Sultan-i Yegâh

Önce müziğin matematiğinden bahseden bir giriş yapalım ki, yazının gerisini ancak sabır ve tecessüs sahibi insanların okuyacağından emin olalım!

Sultaniyegah, klasik türk musikîsinde bir şed makamdır. Şed transpozisyon demek. Yani bir makam dizisinin kendi yerinden başka bir perde üzerine göçürülmesi. Sultaniyegâh da buselik makamının yegâh (re) perdesindeki şeddidir. Karar perdesi yegâh (re), güçlüsü dügâh (la), malzemesi ise si’dir (ama bu si normal si değil, si’nin küçük mücennep bemolü). Küçük mücennep bemolü beş komalık bemol demek. Hani Türk müziğinde iki nota arası dokuz komaya ayrılıyor ya, onlardan beşincisi yani. Bu makam, Hammamizade İsmail Dede Efendi tarafından II. Mahmud’a ithaf olunduğu için, bu ismi almış.

Üstteki paragrafı atlatıp hala okumaya devam edebilenleri saygıyla, sevgiyle selamlayıp yazımıza devam edelim.
 

Bu makamla tanışmam bir popüler müzik parçası sayesinde oldu. Bestelendiği Türk müziği makamıyla aynı ismi taşıyan, Nur Yoldaş’ın gürül gürül sesiyle seslendirdiği bir parçaydı: Sultan-i Yegâh.

Çocuk aklımla şarkının güftesinde söylenenleri anlamam pek mümkün olmasa da, bestesi beni adeta çarpmıştı. Aslında o günlerde sadece hissen bağlandığım o bestedeki derinlikleri, incelikleri kavramak için biraz daha büyümem gerekecekti.

Seksenli yılların başlarında “hit olan” parçada Nur Yoldaş’ın müthiş icrası öne çıksa da arka planda (aynı zamanda o tarihlerde Nur Yoldaş’ın eşi olan) Ergüder Yoldaş’ın müzikal dehası ışıl ışıl parlıyordu.

Albümdeki diğer parçalar da güzeldi. İşin ilginç yanı albümdeki on parçanın, on klasik Türk makamında bestelenmiş olmasıydı. Albümdeki parçalardan Mihrimah “muhayyer kürdi”, Sâki “nihavent”, Kömür Gözlüm “hüseyni”, Nedir Yarabbi Derdim “ferahfeza”, Nagehan Bustan Faslı “hümayun”, Sa’d-abad “buselik”, Mahur “mahur”, Defter-i Divanimiz “hicaz”, Disko Segah “segah” ve nihayet Sultan-ı yegah “sultaniyegâh” makamlarında bestelenmişti. Parçalar klasik Türk müziği makamlarında bestelenmişlerdi ama ney, keman, kemençe, yaylı tambur gibi klasik Türk musikisi çalgıları beraberinde batı müziği enstrümanları, özellikle de elektronik enstrümanlar kullanılmıştı. Garo Mafyan fender rhodes, wurlitzer, pro 52 gibi synthesizer’ların yanı sıra elektro piyano çalarken yaylı tamburu Sadun Aksut çalmıştı. Albüm, yetmişlerin tabiriyle “groove’u” yüksek bir albüm olmuştu.

Peki kimdi bu acayip müziğin arkasındaki parlak zihin ve rakik kalbin sahibi?
 

Ergüder Yoldaş, Balkan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak, 1939’da İzmir’de doğmuş. Ankara Devlet Konservatuvarı’ndan mezun olan Ergüder Yoldaş Türkiye’de yetişmiş en sıra dışı müzisyenlerden birisi. Hayat hikâyesi çok ilginç. Onca şöhretten sonra insanlardan kaçıp uzaklaşması. Büyükada’da yalnız başına bir kulübede geçirilen 12 yıl… Ama aklî dengesini yitirmiş, meczup olmuş biri değildi Ergüder Yoldaş. Tercihleri gayet şuurlu tercihlerdi. Seçimlerinin rasyonel bir arkaplanı vardı.

Aynı zamanda iyi bir entelektüel olan Ergüder Yoldaş, çok fırtınalı, inişli çıkışlı bir hayatın ardından 2016 yılında, 77 yaşında aramızdan ayrıldı.

Nitelikli müziği anlamanın yolu, bestecisini tanımaktan geçer. Ergüder Yoldaş’ın 2007 yılında verdiği röportajda ifade ettiği bazı sosyolojik çözümlemelere dikkat çekmek istiyorum:

Bu süreç 1965’te falan başladı. O zaman, Türkiye ikiye bölündü. Şehirlerde yaşayanların radyolardan etkilenmesi sonucu, Avrupa’daki müzikal olayları takip etme imkânı çıktı. O dönemde televizyon girdi Türkiye’ye. Onlar da Avrupa repertuarına, İtalyan, İspanyol müziğine yöneldi. Daha sonra Fransızlar ve İngilizler girdi. Amerikalılar giremediler. Bu dönemde iç göç başladı. Bu iç göç, iki tabiatlıydı. Köylerden ve kasabalardan gelenler, büyük şehre yerleşiyorlardı. Kendi kültürlerini taşımaya çalışıyorlardı. Aynı şekilde Almanya işçi çekmeye başladı. O da dış göçtü. Bu göç hareketleri sonucunda yeni yerleşim bölgelerindeki göçmenler, kendi kültürleriyle daha sık karşı karşıya gelme imkânına sahip oldular. ../… bu dönemler ara dönemlerdir. Yani oturmuş yerleşik bir toplum düzeni yoktur. Toplum yerleşmeye başladığı zaman ara dönem biter. Ara dönemin kalıntıları uzar. Ortaya çıkan bu kalıntılar da arabesk diye yorumlanır. Antik dönemlerdir bunlar. Şimdi her alanda arabesk denemeler yapılıyor. Sonuç olarak, önce Arapların taklidiyle başladı. Arabesk öyle bir şey değil aslında. Sonradan kendileri bir şey yapmaya başladılar. Şimdikiler, o arabesklerin bitişiyle ortaya çıkan yeni arabeskler. Bundan sonra sağlıklı dönemler başlayacak.

Aynı röportajda TRT’nin arabeski yasaklamasının sebebini radyo sanatçılarının “eğitimsizliğine” bağlamasına ne demeli:
 

Bugün bahsettikleri şey arabesk değil. Kentin varoşlarına yerleşmiş insanlar, orada kendi kulak alışkanlıklarını devam ettiriyor. O dönem en çok satanlar, bağlama müzikleriydi. Âşıklar vardı. Daha sonra çevrelerinden etkilenmeye başladılar. Müzik dinleme imkânları genişleyince, müzikle daha sık karşı karşıya geliyorlardı. Arabesk, Avrupa’nın yanlışlığı sonunda ortaya çıktı. Çünkü Avrupalı, arabeskin ne olduğunu bilmiyordu. Ama Avrupa’da arabesk çalışmış sanatçılar vardı. Arabesk, kübik müzik demektir. Klasik müziktir o; çok zor bir müziktir. Yani Arapların taklidi değil. Avrupa’da en tanınmış arabeskçi Pablo Picasso’dur. Guernica tablosu vardır. En meşhur tablosu da odur. O, kübiktir. Dolayısıyla, Avrupa bu konuda bir şey yapamadığı için şehirli tabiatlı müzikçiler, Arap müziğine karşı çıktılar. Radyolar da karşı çıktı. Radyonun karşı çıkış nedeni, radyo sanatçılarının eğitimsizliğinden kaynaklanıyordu.
 

Ya da müziğin bir gösteri sanatı olmadığını hatırlattığı şu bilgece sözlere:

Müzik, yurdun gerçeklerini, insanını tanımakla ilgili bir şey. Aynı şekilde, bugünkü konservatuarların durumu da böyle. Onlar da yurdun gerçeklerini tanımaz ve buna uygun müfredatlar geliştirmez. Bunun için de opera bütün sene oturarak zaman geçirir. Senelerdir hiçbir şey yapmıyorlar. Devlet senfoni orkestraları her cumartesi sabahı konser verir. Kimse gitmez. Herkes oturuyor. Repertuar seçenler, hiçbir zaman insanları düşünmediler. Kendi eğitimleriyle ilgili olarak geliştirdikleri kavramlarla onlara yaklaşmaya çalıştılar. Ama bu geri tepti. İlgilenen olmadı. Şehirdekiler, varoşlardaki insanların arabeskine eğilim duydular. Bir Teselli Ver mesela… Caddebostan’daki konser salonlarında çalınmaya başladı. Bu kültürdekiler Robert Koleji öğrencileriydi. Operayı, senfoniyi seçmediler. Çünkü kendilerini bir gösteri alanına çıkıyormuş gibi hazırlamışlardı. Müzik gösteri değildir, temaşa sanatı değildir. Müziğin insanla ilgisini koparttığın zaman neden ilgilenilsin?

Ergüder Yoldaş İzmir İnönü Lisesi’nde okumuş. İyi Edebiyat hocaları, Divan edebiyatını ona sevdirmiş. O dönemde müzikle de ilgilendiğinden divan edebiyatının altyapısını çabuk çözdüğünü ve Divan edebiyatı sayesinde, Türk klasik müziğini tanıdığını anlatıyor. Bu sayede geleneksel müzikle ilgili olarak hiç sıkıntı çekmediğini, Itriler, Dede Efendiler, Hamamizade Tellal Dede Efendiler gibi klasik Türk müziğinin sembol isimlerini incelediğini söylüyor. Müziğinin “doğu-batı sentezi” olarak tanımlanmasına itiraz ediyor. Müziğini “Türk klasik müziğinin olması gereken şekli.” diyerek tanımlıyor.

Sultan-ı Yegâh’ın güftesi Atilla İlhan’a ait. Atilla İlhan, “bestelenen şiirlerimden sadece Sultan-ı Yegâh’ı severim, çünkü sultaniyegâh makamında bestelenmiştir” demiş. Şarkıda şiirin ilk kısmı var ama devamı da güzel:

Şamdanları donanınca eski zaman sevdalarının
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın
Nemli yumuşaklığı tende, denizden gelen âhın
Gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

Yansıyan yaslı gülüşmelerdir karasevdalı suda
Bülbüller kırılır umutsuzluktan yalnızlık korusunda
Eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda
Ölümün tartışılmazlığı nihayet anlaşılsa da
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

Bir başkasının yaşantısıdır dönüp arkamıza baksak
Çünkü yaşadıklarımız, başkasının yargısına tutsak
Su yasak, rüzgâr yasak, açık kapılar yasak
Belki bu karanlıkta, yasakları yasaklasak
Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın

Nereden çıktı bu Sultan-ı Yegâh meselesi derseniz, Mor ve Ötesi grubunun “cover” çalışmasını işaret ederim. 23 Mart 2018’de ünlü grup yeniden yorumladıkları parçayı (ve klibi) yayınladı. Gazetelerden Sultan-ı Yegah’ın “miksinin”, daha önce Depeche Mode, Skunk Anansie, Moby, Royskopp, Manic Street Preachers gibi dünyaca ünlü isimlerin sayısız şarkısını miksleyen Dave Bascombe tarafından İngiltere’de gerçekleştirildiğini okuduk. Sultan-ı Yegâh’ın Mor ve Ötesi yorumunu dinlediğimizde maalesef bu reklam cümlesinden de hissedilen yabancılık hissinden başka bir şey bulamadık.
 

Parçanın klipinde elektro gitarların ve rock davullarının eşliğinde söylenen “Gizemli kanatları ruhta ölüm karanlığının, Başlar ay doğarken saltanatı sultan-ı yegâhın” mısralarını dinleyip çılgınca dans eden gençler vardı. Ne şarkıcı ne o gençler “Ruhta ölüm karanlığının gizemli kanatlarından” bahsedildiğini pek anlamış gibi görünmüyordu.

Öte yandan, yapılan yeniden düzenleme ile sultaniyegâh makamının parçadan âdeta sökülüp çıkartılmış olduğunu gördük.

Yani ne güftenin anlamı kalmıştı ne bestenin!

Kocaman, anlamsız bir boşluk… Kuru bir gürültü…

Refik Halid Karay, Kadınlar Tekkesi isimli romanında şöyle söyletir bir kahramanına:

İnsan ellisini aştı mı günlük hayatının ancak yarısını yaşar; yarısı eski yılların zihninde tekrarından ibaret kalır. Belki daha sonra bu nispet üçte ikiye, nihayet dörtte bire düşecek, günlerini mazi dolduracaktır. Yaşlı insan hatıralarını geviş getirerek, hali güçlükle hazmetmeye çalışan bir mahluktur.

Elli yaşıma henüz gelmedim ama Karay’ın tarif ettiği adama dönüşmeye başlıyorum galiba…


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Bir Şehir İsminin Bize Anlattıkları

Ferdinand Tönnies’e göre -sosyolojik anlamda- yüz yüze iletişime, akrabalık ilişkilerine, mekân birliğine dayalı “cemaatler” (Gemeinschaft) şehirleşme/rasyonelleşme süreci içinde kaçınılmaz olarak kaybolup gitmeye mahkûmdur. Çünkü “şehir hayatı” güvenilmez, akışkan, belirsiz duyguların üzerine değil aklın üzerine kurulur. Tanışıklık, güven, sadakat gibi hisler çok sayıda yabancının bir arada yaşadığı şehirde geçer akçe olamaz. Bunun yerine kesin kurallarla korunması gereken çıkarlar vardır, sözleşme vardır, yazılı taahhüt vardır, imza vardır, sözleşmeye uymayana verilecek cezalar vardır.

Bir modern dönem düşünürü olarak Tönnies’in -birçok çağdaşı gibi- varsayımı, çocukluktan çıkıp erişkinlik dönemine erişen insanlığın istismara açık, kolayca manipüle edilen duyguların esaretinden kurtulup akıl temelinde bir hayat kuracağıdır.

19. asrın düşünürlerinin sosyolojik tasnifleri, tanımları ve gelecek tasavvurları zaman içinde çok imtihanlardan geçti. Sayısız parlak teori boşa çıkıp tarihin tozlu sayfalarında yerini aldı. Nihayet sosyal bilimlerde, matematik-fizik kuralları gibi bütün zaman ve coğrafyalarda geçerli olabilecek “kurallar” üretmenin imkânsızlığı teslim edildi. Büyük anlatıların (grand narratives) modernleşme çağı düşünürlerinin ham hayalleri olduğu konuşulur oldu.

Duyguları şehirli insanın hayatından dışlayan modern yaklaşımların ne derece isabetli olduğu sorusunun cevabını ararken bir şehrin tarih boyunca aldığı isimlerin izini sürmeye ne dersiniz?

Çar Büyük Petro (bizdeki yaygın bilinen ismiyle Deli Petro), 27 Mayıs 1703’de İngrai toprağını İsveç’den tekrar geri aldı. Savaşla alınan yeni şehrin ilk yapısı da bir kale, yani “burg” idi. O kaleye Hz. İsa’nın on iki havarisinden Petrus’un ismini verildi: “Sankt Piterburh”. Bu isim gerçekte Sint Petersburg’un Hollanda dilindeki (Dutch) telaffuzunun bir benzetmesiydi. Kalenin ismi, kısa sürede şehrin de ismi oluverdi.

Bizde Sen Petersburg ismiyle bilinen şehir 200 yıl boyunca Rus Çarlığı’nın başkentliğini yaptı. Fakat bu süreçte şehrin ismi mütemadiyen değişti.

Rusya’nın yetiştirdiği en büyük bilim adamlarından biri olan ansiklopedist, doğa bilimci, fizikçi ve kimyacı Mihail (Mihaylo) Vasilyeviç Lomonosov 1740’ta Yunanca’dan türetilmiş “Petropolis” ismini Rusçalaştırıp “Petropol” olarak kullandı. Yani ismi havari Aziz Peter’den koparıp kurucu Çar Deli Petro’ya bağladı. O yıllarda resmi yazışmalar haricinde aziz anlamına gelen “Sankt-“ön eki kullanılmaz oldu.

1830’larda Alexander Puşkin şiirlerinde yabancı bir isim olarak gördüğü Saint Petersburg yerine “Petrograd” ismini kullanıyordu.

1914–1924 yılları arasında, yani çoğunluğunu I. Dünya Savaşı ile Rus İç Savaşı’nın kapsadığı dönemde Rusya Almanya ile savaşırken Çar II. Nicholas St. Petersburg ismini bu kez resmen Petrograd’a çevirdi. “Burg” kelimesinin Almanca çağrışımları vardı ve milliyetçiliğin yükseldiği bir dönemde savaşılan düşmanın dilini çağrıştıran bir başkent ismine sahip olmak kabul edilebilir bir şey değildi.

1917’de Ekim devrimini gerçekleştiren Bolşevikler güçlenince işin rengi bir kez daha değişti. Devrin gazetelerinde şehrin ismi “Kızıl Petrograd” (Красный Петроград) olarak yazılmaya başlandı.

Vladimir Lenin, 1918’de Rusya’nın başkentini Alman saldırısına açık olmasını gerekçe göstererek Moskova’ya taşıdı. Sen Petersburg artık başkent olmaktan çıkmıştı.

Komünistler 1924’te Lenin’in ölümünden üç gün sonra, şehrin ismini resmen “Leningrad” olarak değiştirdiler. Böylece dini bir sembol olan Aziz Petrus’un ismini de, eski rejimin sembolü olan Çar I. Petro’nun ismini de (kendilerince ilelebet) silmiş oluyorlardı.

Buraya kadar her şey modern dönem düşünürlerinin tasarladıkları şekilde gitmişti. Duygusal “saçmalıklardan” yakasını kurtaran insanlar, bir daha dönmemek üzere kendilerini aklın, bilimin, rasyonel düşüncenin kucağına teslim etmişlerdi.

Fakat öngörülemez insan tabiatı bir kez daha teorileri boşa çıkartacaktı.

12 Haziran 1991’de Leningrad’ın isminin tekrar St. Petersburg olarak değiştirilmesi için bir referandum yapıldı. Petrograd seçeneklerden biri değildi. Şehrin ismi ya Leningrad kalacaktı ya St. Petersburg olacaktı. Yaklaşık yetmiş yıldır yoğun bir ateizm ve rasyonalizm propagandasına maruz kalmış, devletin sakıncalı bulduğu alternatif fikirlere erişimleri büyük ölçüde kısıtlanmış halkın yüzde 54.86’sı şehirlerine tekrar bir Hıristiyan azizinin isminin koyulması yönünde oy kullandı.

Bugün artık Leningrad yok. Havari Aziz Petrus adeta mitolojik bir karakter olarak 2000 sene öncesinde unutuldu sanılırken 21. Asrın önemli bir şehrinin isminde yaşamaya devam ediyor.

Peyami Safa, “Objektif 8: 20. Asır Avrupa ve Biz” başlıklı kitapta toplanan makalelerinden birisinde şunu söylüyor:

İnsanın mezar karşısındaki acılarına korkularına ve sorularına cevap ve teselli koşturamayan ideolojilerin dine hücumları nafiledir. İlim de bu sorulara kendisinin veremediği cevabı veren dinlere saygı gösterecektir. İnsanın sorulara beklediği cevap, elbette, bir maymunun fezadaki seyahatinden daha önemli ve aceledir.

Tercüman, 11 Ocak 1960, Peyami Safa (OBJEKTİF:8 – 20. Asır Avrupa ve Biz, s. 35)

Bilmem Peyami Safa’nın bu tespiti, duygu karşısında aklın, sezmek karşısında bilmenin, inanç karşısında ampirik bilginin neden hiçbir zaman mutlak zafer ilan edemeyeceğini açıklıyor mu.

Tönnies 21. asrı hiç böyle hayal etmemiştir sanıyorum. Bu kıymetli düşünür bugün yaşasaydı hayretle Gemeinschaft’ın yok olmadığını, Gesellschaft içinde yepyeni formlar alarak da olsa güçlü bir şekilde varlığını sürdürdüğünü müşahede edecekti.

Kopyala Yapıştır

Kopyala Yapıştır

“İstinsâh”: Arapça nesh kökünden türemiş bir kelime. İslam Ansiklopedisi’ne göre “bir kitabın yahut yazılı bir metnin nüshasını çıkarma, onu harfi harfine kopya etme” anlamına geliyor.

Yazının icadıyla birlikte başlamış insanoğlu istinsah etmeye.

Daha önceleri öğrenilen, kıymet verilen, saklanmak istenen bilgiyi sonraki nesillere aktarmanın tek yolu “hıfz” yani ezbermiş.

Hıfz, hafız ve hafıza kelimeleri “muhafaza” ile aynı kökten geliyor. Korumak, saklamak gibi manalar taşıyor.

İstinsah, yazının keşfiyle kıymetli metinlerin tahrif edilmeden muhafazası için en önemli araç olmuş.

Çünkü ezberlenerek yani hıfzedilerek nesilden nesle aktarılan bir metnin orijinalliğinin korunması çok zor.

Kulaktan kulağa oyunu, bu zorluğu ne güzel ortaya koyar.

İnsan hafızası hiç de güvenilir bir saklama kabı değildir.

Bir bakarsınız içine koyduklarınız durdukları yerde değişivermiş. Başka şeylere dönüşmüş!

O yüzden bir teknoloji olarak yazı ve istinsahı bilen insanlar öğrendiklerini önce yazıya dökmeye sonra da o yazdıklarının birebir kopyalarını oluşturmaya gayret etmişler.

istinsahİslam Ansiklopedisi, önceki kitapların tahrifi hakkında uyarılmış olan Müslümanların Kur’an-ı Kerim’i aynı akıbetten korumak için yazma ve istinsah konusunda çabuk davrandıklarını söylüyor. Ayetler indikçe sahabe tarafından hem yazılmış hem ezberlenmiş. Kur’an âyetleri Hz. Ebû Bekir zamanında bir araya toplanarak mushaf haline getirilmiş ve “imam mushaf” denilen bu ilk nüsha daha sonra Hz. Ömer’e intikal etmiş; onun vefatı üzerine de kızı ve Resûl-i Ekrem’in yazı bilen eşlerinden olan Hafsa’ya, ondan da Hz. Osman’a ulaşmış. Hz. Osman “imam mushafı” ashaptan Zeyd b. Sâbit, Abdullah b. Zübeyr, Saîd b. Âs ve Abdurrahman b. Hâris’e istinsah ettirip Mekke, Kûfe, Basra, Şam, Yemen ve Bahreyn’e birer nüsha göndermiş. Kur’an’ın bu ilk istinsahıyla ilgili faaliyetler beş yıl kadar sürmüş.  Metinlerin orijinallikleri korunarak çoğaltılması vazifesini icra eden kimselere “müstensih” denilirmiş.

Peki, okuma yazma öğrenen herkes istinsah etme işine girişebilir miymiş?

Cevap: Hayır! Bu konudaki ilginç bilgileri yine Diyanet Ansiklopedisi’nin “istinsah” maddesinden aktaralım:

“Zamanla birtakım kurallara bağlanan istinsah için aslında icâzet gerekirdi. İcâzeti olmayanlar teamül gereği, genellikle metnin sonunda yer alan istinsah kaydına imza koymazlardı. İstinsah kayıtlarını ana metinden ayırmak için metnin sonu gittikçe kısalan satırlar halinde üçgen şeklinde bitirilir ve bunun ardından istinsah kaydı konurdu; bazan da kayıt bu üçgen içinde yer alırdı. Dikkatli müstensihler, “temme” (tamam oldu, iş bitti) kelimesinden ve dua cümlesinden sonra “el-fakīr, el-hakīr” ibaresiyle kendi adlarını, istinsahın yıl, ay ve gün olarak bitiş tarihini, yapıldığı yeri, esas aldıkları nüshanın ferâğ, ketebe veya istinsah kaydını da belirtirlerdi. İstinsah kayıtlarında bazan “temme” yerine “mîm”, “intehâ” (sona erdi) yerine “hâ” ve “âmin” yerine “elif-mîm” kısaltma harflerinin konulduğu görülür. Müstensih adını kısaltarak yazabildiği gibi şöhreti, mezhebi, memleketi, hocası hakkında bilgi de verebilir; eğer istinsah ettiği kitap Kur’an ise bunun kaçıncı istinsahı olduğunu da söylerdi.”

ferağ kaydıAktardığımız maddedeki bazı kavramları da açıklamaya çalışalım: “Ferağ kaydı”, yazma eserlerin sonuna konulan istinsahla ilgili notlara verilen isim. Müstensihler kopyaladıkları metnin sonuna kopyalama işinin bittiğini gösteren bir not düşerlermiş. Bu notu da ana metinle karışmasın diye farklı bir yazı karakteriyle, giderek küçülen satırlar halinde yazarlarmış. “İstinsah kaydı” olarak da bilinen bu satırlara bazen “ketebehû” ifadesiyle başlamasından dolayı “ketebe kaydı” adı da veriliyor. Ferâğ kaydı, çoğunlukla istinsah işinin kim tarafından nerede yapıldığına ve hangi yıl, ay, gün veya gecede, saat kaçta bitirildiğine dair kısa bilgiler veriyor.

Yazının bulunmasından itibaren bin bir emek çekerek müstensihlerin yaptığı iş daha sonra matbaalar ve nihayet bugün bilgisayarlar tarafından yapılır oldu.

Bugün ne kadar uzun ve karmaşık olursa olsun seçtiğimiz metinler birler ve sıfırlara dönüştürüp en ufak bir hataya meydan vermeden inanılmaz bir hızda “istinsah” ediliyorlar.

Bilgisayarlarla birlikte iki kelime farklı anlamlar kazandı: kopyala ve yapıştır.

Daha önce çok zahmetli gelen fiilleri birkaç tıklama basitliğine indirgedi.

İki tuş kombinasyonuna…

Ctrl+c ve ctrl+v…

ctrl-c-v

Yüzbinlerce satırı, milyonlarca harfi göz açıp kapayana kadar çoğaltabilir hâle geldik.

“İstinsah” bir zorluk olmaktan çıkalı çok zaman oldu.

Ama her teknolojik gelişme gibi bu kolaylık da bir takım yan etkileri ile girdi hayatımıza.

Kolayca kopyalanabilir -ve dolayısıyla kolayca ulaşılabilir- olmak metinlere gösterilen özen ve saygının altını oymaya başladı.

Düşünürlerin ömürlerini verdikleri külliyatlarını, sözlükleri, ansiklopedileri, insanlığın tüm yazılı entelektüel birikimini dakikalar içinde kopyalayıvermek işten bile sayılmıyor artık.

Bugün sıradan bir bilgisayarın hafızasında bir hayat müddetince okunsa bitirilemeyecek on binlerce eseri saklamak mümkün.

Orwell’in 1984’te anlattığı, bilgiye erişimin neredeyse tamamen sınırlandığı distopya gerçekleşmedi ama bugün Huxley’in “cesur yeni dünyasında” yaşıyoruz denilebilir. İnsanların sonsuz bir veri denizinde boğulduğu, iyiyi kötüyü, kaliteliyi kalitesizi, faydalıyı faydasızı ayırdedemedikleri bir dünya bu.

Kopyala yapıştır kolaylığı entelektüel hırsızlığın kapısını da ardına kadar açtı.

Bir bilgi okyanusundan bir fincan su alıp az öteye boşaltmanın hükmü nedir?

Kopyalana kopyalana sıradanlaşmış, değersizleşmiş, anlamsızlaşmış, tepeleme yığılmış bilgilerden irfan damıtmak mümkün müdür?

Her fikrin eşit derece makbul ve değerli sayıldığı, dolayısıyla her fikrin eşit dereceye “indirgendiği” bir vasatta “kopyalayıp yapıştırmaya” devam ediyoruz.

Bugünün müstensihleri olarak icazete ihtiyacımız yok.

Ancak kopyalayarak çoğalttığımız bilgi midir yoksa çöp müdür, işte bunda şüphelerimiz var.


Meraklılar bahsi geçen İslam Ansiklopedisi maddelerine şu linklerden ulaşabilir:

İstinsâh: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=230369

Ferağ Kaydı: http://www.islamansiklopedisi.info/dia/ayrmetin.php?idno=120354&idno2=c120200#1

 

Sapere Aude

Sapere Aude

Quintus_Horatius_FlaccusRomalı Horatius’un ta milattan önce 20 yılında söylediği, “Dimidium facti qui coepit habet: sapere aude” yani, “Başlayan yolun yarısını almıştır: Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” sözüne atıfla Immanuel Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” adlı denemesinde söylediği “Sapere aude! Habe Muth dich deines eigenen Verstandes zu bedienen! (Bilmeye cesaret et. Kendi anlayışını kullanma cesaretini göster.)” cümlesi, aydınlanma çağının felsefesini özetler.

İnsan ergin olmama durumundan kurtulacaktır. Yani “başkalarının” vesayetinden kurtularak “aydınlanacaktır”. Kendi aklını başkalarının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösterecektir.

Kulağa harika geliyor değil mi?

Fakat bu parlak ifadenin ardında birtakım problemler var!

Immanuel-KantAcaba insanların akıllarını kullanmamalarının yegâne sebebi Kant’ın dediği gibi tembel ve korkak olmaları mı?

Her şeyden önce teslim etmek gerekir ki akıl dediğimiz cihaz her insanda eşit kuvvette değil.

Herkeste aynı otomobilden yok. Kimininki kırık dökük eski bir Serçe, kimininki Ferrari! Acaba mesafe almak isteyen kimseler, kendi arabaları ile gitmekten korktukları için değil de arabalarının onları menzile ulaştıramayacağını bildikleri için toplu taşıma vasıtalarını tercih ediyor olamazlar mı?

Madem teşbihi otomobil ile yaptık oradan devam edelim.

Aracınız ne kadar iyi olursa olsun. Çalışmak için yakıta ihtiyaç duyar. Deposu boş bir Ferrari ile deposu boş başka bir araç arasında menzile ulaştırma kabiliyeti açısından bir fark yoktur.

Aklın yakıtı bilgidir.

Bilgiye erişimi kısıtlı, bilgi kaynaklarından habersiz yahut onlara karşı tamamen ilgisiz bir adam dünyanın en iyi muhakeme yeteneğine ve en kuvvetli hafızasına sahip olsa ne fayda?

Kalitesiz yakıt motoru bozar. Otomobili yolda bırakır.

Yakıtın kalitelisini nasıl ve nereden bulacağız?

Her türlü vesayeti reddederek kendi kararlarımızı almaya karar verdiğimize göre, kaliteli yakıtı nerede bulabileceğimizi “birilerine” sormak gibi bir seçeneğimiz de yok.

Ve nihayet asıl soru: Velev ki en iyi otomobile sahibiz, en kaliteli yakıtı da bulduk, depomuzu da doldurduk, nereye gideceğiz?

Quo Vadis? Fe eyne tezhibun?

Rehber istemiyoruz. Elimizde bir haritamız da yok.

Doğru olduğunu ancak “tahmin edebileceğimiz” bir yöne doğru, başta belirlediğimiz istikametten sapıp sapmadığımızı da kesin olarak bilemeden yol almaktan başka bir çaremiz var mı?

Post modern düşünce, biraz da insanın çaresizliğinin akıl zaviyesinden tescili aslında.

Aklımızı yegâne yol göstericimiz seçtik ve kendimize asla başka rehber kabul etmiyoruz. Elimizde bir haritamız da yok.

Fakat aklımız karışık, hatta bazen birbirine zıt yönleri işaret edip duruyor.

Doğru olduğunu ancak “zannedebileceğimiz” bir yöne doğru, başta belirlediğimiz istikametten sapıp sapmadığımızı da kesin olarak bilemeden yol almaktan başka bir çaremiz var mı?

İlmi en hakiki mürşit bellersek “doğru yolu” bulacağımızı, (artık her neresiyse) menzilimize onun rehberliğinde varacağımızı sandık.

Bugün iyiden iyiye tartışılan aydınlanma fikrini bir elbise gibi toplumun üzerine giydirerek toplumu dönüştürebileceklerini zannettiler yarı aydınlarımız bir zamanlar.

Sadece makyajla başka birine dönüştürülebileceğimize inanan, zorba bir çocuk kafasının mağdurları olduk.

Bir rasyonelleşme tiyatrosunun aklını karıştırdığı figüranlar…

Vesayete karşı aklımızı kullanmayı öğrenmek için güdülmemiz gerektiğine (!) inanan vasilerin zihinleriyle, hisleriyle hatta genleriyle oynadığı ucubeler…

Kim bilir, bugünkü müthiş zihinsel savruluşlarımızın sebeplerinden bazılarını da belki burada aramak lazım.

Post-modern düşünce, biraz da insanın çaresizliğinin akıl zaviyesinden tescili oldu.

Post-moderniteyi de tıpkı modernite gibi coşkuyla kucakladık!

Daha modernleşmeyi doğru dürüst kavrayamamışken, kavrayamadığımız şeylerin aslında değerlerinin itibari olduğu fikri ile rahatladık.

Teknoloji, internet ve özelde sosyal medya, insanımızın darmadağın zihnini hiçbir zaman olmadığı kadar görünür kıldı. Yazmak çizmek eskiden iyi kötü entelektüellere mahsus bir faaliyetken artık toplumun her kesimi “yazar” hâle geldi. Okumadığı halde yazan, kanaat sahibi olmak için “bilmeye”, bir altyapı edinmeye ihtiyaç duymayan insanlarımız âdeta istila ettiler mikro blogları, yorum sayfalarını.

Yazılanları okumak, insanlarımızın nasıl akıllarıyla değil, hisleriyle “düşündüğünü” görmek için kâfi.

Bir kanaate, bir fikre, bir ideale sahip olduğu illüzyonuna kapılmış, kendisini o “meşkuk ideali” uğruna kan dökmeye bile hazır hisseden insanlarımızın çokluğu dehşet verici.

Aklımı özgürleştiriyorum zannederken, hislerinden mamul dizginlerini efendilerinin eline verdiğini fark edemeyen yığınları gözlemliyoruz.

Hislerin hükümran olduğu topraklarda mantıki tutarlık aranmaz. Birbirleriyle taban tabana zıt hisler bile aynı anda aynı bünyede varlık gösterebilir. Aynı kişiye hem nefret hem hayranlık beslenebilir mesela. Ömür boyu öfkelenilen ideolojiye bir anda âşık olunabilir.

Orwell’in çift düşünce sistemi “double-think” bu topraklarda mümkündür.

Bir hayalet gemi misali her rüzgârla, her akıntıyla sürüklenen bir kitleyiz. Bu dümeni kırık, çapası kopuk geminin eninde sonunda karaya oturması mukadder görünüyor.

Post modern düşüncenin meşrulaştırdığı, rasyonelleştirdiği, kabul edilebilir kıldığı bir zihinsel kaosla karşı karşıyayız.

Herkesin fikri, kararı, tutumu saygıdeğer.

Kime düşmüş yargılamak!

Detone ses yok; Nasreddin Hoca misali herkes başkalarının aradığı perdeyi çoktan bulmuş.

Ayıp yok, yanlış yok, kötü yok. Sadece saygı duyulması icap eden tercihler var.

Güçlünün haklı oluşunun müdafaasına gerek kalmadı zira “haklı” diye bir şey yok artık!

“Hukuk siyasetin köpeğidir” cümlesinin alenen telaffuzunu mümkün kılan bir vasattayız.

İnsanlık “Sapere Aude” çağrısına uyarak her vesayeti reddetti. Aklı tanrılaştırınca Allah’a inanmaktan ve dolayısıyla Allah’ın ipine sarılmaktan vazgeçmek de kaçınılmaz bir neticeydi. Bu tercihin insanoğlunu taşıdığı ufukların hiç de vaat edildiği gibi “parlak” çıkmadığı aşikâr. Akılın rehberliği, insanlığı -sanılanın aksine- iktidarın ve neticede kaba kuvvetin yegâne belirleyici olduğu bir cangıla taşıdı.

Süslü sözlerin, sözüm ona yüksek ideallerin, artlarında gizledikleri sanılan şeyin aslında var olmadığı gün be gün daha iyi anlaşılıyor.

Kralın çıplak olduğu her geçen gün biraz daha belli oluyor.

Belki de bu kaos yeni bir düzene gebedir.

Belki şer gördüğümüzde hayır vardır.

Belki bazı insanlar unutup kaybettikleri Allah’ın ipini tekrar aramaya çıkarlar.

Kim bilir?

Tercüme Davamız ve Çevirmenlerimizin Asıl Derdi

Tercüme Davamız ve Çevirmenlerimizin Asıl Derdi

Yüksek öğrenimde bir bölüm seçtiğimizde artık yavaş yavaş her telden çalmayı bırakırız. Yahut yavaş yavaş bize her telden müzik dinletmeyi bırakırlar. Uzmanlaşmaya ilk adım atılmıştır. Yüksek lisansta ise seçtiğimiz bölümün daha spesifik bir alt kolunda derinleşmenin adımlarını atmaya başlarız. Bundan sonra, ihtisaslaştığımız alanın öncülerinin, ilim dairesinin dış çeperlerinde keşfettiği toprakları biraz daha genişletmek, bayrağı az daha ileri dikmek olur gayemiz.

Maalesef çoğu ilim dalında, bilinenler dairesinin çeperlerinde gezen biz Türkler değiliz. O keşifleri daha ileri taşıyabilmek için önce keşfedilmiş olanları bilmek, öğrenmek gerekiyor. İşte burada karşımıza dil bariyeri denilen heyula dikiliyor.

Orta öğretim seviyesinden başlayarak üniversitede de devam etmek üzere yüzlerce saat yabancı dil dersi verip de temel seviyede bile yabancı dil becerisi kazandıramayan eğitim sistemimiz yüzünden bilimi üreten öncüleri kendi dillerinde okuyup anlama şansını yakalayamıyoruz. Böyle olunca, denize düşen adam misali sarılacağımız tek bir dal kalıyor: tercümeler.

tercumeTercüme meselesi ülkemizde bilimin gelişmesini arzu eden hiçbir karar vericinin göz ardı edemeyeceği bir meseledir.

Osmanlı biraz diplomasi öncelikli olsa da meseleyi 19. asırda kavramıştı. Ta 1821 yılında Avrupa dillerinden çevirilerin sorumluluğunu üstlenmek üzere Müslüman tercümanların eğitildiği ve görev yaptıkları Babıâli Tercüme Odası’nı kurmuştu.

Vaziyetin vahametinin farkında olan genç Cumhuriyet kadroları da tercüme faaliyetlerine çok önem vermişlerdi. Meşhur Milli Eğitim Bakanımız Hasan Âli Yücel, 1939’da yapılan Birinci Türk Yayın Kongresi’nde (1939) dünyayı tanıma gerekliliğini vurgulayarak Türk aydınlarını tercüme seferberliğine davet etmişti. Kongrede Doğu-Batı klasiklerinin tercüme edilmesi kararı alınmıştı. Tercüme Heyeti üyeleri belirlenmiş, 1940 yılında görev yapacakları Daimî Büro oluşturulmuştu. Tercüme Bürosu bir hamlede doğu-batı klasiklerinden 496 kitabın çevirisini tamamlamıştı.

Hasan Âli Yücel, ilk sayısı 19 Mayıs 1940 tarihinde yayınlanan Tercüme Dergisi’nin önsözünde şunları yazmıştı:

hasan-ali-yücel“Tercüme; zihnî, fikrî ve medenî bir intibak olduğuna göre, gün günden daha mütekâmil bir “ana diline nakil” hareketi bizde de tekevvün etmiştir. Münevverlerimiz, kendi aralarında verimli bir birleşme yapamadıkları ve bu işlerde başka memleketlerde büyük müessiriyeti olan naşirlerin bilgili önayak oluşlarına imkân bulunmadığı için tercüme davamız bir türlü rasyonel bir tertibin zincirini takip edemedi. Hususî teşebbüs ve teşekküllerle vücut bulması temenniye çok lâyık olan bu büyük kültür davasının devlet eline intikali, bu sebeplerle bir zaruret olmuştur.

Maarif Vekilliği ’nin tercüme işi ile ciddî surette meşgul oluşu, bu hareketin devlet kadrosu dışında inkişafına bir başlangıç olmak içindir. Bir asırdır nice nice eserleri tercüme ve basma için emek verildiği halde, dünya şaheserlerinden başlıcalarının millî kütüphanemizde bulunmayışı, gelişigüzel çalışıldığının en kuvvetli, fakat en acıklı bir delildir.

../ Tercüme, bizim nazarımızda, mekanik bir nakil hareketi  değildir. Herhangi bir eser, ana dile geçirilmiş sayılabilmek için bu işi yapanın, müellifin zihniyetini benimsemesi, daha doğrusu müellifin mensup olduğu cemiyetin kültür ruhuna gerçekten nüfuz etmesi lâzımdır. Böyle olunca da o cemiyetten alacağı mefhumlarla kendi cemiyetinin fikir hâzinesini zenginleştirmesi tabiîdir. Bunun içindir ki ana dilimizin, bu inzıbatlı fikir çalışmaları ile, yepyeni tekâmül imkânları kazanacağına inanmaktayız. Her anlayış bir yaratma olduğuna göre, iyi bir mütercim, büyük bir müellif kıymetindedir.

Muayyen kitapların tercümesi teşebbüsü yanında bizzat tercümenin ne olduğu ve nasıl olması lâzım geleceği hakkında bizden başka milletlerin bu hususta neler yaptıklarını da görüp göstererek tercüme işine bir istikamet ve hız vermeği ihmal etmedik. “

1967’de, üyelerinin istifaları sonucunda kapanan Tercüme Bürosu’nun çevirdiği önemli eserlerin sayısı bini aşmıştı.

Bugün tercüme işini artık devlet yapmıyor. Sayıları iki yüze yaklaşan üniversitemizde “okumaya” çalışan sayısız talebe, özel sektörün ilgisiz kalamayacağı bir pazar haline gelmiş durumda. Gün geçmiyor ki yeni bir eser çevrilmesin. Peki, Hasan Âli Yücel’in bahsettiği “istikamet” ne âlemde? Tercümeyi “zihnî, fikrî ve medenî bir intibak” olarak anlıyor muyuz? “Tercüme davamız” rasyonel bir tertibin zincirini takip edebiliyor mu?

Bu sorulara “evet” cevabı vermek çok zor!

Piyasayı dolduran sayısız çeviriye bir göz attığımızda dehşet verici bir özensizlik ve kalitesizlik görüyoruz.

Tercüme işinde sıkıntılar katman katman:

  1. Çeviri yaptığı lisanı doğru düzgün bilmediği halde kitap üstüne kitap çeviren sözüm ona mütercimlerimiz var.
  2. Tercümeyi sadece mekanik bir nakil hareketi sanan, tercüme yaptığı konuyu bilip anlamasının gerekli olmadığına inanan, dolayısıyla bu yönde herhangi bir çaba göstermeyen mütercimlerimiz var.
  3. Tercüme yaparken kendinde çevirdiği esere ekleme çıkartma yapma hakkı gören, ideolojik açıdan mahsurlu gördüğü yerleri makaslayabilen mütercimlerimiz var.
  4. Tercüme yaptığı yabancı lisanı iyi bilen ama kendi dilimizi doğru düzgün bilmeyen mütercimlerimiz var.

Öyle tercüme satırlarına rastlıyoruz ki o satırları müellifinin kendisine tercüme etseniz o bile anlamaz.

Bugün gelişen teknoloji, mekanik olanı, yani bir metni “anlamadan tercüme etme” işini neredeyse kotardı kotaracak. Yani mütercimlerimizin artık Google translate sayfasından daha fazlasını yapmak zorunda olduklarını anlamaları gerekiyor. Çünkü çevirileri makinenin çevirileri gibi doğru dürüst anlaşılmıyor.

Bu metinleri okuyan talebeler ne öğrenebilir? İnsan zihninin ufuklarında dolaşan düşünürlerin fikirlerine nasıl nüfuz edebilir?

Belki bu kalitesizliğin kökeninde, ülkemizde zaten hiçbir zaman yeterince varlığını hissettirememiş tenkit müessesinin son yıllarda iyice ortadan kalkmış olması yatıyor. Kötüye kötü, kalitesize kalitesiz diyen pek az insanımız var.

Madem münekkitlerimiz sayıca az yahut yetersiz, hiç olmazsa hocalarımız bu berbat çevirileri talebelerine okutmayı reddetseler keşke. En vazgeçilmez, en olmazsa olmaz metinleri tespit etseler de oturup kendileri çevirseler.

Bir yandan da yeni bir “Tercüme Odası” yahut “Tercüme Heyeti” kurulması da düşünülebilir. Mesela âtıl Türk Dil Kurumumuz böyle bir çalışmayı başlatabilir. Akademiyle iş birliğine gidilip acilen tercüme edilmesi gereken kitapların bir listesi oluşturulabilir. Akademide yahut serbest piyasada temayüz etmiş, Türkçesi sağlam kişileri tespit ederek “muayene ve kabul” heyetleri teşkil edilebilir. Bu heyetler sadece yeni tercümeleri değil daha önce yapılmış tercümeleri de inceleyip notlandırabilirler. Bu heyetin “kabul edilemez” bulduğu kötü çeviriler -gerekçeleriyle- ifşa edilebilir. Çevirileri kabul edilemez bulunan kitaplar da yeniden çevrilecek kitaplar listesine dahil edilerek ilan edilebilir.

Kötüye kötü diyemezsek iyiye ulaşamayız.


Not: Tercüme dergisinin ilk sayısına https://archive.org/details/MEBTercmeSayy11940 adresinden ulaşılabilir.

WhatsApp

WhatsApp

Gerçekleşen bir Amerikan rüyası

2014 yılında, Brian Acton ve Jan Koum isimli iki arkadaş, henüz genç sayılabilecekleri yaşlarda, birçok insanın hayal bile edemeyeceği derecede bir şöhret ve zenginliğe ulaştılar.

Jan-Koum-ve-Brian-ActonBrian 1972’liydi. Michigan’da doğmuş, 1994’te meşhur Standford Üniversitesi’nin bilgisayar bilimi bölümünden mezun olmuştu. Daha üniversitenin ikinci senesinde Rockwell International firmasında çalışmaya başlamış, daha sonra Apple ve Adobe firmalarında ürün test uzmanı olarak iş bulmuştu. 1996 yılında Yahoo’nun 44. Elemanı olarak işe alınmıştı. 1998 yılında tüm hayatını değiştirecek biriyle, Yahoo’da altyapı mühendisi olarak çalışmaya başlayan 1976 doğumlu Jan Koum’la tanışacaktı.

Kiev’de doğup büyümüş bir Rus Yahudi’si olan Jan, 1992’de Amerika’ya göç eden annesi ve ninesi ile birlikte Kaliforniya’nın Mountain View şehrine yerleşmişti. Bir sosyal destek programıyla hayata tutunmaya çalışan fakir ailenin babası da daha sonradan onlara katılmaya çabaladıysa da bunu başaramamıştı. Jan’ın annesi bebek bakıcılığı yapıyor, kendisi ise bir markette temizlikçilik yapıyordu. 18 yaşında San Jose State Universitesi’nde bilgisayar programcılığı okumaya başladı. O da Brian gibi daha okurken okul masraflarını çıkartmak için Ernst & Young şirketinde güvenlik test uzmanı olarak çalışmaya başlamıştı. 1997’de Yahoo’da işe girdi.

Brian ve Jan dokuz yıl Yahoo’da çalıştıktan sonra beraberce işten ayrıldılar. Bir sene boyunca yeni işlere başvurdular. İkisinin de Facebook’a yaptıkları iş başvuruları reddedildi.

Cep telefonlarında GSM şebekeleri üzerinden internet kullanımının ucuzlaşıp yaygınlaşmaya başladığı günlerde kafa kafaya veren iki arkadaş, pahalı ve konforsuz SMS’lerin yerini alacak bir mesajlaşma uygulaması geliştirmeye karar verdiler.  Onlara kısa sürede inanılmaz bir servet kazandıracak meşhur uygulamanın ismini Jan koydu: “WhatsApp”.

 

Ne haber? Ne var ne yok?

Bu isimde basit bir kelime oyunu vardı. İfade tıpkı “ne haber? ne var ne yok?” anlamına gelen “what’s up” ifadesi gibi telaffuz ediliyordu. Sondaki “up”, mobil uygulamalara verilen “app” kısaltmasına dönüşüyordu.

Brian ve Jan firmalarını 24 Şubat 2009’da kurdular.

Uygulama hızla popülerlik kazandı. Nasıl para kazanılacağı basitti: uygulama ilk sene bedava olacaktı. Bir yılın ardından uygulamayı kullanmaya devam etmek isteyenler, yıllık bir dolar gibi son kullanıcı için çok cüz’i bir ücret ödeyeceklerdi. Kullanıcı sayısı yüz milyonları aşmış bir uygulama için bu her sene milyonlarca dolarlık kazanç demekti.

Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg bu hızla yayılan mesajlaşma uygulamasına karşı kayıtsız kalamadı ve 2012 yılının bahar aylarında Jan Koum ile tanışmak istedi. O günlerde başlayan görüşmeler iki yıl boyunca sürdü ve nihayet 2014 yılının 19 Şubat’ında Facebook’un WhatsApp’ı 19 milyar dolar gibi daha önce duyulmamış bir bedel karşılığı satın alacağı açıklandı.

Satın alma açıklandığında facebook’un 1.2 milyar, WhatsApp’ın 450 milyon kullanıcısı bulunuyordu.

Silikon Vadisi’nde teknoloji firmaları kurulur büyütülür ve parça parça satılırlar. Bu yaygın bir iş modelidir. Fakat WhatsApp’ın satışı SilikonVadisi’nin de gördüğü en pahalı satıştı.

 

Neden Facebook Bu Kadar Para Ödedi?

Mobil uygulamalar pazarı global ölçekli devasa bir pazar. Bu pazara her gün binlerce yeni ürün sürülüyor ama bu pazara sürülen tüm ürünleri -binlerce benzerleri arasında sıyrılıp çıkmayı başarsalar bile- önemli bir problem bekliyor: unutulup bir kenara atılmak. Akıllı telefonlarımızda yükleyip bir daha yüzüne bakmadığımız onlarca uygulama var. İşte WhatsApp gibi uygulamaların farkı burada ortaya çıkıyor. WhatsApp kullanıcıları uygulamalarını unutmak bir tarafa he gün her dakika açıp kontrol ediyorlar. Mesajlaşma uygulamaları insanların günlük hayatlarının bir parçası oluyor.

Peki, insanların sürekli baktığı, kullandığı bir uygulama olmak neden önemli? WhatsApp herhangi bir reklam göstermiyor, o zaman nereden para kazanıyor ve servisin devamlılığını sağlıyorlar?

Bu sorunun cevabı başka bir yazının konusu…

 

Köylülük ve Soyut Düşünce

Köylülük ve Soyut Düşünce

İlahiyatçı Mustafa Öztürk hoca, Karar gazetesindeki 5 Ağustos 2017 tarihli “Köylülük Sorunumuz” başlıklı yazısında köylülüğün Kur’an’da nasıl zemmedildiğini anlattıktan sonra Çetin Altan’a göre köylülüğün öne çıkan işaretlerini madde madde yazmıştı. Bu maddelerden altıncısı çok dikkatimi çekti. Çetin Altan’a göre köylülüğün göstergelerinden birisi “hukuk, adalet, saygı, nezaket gibi soyut kavramların tanımlamalarını yapmaya yanaşmadan, soyut kavramları taş, toprak, bardak, bıçak, ev, araba gibi somut sözcüklerle eşdeğer tutarak konuşmayı yeğleme” imiş.

Ne isabetli bir tespit! Fakat sadece konuşma mı? Köylü kafasında mücerret (soyut) düşünceye pek az yer vardır ve bu maluliyet, konuşmasına, yaşamasına, aldığı tavırlardan verdiği kararlara, seçtiği saftan benimsediği hayat tarzına kadar her şey üzerinde belirleyici olur.

Allah Kur’an-ı Kerim’de bize bedevilerin bu hallerini çok sert bir şekilde bildirir:

Bedevîler, kâfirlik ve münafıklık bakımından hem daha beter, hem de Allah’ın Resûlüne indirdiği kanunları tanımamaya daha yatkındır. Allah çok iyi bilendir, hikmet sahibidir. (Tevbe,97)

Şöyle bir düşündüğümüzde bugün şikayetçi olduğumuz birçok sıkıntının temellerinde bedeviliğin bu emaresinin, yani soyut ilkeleri anlayamamanın, benimseyememenin, içselleştirememenin olduğunu görebiliriz.

Meşhur bilim kurgu yazarı Kurt Vonnegut (1922-2007), 1952’de yazdığı “Otomatik Piyano” (Player Piano) isimli ilk romanında kahramanlarının ağzından 19. Asrın iki önemli filozofu olan Henry David Thoreau ve Ralph Waldo Emerson’un o bilindik diyaloğuna yer verir. Thoreau, 1846 yılında Meksika savaşı sırasında Amerika’da koyulan oy vergisini ödemeyi reddettiği için, bir geceliğine de olsa hapse atılmıştır. Babası veya dedesi köleliğin kaldırılmasında önce oy kullanmış olanların muaf tutulduğu bu vergi haksız bir vergidir ve fakir beyazlarla zencilerin oy kullanmasını zorlaştırmaktadır.

Thoreau’nun medeni haklar mücadelesindeki fikir arkadaşı Ralph Waldo Emerson, hapse atılan arkadaşını görmeye gittiğinde sorar:

– Henry, neden buradasın?

– Ralph, sen neden burada değilsin?

Vonnegut, roman karakterlerinden Finnerty’e bu diyaloğu anlattırdıktan sonra romanın diğer kahramanı Paul üzerinden bir sorgulamaya girişir:

“Hapse girmeyi mi istemeliyim yani?” dedi Paul, bu hikâyeden kendine bir ders çıkarmaya çalışarak.

“Hapis korkusunun seni inandıklarını yapmaktan alıkoymasına izin vermemelisin.”

“Alıkoymuyor.”

Paul asıl sorunun inanacak bir şey bulmak olduğunu düşündü.

Sanıyorum meselenin bam teli burasıdır. Dünyadaki insanların çoğu ister dini ister seküler tarafta olsun aslında gerçekten inanacak bir şey bulamıyorlar. Bunun sebepleri çeşitlendirilebilir. Bazen soyut olanı kavramak için gereken zihni olgunluğa erişememiş olmak, bazen de dünyayı vahşi bir cangıl, kendisini her türlü ahlaki sınırlamadan muaf, hayatta kalmak için öldürmeye mecbur vahşi bir hayvan gibi görmektir sebep.

concrete-vs-abstract-thinkingBu hali benimseyenler durdukları noktayı -bazen kendilerine bile- itiraf etmekte çok zorlanıyorlar. Çünkü soyut kurallara, ideallere inanmayan, hayatını onlara göre tanzim etmeyen kimselerden kurulu bir sosyal toplulukta hayatta kalmak neredeyse imkânsız. Böyle olunca da gerçek kimliklerini saklayan bir maske takıyorlar. Köprüyü geçene, artık kendilerini gizlemeye mecbur olmayacakları güce erişene kadar her türlü yalanı söylemeye başlıyor, gerçekten inanmadıkları ideallere -hem de yürekten- inanır görünüyorlar.

Toplumu saran iki yüzlülüğün, ne olduğu gibi görünmenin, ne göründüğü gibi olmanın altında biraz da bu yatıyor.

Kaideler, prensipler, yani soyut idealler eğer gerçekten tüm insanlarca içselleştirilebilseydi, cezalara, kolluk kuvvetlerine, hapishanelere gerek kalmazdı. Soyut düşünceyi anlamayan insanlar ancak somut olanla, yani fiziksel cezayla korkutup sınırlandırılabiliyorlar.

Hız tahdidini gösteren levhaları gördüğü halde polis ya da kamera bulunmadığını anlayınca gazı kökleyen ilkel beyinlileri sarsarak uyarmak için sembolik bir işaretten çok fazlası gerekiyor. Şehirlerimizin sokakları işte tam da bu yüzden kambur misali yüksek yüksek hız kasisleri ile doluyor.

Toplumun hemen her katmanında bedevi hoyratlığının izi sürülebilir.

Siyasetçileri ele alalım mesela.

Siyasetçiler muhalefetteyken hürriyet, insan hakları, demokrasi, adalet gibi kulağa hoş gelen soyut kavramlara sıkça müracaat ediyorlar. Peki, dillerinden düşmeyen bu soyut başlıkların altları dolu mu? Yoksa bu sözler onlar için, seçim otobüsleri, gümbür gümbür miting şarkıları, sahne şovları gibi iktidara giden yolda kullandıkları birer geçici araçtan mı ibaret? Kendilerini gerçekten muktedir hissettikleri anda bu soyut kavramların hızla buharlaştığına şahit oluyoruz. Anlıyoruz ki o kadar şikâyet ettikleri şey adaletsizlik değil adaletsizliğe uğrayanların kendileri olmasıymış! Hürriyetlerinden haksızca mahrum bırakılanlar kendileri olmadığı müddetçe hürriyet yahut adalet diye bir meseleleri yokmuş meğer!

Ne yazık ki bedevi kafasının faciası, sadece pozitif kavramlara gösterilen sahte yakınlıkla sınırlı değil. Soyutu kavramakta zorlanan zihinlerin negatif, olumsuz kavramlara gösterdiği tepkiler de sathi, hatta sahtedir.

Yalan, hırsızlık ve yolsuzluk herkesin nefret eder göründüğü fiillerdir. Kurnaz köylü kafası bu olumsuz fiilleri irtikap edeni derhal mahkûm etmeye, hemen darağacına çekmeye hazırdır. Ancak tepkisi, nefreti bu ahlaksız fiillere değil onları işleyenlere yöneliktir. Kendisi imkân bulur, bir de yakalanmayacağına inanırsa yalanı da hırsızlığı da yolsuzluğu da kolayca rasyonalize ediverir: “Savaş zaten hile değil midir?”, “Bizim güçlü olmamız lazımdır.”, “Bugüne kadar onlar yemiştir, şimdi sıra bizdedir.”, “Zaten herkes yapmaktadır” vs. vs…

Bedevi kafası ne yazık ki saldırgan bir kanser misali her yanımızı sarmıştır.

Daha çok para kazanmak için insanlara ihtiyaç duymadıkları tedaviler uygulayan doktorları ayıpladığı halde iki eşantiyon hediye, iki bedava seyahat için falanca ilaç şirketinin ilaçlarını “birazcık” çok yazan doktorlarımız yok mudur?

Çocuğunun dersi boş geçince köpüren ama kendisi bir akrabasının düğününe yahut bir yurtdışı gezisine katılabilmek için günlerce rapor almakta en ufak bir sakınca görmeyen öğretmenlerimiz yok mudur?

Bir siyasi liderden, totaliter eğilimlerinden dolayı nefret ettiğini söyleyen ama kendini askeri gibi gördüğü diktatöre adeta tapan entelektüel müsveddeleriyle sarılı değil midir etrafımız?

Mütemadiyen “bilim üretemiyoruz azizim” diye vahvahlanırken bir yandan da temayüz eden her parlak zihni kendisine tehdit olarak algılayıp, aşağılayarak ya da görmezden gelerek yok etmeye çalışan muhteris akademisyenlerimizin sayısı az mıdır?

İşte bunlar ham köylülüğün, gelişmemiş bedevi zihniyetinin tipik bir göstergesidir.

Bedevîler «İnandık» dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama «Boyun eğdik» deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi. Eğer Allah’a ve elçisine itaat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. (Hucurat, 14)

Sanıyorum imanın kalbe yerleşmesi, birtakım somut göstergelerin hayata katılmasından ziyade inanılan soyut değerlerin içselleştirilmesi anlamına geliyor. Uğrunda fatura ödemeyi göze alamadığımız, somut getiri ve götürülerine göre taşımaya devam ettiğimiz inançlarımızı “iman” diye adlandırmak mümkün değil!

Görülen o ki eğer kurtuluş reçetesi diye bir şey yazmak mümkünse o reçetenin ilk maddelerinden biri, bedevi kafasından, köylülükten kurtulmanın bir yolunu bulmak olmalı.

 

Büyük Balık Küçük Balık

Büyük Balık Küçük Balık

1789 Avrupa feodalitesinin ölüm çanı, bütün feodalizmlerin ölüm çanıdır. Büyük endüstri ve kapitalizm.
Sanayiini kuran üç büyük ülke kapitalizmin Üçüncü Dünya’da kurulmasına izin vermez ve onları pazarı haline getirir.

Cemil Meriç – Sosyoloji Notları (s. 177)

Batıda, özellikle Amerika’da vahşi kapitalizmin istinad ettiği felsefi temellere katkı sağlayan en önemli isimlerden birisi Herbert Spencer’dir. 19. Asır Batı düşüncesinde son derece derin izler bırakan Spencer’in ismi “Sosyal Darwinizm” kavramıyla beraber anılır. “En uygun olanın hayatta kalması” fikrini, Darwin’in meşhur kitabı “Türlerin Evrimi” yayınlanmadan yedi sene önce ifade etmiştir. Tıpkı doğa gibi toplumların da doğal ayıklanma, hayatta kalma ve adaptasyon süreçleriyle ilişkili, belirli temel “evrim” yasalarına göre geliştiklerini öne sürer. 1884 tarihli “The Man Versus The State” isimli eserinde, insanları doğal ihtiyaçları doğrultusunda destekleyen tüm yasal düzenlemelerin, insan doğasının son derece yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını iddia eder. İnsanlara hastalık ya da yaşlılıkları sırasında verilen bakım hizmetlerinin (sosyal yardımların), maddi imkân bulamayanların çocuklarının eğitiminin devlet tarafından üstlenilmesinin, bu yanlış anlaşılmanın neticesinde ortaya çıktığını söyler. Ona göre bu destekler, tabiatın işleyişine (hatta yaradılış sırrına) yapılmış sunî, yanlış müdahalelerdir. Hayvanlar, hayatın zorlukları karşısında nasıl yalnızlarsa ve nasıl kendi başlarının çaresine bakmak zorundalarsa insanlar da öyledir. Evrime göre zayıfların elenmesi güçlülerin hayatta kalması tabîi ve “normal” olandır. Anormal olan buna müdahale etmektir. Zayıf ve hastalıklı olanın desteklenerek yaşatılması “insanlık” gereği gibi görülse de olumsuz neticeler doğurur. İçindeki “hastalıkları”, “zayıflıkları” doğal olarak elimine edemeyen toplumun sağlığı bozulur.

Spencer’in yaklaşımının, yukarıda anlatılanlara uyumlu başka bir yansıması da “Laissez faire” fikridir. “Bırakınız yapsınlar” anlamına gelir. Devletin ekonomik ve sosyal hayata asgari seviyede müdahalesini öngörür. Zira ona göre devletin her müdahalesi, her sosyal planlama ve kontrol çabası, kendi tabîi mecrasında akan evrim sürecine müdahale olacaktır.

Spencer’in toplumsal evrim anlayışına göre, insan toplulukları basit kabile birimlerinden karmaşık yapılara doğru evrimleşir. Uyum sağlayamayanlar, zayıflar, yetersizler, daha gelişmiş ve saldırgan topluluklar karşısında yavaş yavaş yok olurlar. Yalnız yaşayan mağara adamının kabile üyesi karşısında, kabile üyesinin çiftçi karşısında, çiftçinin fabrikatör karşısında şansı yoktur. Aynı şekilde, Roma, Hint ve Çin imparatorlukları da İngiltere ve Almanya gibi Avrupalı güçlerin gerisinde kalacaklardır. Kadim savaşçı toplumlar, varlıklarını sürdürebilmek için Romalıların Gotlar ve Vandallara yaptıkları gibi rakip komşularıyla savaşmak zorundayken, daha gelişmiş sanayi toplumları, savaş ve çatışma yerine, ekonomik rekabet sayesinde barış içinde evrimleşirler.

Toplumları, farklılaşmamış, uzmanlaşmamış, herkesin hemen her işi yaptığı ilkel bir topluluktan, fertlerin uzmanlaştıkça birbirlerine bağlılıklarının arttığı, karmaşık, farklılaşmış yapılara doğru evrimleşen canlı bir organizmaya benzetir Spencer. Nasıl insan vücudundaki hücrelerin bir kısmı “uzmanlaşarak” beyin, kulak, el, ayak gibi vazgeçilmez özel işlevler kazanıyorsa, gelişen toplumlarda yer alan insanlar da çeşitli alanlarda uzmanlaşırlar. Nihayet herkesin birbirinin uzmanlığına ihtiyaç duyduğu, hatta bağımlı olduğu, “dengeli” bir toplum ortaya çıkar.

Spencer’in teorisi, birçok ırkçı ve insanlık dışı radikal görüşleri beslediği için yirminci asrın başında gözden düşmüş görünse de -özellikle Amerika’da- bir tarafıyla alttan alta yaşamaya devam etti.

Spencer’in evrimsel organizmacı bakışı çerçevesinde, eleştirel bir argüman üretecek olursak, İngiliz sosyoloğun “kanser” problemini göz ardı etmiş olduğunu söyleyebiliriz.

Bilindiği üzere hastalıklı kanser hücreleri kontrolsüz olarak bölünmeye, çoğalmaya başlarlar. Bu da erken teşhis edilip tedavi edilmezse organizmayı ölüme götüren bir süreçtir. Kanser hücrelerinin yüksek hayatta kalma performansları “sağlıklı” olduklarını göstermez. Bu çerçevede “bırakınız yapsınlar” anlayışının da doğru yaklaşım olmadığı ortadadır.

Peki, bu analoji gerçek hayatta neye tekabül ediyor?

Kapitalist dünyada “uzmanlaşmış” şirketlerin nasıl hudut bilmez bir iştiha ile güçlerini, nüfuzlarını arttırmaya çalıştıklarını hatırlayalım. Bir teknoloji şirketi olan Google’ı ele alalım mesela. Bir arama motoru üreterek belli bir alanda “uzmanlaşan” şirket, milyarlarca dolarlık internet reklam pastasının büyük bir bölümünü kontrol etmeye başlamış vaziyette. Haritacılıktan eğitime, yayıncılıktan iletişime, turizmden pazarlamaya, tercümeden espiyonaja google’ın girmediği alan kalmadı neredeyse. Google bu alanlarda sadece “mevcut oyuncular arasında yeni bir oyuncu” olarak bulunmuyor. Dev cüssesiyle, tarihin bugüne kadar görmediği maddi gücüyle, hedefleyip girdiği sektörün kadim aktörlerini de kısa sürede devre dışı bırakıyor.

Bir başka örnek de 1997 yılında internetten kitap satışı ile işe başlayan Amazon. Amazon 2017 itibarıyla 430 milyar dolarlık değeriyle en yakın rakibi Wal-Mart’ın iki katı değerinde. Çalışan sayısı 2016 itibariyle 350.000’e dayanan dev perakendeci şirketi yakalayabilecek hiçbir alternatif bulunmuyor. Amazon da, Google gibi sayısız farklı uzmanlık alanına el atmış durumda.

Lafı uzatmaya gerek yok. Dev şirketler çılgınca bir hızla –adeta kanser gibi- dünyaya yayılıyorlar ve güçlendikçe kontrol edilebilir, denetlenebilir olmaktan çıkıyorlar. Bunun “doğallıkla” izahı mümkün değil. Artık serbest rekabet şartları oluşamıyor. Dünyada alternatif bir şeyleri sessizce geliştirebileceğiniz bir kuytu köşe de kalmadı artık. Son bir çare olarak, yüksek teknolojinin sunduğu imkânlardan yararlanmak isteseniz, ihtiyaç duyacağınız “beyinleri” sizden çok önce bulup, sizin asla ulaşamayacağınız rakamlara kiralayan yahut satın alan “rakibiniz” karşısında şansınız sıfıra yakın oluyor.

İnternetin dünyayı küçültüp birleştirdiği bir çağda, Spencer’in öngördüğü “organizmanın” artık bütün dünya olduğu söylenebilir ve maalesef bu organizmanın sağlığı hızla bozuluyor. Herhalde bu dakikadan sonra ancak yeni Davut ile Calut mucizeleri beklemekten başka çaremiz yok.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayımlanmıştır.

Sosyalsiz Topluma Doğru

Sosyalsiz Topluma Doğru

Fransız sosyolog Alain Caillé, toplumsallaşma tarzlarını birincil ve ikincil olarak ikiye ayırır. Caillé’nin sınıflandırması bir yandan Durkheim’ın mekanik ve organik iş birliği ayrımına, bir yandan da Tönnies’in ortaya attığı ve Weber’in de sosyal ve tarihi değişimleri vurgulamak için kullandığı gemeinschaft-gesellschaft dikotomisine paralellik arz eder. Bu dikotomiye göre toplumsallaşma iki temel kategoride incelenebilir:

  1. Kişisel sosyal etkileşimler ve bu etkileşimlere dayalı roller, şahsi değerler ve inançlar çerçevesinde oluşan toplumsallaşma (gemeinschaft, community, cemaat).
  2. Dolaylı etkileşimlere dayalı gayri şahsi roller, resmi değerler ve inançlar temelinde gerçekleşen toplumsallaşma (gesellschaft, society, cemiyet).

Weber de 1925 yılında yayınlanan “Wirtschaft und Gesellschaft” isimli eserinde, “gesellschaft” kavramını kendi rasyonelleşme fikri çerçevesinde, “karşılıklı rızaya dayalı rasyonel anlaşma”  olarak tanımlamıştır.

Weber, rasyonelleşmeyi ve beraberinde getirdiği “büyübozumunu” (entzauberung, disenchantment) insanlığın kaçınılmaz kaderi olarak görmüştü. Alain Caillé, bu değişimin insanlığı sürükleyip getirdiği noktadan bakarak yeni değerlendirmeler yapıyor. Caillé’ye görüşlerini, Emile Durkheim’ın yeğeni ve entelektüel varisi Marcel Mauss’un 1925 yılında yazdığı “Essai sur le don” (Vermek Üzerine Makale) isimli eserinden hareketle geliştiriyor. Caillé, Mauss’un bu eserinde yer verdiği, ilkel toplumların –sosyal sözleşme üzerine kurulan modern toplumların aksine- piyasa ya da sözleşmelere bel bağlamadıklarını ortaya koyan bulgularına dikkat çekiyor.

Birincil toplum, aile, arkadaşlık, sevgi ve irtibatların dünyası ve bu dünyada insanın kişiliği işlevinden daha önemligörünüyor. İkincil toplumda ise insanların işlevleri (fonksiyonları) kişiliklerinden önde geliyor. Sizden beklenen “işi” yaptığınız müddetçe kim olduğunuzun pek de önemi yok.

Peki, modern toplum birincil toplum ilişkilerinin tamamen yok edildiği bir vasat mı?

Caillé, bugün içinde yaşadığımız modern toplum her ne kadar tamamen çıkar odaklı görünürse görünsün, yukarıda bahsi geçen iki sosyal ilişki türü arasında sürekli gidip geldiğimizi söylüyor.

Modern toplumda, fakirlere, hastalara, yetimlere sahip çıkmak adına oluşturulan, mesela ülkemizdeki SGK, Darülaceze gibi “sosyal” müesseseler, “karşılıklı rızaya dayalı bir rasyonel anlaşma” çerçevesinde toplanan fonlarla işliyorlar. Ama buna rağmen kâr odaklı olarak kuruldukları şüphesiz olan bazı firmaların “sosyal sorumluluk” ismini verdikleri girişimlerine de şahit oluyoruz. Mecburiyetleri olmadığı halde yardım organizasyonları yaptıklarını, maddi sıkıntılardan dolayı okuma imkânı bulamayan gençlere burslar verdiklerini işitiyoruz.

Caillé bilinen tüm politik ideolojilerin, talebin sonsuz kaynakların yetersiz olduğu ve cevabın sürekli ekonomi büyümede olduğu varsayımından hareket ettiklerini ancak “sürekli büyümenin” artık mümkün olmadığı bir noktaya vardığımızı ileri sürüyor. Sürdürülebilir bir demokrasi için sürekli daha fazlasını “almak” fikrinden uzaklaşarak “verme ruhunu” geliştirmemiz gerektiğini söylüyor.

Diğer bir Fransız sosyolog olan Robert Castel, 1995’te yayımlanan “Les métamorphoses de la question sociale – Une Chronique du salariat.” (Sosyal Sorunun Dönüşümleri) isimli kitabında, Caillé’nin fikirlerinden hareketle “sosyalsiz toplumlar” (sociétés sans social) kavramını ortaya atıyor. Castel’e göre “sosyalsiz toplum”, birincil toplumsallaşma tarzına (sociabilité primaire) özgü düzenlemelerle, yani aileye/komşuluğa/cemaate dayalı ya da mesleki temelde kendiliğinden örülmüş karşılıklı bağımlılık ilişkilerini esas alan ve üyeleri arasındaki bağları kurarken uzmanlaşmış kurumlara/kişilere başvurmayan bir yönetim anlayışıyla idare edilen toplumlardır.

Castel, “sosyalden” yoksun olan toplumun, aynı zamanda “ekonomikten” de, “politikten” de ve “bilimselden” de yoksun olacağını söylüyor. Çünkü ekonomiye, politikaya ve bilime özgü pratikler, ancak belirli bir uzmanlaşma düzeyine sahip kurumlarla mümkün olmaktadır. Oysa birincil toplumsallaşma tarzı bu kurumlara ihtiyaç duymaz. Bir toplumun “sosyal” hale gelmesi ancak ikincil toplumsallaşma tarzının (sociabilité secondaire) gelişimiyle mümkün olabilir.

Bu tanımlar ışığında Türkiye toplumuna “sosyal” ya da “sosyalsiz” demek mümkün müdür?

Yukarıda bahsi geçen Sosyal Güvenlik Kurumu, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu, Darülaceze Müessesesi, Kadın Sığınma Evleri gibi organizasyonlar mevcut ve işler halde olduklarına göre Türkiye toplumuna “sosyalsiz” bir toplum demek haksızlık olur.

Öte yandan hiç de azımsanmayacak sayıda olan ve her geçen gün yenilerinin kurulduğunu gördüğümüz yardım derneklerinin, daha çok aile, inanç, asabiyet gibi birincil toplumsallaşma tarzına temel teşkil eden kavramlarla açıklanabilecek mevcudiyetlerinden de sarfınazar edemeyiz.

Bir de ülkemizde yaşanan 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, özellikle siyaset kurumunda birincil toplumsallaşma tarzına doğru giderek artan bir yöneliş olduğu aşikâr.

Öyle görünüyor ki –tam olarak Caillé’nin dediği tarzda olmasa da- Türkiye toplumu da iki sosyal ilişki türü arasında sürekli gidip geliyor.

“Yerlilik” bizi sosyalsiz bir toplum olmaya doğru mu sürüklüyor?

Ülkemizde siyaset, bürokratik vesayeti -verilen uzun ve zorlu savaş neticesinde- mağlup ederek etkisizleştirmeyi başardı. Bu demokrasi adına olumlu bir gelişme sayılabilir. Ancak bu gelişme, ikincil toplumsallaşma tarzının adeta simgesi olan bürokrasi kurumunu zayıflatarak birincil toplumsallaşma tarzına yönelme sonucunu da doğurdu. Bürokrasi ile verilen mücadelede halk kitlelerinin desteğini kazanabilmek ya da muhafaza edebilmek için bürokrasinin “yerli olmayan”, “düşman güçlerle sinsice işbirliği yapan”, “milli iradeyi tanımak istemeyen” kişilerden oluştuğu tezi yoğun şekilde işlenmişti. 15 Temmuz darbesi ve sonrasında yaşananlar da bu iddiaların iddia olmaktan çıkarak can yakıcı bir hakikat şeklinde tecessüm ettiği bir süreç oldu. Bir takım harici mihrakların maşası olarak milli iradenin temsilcilerini devirmek isteyen askeri ve sivil bürokratlar, ellerinde dumanı tüten suç aletleriyle kıskıvrak yakalandılar. Böyle olunca bürokraside çok geniş çaplı tasfiyeleri yapabilmenin yolu da açıldı. Bu tasfiyeler yapılırken, en başta suçun şahsiliği gibi en temel hukuki/rasyonel ilkeler yer yer ihlal edildiği halde ortaya meşru bir toplumsal tepki çıkamadı.

Tasfiyelerle boşalan kadrolara yeni kimselerin istihdamında da artık ikincil toplumsallaşma tarzının olmazsa olmaz ilkelerinin terkedilmeye başlandığını görülüyor. “Kurumsallık”, “uzmanlık”, “rasyonellik”, “meritokrasi”, “liyakat” gibi kavramlar bugün artık hayli gözden düşmüş vaziyette. Bugünün revaçta kavramları, “aile”, “sadakat”, “güven” gibi birincil toplumsallaşma tarzına ait kavramlar oldu.

Aslında rasyonel, kurumsal, ilkesel sosyal etkileşim ağlarını çöpe atmadan aile, millet, itimat, kardeşlik gibi birincil toplumsallaşma tarzına ait değerlerin müspet yönlerini hayatımıza katacak türden bir “yerliliğin” üretilip üretilemeyeceği araştırılabilirdi. Mesela güçlü aile/akrabalık bağlarının ister istemez üreteceği nepotizmi, “kul hakkı yememek” gibi yine aynı dünyaya ait başka bir değerle filtrelemek mümkün olabilirdi belki. Yahut aile, kabile, mahalle algısının hudutlarını olabildiğince genişletebilsek, komşusu açken tok yatmakta problem gören inanca açılacak varlık alanı çok müspet neticeler üretebilirdi. “Sosyal” toplumu nötr rasyonalite yerine halkın tüm kesimlerince kabul görebilecek hamiyetververlik gibi, yetime sahip çıkmak gibi “yerli” değerler üzerine kurmayı da deneyebilirdik.

Siyasilerimizin kitleleri de arkalarına alarak öne çıkarttıkları “yerlilik” anlayışı yeni bir tanıma ve muhtevaya muhtaçtır. Bugünkü haliyle kalacak bir yerlilik anlayışı, bizi Caillé’nin tarif ettiği “sosyali” ve onun yanında “ekonomik”i “politik”i ve “bilimseli” de hızla tüketeceğimiz bir yola sokacak gibi görünmektedir.


Bu makale ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Muhafazakâr Zaman Algısı

Muhafazakâr Zaman Algısı

cemil-meriç-kitapSağa türbedarlık düşer; türbedarlık, yani ezeli değerlerin bekçiliği.

Hangi ezeli değerlerin? İhtilal, istibdadın tasfiyesiydi; müjdeydi, ümitti, gelecekti. Sağ, daima çekingen, daima korkak, daima sevimsizdir. Çekingendir, çünkü maziyi temsil eder; maziyi, yani keyfiliği, kanunsuzluğu. Korkaktır, zira kanlı imtiyazların ve karanlık istismarların mirasçısıdır. Sevimsizdir, hangi mezarlığı ürpermeden seyredebiliriz?

Sağ mezarlık bekçisi. Eskinin devamını ister sağ. Hâlbuki hayatın kendisi daima yeniye müteveccihtir.

Cemil Meriç’in, bu satırlarında sert bir şekilde eleştirdiği “sağ” ve onu karakterize eden “muhafazakâr düşünce”, belli bir tür zaman algısı ile çok yakından irtibatlıdır.

Nedir “zaman algısından” kastımız?

İnsanların benimsedikleri zaman/değişim algısına göre iki temel gruba ayrıldığını söyleyebiliriz:

  1. Zaman ilerledikçe “geliştiğimizi”, “aydınlandığımızı”, “bilgimizin arttığını”, “zenginleştiğimizi”, “akıllandığımızı”, “yontulup inceldiğimizi”, daha önce elimizde olmayan yeni “imkânları” elde ettiğimizi düşünenler.
  2. Mutlak iyi, güzel ve doğru olan ne varsa geçmişte bir zamanlar yaşanıp bittiğini, zaman geçtikçe o mutlak saadet günlerinden uzaklaştığımız için “eksildiğimizi”, “karanlığa gömüldüğümüzü”, “hikmetten uzaklaştığımızı”, “manen fakirleştiğimizi”, “bilgimizin azaldığını”, bir zamanlar avuçlarımızda tuttuğumuz “imkânlarımızı” kaybettiğimizi düşünenler.

“Sağcı”, “muhafazakâr” kavrayışı besleyen zaman algısı, bunlardan ikincisidir.

Marazi bir nostalji hissi, çok kimsenin burnunun direklerini sızlatır. Coğrafyamızda, kendine sol diyenler de dâhil olmak üzere tüm muhafazakârların kendilerine mahsus birer “asr-ı saadetleri” vardır.

Üstelik bu “tatlı hatıralar piyasası”, bir taraftan da gayet kârlı bir piyasa olduğundan mütemadiyen yeni tatlı hatıralar (!) istihsal eden (uyduran desek ayıp mı olur?) bir sanayi de mevzu-u bahisdir!

İkinci algının sahipleri olan muhafazakârlar, saatin tiktaklarıyla birlikte an be an uzaklaşan “güzelliği” olabildiğince “muhafaza” etmeyi kendilerine gaye ediniyorlar. Mümkün olsa zamanda geriye gidecek, o son derece parlak ve saadet dolu günlere, yüreklerini yakan hatıraların sihirli şaşaasına “fiziksel” olarak dönecekler. Bu tatlı mazi hasreti onlar için öylesine yakıcı, öylesine zorlayıcı ki, tabiat kanunlarının fiziksel bir geriye dönüş imkânını ortadan kaldırdığını görmek bile durduramıyor onları! Fiziğin geçit vermediği yerde “meta-fiziğe” sığınıyorlar. Onları bu sürekli artan acılarından kurtarsınlar diye ya rüyalara ya “bast-ı zaman” yapma kabiliyetlerine sahip olduğuna kendilerini inandırdıkları İslami süper kahramanlar olan “evliyalara”, “rical-ül gayb’a” falan müracaat ediyorlar. (Mesela Fethullah Gülen tam da bu sebepten dolayı her perşembe akşamı peygamberimizle ve sahabelerle istişare(!) yapıyordu).

Meşhur tarih profesörümüz Ahmet Yaşar Ocak, Türklerin İslam’la daha ilk tanıştıkları zamanda, içlerinden sadece kendi aralarında değil, bütün İslam âleminde bugün bile büyük hürmet gören İmam Maturidi ve Buhari gibi değerler çıkartmış olduklarını söyler. Ocak, bu müthiş başlangıca rağmen, takip eden zamanlarda, özellikle 600 senelik Osmanlı macerası boyunca yeni “yıldızlar” çıkartmayı başaramadığımıza, sadece durmadan eskilere referans vererek yol aldığımıza dikkat çeker.

Eğer mutlak iyi geride kaldıysa onu arayacağınız yer “an” ya da “istikbal” değil “mâzi” olmak zorunda. Nitekim Osmanlı devletinde, özellikle din sahasında -son asrı hariç tutulursa- üretilen eserlerin neredeyse tamamına yakınının, eski eserlerin şerhlerinden yahut parça parça yeniden bir araya getirilmelerinden ibaret olduğu görülüyor. Çünkü bu kavrayışa göre, zaten yeni olanın daha kıymetli olması mümkün değil ve yapılacak en iyi şey “muhafaza” etmek, “cevheri kaybetmemek”.

Teknolojik, bilimsel ilerlemeler, modern batı dünyasının bugün geldiği inanılmaz nokta, doğrusal ilerlemeci zaman algısının mutlak zaferini ilan ediyor.

Başka bir deyişle, mazinin tatlı hayalleri içinde yaşamayı, geçmişin hikâyeleri ile avunmayı tercih edenler, dikkatlerini bugüne ve yarına teksif edenler karşısında mağlup oldular.

Bu mutlak hezimeti görmezden gelemeyen muhafazakârlar, kendileri için çok önemli bir kavram soktular tedavüle:  “diriliş”.

Neden diriliş? “Diriliş” fikrini adeta fetişleştirerek gündemde tutmak neden?

Yaşayanların değil ölülerin -yani mezardakilerin- “dirilişinden” bahsedilebilir ancak!

Başını beklediği ölülerden başka hiçbir şeyi olmayan mezarlık bekçisinin ham hayali değil de nedir bu?

Zombiler

Diriliş Değil Doğuş!

Batıda –fantezilerde de olsa- dirilen, mezarlarını yararak çıkan ve yaşanan hayata yeniden karışan ölülere “zombi” deniyor. Güne ve yarına odaklanan zihinler, zombileri tehlikeli ve bir an önce bertaraf edilmesi gereken varlıklar olarak sunarken muhafazakârlar medet umdukları zombileri diriltme derdindeler.

Tabiat kanunu böyle: ölen geri gelmiyor. Bu ilahi yasaya muhalefet, ancak fantezilerde mümkün ama orada bile “batılı akıl” ancak felaket senaryoları yazabiliyor. Bilim kurgu romanlarda, zoraki yollarla diriltilen ölülerden ya Frankenstein canavarı çıkıyor ya zombiler!

Başta dizi filmlerle inşa(!) edilmeye çalışılan kılıç tokuşturmalı “diriliş” olmak üzere her türlü diriliş fantezisini bir kenara koyarak hakikatle yüzleşmemizin zamanıdır.  Muhafazakâr zaman algımızın iflas ettiğini”, şanlı geçmişimizin bir daha geri gelmemek üzere mazide kaldığını, bugün ne yapılacaksa biz “diriler” tarafından yapılabileceğini kesin olarak kabul edebildiğimiz noktada yeni bir inşa süreci başlatabiliriz. Bu yeni inşa, tarihi mirasımızı inkâr etmemizi gerektirmez. İlhamımızı elbette yine geçmişimizden alabiliriz. Ancak anahtar kavramımız artık “diriliş” değil “doğuş” olmalıdır.


(Philip Zimbardo’nun “The Secret Powers of Time” videosu “zaman algısının” insan kitlelerini nasıl derinden etkilediğini anlatan hoş bir çalışmadır. )


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.