yapılır.

Uzun vadeli, kararlı tedavi programlarıyla, ciddi rehabilitasyon süreçleriyle yapılır.

Doğru tedavi ancak doğru teşhis ile mümkün olabilir.

İbn Haldun’daki İlginç Evrim Fikri

İbn Haldun, İslam bilim tarihinde çok önemli bir figür. Ortaya attığı, açık açık kurucusu olduğunu söylediği ve detaylarını izah ettiği “umran ilmi”, bugün sosyoloji, antropoloji, siyaset bilimi, ilahiyat, tarih ve tarih felsefesi isimlerini alarak özelleşen pek çok ilim dalını şemsiyesi altında buluşturuyor.

Yaşadığı yıllar (1332-1406) İslam medeniyetinin bilimsel açıdan en parlak döneminin hemen sonrasına denk gelen İbn Haldun, keskin zekâsı ve meseleleri derinden kavrayışının ötesinde düşünce sistemini sağlam bir metodoloji çerçevesinde yapılandırabilme kabiliyeti ile temayüz ediyor.

İbn Haldun’un dünya çapında tanınan eseri olan Mukaddime’de, onun yaşadığı zamandan yaklaşık 300 sene sonra ortaya çıkacak ve dünyanın gidişini değiştirecek aydınlanma düşüncesinin temel taşlarından biri olan rasyonel düşüncenin izlerini tespit etmek mümkün. Tarihî bilginin kaynaklarını, malzemesini, belgelerini ciddi bir tenkit ve tahlil süzgecinden geçirmeyi vazgeçilmez bir ilmî gereklilik sayan İbn Haldun, bu yaklaşımıyla yepyeni bir bilimsel düşünce tarzının kapısını aralamış görünüyor.

Claude Lévi-Strauss, Arnold Toynbee, Philip Khuri Hitti, Robert Flint, Bernard Lewis gibi meşhur düşünür ve araştırmacılar İbn Haldun’u büyük bir “tarih felsefecisi” olarak niteliyorlar. Tarihi hadiselerde illiyet (causality) bağlarını araştırmak, hadiselerin birbirleri üzerindeki etkilerini hesaba katmak ve son tahlilde akıl süzgecinden geçmeyen hurafeleri elemek suretiyle tarihi, yalan yanlış bir kronolojik sıraya dizilmiş anlamsız/bağlantısız rivayetler zinciri olmaktan çıkarmak gibi ilkeler ileri süren İbn Haldun’un bu unvanı hakettiği aşikâr.

İbn Haldun’u daha yakından tanıma adına Prof. Dr. Süleyman Uludağ’ın “İbn Haldun, Hayatı – Eserleri – Fikirleri” isimli kıymetli kitabını okurken kimi zaman gülümsedim kimi zaman hayrete düştüm.

Mesela İbn Haldun’un Arapların şehirler imar etme noktasında diğer milletlere kıyasla zayıf oldukları iddiasını delillendirmeye çalışırken naklettiği anektod beni çok güldürdü:

“Haccac’ın Irak’ta ne yaptığını soran Abdülmelik’e bir bedevinin onu övmek için: ‘Orada halka tek başına zulmediyor.’ demiş olması, Arapların kanundan ve adaletten ne kadar uzak olduğunu gösterir.” (s.149)

Beni en çok hayrete düşüren ise İbn Haldun’un Darwin’den neredeyse 500 sene evvel evrim teorisine çok benzer bir düşünceyi ortaya atmış olması oldu. Üstelik Charles Darwin’in insanda sonlandırdığı “evrimi” insandan sonra da devam ettirerek:

Ana hatlarıyla vahyi ve peygamberlerin alâmet ve niteliklerini böyle anlayan İbn Haldun, peygamberliğin mahiyetini açıklamaya girişiyor: “Görülüyor ki âlemde mükemmel bir düzen var, sonuç—sebebe bağlı, bir oluş (varlık) öbürüne bitişik (ittisal), bazı varlıklar diğer bazı varlıklara dönüşmekte (istihâle, transformasyon). Biz burada misal olmak üzere madde, bitki, canlı ve insanı ele alalım. Tohumsuz bitkiler, bitkilerin en gelişmemiş şekli, onun için de maddeye en yakın olanı. Hurma ve asma ise en gelişmiş şekli, onun için de canlılara en yakın olanı. Sedef canlıların en ilkel olanı, onun için bitkilere en yakın bulunanı. Maymun ise hayvanların en gelişmiş ve insana en yakın olanı. Bu varlıklar arasında bir ittisal (bitişme hâli) var. İttisalin anlamı, bu varlık türlerinden her birinin bir üstteki varlık türüne dönüşebilme yeteneğine oldukça elverişli (müstaid, hazırlıklı, yetenikli) olmalarıdır. Bir cinsin en mükemmel türü, bir üstteki cinsin en ilkel türü hâline gelebilme yeteneğine oldukça müsaittirler.

İbn Haldun’un tıpkı umranda olduğu gibi değişimci ve evrimci bir varlıklar âleminden söz etmesinin esas sebebi peygamberliği ve melekleri açıklamaktır. Yorumuna şöyle devam ediyor:

“Duyular âleminde feleklerin ve unsurların hareketini, oluşumlar âleminde büyüme ve idrakı gözlemliyoruz. Bunlar maddeden ayrı ama onlar üzerinde etkili bir şeyin varlığına tanıklık eder ki o da idrak ve hareket güçlerine sahip nefstir (ruh). Bunun üstünde bulunan ve ona bu iki gücü veren başka bir varlığın bulunması zorunludur. Bu da ona bitişik olan, özü itibariyle sırf idrak ve halis düşünce olan meleklerdir. O hâlde ruhun, insanlıktan sıyrılıp melekliğe yükselme yeteneğine sahip olması lazımdır ki bir an için bile olsa fiilen melek cinsinden olsun. O alt yönüyle bedene, üst yönüyle meleklere bitişiktir, onlardan gaybe ait bilgiler alınır. Yani bir cinsin bir türü nasıl diğer cinsin bir türü hâline dönüşebiliyorsa, insan ruhu da geçici olarak beşerî varlığından çıkıyor ve bir an için de olsa melekleşiyor, melekler âlemine çıkan ruh orada gayba ait bazı bilgiler alıp eski hâline dönüyor. Peygamberlerin vahiy, velilerin ilham almaları böyle açıklanıyor. (s. 122-123)

İbn Haldun, “cansız”, “bitki”, “hayvan”, “insan” ve “melek” olmak üzere beş varlık kategorisi belirliyor. Her kategorinin, içinde çeşitli seviyeler barındırdığını, bir alt kategorinin en üst seviyesinde yer alan bir varlığın, bir üstündeki kategorinin en alt seviyesindeki varlığa dönüşebileceğini söylerken hayvanlar kategorisindeki en üst seviyedeki varlık olan maymunun ilkel bir insana dönüşebileceğini ileri sürüyor.

Prof. Dr. Süleyman Uludağ’ın da belirttiği gibi bu “evrimci” bir varlık tasavvuru. Konu çok ilgimi çektiği için ana kaynağa, yani Mukkadime’ye ulaşıp İbn Haldun’un bu ilginç fikirlerinin izini kendi eserinde sürdüm:

Malum olsun ki, -Allah bizi de seni de irşad etsin- biz görüyoruz ki şu alem, içindeki bütün yaratıklarla birlikte mükemmel bir tertip ve sapasağlam bir şekil üzeredir. Sebeplerle neticeler yekdiğerine bağlanmakta, eşya ve olaylar (bir nizam dahilinde) birbirine bitişmekte, varlıklar yekdiğerine dönüşmekte, (Bu tarz üzere müşahede ettiğimiz şu alemin) acaiblikleri tükenmemekte ve nihai noktasına varılamamaktadır.

Bu hususun incelenmesine maddi ve hissi alem ile başlıyorum. Evvela şuna dikkat ediniz: Müşahede edilen unsurlar alemi, nasıl derece derece ve birbiriyle ittisal halinde arzdan (topraktan) yukarıya çıkarak su unsuruna, sonra hava unsuruna, sonra da ateş unsuruna varmakta, bunlardan herbiri yukarıya çıkarken veya aşağıya inerken kendisini takip eden unsura İstihale (transformation) etme istidadına ve kabiliyetine sahip bulunmakta ve bazı vakitlerde İstihale de etmekte. Bu unsurlardan yukarıda bulunan, kendisinden öncekinden daha latif ve daha ince bir nitelik taşımakta ve bu durum felekler alemine kadar böylece devam etmektedir. Bu alem ise her şeyden daha latiftir. Yekdiğerine bitişik olan tabakalar halinde ve sadece hareketleri müstesna, diğer hususları hisle idriik olunmayacak bir şekildedir. Bazı alimler, bu hareketler sayesinde feleklerin kemmiyet ve şekilleri hakkında bilgi sahibi olmaya imkan bulmuşlar ve feleklerden ötelerde bulunan ama feleklerde (görmekte olduğumuz) şu tesirleri müşahede edilen (manevi, mücerret ve müfarık) zatların varlıkları hakkında da yine o sayede malumat sahibi olabilmişlerdir.

Sonra yaratılış âlemine (âlem-i tekvin) dikkatle bakınız. Nasıl madenlerden başlamakta, sonra bitkilere, sonra da fevkalade güzel bir biçimde tedricen hayvanlara geçilmektedir. Madenler ufkunun (aleminin ve sahasının, horizon, stage) sonu, bitkiler aleminin ilkine bitişmektedir (ittisal, connection). Mesela madenler aleminin son noktasında bulunan maddeler, bitkiler aleminin ilk basamağında yer alan otlara ve tohumsuz bitkilere bitişmektedir; hurma ve asma gibi bitkiler aleminin nihayetinde bulunan nebatat, salyangoz ve midye gibi hayvanlar aleminin ilk (ve en aşağı) basamağında bulunan canlılara bitişmekte ve salyangoz, ve sedefte sadece dokunma duyusu bulunmaktadır. Şu mükevvenat ve oluşumlar alemindeki “bitişik olma”, bir sınıf ve sahanın sonunda bulunan bir varlığın ondan sonraki sınıf ve sahanın ilk basamağının varlığı haline gelmek ve dönüşmek için, garip (diğer bir nüshada, fıtrî ve tabiî) bir istidat ve kabiliyete sahib olması manasına gelmektedir. Hayvanlar âlemi genişlemiş, nevilerinin sayısı çoğalmış, nihayet yaradılıştaki tedricilik ile düşünce ve görüş (fikir ve reviyye, think, reflect) sahibi insana kadar varmıştır. (Hayvanlar alemi) insan olma (homo sapiens) noktasına, kendisinde zeka ve idrilk toplanmış olan, ama fiilen düşünme ve görüş sahibi olma mertebesine ulaşmamış bulunan maymunlar aleminden geçerek çıkılmıştır. Ondan (yani maymunlar aleminden) sonra insanlar aleminin ilk noktası işte bu olmuştur. (Varlık ve alem hakkındaki) gözlemlerimizin ulaştığı nihai nokta budur. (İbn Haldun, Mukaddime 1.Cilt, s. 283-284)

Buraya kadar olan kısım gayet ilginç! Ülkemizde dindar çevrelerin çok eskilerden bu yana sıkısıkıya benimsediği sanılan “evrim karşıtı” söylemin mazisi aslında hiç de sanıldığı kadar gerilere gitmiyor. Ama bu söylemin 14. asırda yazılmış bir eserde böylelikle sarahatle ifade edilmiş ve ciddi bir tepkiyle karşılaşmamış olması kayda değer. Dikkate değer başka bir nokta da rüyaların, “ilhâmın” hatta peygamberliğin, evrimin son basamağı, tekamül eden insanın “melekleşmesi” yahut “melekler âlemiyle” temas kurması şeklinde açıklanması:

Tekvin (yaratılış ve oluş) aleminde de idrâk ve neşv ü nema nevinden hareketler mevcuttur. Bütün bunlar şehadet eder ki, bu çeşit şeylerin (mahiyet itibariyle), cisimlerden farklı ve maddi olmayan bir müessiri vardır, bu müessir ruhani’dir, mükevvenâta bitişiktir. Çünkü bu âlemde var olan ittisal aynen mükevvenatta da vardır. O da idrâk eden ve hareket ettiren nefstir (Nefs-i müdrike ve muharrike). Bunun üstünde diğer bir varlığın bulunması şarttır, ona idrâk ve hareket kuvvetini bu varlık verir ve bu varlık da ona bitişiktir. Bu varlığın zatı, sırf idrak ve mutlak düşüncedir. Bu da melekler âlemidir. (Nefs ile melekler arasındaki ittisal sebebiyle) Herhangi bir vakit içinde, göz açıp kapama süresi kadar kısa bir zaman parçasında, bilfiil melekler cinsinden olma haline gelmesi için nefsin beşeriyetten sıyrılıp melekiyet haline gelme (insilah) istidadına sahip olması icabeder. Bu da, nefsin ruhani zatı bilfiil kemale erdikten sonra hasıl olur. Nitekim bu hususu biraz sonra anlatacağız. Nefsin kendisinden sonra gelen sahaya olan ittisali, evvelce de bahsettiğimiz gibi bir tertip üzere bulunan varlıkların durumu gibidir. Nefsin hem aşağı hem yukarı cihete ittisali vardır. Kendisine nazaran daha aşağıda bulunan bedene ittisali vardır. Beden vasıtasiyle hissi idrâkler kazanır. Bu idraklar sayesinde “bilfiil düşünme” (actual intellection) istidadını kazanır. Kendisine nisbetle daha yüksek olan cihet itibariyle melekler alemine ittisali vardır. Bu vasıta ile de ilmi ve gaybî (scientific, supernatural) idraklar kazanır. Zira hadis varlıklar alemi, zaman bahiskonusu olmaksızın meleklerin düşüncelerinde mevcuttur. Az evvel temas ettiğimiz, zatlarının ve kuvvetlerinin yekdiğeriyle olan ittisal ve irtibatı itibariyle varlıktaki muhkem tertip işte bundan ibarettir. (İbn Haldun, Mukaddime 1.Cilt, s. 286)

İbn Haldun’unkiler gibi “aykırı” fikirleri bugün, yani neredeyse ondan yedi asır sonra bile dile getirmek zor. Halbuki bunca zaman sonra toplumsal, siyasi ve dini toleransın daha artmış olması beklenirdi. İbn Haldun’u okurken insan, parlak zekâların münbit “hür tefekkür zeminini” buldukları zaman nasıl uzak ufukları keşfe çıkabileceğini görüp heyecanlanıyor.


* Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Martıdan Mürşid Olur Mu?

Martı romanı 1970 yılında yazılmış, daha piyasaya çıktığı sene bir milyon nüshası satılarak Rüzgar Gibi Geçti” romanının satış rekorunu kırmış, gördüğü ilgiyle 13 kasım 1972 tarihli Time dergisine kapak olmuş kısacık bir “best seller”. Yazarı, Richard Bach isimli Amerikalı bir emekli asker. Amerikan ordusunda pilotluk yapan 1936 doğumlu Bach halen hayatta. Uçmaya ve yazmaya devam ediyor.

Bach’ın ülkemizde de büyük ilgi gören “Martı” isimli eserinde, Jonathan Livingstone isimli “uyumsuz” bir martının hikayesi anlatılıyor. Yıllardır gördüğüm işittiğim ama okuma fırsatı bulamadığım bu meşhur kitabı okurken zihnimin bir köşesinde hep “bu romanı böylesine popüler, böylesine ilgi çekici yapan nedir acaba” sorusu vardı.

Bu soruya kendimce bir cevap bulduğumu söyleyebilirim.

“Kişisel gelişim” modern nesillerin hayli ilgisini çeken bir konu. Pek çok modern insan, doğuştan getirdiği sonsuz(!) potansiyelin bir takım pratiklerle ortaya çıkarılmayı beklediği fikrine bayılıyor. Bu insanlar, hızlı okuma kurslarından vücut geliştirme merkezlerine, konferans salonlarından estetik cerrahların ameliyat masalarına kadar uzanan bir yelpazede, içlerindeki “muhteşem” potansiyeli açığa çıkartmanın peşinde koşuyorlar.

Bu perspektiften bakıldığında Richard Bach’ın martısı Jonathan Livingstone, “kişisel gelişim dininin” müntesipleri için kurgusal bir “aziz”.

Anlatılan hikâyede martı Jonathan Livingstone, önce potansiyelini keşfetmek üzere sürüsünden ayrılır. Bütün dikkatini ve enerjisini uçma kabiliyetini geliştirmeye tahsis ettiği için aç kalır. Bu şuurlu “riyazet” onu daha da olgunlaştırır. Adım adım yükseldiği çeşitli aşamalardan (makamlardan) geçerek nihayet “seyr-i süluk‘unu” tamamlar ve müthiş sırrı kavrayarak “aydınlanır”. O artık bir “martı-ı kâmil” olarak bulduğu “ışıkla” zulmeti boğmak için bir mürşid sıfatıyla halkının arasına döner.

Hikâye tanıdık değil mi? Popüler new age inançların, tanıdık sûfî hayat kavrayışıyla buluştuğu bu hikâyenin hususen ülkemizde “tutmaması” garip olurdu doğrusu.

Nakşibendi tarikatının meşhur:

“Der tarik-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk”

formülünde salık verilen dört terk edişin dördünü de kitapta tespit etmek mümkün.

Martı Jonathan, ilk olarak yiyecek uğruna birbirleriyle didişerek, anlamsız çığlıklarla boşa zaman öldüren martıların benimsediği hayatı yani “dünyayı” terkediyor.

Uzlette yeni ufuklar keşfettikten sonra cennete giden martı kahramanımız, bir müddet sonra cennet diye bir şey olmadığının anlayarak öteki dünyayı yani “ukbayı” terkediyor.

Sıra hayat ve ölümün, cennet ve cehennemin, nihayet zaman ve mekanın inkârına gelince üçüncü aşama olan terk-i hestî gerçekleşmiş oluyor. Kahramanımız fiziksel varlık kanunlarını reddediyor.

Tüm bu aşamalardan sonra Martı Jonathan terk edişlerini terk ederek, onun irşadını bekleyen sıradan martıların arasına dönüyor.

Gnostisizmde, Yeni Eflatunculuk’da, İbn-i Arabi’nin vahdet-i vücut teorisinde, Şehâbeddin es-Sühreverdî’nin İşrakiyye’sinde ve sufi geleneğimizde kaynaklarını bulabileceğimiz heteredoks inançları kucaklayan ve estetize eden bu hikayeden, düşüncemizi destekleyen bir kaç cümleye işaret edelim.

Gnostisizmin, İşrakiyyun felsefesinin vazgeçilmezi, karanlık-aydınlık dikotomisini, akılla, düşünceyle elde edilen bilgiye karşı mistik tecrübe ve sezgiyle elde edilen bilgiyi (gnosis) öne çıkartan anlayışı şu satırlarda yakalıyoruz:

“Ne hoştu, düşünmemek ve kıyıdaki ışıklara doğru karanlıkta uçmak ne hoştu! Karanlık! İçindeki garip ses dehşetle haykırdı. Martılar asla karanlıkta uçmaz!”

“Zavallı Fletch! Gözlerinle gördüğüne inanma, gördüklerin yalnızca sınırlı olandır. Sezginle bak, öğrendiklerinin bilincine varmaya çalış. Böylece uçuşun yolunu da öğreneceksin.”

Fiziksel varlığın inkârı, tüm varlıkların aslında tanrının suretlerinden ibaret olduğu, “gönül aynasındaki isi pası silebilen” insanlara doğrudan tanrının tecelli edeceği inancı:

“Üzgündü, ama yalnızlık değildi bunun kaynağı. Onu asıl üzen şey, öteki martıların Tanrısal bir uçuş gücüne inanmayı yadsımış olmalarıydı. Onlar bakmaktan ürkmüşler, ileriyi görmekten kaçınmışlardı.”

“Tüylerinden yansıyan güneş, kumsalda gizlice onu izleyen ve sayıları hiç de az olmayan martıların gözünü aldı.”

“Herşeyden önce şunu unutmayın ki” dedi hüzünle, “bir martı sınırsız bir özgürlük kavramıdır. Yüce Martının bir görüntüsüdür. Ve bir kanadından öbürüne, tüm bedeniniz düşüncenizin ta kendisinden başka bir şey değildir.”

Cennetin ilahi kitaplarda tarif edilen şeyden farklı olduğu, arınma/olgunlaşma sürecinin tamamlanmasının (fenafillah) asıl amaç olduğu inancı:

“Yetkin hıza ulaştığında, cennete ulaşmış sayılırsın Jonathan. Ve bu, ne saatte bin mildir, ne milyon mil, ne de ışık hızı. Çünkü herhangi bir sayı sınırdır daima, oysa yetkinlik sınır tanımaz. Yetkin hız cennettir yavrum.”

Belli bir makama erişen ermişlerin zamanda yolculuk yapabileceklerine, kendilerini ışınlayabileceklerine dair inanç (tayy-i mekân, bast-ı zaman), zaman ve mekan birliği:

Chiang apansız gözden kayboluverdi ve aynı anda onbeş metre kadar ötede, su kıyısında belirdi.Yeniden kayboldu ve saniyenin bindebirinden önce Jonathan’ın omuz başındaydı. “Hoş bir oyun”, dedi.

Şaşırmıştı Jonathan. Cennet hakkında sormak istediklerini unuttu. “Nasıl yapıyorsun bunu? Nasıl bir duygu veriyor? Ne kadar uzağa gidebilirsin böyle?”

“İstediğin herhangi bir yere ya da zamana gidebilirsin. Ben, düşünebildiğim her yere ve her zamana gittim. “Denizin ötelerine baktı. “Ne garip! Yolculuk uğruna yetkinliği yadsıyan martılar, o yavaşlıkla hiçbir yere ulaşamıyorlar. Yetkinlik uğruna yolculuktan cayanlarsa, anında her yere gidebiliyorlar. Unutma Jonathan, cennet bir mekan ya da zaman değildir, anlamsızdır mekan ve zaman. Cennet…”

“Dilersen, geçmişe ve geleceğe uçmanı sağlayacak olan zaman denemelerine geçebiliriz”, dedi.

“Aptallık etme! Biz ne yapmaya çalışıyoruz? Eğer dostluğumuz zaman ve mekan gibi şeylere bağlıysa, sonunda zamanı ve mekanı yendiğimizde, kendi dostluğumuzu da yıkmış oluruz! Ama mekanı yendiğimizde, geriye yalnızca Burası kalır. Zamanı yendiğimizde, bize kalan yalnızca Şimdi’dir. Burayı ve Şimdiyi paylaşacağımıza göre, nasıl düşünemezsin sık sık birlikte olacağımızı?”

“Chiang’a göre bu işin sırrı, Jonathan’ın kendini bir metrelik kanat açıklığı olan bir bedenle ve harita üzerinde izlenebilecek bir uçuş rotasıyla sınırlı görmemesiydi. Sır, gerçek özünün, henüz sözlenmemiş bir sayı mükemmeliyetiyle, zaman ve mekanın her yerinde aynı anda yaşadığını bilmekti.

Richard Bach’ın “Christian Science” kilisesine bağlı olduğu biliniyor. Bu dini grup, baba-oğul-kutsal ruh üçlemesinin aslında hayat-hakikat ve sevgi üçlemesine tekabül ettiğine, Hz. İsa’nın tanrı değil bir elçi olduğuna, hastalık diye birşeyin olmadığına, “doğru düşünce” ile sağlığa kavuşmanın mümkün olduğuna, cennet ve cehennemin sadece zihnin birer halinden ibaret olduğuna inanıyor.

Matrix filminde “kaşık yok” repliğini mırıldanan budist rahibi kılığındaki çocukla, kanatlarının fiziksel varlığını reddeden martı Livingstone arasındaki benzerlikler dikkat çekici. Martısına bu sözleri söyleten Richard Bach da “hastalık diye birşey yok” bunların hepsi düşüncelerden ibaret diyen ve tüm hastalıkların telkin ve sezgisel aydınlanma yollarıyla tedavi edilebileceğine inanılan bir dini akımın müntesibi.

Pozitivizmin bunalttığı insanlık öylesine çaresiz bir çırpınışla bir çıkış noktası arıyor ki bu arayış bazılarını objektif gerçekliği inkâr etmeye kadar götürebiliyor. Modernizmin gözden düşürdüğü semavi dinlere yönelmekte tereddüt yaşayan kitleler, post modernizmin şemsiyesinde hayat bulan new-age inançların ve eskiden bu kadar rahat hareket ve ifade alanı bulamayan kadim ezoterik, mistik öğretilerin kucağına koşuşuyorlar.

Halbuki bize gönderilen din, bu ifrat-tefrit tehlikesine karşı bize bir selamet sahili sunuyor.

Bakara suresinin 143. ayetinde Allah “Sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet (ummeten vasaten) yaptık.” buyuruyor.

Müslümanlar olarak aşırılıklardan arındırılmış orta yolu yeniden üretmekte ciddi güçlükler yaşıyoruz.

Halbuki bir tarafta gaybı yahut metafiziği inkâr edip agnostisizmin bilinmezliklerine düşmeden, öte tarafta Allah’ın sözlerini “batınî tevillerle” çarpıtarak subjektif mistik tecrübelerimizi kendimize din edinmeden bir orta yol tutturmamız mümkün.

Rol model olarak ışınlanmayı öğrenmiş martı mürşidlere değil günlük hayatını aşırılıklardan uzak bir şekilde sürdürebilen bilge müslümanlara ihtiyacımız var.


* Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Bilim Kurgu

Bilim Kurgu

Bilim kurgu, insan hayalgücünün en güzel meyvelerinden biri.

Yaşanan gerçekliğin değişmez fiziki kısıtlarına bile aldırmadan özgür bırakılmış zihinlerin fantezileri… Belki de ilerlemenin bel kemiği…

jules_verneJules Verne” meraklı çocuk zihinlerimizi bilim kurgu heyecanı ile tanıştıran isimlerden en meşhuru. Onun bilim kurgu fantezileri neredeyse bir asrı aşkın bir zamandır milyonlarca meraklı genç dimağı eğlendirip heyecanlandırıyor.

Öte taraftan bilim kurgu meraklılarını alttan alta asıl heyecanlandıran ihtimal de gerçekleşiyor: Verne’nin hayal ettiği şeylerin neredeyse tamamı, hayranlarının gözleri önünde gerçeğe dönüşüyor.

Teknolojinin, bilimsel ilerlemenin bize armağan ettiği topraklar öncelikle fantezilerde keşfediliyor.

H.G. Wells, Isaac Asimov, Arthur C. Clarke, Frank Herbert, Ray Bradbury, Stanislaw Lem, Philip K. Dick gibi isimler bugün hayatımıza giren bir çok teknolojiyi ilk düşünenler olmanın ötesinde yeni teknolojilerin doğuracağı ahlaki, siyasi, iktisadi problemleri de ilk ele alanlar oldular.

isaac-asimovBilim kurgunun zihinlere açtığı geniş hareket sahasını, teknolojik fanteziler kurmaktan ziyade insanlığın kadim meseleleri olan iktidar, din, ahlak gibi meseleleri tartışmak için kullanan Yevgeni Zamyatin, George Orwell, Aldous Huxley, Kurt Vonnegut, Ursula K. Le Guin gibi yazarlar insanoğlunun müktesebatına kıymeti ölçülemez katkılarda bulundular.

İnsanın aklına hemen “ya bizde?” sorusu geliyor.

Bizim dünya çapında tanınan bilinen bilim kurgu yazarlarımız yok maalesef.

Aşkın Güngör, Bülent Özden, Dost Körpe, Fatih Emre Öztürk, Halil Kocagöz, Kazım Cende, Mehmet Açar, Murat Yılmaz, Mustafa Resul Yalçınkaya, Nurcihan Doğuç, Sadık Yemni, Selim Erdoğan, Sercan Leylek, Süleyman Akdoğan, Ufuk Ata Bora, Yiğit Kulabaş, Kadir Özden, Zühtü Bayar gibi isimlere internette yayınlanan Türk bilim kurgu yazarları listelerinde rastlamak mümkün ama sanırım bunlar arasında en tanınları “Şairin Romanı” isimli eseriyle Murathan Mungan ve “Schrödinger’in Kedisi” serisiyle Alev Alatlı.

schrodingerinkedisiAlev Alatlı’nın romanının hemen arka kapağında bilim-kurgu olmadığını iddia etmesi enteresan! Hem de hikayesi 1950-2025 yılları arasında geçmesine ve sık sık yeni fiziğe, kaos teorisine, saçaklı mantığa atıfta bulunmasına rağmen!

Bunun elbette bir sebebi var.

Ülkemizde bilim kurgu türünde denemelerin kahir ekseriyeti, -ne yazık ki- eninde sonunda ezik bir hissiyatın ürettiği ucuz bir mizaha evrilmeden üretilemiyor.

Hasan’ın gelecekte bir uzay gemisinde yolculuk yapması, Hatice’nin bilinmeyen bir gezegende uzaylı bir türle karşılaşması, Cemal’in genetik değişme uğrayıp bir takım üstün güçlere kavuşması ya da Mustafa’nın zamanda yolculuk yapması bir fantezi olarak bile olsa bize son derece gülünç geliyor.

Bilimsel açıdan geri kalmışlığı, teknolojik fakirliği içselleştirmiş, bu topraklardan çıkacak zekaların geleceği şekillendirebileceğine dair inancını kaybetmiş, hatta bu toprakların insanına karşı garip bir hınçla dolmuş ezik, sömürge yarı-aydını kafasının ifrazatıyla beslenen nesiller bu ortamı üretiyor.

Bilim kurgu türünde hikâye ya da roman yazmak bu yüzden herşeyden önce çok iyi bir donanım ve müthiş bir özgüven gerektiriyor.

Bu işe soyunanların işin hem “bilim” tarafına” hem “kurgu” tarafına hakim olmaları icap ediyor.

Tabi bir de yukarıda bahsettiğim eziklik hissinden kendilerini kurtarabilmeleri de şart.

Daha küçük yaşlarda bilim kurgu hikayeler yazmaya niyet eden bir genç, hüsranla neticelenen macerasını ekşisözlük’te şöyle anlatmış:

Asıl çarpıcı olan hadise, herhalde, (yazdığım hikayelerde) “Recep radyasyon tehlikesinden korunmak için, Hamdi’nin uzun araştırmalar sonucu icat ettiği kriptonik ultraviyole radyasyon kalkanını kullanacaktı” gibi cümlelerin, öznelerinin nereden bakarsan bak lakayt olan duruşlarından dolayı bana pek inandırıcı gelmemesinden olacak, karakterlerin hepsinin isminin ingilizce olmasıydı. Zira o yaşıma kadar, benim bildiğim hiçbir Recep radyasyondan korunmadığı gibi, aşağı yukarı hiçbir Hamdi de ultraviyole kelimesini doğru düzgün telaffuz dahi edemiyordu. Zorunlu olarak Recepler oldu Jack, Hamdiler oldu Jim. Tabi, bir Türk evladı olarak, Jack şöyle yaptı, Jim bunu yaptı minvalinde hikaye yazmak, bana dahi bir süre sonra garip gelmeye başladığı için bilimkurgu maceramı bitirmek zorunda kalmıştım. Sanırım bilimkurgu olayındaki kişisel başarısızlığım ile ulusal başarısızlığımız paralel sebepler yüzünden olmaktadır.”

Peki, bilim kurgu yazabilmek için illa yüksek teknoloji üreten bir milletin ferdi olmak mı lazım?

stanislaw_lem
Stanislaw Lem

Hayır! Mesela dünyada saygıyla karşılanan ciddi bir Sırp bilim kurgu geleneği var. Meşhur Stanislav Lem Polonyalı. Yazarları dünya çapında bir popülarite yakalayamamış olsa da Romanya’nın bilim kurgu sahasında varlığı söz konusu. Tarkovsky’nin meşhur bilim kurgu filmi Stalker’ı çektiği Estonya‘da “Stalker” ismiyle bilim kurgu edebiyat ödülleri veriliyor. Bilim kurgu yazarlarıyla, yönetmenleriyle, dergileriyle, ödülleriyle Hırvatistan da bilim kurgu üretilen ülkelerin arasında bulunuyor. Ya Şili‘ye ne demeli? Yazdığı bilim kurgu roman “Los Altisimos” 10 dile tercüme edilen Hugo Correa’nın başını çektiği Şilili bilim kurgu yazarları ülkelerini bilim kurgu üretebilen ülkeler listesine taşıyor.

Bunlar Amerika, İngiltere, Fransa, Japonya gibi gelişmiş ülkeler değil, hatta nispeten fakir sayılabilecek ülkeler ama hepsi “batılı” ve “judeo-hıristiyan” medeniyet dünyasından diyebilirsiniz. Ancak İslam dünyasında da bilim kurgu üretimi var ve hatta bu üretimin tarihi, sayılan ülkelerdeki bilim kurgu tarihinden çok daha eskilere uzanıyor.

arabiannightsEn eski nüshaları dokuzuncu asırda tespit edilmiş olan “Binbir Gece Masalları” gayet açık bilim kurgu motiflerle bezeli mesela. Bulukya’nın maceraları isimli bölümde, ölümsüzlük otu peşinde büyük bir yolculuğa çıkan kahramanın cinlerle, deniz kızlarıyla, konuşan ağaç ve yılanlarla karşılaştığı fantastik bir hikaye anlatılır. Uçan halı, aya seyahat, deniz altında yaşayan insanlar, insansı robotlar, bir senelik mesafeyi bir günde alan, uzaya hatta güneşe bile uçarak gidebilen mekanik bir at gibi unsurlara da aynı eserde rastlanır.

İbn-i Tufeyl‘in 12. asırda yazdığı Hay Bin Yakzan, Daniel Defoe‘un ‘Robinson Crusoe‘ isimli eserine, Rousseau‘un ‘Emile‘ isimli eserine ve Rudyard Kipling‘in ‘Orman Kitabı‘ eserine ilham verir.

begum-rokeya-bust-2011
Begüm Rukiye Şekavet Hüseyin

Geçtiğimiz asırda Bengal merkezli bir bilim kurgu üretim faaliyeti olması sanırım pek çok kişiyi şaşırtacaktır. Müslüman kadın yazar Begüm Rukiye Şekavet Hüseyin’in 1905 senesinde yazdığı “Sultana’nın Rüyası” isimli bilim kurgu hikayede Müslüman toplumdaki kadın ve erkek rolleri tersine çevrilmiştir. Kadınların fiziksel güç noktasında zayıflıklarını, o zamanda hayal etmesi bile zor teknolojiler yardımıyla telafi ettikleri görülür.

Konumuzu toparlayalım.

Zihnimize üşüşen sorular şunlar:

Batıda doğuda, Hristiyanlarda Müslümanlarda, zenginlerde fakirlerde örneklerini verdiğimiz bilim kurgu eserler neden bizim canım ülkemizde üretilemiyor?

Bu düşünce ufku darlığının, belli kalıpların/klişelerin dışında düşünemememizin sebebi nedir?

Bize ne oldu da hayal gücümüzü bu daracık ve karanlık odalara hapsettik?

Küçük çocuklar misali kum havuzunda oynamaktan ne zaman ve nasıl kurtulacağız?

Mevzu derin.

Cevaptan çok soru var belki.

Sorulara cevap verebilmek için hayal-gücüne alan açmak lazım.

Belki bir bilim kurgu hikaye, bir uçuk fantezi gerçek olur kim bilir!

Fakültedeki biyokimya laboratuvarında zekayı geliştirecek bir ilaç üzerinde çalışırken, beklenmedik bir reaksiyon sonucu çıkan lacivert dumanlara maruz kalarak kendinden geçen bilim adamımız kendine geldiğinde tesadüfen hayal-gücünü serbest bırakan bir ilaç keşfettiğini anlar belki! İlacını bir gece gizlice İstanbul’un şebeke suyuna karıştıran çılgın bilim adamı, Türkiye’de bir hayal-gücü devriminin yolunu açıvermiş olabilir!

Kim bilir…


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.