Lilliput’ta Gulliver olmak

Lilliput’ta Gulliver olmak

Bugün en meşhur çocuk klasiklerinden biri sayılan “Gulliver’in Maceraları” Jonathan Swift isimli İrlandalı yazarın 1726 yılında kaleme aldığı bir eserdir. Sanılanın aksine, Swift bu kitabı çocuklar için yazmamıştır. Gulliver’in Maceraları aslında alegorik bir siyasi hicivdir. Kitabın ilk baskıları, bütün o sembolizm sığınağına rağmen, ceza korkusuyla ağır bir otosansüre uğramış, hatta müstear isimle basılmıştır.

Şimdi İngiliz edebiyatının temel taşlarından sayılan bu eseri asıl zeminine oturtarak bir yorum çıkartmaya çalışalım.

Eser, Lemuel Gulliver isimli doktorun, Lilliput ülkesindeki macerasıyla başlar.

Seyahat meraklısı Gulliver, bir deniz seyahati esnasında fırtınaya yakalanır. Bindiği gemi batar. Kendisini kıyısında baygın şekilde bulduğu garip ülke, en uzunu onbeş santimetre boyunda olan “insancıkların” ülkesi Lilliput’tur.

Aslında sıradan bir insan olduğu halde bu “küçük insanlar” ülkesinde deve dönüşür Gulliver.

lilliput

Lilliputluların kendileri küçüktür ama hırsları normal insanlarınkinden farklı değildir. Eser küçük insanların ihtiraslarını, küçücük anlamsız emelleri için birbirlerini öldürmeye kalkmalarını, küçücük dünyalarında başkalarına küçücük üstünlükler elde edebilmek adına şeytani komplolar kurmalarını çok güzel hicveder.

Biz şimdi dikkatimizi, “cüceler arasında devleşen insan” metaforuna verelim.

Gulliver, Lilliput ülkesinde bir dev olmak için özel bir gayret göstermemiştir. Onu dev yapan etrafındaki insancıkların küçüklükleridir.

Ülkemizin partilerini, sendikalarını, kamu kurumlarını, cemaatlerini, tarikatlerini, derneklerini gözümüzün önüne getirelim.

Bunların neredeyse hepsi birer Lilliput klonunu değil midir?

Başkan koca bir devdir.

Geri kalan tüm çalışanlar ise cüce.

Baştakinin “devliğini” etrafındakilerin “cücelikleri” sağlar ve pekiştirir.

Pekçok kurumda ikinci, üçüncü, dördüncü adamlar yoktur.

Sadece bir dev ve sayısız cüce vardır. Ara kademede kimsecikleri bulamazsınız.

Sadece bir başkan ve sayısız sekreter vardır. Başkan yardımcılıkları, genel sekreterlikler filan sadece kanuni zaruretler gereği sembolik olarak vardır. Üstelik bu makamlar, kendilerini işgal edenler açısından “tehlikeli” makamlardır. O koltukların sahipleri koltuklarını korumak istiyorlarsa mütemadiyen cüceliği kabul edişlerinin altını çizmek durumundadır.

Bu öyle bir desen ki, legal illegal tüm örgütlerimizde yakalanabilir.

Bir işçi organizasyonu olması beklenen sendikalar yirmi-otuz sene boyunca tek adamın adıyla anılan yapılara dönüşür.

Pek çok tarikatte, cemaatte bir etkinlik hiyerarşisi yoktur. Şeyhten, hocadan, imamdan sonra sözü geçen ikinci kişilerin varlığı söz konusu olsa bile bu kişiler sürekli gözaltında tutulur ve ilk fırsatta tasfiye edilirler.

En güçlü en yaygın cemaatlerde, tarikatlerde, bu adam liderden sonra söz sahibidir denecek kim vardır?

Abdullah Öcalan’ın serbest olduğu yıllarda PKK’da söz sahibidir diyebileceğimiz ikinci bir kişi var mıydı?

Ya siyasi partilerde durum farklı mı?

Hayır! Siyasi partiler de birer Lilliput’tur.

Büyüklüğünü çevresindekilerin küçüklüğü sayesinde pekiştiren liderler elbette nitelikli, insiyatif alabilen adamlarla yahut basitçe cüceleşmeyi reddedenlerle çalışmak istemezler.

Çünkü Lilliput ülkesinde Gulliver’in devliğini sürdürmesi için herhangi bir gayret sarfetmesine ihtiyaç yoktur.

Bunun için kılf da hazırdır: “partimizdeki herkes bu kutlu davanın birer neferidir!”

Ama nedense bu “herkese” lider dahil değildir. O tek komutandır ve generallerden, albaylardan, yarbaylardan, binbaşılardan, yüzbaşılardan nefret eder. Çevresi her an neferlerle dolu olsun ister.

İbrahim Tatlıses’in şarkılarında arka vokallere dikkat edin. Arka vokaller zaman zaman bir çocuk korosunu andırır. Dümdüz söylerler, en ufak bir gırtlak nağmesi veya süsleme yapmazlar. Çünkü onlar da o platformun cüceleridirler ve asıl vazifeleri cücelikleriyle devin devliğini pekiştirmektir. Tatlıses, her seferinde “dev sesiyle” o kupkuru, sönük ve soğuk okul korosunun üzerine çok parlak ve sıcacık bir güneş gibi doğup kalplerimizi fetheder.

İşte bu da Tatlıses’in Lilliput’udur.

Asıl hüner, çok nitelikli, çok güçlü vokallerle kolkola girip, kâh atışarak, kâh yarışarak ama nihayetinde tüm sesleri bir kalite zirvesinde buluşturarak ortaya bir şaheser koymak değil midir?

Asıl hüner, üstün kavrayış ve parlak zekâ sahiplerini bir araya getirip, bir ortak akıl orkestrasına şeflik etmek değil midir?

Sineklerin tanrısı olsanız ne çıkar?

Lilliput ülkesinde “dev” olsanız ne çıkar?

Salih Cenap

Twitter: @salihcenap


Bu yazı aslen http://fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Reklamlar

Efendinin Yüzüğü

J.R.R. Tolkien I. Dünya Savaşının korkunç yıkıcılığını, bizzat içinde yer alarak tecrübe etmiş bir İngiliz entelektüeli. Aynı zamanda şair, romancı ve filolog olan Tolkien, çoğunu ikinci dünya savaşı esnasında yazdığı meşhur romanı Yüzüklerin Efendisi’ni 1954 senesinde yayımladı. Roman, içinde tabiatüstü varlıkların yer aldığı bir tür ortaçağ masalıydı. Çok ama çok beğenildi. Bütün zamanların en çok satan romanlarından birisi oldu. Müziklere, televizyon dizilerine, sinema filmlerine hatta video oyunlarına ilham verdi.

thering

Tolkien’in kurgusunda bir çok yüzük vardı ve yüzükler açıkça “iktidarı” sembolize ediyorlardı. Bu iktidar yüzükleri yeryüzünde yaşayan değişik topluluklara dağıtılmışlardı. Tolkien bu vaziyeti şu şiirle anlatıyordu:

“Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf krallarına,

Yedisi taştan saraylarındaki Cüce hükümdarlara,

Dokuzu ölümlü insanlara, ölecekler ne yazık;

Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda,

Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi’ne.

Hepsine hükmedecek bir yüzük, Hepsini o bulacak,

Hepsini bir araya getirip, karanlıkta birbirine bağlayacak

Gölgeler içindeki Mordor Diyarı’nda.”

Tolkien, romanını şiirde anlatılan son yüzüğün etrafında kurgulamıştı.

Tüm yüzükleri yönetecek, yani tüm iktidarları kontrolüne alacak tek bir küresel gücü temsil eden tek yüzüğün.

Putperest-çok tanrılı dinlerin yaşandığı karanlık çağlarda geçen epik fantezi türündeki hikayede, bu yüzüğün aslında İblis gibi resmedilen, Karanlık Tanrı Sauron tarafından yapılmış olduğu yazılıdır. Sıradan altın bir yüzük gibi görünen yüzük ateşe tutulduğunda, üzerinde yukarıdaki şiirin iki mısraı görülür hale gelmektedir:

Hepsine hükmedecek bir yüzük, Hepsini o bulacak,

Hepsini bir araya getirip, karanlıkta birbirine bağlayacak

Tolkien üç uzun cilt boyunca bu yüzüğü yok etmek üzere yola çıkan bir ekibin hikâyesini anlatır.

Aslında bu hikâye birçok acı tecrübe üzerine kurulan batı medeniyetinin hikâyesidir.

Derebeylerin (küçük yüzük sahiplerinin) idaresinde acı çekerken, kilisenin dehşetli otoritesi ile tanışıp engizisyon mahkemelerinde işkencelere maruz kalan, nihayet ulus devlet diktatörlerinin faşizmine mahkum olan batı halklarının son kabusu, kendilerine yerel iktidarları yeterli görmeyerek cihan hakimiyetine soyunan liderleri olmuştu.

I. Dünya Savaşı’nın ağır kayıplarına rağmen bitmek tükenmek bilmeyen mutlak iktidar hummasının II. Dünya Savaşı’ndaki faturası, çoğu siviller olmak üzere 72 milyon insanın canıyla ödenmişti.

Yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibi birşeydi bu.

Kimi zaman adil kimi zaman zalim ama kontrol edilmesi mümkün mahalli güçleri birleştiren “ulusal” güçler bir tür ejderhaya dönüşmüş, sonra o da yetmemiş tüm dünyayı kontrol altına almak üzere harekete geçmiş ama insanlara ölüm ve zulümden başka bir şey sunamamışlardı.

Yüzüklerin -iktidarların- en tehlikelisi, diğer yüzükleri -iktidarları- kendi altında birleştirecek tek yüzük -cihan hakimiyeti- idealiydi.

Çare o ideali tamamen ortadan kaldırmak, ilelebet yok etmekti.

Tolkien romanında çeşitli ırklardan oluşan bir heyete yahut komisyona yüzüğü yok etme vazifesi verir. Neden tek bir kahraman değil de bir ekip? Çünkü tek yüzük (mutlak iktidar) öylesine cazip, öylesine yoldan çıkarıcıdır ki herkes onu yok etmeye çalışanın da yalnız kalırsa eninde sonunda yoldan çıkacağını bilmektedir.

Yüzüğü yok edileceği menzile kadar taşıma işi bile sıkıntılıdır. O yüzden bu görev herhangi bir iktidar iddiası olabilecek son kişiye, zevkperest, iddiasız, korkak ve ürkek bir “hobbit” olan Frodo Baggins karakterine verilir.

Modern demokrasi de, kuvvetler ayrılığı prensibi de, adaletin üstünlüğü fikri de “yüzüğü” yok etme çabalarının neticesinde ortaya çıkmıştır.

Bazen merak ediyorum, tek yüzüğün ne dehşetli, ne korkunç, ne ölümcül bir ideal olduğunu kavramak için ne kadar acı çekmemiz gerekiyor?

Neden o melun “yüzük” fikrini gömülü olduğu yerden çıkartıp yüzüğü parmağına takacağı anın hasreti ve ateşiyle yanmaya başlayan karizmatik liderler kitlelerin gönlünü bu kadar kolayca çalabiliyor?

Neden iktidarı mümkün olduğunca yaymanın ve çeşitlendirmenin, zorbalaşmanın önüne geçmek üzere tedbirler almanın lüzumunu bir türlü kavrayamıyoruz?

Twitter: @salihcenap

Temellere Dönüş

Temellere Dönüş

cocuk1970’li yıllarda Amerika’da eğitim konusunda ciddi tartışmalar başladı. Amerikan ilk ve orta öğretim kurumlarında verilen eğitimin kalitesi alarm zillerini çaldırıyordu. Öğrenciler son derece niteliksiz bir biçimde mezun oluyorlardı. Öyle ki okuldan mezun olan öğrencilerin mühim bir kısmı doğru dürüst okuma yazma bile bilmiyordu. İş dünyası, yetişen genç neslin içinden ihtiyaç duyduğu nitelikte personeli bulamamaktan şikayetçiydi. 1968 yılından beri ülkenin başında olan muhafazakâr Richard Nixon 1972 yılında yapılan seçimleri bir kez daha kazanmıştı. Parklarda, bahçelerde, caddelerdeki tabelaları bile okuyamayan, dört işlemde zorlanan bir nesli karşısında bulan ülkenin eğitimcileri, muhafazakâr iktidarın da yoğun desteği ve yönlendirmesi ile esaslı bir reform için harekete geçtiler.

Reforma “back to basics” ismi verildi. Yani “temellere dönüş“.

Amerikalılar 1972 yılında “Milli Eğitim Enstitüsü’nü”1 kurdular. Bu kurum eğitimdeki berbat vaziyeti düzeltmek için bilimsel araştırmalar yapmak ve yaptırmak gibi bir amaca sahipti.

Bütün dikkatler en temel üç nokta üzerine teksif edildi: okuma, yazma ve aritmetik. Öğrenci odaklılık adına yapılan çalışmalar neticesinde öğretmenlerin sınıflarda zayıflayan rolleri ciddi bir problem olarak görüldü. Öğretmenlerin sınıflarında tekrar baskın ve belirleyici roller üstlenmesine karar verildi. Disiplin sıkılaştırıldı. Hatta “dayak” bile yeniden bir disiplin metodu olarak benimsendi. Kılık kıyafet ile ilgili kurallar, öğrencilerin saçlarını ve takılarını bile düzenleyecek şekilde sıkılaştırıldı. Sürekli alıştırmalar, günlük ödevler ve sık sık yapılan sınavların yer aldığı bir sisteme geçildi. Resim, örgü, beden ve cinsellik eğitimi gibi dersler müfredattan çıkartıldı. Sonraki sınıfa geçmek için önceki sınıfta harcanan zamanın değil, yapılacak sınavlarda bilgi ve beceriyi ispat etmenin esas olduğu bir sistem getirildi. Yani sadece okula gittiği için kimse sınıfını geçemeyecekti. Seçmeli dersler kaldırıldı ve zorunlu derslerin saatleri arttırıldı. Her türlü “yenilik” yasaklandı. Sınıflarda yeni teknolojilerin yahut yeni öğretim tekniklerinin denenmesi istenmiyordu. Müfredata “milliyetçilik ve tanrı sevgisi” öğretimi yeniden yerleştirildi. 2

“Missouri Mathematics Effectiveness Project” (“Missouri Matematikte Verimlilik Projesi”) bu çalışmalar kapsamında hayata geçirilen çok önemli bir projeydi.3 Bu proje ile, sınıftaki eğitim süreci ile bu sürecin çıktısı olan başarı yahut “ürün” arasındaki ilişkinin tanımlanması hedefleniyordu. Okul bir fabrika gibi, mezun olan öğrenci de bu fabrikanın üretim bandından çıkan ürün gibi görülmek isteniyordu. Ürün kalitesi için nasıl kontroller yapılıyorsa, öğrencilerin kalitesi de standart testlerle ölçülmeliydi. Bu yüzden tüm okullarda aynı şekilde ve zamanlarda uygulanan, genel, tüm öğrencilerin beraber girdiği sınavlar düzenlenmeye başlandı.

Amerikan eğitim sisteminde yaşanan bu değişikliklerin etkileri, birkaç yıl sonra bizim eğitim sistemimiz üzerinde de görülmeye başlandı. Seksen darbesinden sonra yeniden tanzim edilen Türk eğitim sistemi Amerikalıların bu “temellere dönüş” hareketinden çok kuvvetli izler taşır.

Bu yaklaşımlar Amerika ve ülkemize ne getirdi, ne götürdü diye uzun uzun tartışmak lazım. Benim dikkati çekmek istediğim husus, ortaya çıkan bir problemi görebilmek, tanımlayabilmek ve o problemi çözmek üzere -doğru veya yanlış- tedbirler alabilmek noktasında Amerikalıların gösterdiği iradedir.

Bugün bizim eğitim sistemimizde de yukarıda anlattığıma benzer, çok derin, çok ciddi problemler var. Ama maalesef bu problemleri ne “görüyoruz” ne “tanımlayabiliyoruz”. Tabiatıyla da göremediğimiz problemlere çözümler üretemiyoruz. Sanki bizim çocuklarımız doğru düzgün okuyup yazabiliyormuş gibi, dört işlemi doğru düzgün yapabiliyormuş gibi düşünüyoruz. Bilgi ve becerilerine bakmadan sınıfları birer birer atlatmamız yetmez gibi bir de neredeyse liseden mezun olan tüm çocuklarımızı üniversitelere kabul ediyoruz.

Neticede “hocam pi nedir?” diye soran ama bunu sorarken pi sayısının değerini değil, ne olduğunu öğrenmek isteyen mühendislik fakültesi öğrencileriyle karşılaşıyoruz. Hayatında tek bir roman, tek bir hikâye kitabı okumamış edebiyat fakültesi öğrencilerimiz var bugün.

Eğitimdeki faciayı önlemek için adımlar atmak yerine çocukların eline ne işe yarayacağı dahi bilinmeyen pahalı tabletler vererek eğitimde kaliteyi arttırmanın hayalini kuran güdük, verimsiz, hedefsiz bir eğitim siyasetine hapsolmuş vaziyetteyiz.

Görünen o ki bizim de bir “temellere dönüş” hareketine ihtiyacımız var.

Ancak Amerika örneğindeki gibi “gerici” bir hareketten bahsetmiyorum.

Okuma, yazma, aritmetik eğitimi gibi konulardaki bariz eksikliklerimize rağmen bu konularda becerileri arttırma girişimlerinden de bahsetmiyorum.

Çok daha temel, daha asli, daha öncelikli, daha derinde olan problemlerimizi çözecek bir “temellere dönüş” hareketine ihtiyacımız var.

Bizi “düştüğümüz yerden kaldıracak” bir reformdan bahsediyorum.

Yetişen insanımıza kazandıramadığımız en temel melekeleri tekrar kazandırır hale gelmekten bahsediyorum.

Toplumumuzdaki çeşitliliğe, kavgaya, bölünmüşlüğe rağmen üzerinde kolaylıkla ittifak edebileceğimiz ortak paydalardan bahsediyorum.

Keşke ortaya güçlü bir irade koyabilsek.

Mesela önümüzdeki beş seneyi “yalanla mücadele yılları” ilan edebilsek.

Tüm ilkokullarımızda, o pırıl pırıl yavrularımıza ne olursa olsun, velev ki şaka için olsa bile yalan söylememeyi öğretebilsek. Öğretmenlerimizle, okul kitaplarımızla, televizyon programlarımızla, internet sitelerimizle top yekûn yalanla mücadeleye girişsek. Dizilerimizde, filmlerimizde en kötü karakter yalan söyleyen karakter olsa. Yalan söylediği ortaya çıkan siyasetçi, iş adamı, gazeteci, bürokrat, kim olursa olsun herkes tarafından kınansa, rezil edilip yerin dibine sokulsa, insan içine çıkamaz hâle gelse. Körpe zihinler, yalanı hayatının standardı haline getirenlere dar gelecek bir istikbalin mimarları olarak yetişseler.

Yahut mesela önümüzdeki beş seneyi “sözünde durmayı öğrenme” yılları yapsak.

Sınıflara doluşan cıvıl cıvıl miniklere, verilen sözleri tutmanın bir haysiyet meselesi olduğunu kavratabilsek. Sözünden dönmenin, insanları aldatmanın ne kadar aşağılık bir fiil olduğunu benimsetebilsek. Söz verdiği işi söz verdiği zamanda ve söz verdiği nitelikte teslim edenleri baş tacı yapsak. Söz verdiği dakikada söz verdiği yerde olmayı prensip haline getirenleri alkışlasak. Ülkemizi “söz verdiğinde canı pahasına sözünü tutan insanların ülkesi” olarak bilinir hale getirebilsek.

Hak yememek, helâl kazanmak, çok çalışmak, zayıfların, mazlumların imdadına yetişmek, ıslahçı olmak, bilgiyi ve mahareti kavrayıp takdir edebilmek, akrabaya ve komşuya sahip çıkmak, adaletle hükmetmek, adaletsizliklerle mücadele etmek gibi üzerinde durabileceğimiz o kadar çok “temel” meselemiz var ki…

Hiçbir teknolojik devrim bu temel meseleleri çocuklarımıza öğretemez.

Devrimin yeri herhalde zihinlerimiz olmalıdır.

Twitter: @salihcenap


Mühendis Hasan Bey’in Müthiş Deneyi

Mühendis Hasan Bey’in Müthiş Deneyi

Müsteşar yardımcısı Tarık Bey, saat dokuza yirmi kala makamındaydı. Hızlıca gazetelere bir göz attı. Ülkenin gündeminde yine kamu reformu vardı. Saat başına beş dakika kala telefon ahizesini kaldırıp sekreteri Yasemin Hanıma,

– Arkadaşlar geldi mi? Adaylar hazır mı? diye sordu.

– Herkes yerini aldı ve ilk adayımız da hazır efendim, diye cevapladı Yasemin Hanım.

– Güzel.. Ben mülâkat salonuna geçiyorum. Adayımızı da gönderebilirsiniz.

Tarık Bey kalkıp odasındaki arka kapıdan toplantı salonuna geçti. Salonda diğer müsteşar yardımcısı Atilla Bey ve personel genel müdürü Akif Bey koyu bir sohbete dalmışlardı. Onlara merhaba deyip yerini aldı.

Salonun bir köşesinde bir gizli kameranın çalıştığını ve bir üst katta meraklı gözlerin onların her hareketini büyük bir merak ve heyecanla takip ettiğini hiçbirisi bilmiyordu. Bakışlarını monitöre kitlemiş olan Bakan, sekreterine ikinci bir talimata kadar hiçbir telefonu bağlamamasını, yanına hiç kimseyi göndermemesini söylemişti.

Memuriyet mülakatına girmek üzere gelen ilk aday Murat isimli bir gençti. Hızlıca evraklarına göz attılar. KPSS’den hayli yüksek bir not almıştı. Pek de kendine yakıştıramadığı, giymeye alışık olmadığı belli takım elbisesi içinde gösterilen koltuğa oturdu. Gözleri büyük bir özgüvenle ışıldıyordu.

Müsteşar yardımcısı Tarık Bey,

– Merhaba Murat, dedi. Özgeçmişin ve KPSS notların önümüzde. Matematik, Türkçe ve yabancı dil testlerinde gayet iyi sonuçlar aldığını görüyoruz. Ama tabi kurumumuzda “uzman” olarak çalışmak için bundan fazlası gerekir. Şimdi bu iş için doğru kişi misin onu anlamaya çalışacağız.

Bir an için Murat’ın yüzü gölgelenir gibi oldu. Yüzünü ekşitecekti ama kendini tuttu. İçinden, “adamlara bak” dedi, “notlarım ortada, torpilim en büyük yerlerden, mecbur alacaklar beni, bu görüşme bir formaliteden ibaret ya ille havalarını basacaklar!”. Sonra kendini toparlayıp gülümsedi.

– Buyurun, dedi..

– İlk soruyu ben sorayım, diye lafa girdi Tarık Bey. Aldığın bu puanla birçok başka kamu kurumuna baş vurabilirdin. Neden bizim bakanlığımızı tercih ettin?

Murat duraksadı. Sınavlara çalışırken sormuş soruşturmuş, en az çalışılan kurumun hangisi olduğunu bulmaya çalışmıştı. Kapağı bir kez devlete attıktan sonra mühim olan, mümkün olduğu kadar az çalışmaktı. Saklamaya lüzum görmedi:

– Burası pek fazla yoğun olmadığı için, deyiverdi.

Atilla Bey, hayret eden gözlerle önce Akif Bey’e sonra Tarık Bey’e bir bakış attı. Murat yine içinde “bakın bakın birbirinize… istediğiniz kadar bakın… sonuçta bana hoş geldin demekten başka çareniz mi var… ta Bakan’dan torpilliyim…” diye geçirdi.

Ne Tarık Bey ne diğerleri bu beklenmedik cevapla ilgi yorum yapmak istedi. Üçü de hızla artan şiddetli bir baş ağrısı hissediyorlardı. Gerçekten Bakan bu adayla ilgili olarak üçünü de aramış, ısrarla bu çocuğu övmüş, alınmasını istediğini açık açık belirtmişti. Kıymetli bir arkadaşın pırıl pırıl oğluymuş, böyle hem parlak hem güvenilir gençlerin kamuda görev almasında fayda varmış vesaire…

Atilla Bey gittikçe şiddetlenen baş ağrısını belli etmemeye çalışarak bir soru yöneltti:

– Aldığın puanlara, üniversite bitirme derecene bakıldığında parlak bir mühendis olduğun görülüyor. Serbest piyasa da buradan alacağın ücretin iki katına çalışabilirsin. Neden özel sektörde bir iş aramayı tercih etmedin?

Murat’ın canı iyice sıkılmıştı. İçinden “sana ne be, seni ne ilgilendirir” diye bağırmak geçiyordu. Bu formalite bir an önce bitsin istiyordu. Hissettiği müthiş özgüvenle daha da dürüstçe, hatta küstahca bir cevap vermeyi seçti:

– Teknoloji her geçen gün hızla ilerliyor. Sürekli çalışmak, sürekli yeni şeyler öğrenmek gerekiyor. Özel sektör sizden bunu bekliyor. Ayrıca gece geç vakitlere kadar çalışmalar, hafta sonu mesaileri hiç bana göre değil. Ben dünyaya çalışmak için gelmedim diye düşünüyorum. Bana dokuz beş mesaisi yeter de artar bile.

– Peki, burada çalışırsan, nasıl olacak da doğru dürüst zaman ayırmadığın, hakkıyla bilmediğin bir işin uzmanı olacaksın?

– Buradaki uzmanlar çok mu biliyor sanki!

– Buradaki uzmanlar yeterli olsaydı yeni uzman almaya ihtiyaç duyar mıydık?

Murat sustu. Üç bürokratın da alınlarında boncuk boncuk terler birikmişti. Tarık Bey ve Atilla Bey bakışlarını Akif Bey’e çevirdiler. Bu da vazifeyi ona verdikleri anlamına geliyordu. Akif Bey ağrıyan başı ile anladığını gösteren bir işaret yapıp, gayet kararlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı:

– Murat Bey, bu işin ehli olmadığınızı düşünüyoruz. Bu Bakanlıkta çalışmanız kesinlikle söz konusu değildir. Çıkabilirisiniz.

Murat’ın yüzü bembeyaz olmuştu. Olanlara inanamıyordu. Son bir hamle yapmak istedi:

– Fakat sayın Bakan sizi ara…

– Lütfen salonu derhal terk edin…

Bu sözleri telefona uzanan Akif Bey söylemişti. Hemen telefonda Yasemin Hanım’a,

– Sonraki adayı gönderir misiniz, dedi.

Murat dehşet içinde kalktı. Sallanarak yürüdü ve güçlükle açtığı kapının ardında kayboldu.

Kapı kapandığı anda üç memur da başlarını bir mengeneden kurtarmış gibi hissettiler. Baş ağrıları aniden geçivermişti.

Tam o anda bir üst katta, herşeyi an be an takip eden Bakan’ın makamında sevinçli bir kutlama başladı. Bakan, kalın çerçeveli gözlüğünün ardındaki gözlerinde sevincini saklayamayan ses mühendisi Profesör Hasan Bey’in elini hararetle sıkarken, “Harika! Şimdi bunu yaygınlaştırmalıyız” diye naralar atıyordu.

Aslında herşey bir yıl kadar önce, Hasan Bey’in köyünü ziyareti esnasında başlamıştı. Komşu köyün imamı Mehmet Hoca’nın çok hasta olduğu söylendiğinde Hasan Bey bu methini hep duyduğu ama ziyaret fırsatı bulamadığı hocaefendiyi hayattayken görmek istemişti. Hasan Bey hocanın yanına vardığında çok garip bir şey farketmişti. Bu, köyünden askerlik dışında hiç çıkmamış hocanın inanılmaz bir yeteneği vardı. Davudi sesi ile söylediği herşey çok kuvvetli bir telkin niteliği kazanıyordu. Köyünün diğer köylerden ayrılması da bundan kaynaklanıyor olmalıydı. Onun köyündekiler dürüstlükleri ve yardım severlikleriyle tanınırlardı. O anda Hasan Bey’in kafasında bir fikir uyanıverdi. Hocaya fikrini açtı. Hoca pek anlamasa da samimi bulduğu Hasan Bey’e “peki” deyince Hasan Bey yüksek kalitede ses kaydı yapan cihazıyla yanında bitiverdi. Mehmet Hoca’dan o müthiş davudi sesiyle Nisa suresinin 58. ayetinin mealini okumasını rica etti:

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”

Hasan Bey tatilini tamamlayıp üniversitedeki görevinin başına dönmüştü ki Mehmet Hoca’nın vefat haberini aldı. Biraz da bu haberin tesiriyle, derhal fikrini denemeye girişti. İlk önce hocanın sesini dijital ortamda çeşitli filtrelerden geçirdi ve insan kulağının işitme aralığının üstündeki frekanslarda yeniden üretti. Tüm mesajı saniyenin onda birinde verilebilecek şekilde sıkıştırdı ve bir saniyede on kez tekrarlanacak şekilde kaydetti.

İş deney aşamasına gelmişti. Hasan Bey çevresinde torpicilikleriyle meşhur hocaları gizlice deneylerinde kullandı. Günde birkaç kez bahaneler bularak o hocaları telefonla aradı ve her aramasında havadan sudan konuşurken bir yandan da yüksek frekanslı telkin mesajını onlara dinletti.

Netice mükemmeldi. Hocaların kulakları yüksek frekanslı sesi işitmiyor ancak beyinleri mesajı gayet güzel algılıyordu. Torpilci hocalar deneyden sonra torpil yapamaz hale gelmişlerdi. Hasan Bey vakit geçirmeden üniversiteden arkadaşı, üç sene boyunca aynı öğrenci evinde beraber kaldığı Bakan Bey’i aradı ve müthiş buluşunu ona anlattı. Bakan Bey, ilk önce anlatılanlara pek inanamasa da, arkadaşının hatırına bir deneme yapmayı kabul etti. Bakan Bey’in sekreterinin telefonuna Hasan Bey’in “yüksek frekanslı telkin mesajını” kaydettiler. Böylece sekreter hangi bakanlık bürokratını ararsa arasın mesaj dinletilmiş oluyordu. Sonra Bakan deneyin hatrına en nefret ettiği şeyi yaptı: “torpil” yapmak için ilgili bürokratları aradı.

O gün Bakan’ın odasında büyük bir sevinçle kutlanan da işte bu deneyin neticesiydi. Mülakatları gerçekleştiren bürokratların başlarını mengenelere sokan da her telefon görüşmelerinde şuuraltlarına yerleştirilen telkinlerdi. Yöntem işe yaramış, ehli olmayan bir kişinin torpille devlet memuru olması engellenmişti.

Bakan’ın sevinçli sesi ta sekreterinin odasında iştiliyordu:

– Bunu şimdi tüm kamuda yaygınlaştırmak lazım!

Twitter: @salihcenap

Snowpiercer: Kar küreyici değil, kardelen

2013 Kore yapımı “Snowpiercer” filmiyle ilgili analizlerimizi bu yazıyla tamamlıyoruz.

snowpiercer-poster-640x360

Filmde, trenle sembolize edilen kurulu düzenin, yahut bir zamanların kurt politikacısının diliyle söylersek “müesses nizamın” kutsanmasına dikkat çekiliyor. Mesela lokomotiften “sacred” yani “kutsal” diye bahsediliyor. Lokomotif “ebedidir” ve “durursa hepimiz ölürüz” deniliyor. İnsanlara sadece trende olmanın değil, trenin kurgulandığı gibi işlemesinin de ilahi bir tarafının olduğu ve hiçbir alternatifinin olamayacağı propagandası yapılıyor.

Aslında günümüzde çok benzer bir propagandaya sürekli maruz kaldığımız rahatlıkla söylenebilir. Yaşadığımız düzenin asla bir alternatifinin olamayacağı kafamıza çakılıyor sürekli. Bütün değişimin, ancak düzenin yahut “efendilerin” izin verdiği sınırlar içinde olabileceği anlatılıyor. Mesela insanlar binlerce yıldır bankasız yaşadılar ama bugün bankaların olmadığı bir dünyadan bahsetmek doğrudan deli damgası yeme sebebi haline gelmiş durumda. Enflasyon, resesyon, faizler, borsa, döviz kurları lafları, adeta yeni bir dinin kutsal kavramları gibi üzerimize boca ediliyor.

Yönetmen Bong Joon Ho, filminin aykırı finalinde bir ümit ışığı yakıyor. Filmin ilerleyişi ve finali “aykırı”, zira başrol oyuncusu dâhil filmin tüm önemli karakterleri birer birer ölüyorlar. Holywood sinemasının, final sahnesinde herkesi kurtaran süper kahramanı alkışlamaya alıştırdığı zihnimiz aradığını bulamıyor. Aranan “kurtuluşun” ön vagonlarda, lokomotifte, hatta trenin içindeki hiçbir yerde bulunamayacağını anlıyoruz. Trenin içindeki her çözüm adaletsiz ve zalim bir düzenin yeniden üretilmesinden ziyade bir anlam taşımayacak. O yüzden lokomotifi ele geçiren kahramanlarımız doğru olanı yapıyor: ilk iş olarak lokomotifin kalbinde mahpus çocuğu kurtarıp ardından kendilerini feda etme pahasına lokomotifi havaya uçuruyorlar. Tren durunca dışarı çıkan hayatta kalanlar, trenin dışında da bir hayat olabileceğini bizzat tecrübe ediyorlar. Uzak karlı bir tepede görülen kutup ayısı dışarıda var olan ama o ana kadar inanmadıkları “hayatın” müjdecisi oluyor.

Filmin adını Türkçemize çevirenler neden doğrudan “kardelen” ismini kullanmamışlar bilemiyorum ama “kar küreyicisi” tamamen yanlış bir isimlendirme olmuş. Malum kardelenler kış sonunda karların altında büyüyüp nihayet kar tabakasını delerek kendini gösteren çiçeklerdir. Kardelenler baharın müjdecisi, ne kadar kalıcı görünürse görünsün her yeri kaplayan karların eriyeceğinin habercisidir. Filmdeki tren karlar arasında buzdan engelleri delerek yol alan bir “kardelen” gibi sunuluyor. Ancak zulüm dolu bir hapishaneden başka bir şey değil! Gerçek “kardelen” ise bu zemheri zulmün sona yaklaştığını, dışarıdaki karların artık eridiğini, dışarıda da bir hayatın mümkün olduğunu gören ve gösteren Koreli yönetmen Bong Joon Ho’nun Koreli esrarkeş mühendisi Namgoong Minsoo oluyor.

NamgoongMinsoo

Filmde görüyoruz ki zalime, kuklacıya öfke tek başına anlamlı bir şey değil. Hatta hisler manipülasyona açık olduğundan hayli tehlikeli bile sayılabilir. Bir bakarsınız kendisiyle mücadele ettiğinizi zannettiğiniz diktatöre hizmet etmişsiniz, yıkmaya çalıştığınız zulüm düzenini yeniden üretmişsiniz. O yüzden müesses nizamın karanlığını, zulmünü fark edebilenlerin yapması gereken mücadeleyi hisler üzerinde değil akıl ve mantık üzerinde yapmak. Batılıların “kutunun dışında düşünmek” dedikleri böyle bir şey işte.

Müesses nizamın sürükleyicileri için kutunun içini karış karış bilmek, orada yapılabilecek her hareketi öngörmek, hatta tasarlamak mümkün. Ama kutunun dışında düşünebilenlerin üreteceği fikirlere karşı nispeten savunmasızlar. Bu yüzdendir ki her kutunun dışında düşünme girişimi ya alayla, ya küçümsemeyle derhal cezalandırılıp bastırılıyor.

Elbette ortaya bir alternatif çıkartabilmek kolay değil. Mesela ortaya alternatif bir ekonomik düzen koyma girişimlerinin yakın tarihimizde felaketlere yol açtığı biliniyor ama yine de bu insanlığı ümitsizliğe itmemelidir.

Düşünen, üreten kafalar, dünyayı sarıp sarmalayıp, adım adım genişleyen adaletsizliği gidermeye çalışmaktan asla vazgeçmemelidir.

Twitter: @salihcenap

Koreli Mühendisin Mehlika Sultan Halüsinasyonları

Koreli Mühendisin Mehlika Sultan Halüsinasyonları

2013 tarihli Güney Kore yapımı Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz.

NamgoongMinsoo

Devrimci gruba vagonlar arasındaki kapıları açarak “ilerlemeyi” sağlama görevini üstlenen Koreli mühendis “Namgoong Minsoo” filmin önemli karakterlerinden biri. Bu “trenin” yapımında rol alan ama nihayet trende üretilen ve aslında bir yan sanayi ürünü olan Kronol isimli uyuşturucunun müptelası haline gelmiş bir mühendisten bahsediyoruz. Bugün Güney Kore, Hyundai, KIA, LG, Samsung, SsangYong gibi dev teknoloji şirketleri ile batı menşeili kapitalizm treninin en önemli “mühendislerinden” biri hakikaten. Kronol tıpkı diğer birçok uyuşturucu gibi halüsünasyonlara sebep oluyor. Halüsünasyonlar, fiziken dışına çıkmanın mümkün olmadığı trenden zihinsel bir kaçış sağlıyor. Bu kaçış teması öylesine güçlü ki, Namgoong Minsoo’nun son sigaralarını yakmak için kullandığı kibritin üstünde “Fiji” yazıyor. Hani meşhur Truman Show filminde Truman’ın içinde yaşadığı hapishaneden kaçıp kurtulmak için kendine hedef seçtiği Fiii!

Truman-Flight-Fiji

Cemil Meriç, “Bu Ülke” isimli meşhur eserinde Yahya Kemal Beyatlı’nın meşhur “Mehlika Sultan” şiirindeki gençleri batı hayranı Genç Osmanlılara benzetir, Mehlika Sultan’ı da batıya:

Birer çocuktu Genç Osmanlılar… yaramaz, serkeş. Mefhumlar ve müesseselerle oynuyorlardı. Mehlika Sultan’a âşık yedi gençtiler. Meçhulü arıyorlardı, meçhul ve mutlakı. Sonunda hepsi uslandı. Kanatları yorgun, kalpleri yaralı yurda döndüler. Gurbet kocatmıştı genç şahinleri… gurbet ve tecrübeler…

CemilMeriç

Ben de Namgoong Minsoo karakterini, yani batıya hayran, batının ürettikleriyle sarhoş Kore’li mühendisi Mehlika Sultan’a âşık gençlerin en küçüğüne benzettim. Şiiri de kısmen hatırlatalım:

YahyaKemal
Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Gece şehrin kapısından çıktı:

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Kara sevdalı birer âşıktı.

Bir hayâlet gibi dünya güzeli

Girdiğinden beri rü’yâlarına;

Hepsi meshûr, o muammâ güzeli

Gittiler görmeye Kaf dağlarına.

../..

Mehlika’nın kara sevdalıları

Vardılar çıkrığı yok bir kuyuya,

Mehlika’nın kara sevdalıları

Baktılar korkulu gözlerle suya.

Gördüler: ”Aynada bir gizli cihân..

Ufku çepçevre ölüm servileri…”

Sandılar doğdu içinden bir ân

O, uzun gözlü, uzun saçlı peri.

Bu hâzin yolcuların en küçüğü

Bir zaman baktı o viran kuyuya.

Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü

Parmağından sıyırıp attı suya.

Su çekilmiş gibi rü’yâ oldu!..

Erdiler yolculuğun son demine;

Bir hayâl âlemi peydâ oldu

Göçtüler hep o hayâl âlemine.

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Seneler geçti, henüz gelmediler;

Mehlika Sultan’a âşık yedi genç

Oradan gelmeyecekmiş dediler!..

Namgoong Minsoo de nişan atar gibi attığı yüzükle kuyudaki halüsinasyonu bozan, yani anlamsız hayranlığından kurtulunca hanyayı konyayı anlayan batı aşığı bir doğulu mühendis. Bir şekilde ortaya çıkmasında rol sahibi olduğu trenin, yani düzenin, adaletsizliğine karşı önce çaresizlik hisleri içinde kendini uyuşturan, sonra fırsat bulduğunda mücadeleye başlayan bir karakter.

Namgoong Minsoo filmin sonunda hem kahramanımıza hem kendi kızına gerçek çıkış yolunu, yani pencerenin dışını gösterecek karakter oluyor.

Filmle ilgili notlarımızı paylaşmaya devam edeceğiz.

Twitter:@salihcenap

Sahte Devrimin Şaşkın Kahramanları

Sahte Devrimin Şaşkın Kahramanları

2013’te Güney Kore’li yönetmen Bong Joon Ho’nun çektiği Snowpiercer isimli filmle ilgili analizlerimizi paylaşmaya devam ediyoruz. Filmle ilgili daha önce paylaştığımız notlarımıza buradan ve buradan ulaşabilirsiniz.

Kayıt tutmak efendilerin işidir

Filmde dikkat çeken önemli bir nokta, “ön vagonlardakilerin” ciddi ve düzenli sayımları, detaylı ve sinsi planları, ince hesapları karşısında arkadaki garibanların kayıt tutma konusundaki acziyetlerinin vurgulanması. Çocukları birer birer ellerinden alınan “fakirlerin” tutabildikleri tek kayıt kötürüm bir ressamın karakalem çizimleri. Onun sayesinde çocuklarının yüzlerini hatırlayabiliyor, ön vagonları ele geçirdiklerinde insanlara onun çizdiği resimleri göstererek çocuklarını arayabiliyorlar. Bu resimler de gerçek hayatta, kabiliyetli çocuklarını kimisi Amerika’da, kimisi Avrupa’da, kimisi de büyük şehirlerdeki dev uluslararası şirketlere “kaptıran” aileleri çağrıştırdı. Bu ailelerin sessiz evlerinde, ihtiyar anne babalarının göz önünde dursun diye vitrine yerleştirdikleri gurbetteki evlat fotoğrafları, kendi hayatlarından kopartılıp alınmış yavrularıyla son bağlarını temsil eder.

Soldan Sağa

snowpiercer7Koreli yönetmen Bong Joon Ho, “İnsanlığın geri kalanı Batının geçtiği yollardan, merhalelerden geçerek ilerlemeye mecburdur” diye şekillenen ve çoğu geri kalmış ülke aydının kafasını dolduran “doğrusal ilerlemeci modeli” çok güzel anlatmış. Batı medeniyetinin üzerine kurulduğu lisanlar soldan sağa yazılıyor. Filmden ilerleme soldan sağa gerçekleşiyor. Kahramanımız ne zaman sola baksa geriye gitmeyi, açlığı, fakirliği, sefaleti görüyor. Ne zaman sağa baksa ilerlemeyi, yeniliği, zenginliği, parlak hedefleri görüyor. Yaşadığı tüm kararsızlıklar bir sağa bir sola bakışlarıyla anlatılmış.

Devrimci kahramanımız Curtis yanındakilerle vagon vagon ilerlerken dışarısının görülebildiği, son derece aydınlık bir vagona geliyorlar. Kahramanımızın, normalde dışarıyı ve günışığını görmeye alışık olmayan “fakirlere”, “buraya pencereden bakmaya gelmedik” demesi filmin en vurucu noktalarından biri. Çünkü aldatılmış liderin yanılgısını vurguluyor. Zira aradıkları çıkış aslında tam da o pencerenin dışında!

Sahte İnancın Sahte Peygamberi

snowpiercer6Filmde Gilliam rolünü oynayan John Hurt’u “1984” filmindeki “Winston” olarak tanıyoruz. 1984 filminde günlüğüne “özgürlük iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir” yazan Winston’un düzene imansızlığını sezen yöneticiler ona bu “çocukça” fikirlerini geliştirmesi için biraz zaman tanırlar. Sonra onu acımasız biçimde cezalandırırlar. John Hurt, Snowpiercer filminde bu sefer “kurgulanmış sahte bir devrimin” fikir babası, ihtiyar Gilliam rolünü oynuyor. Filmin sonuna gelindiğinde, “devrimden önce” neredeyse bir peygamber gibi saygı gösterilen Gilliam’ın aslında zalim düzenin çarklarının dönmesi için kurgulanan yapının bir parçası olduğu anlaşılıyor.

Suyu Kontrol Edersek Herşeyi Kontrol Ederiz

“Devrimciler” trenin ortasında içme suyunun üretildiği vagonu ele geçirmenin çok stratejik bir hamle olduğunu zannediyorlar. Hâlbuki bu gerçekleştiğinde buradaki suyu kapatmanın yalnızca arka vagonlardaki alt sınıflara zarar vereceğini anlıyorlar. Çünkü suyun asıl kaynağı trenin burnunda yakalanan kar taneleri. Su vagonunun görevi suyu üretmek değil daha içilebilir hale getirmek sadece.

Su metaforu petrole işaret eden bir metafor olabilir diye düşünüyorum. Dünya için vazgeçilmez olan petrol, İran gibi, Suriye gibi, Azeybaycan gibi ülkelerden çıkartılsa da petrolü değerli kılan tüm teknolojileri geliştiren batı medeniyetinin katkısı olmadan değerli değil. Ayrıca Batı, en kötü senaryolarda bile kendi alternatif enerji kaynaklarını devreye sokabilecek hazırlıklara sahip.

Zihnimize bir sürü çağrışım sunan bu enteresan filmle ilgili notlarımızı paylaşmayı sürdüreceğiz.

Twitter:@salihcenap