Z.A.M.

Z.A.M.

Çağ atlayan Türkiye, küllerinden doğan medeniyet, İslam dünyasının geri dönen hamisi gibi retorikler bir çoğumuzu ne kadar heyecanlandırsa da, içinden geçtiğimiz müthiş duraklama dönemi, görebilen gözlerin önünde acı bir hakikat olarak duruyor.

Sanki üzerimize ölü toprağı serilmiş gibi.

Mütemadiyen iş değil, boş laf üretiyoruz.

Mesela siber saldırıya uğruyoruz. Bu tür bir saldırıya dayanmak için hiçbir hazırlığımız olmadığı, bugüne kadar bu iş için hiçbir kapasite oluşturmadığımız ortaya çıkıyor. Bir yetkili yaşadığımız hezimetin üzerinden daha üç gün bile geçmemişken “Siber savaşa hazırız” diye gazetelere beyanat veriyor.

Mesela teröristler, bombalar temin edip, çalıntı araçlara yükleyip, ülkemizde epeyce gezdirdikten sonra vatanımızın en korunaklı, en güvenli yeri olmasını beklediğimiz başkentimizde patlatıyorlar. Siyasiler artık “istihbarat zaafı yok” demekten utandıkları için “bu tür saldırılara karşı yapılabilecek bir şey yok” diye konuşuyorlar. Tedbir almaktan sorumlu bürokratlar ise ne herhangi bir mesuliyet hissediyor ne de bir açıklama yapmaya lüzum görüyorlar.

Mesela eğitimde dökülüyoruz. İki milyon insanın girdiği üniversite sınavında matematik neti ortalaması “dört” olarak açıklanıyor, ne öğretmenler umursuyor, ne eğitim fakültesi hocaları huzursuz oluyor, ne eğitim bürokrasisi. On iki sene boyunca matematik öğrettiğimizi iddia ettiğimiz çocuklarımız ortalama dört matematik sorusunu nasıl yapamaz diye kimse dertlenmiyor.

Üzerimizdeki bu ölü toprağını ne zaman ve nasıl silkeleriz bilemiyorum ama nitelikli bir insan kaynağını oluşturmadan bunu yapamayacağımız ortada.

Beklenen hamleyi yapabilmek için devlette üç niteliği birden haiz insanlara ihtiyacımız var.

Bunlarda ilki “zeka”.

“E bundan tabiî ne olabilir ki” diye düşünmeyin.

Bugün, seçilen kamu görevlileri için kabul gören, arzulanan, öncelikli nitelikler olan “sadakat”, “itaatkârlık”, “teslimiyet” ille de zekâ gerektirmiyor. Hatta zekâ, beraberinde araştırmayı, sorgulamayı ve nihayet itirazı ve muhalefeti getirebileceği için tehlikeli bile sayılabiliyor.

Neticede işin gerektirdiği zekâ cevvaliyetinden mahrum bir çok idareci ile karşılaşıyoruz.

İkinci nitelik “ahlak”.

Ne yetiştiği aile ortamında, ne gittiği mekteplerde, zihnine ve kalbine çok sağlam ahlaki ilkeler nakşedemeyen bir nesil ile karşı karşıyayız.

Ahlaki ilkelerin “yaşanan duruma göre değişebilecek kurallar” olduğunu düşünebilenlerin sayısı hiç de az değil.

Bunu besleyen bir siyasi ortam olduğunu da göz ardı edemeyiz.

Üçüncü nitelik ise “motivasyon”.

İçimizdeki “bir şeyler yapma” hevesini mütemadiyen törpüleyen, uzun bir eğitim sürecinden geçiyoruz.

Kalan enerjimiz zaman içinde bürokrasi koridorlarında yavaş yavaş emilip yok oluyor.

Neticede çoğu insanımız, bir şeylerin düzeltilebileceğine, ıslah edilebileceğine, yoluna koyulabileceğine hatta değişebileceğine dair inancını ve dolayısıyla motivasyonunu kaybediyor.

Bir insan zeki ve iyi ahlaklı olduğu halde motivasyonunu kaybetmişse ondan bir verim almak mümkün olamıyor.

Şiddeti yavaş yavaş azalan sürekli bir üzülme, yakınma ve mızmızlanma haliyle bir ömür tüketiyor bu insanlar.

Zeki ve ahlaklı oldukları için üzülüyorlar ama inanç ve motivasyonlarını kaybetmiş olduklarından hiçbir şey yapamıyorlar.

Zeki, motive ama ahlaksız insanları anlatmaya sanırım gerek yok. Zekâları derhal şeytani bir kurnazlığa inkılap ediyor bu tür insanların ve bulundukları pozisyonları kişisel çıkarları için suistimal etmeye girişiyorlar.

Ahlaklı ve yüksek motivasyonlu olduğu halde gerekli zekâdan mahrum insanların da misallerine çok rastlıyoruz çevremizde. Bu tür insanlar “akıllı düşman akılsız dosttan evladır” sözünü hatırlatıyorlar bizlere. Verdikleri zarar, sağladıkları faydanın çok ötesine geçiyor.

Zekâ, ahlak ve motivasyon…

Bu üç niteliği beraberce taşıyanların, kendileri gibi olanları aramak, bulmak, öne çıkarmak gibi bir mes’uliyetleri olduğuna inanıyorum.

Ve bu üç nitelikten herhangi birinden yoksun olanları “ayıklamak” da bu mes’uliyetin tabiî bir gereği sayılmak gerekir.

İdarecilerimiz anlatılan mes’uliyeti iliklerine dek hissetmedikçe, ne yazık ki yazının başında belirttiğim umut verici idealler, retorikten ve hamasetten ibaret kalmaya devam edecektir.


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Metastaz

Metastaz

Sayın Cumhurbaşkanımız Amerika seyahati dönüşü uçaktaki gazetecilere şu beyanatı verdi:

Biliyorsunuz, FETÖ konusunda kanser hücresi benzetmesini yaptım. Metastaz yapmış durumda. Kanserli hücreler tümüyle ortadan kaldırılmadan, bu işin bittiğini söylersek kendimizi aldatırız. FETÖ ile iltisaklı memurları görevden alma işlemi bu mücadele çerçevesinde gerçekleştiriliyor. Kanserli hücrelere rastlandığı müddetçe de devam edecek.

Teşbihte hata olmaz derler. Bu teşbihte ne yazık ki hata varmış gibi görünüyor.

Kanserin dört evresi var.

Birinci evre: Hastalığın henüz bölgesel olduğu ve herhangi başka bir bölgeye doğru ilerlemesinin, yaklaşmasının söz konusu olmadığı evredir. Hastalık bu evrede teşhis edildiğinde,ameliyatla iyileşme şansı çok yüksektir.

İkinci evre: Hastalığın lenf düğümlerine doğru ilerleyerek yaklaştığı evredir. Bu aşamada hastalığın ameliyatla iyileşme şansı devam etmektedir.

Üçüncü evre: Tümörlü hücrelerin, lenf düğümleri ve etrafında görülmeye başladığı, çevredeki doku veya organlara sıçramaya başladığı evredir.

Dördüncü evre: Tümörlü hücrelerin, çevre doku ve organlara yayıldığı evredir. İşte buna “metastaz” denir. Kanser evreleri arasında en ileri boyuttaki evredir ve iyileşme şansı çok çok düşüktür. Bu evreden sonra hasta mümkün olduğunca uzun süre hayatta tutulmaya çalışılır.

Cumhurbaşkanımızın dediği gibi FETÖ bir tür kanserse bu kanserin hasta ettiği vücut, Türkiyemiz olmalıdır.

Teşbihe göre bu kanser dördüncü evresindeyse, yani metastaz yapmışsa, ülkemizin yaşama ümidi kalmamış demektir.

Alınan tüm tedbirler, bu evrede hastalığı tedavi etmeye yönelik olarak değil “hastayı” birazcık daha hayatta tutmaya yönelik alınıyor demektir.

***

Metastazlı teşbihte hata olsa da hastalık-tedavi metaforunun çağrışımları işimize yarayabilir.

Cemaat 17-25 Aralık sürecinin akabinde çok stratejik bir hata yaptı.

Başta Gülen olmak üzere cemaatin kurmayları zannettiler ki cemaat tabanı ile AK Parti seçmenleri/taraftarları bir anda kolaylıkla ve kesin olarak ayrışabilir. Hükumete ve Cumhurbaşkanına karşı hırsızlık, yolsuzluk iddialarını -kendilerince- inkâr edilemez delillerle ispat ettikleri anda, başta “şakirtler” olmak üzere tüm muhafazakâr kesim onlarla saf tutacak zannına kapıldılar.

Öyle olmadı.

Çünkü hem sıkı cemaatçilerin hem cemaat sempatizanlarının kahir ekseriyeti aynı zaman AK Parti seçmeniydi.

Attıkları her yumruk, vurdukları her darbe aslında kendi bünyelerinde tahribata yol açtı. Çünkü hükûmete, hükûmet taraftarlarına vuruyoruz derken bir yandan da kendi cemaatlerinin mensubu olanlara vurmuş oluyorlardı.

Şimdi maalesef, hemen hemen aynı hatayı hükûmet yapıyor.

Hükumet zannediyor ki kanlı bir darbe yapmaya kalkıp elinde dumanı tüten silahla suç üstü yakalanan cemaatin mensupları başta olmak üzere tüm muhafazakâr kesimler artık “hakikati” tüm çıplaklığıyla görecek ve safını seçecek!

Muhafazakâr taban bir anda terör örgütü olduğu kesinleşen cemaat ile ilgili bütün uygulamalara sonsuz bir destek verecek, bu korkunç darbe girişimi sonrası “olağanüstü dönemlerde olur böyle şeyler” yahut “bu çapta bir operasyonda ufak tefek hatalar mazur görülebilir” gibi argümanları benimseyecek diye düşünülüyor.

Ama yaşadıklarımız bu varsayımın doğru olmadığını gösteriyor.

Bu sefer hükumetin, cemaate vuruyorum diye attığı her yumruk doğrudan kendisine geliyor.

Çünkü muhafazakâr denilen çevrelerde, kendisi değilse bile en azından eşi, dostu, akrabası cemaatle “iltisaklı” olamayan neredeyse kimse yok!

Buna bugünkü uygulamaların en ateşli müdafii görünenler de dâhil.

Yazar çizer takımının yahut siyasetçilerin cemaate daha dün düzdüğü neşideler toplumsal hafızada (ve internette) öylece duruyor.

Son kırk sene içinde cemaatin bir şekilde “dokunmadığı” organ bulmak neredeyse imkânsız.

Radyoterapi, kemoterapi kanser hücrelerinin yanısıra sağlıklı hücreleri de öldürür, bağışıklık sistemini çökertir.

Kendi vücudumuzu, kendi hücrelerimizi yakarak yok ederek bu hastalıktan kurtaramayız.

O zaman bu “teşbihin” yanlışını düzeltelim.

Cemaate kanser değil de bakteriyel enfeksiyon diyelim.

Bakteriyel enfeksiyonla mücadele radyoterapi ile kemoterapi ile yapılmaz.

Bağışıklık sistemi güçlendirilerek yapılır.

Antibiyotiklerle yapılır.

Uzun vadeli, kararlı tedavi programlarıyla, ciddi rehabilitasyon süreçleriyle yapılır.

Doğru tedavi ancak doğru teşhis ile mümkün olabilir.

İbn Haldun’daki İlginç Evrim Fikri

İbn Haldun, İslam bilim tarihinde çok önemli bir figür. Ortaya attığı, açık açık kurucusu olduğunu söylediği ve detaylarını izah ettiği “umran ilmi”, bugün sosyoloji, antropoloji, siyaset bilimi, ilahiyat, tarih ve tarih felsefesi isimlerini alarak özelleşen pek çok ilim dalını şemsiyesi altında buluşturuyor.

Yaşadığı yıllar (1332-1406) İslam medeniyetinin bilimsel açıdan en parlak döneminin hemen sonrasına denk gelen İbn Haldun, keskin zekâsı ve meseleleri derinden kavrayışının ötesinde düşünce sistemini sağlam bir metodoloji çerçevesinde yapılandırabilme kabiliyeti ile temayüz ediyor.

İbn Haldun’un dünya çapında tanınan eseri olan Mukaddime’de, onun yaşadığı zamandan yaklaşık 300 sene sonra ortaya çıkacak ve dünyanın gidişini değiştirecek aydınlanma düşüncesinin temel taşlarından biri olan rasyonel düşüncenin izlerini tespit etmek mümkün. Tarihî bilginin kaynaklarını, malzemesini, belgelerini ciddi bir tenkit ve tahlil süzgecinden geçirmeyi vazgeçilmez bir ilmî gereklilik sayan İbn Haldun, bu yaklaşımıyla yepyeni bir bilimsel düşünce tarzının kapısını aralamış görünüyor.

Claude Lévi-Strauss, Arnold Toynbee, Philip Khuri Hitti, Robert Flint, Bernard Lewis gibi meşhur düşünür ve araştırmacılar İbn Haldun’u büyük bir “tarih felsefecisi” olarak niteliyorlar. Tarihi hadiselerde illiyet (causality) bağlarını araştırmak, hadiselerin birbirleri üzerindeki etkilerini hesaba katmak ve son tahlilde akıl süzgecinden geçmeyen hurafeleri elemek suretiyle tarihi, yalan yanlış bir kronolojik sıraya dizilmiş anlamsız/bağlantısız rivayetler zinciri olmaktan çıkarmak gibi ilkeler ileri süren İbn Haldun’un bu unvanı hakettiği aşikâr.

İbn Haldun’u daha yakından tanıma adına Prof. Dr. Süleyman Uludağ’ın “İbn Haldun, Hayatı – Eserleri – Fikirleri” isimli kıymetli kitabını okurken kimi zaman gülümsedim kimi zaman hayrete düştüm.

Mesela İbn Haldun’un Arapların şehirler imar etme noktasında diğer milletlere kıyasla zayıf oldukları iddiasını delillendirmeye çalışırken naklettiği anektod beni çok güldürdü:

“Haccac’ın Irak’ta ne yaptığını soran Abdülmelik’e bir bedevinin onu övmek için: ‘Orada halka tek başına zulmediyor.’ demiş olması, Arapların kanundan ve adaletten ne kadar uzak olduğunu gösterir.” (s.149)

Beni en çok hayrete düşüren ise İbn Haldun’un Darwin’den neredeyse 500 sene evvel evrim teorisine çok benzer bir düşünceyi ortaya atmış olması oldu. Üstelik Charles Darwin’in insanda sonlandırdığı “evrimi” insandan sonra da devam ettirerek:

Ana hatlarıyla vahyi ve peygamberlerin alâmet ve niteliklerini böyle anlayan İbn Haldun, peygamberliğin mahiyetini açıklamaya girişiyor: “Görülüyor ki âlemde mükemmel bir düzen var, sonuç—sebebe bağlı, bir oluş (varlık) öbürüne bitişik (ittisal), bazı varlıklar diğer bazı varlıklara dönüşmekte (istihâle, transformasyon). Biz burada misal olmak üzere madde, bitki, canlı ve insanı ele alalım. Tohumsuz bitkiler, bitkilerin en gelişmemiş şekli, onun için de maddeye en yakın olanı. Hurma ve asma ise en gelişmiş şekli, onun için de canlılara en yakın olanı. Sedef canlıların en ilkel olanı, onun için bitkilere en yakın bulunanı. Maymun ise hayvanların en gelişmiş ve insana en yakın olanı. Bu varlıklar arasında bir ittisal (bitişme hâli) var. İttisalin anlamı, bu varlık türlerinden her birinin bir üstteki varlık türüne dönüşebilme yeteneğine oldukça elverişli (müstaid, hazırlıklı, yetenikli) olmalarıdır. Bir cinsin en mükemmel türü, bir üstteki cinsin en ilkel türü hâline gelebilme yeteneğine oldukça müsaittirler.

İbn Haldun’un tıpkı umranda olduğu gibi değişimci ve evrimci bir varlıklar âleminden söz etmesinin esas sebebi peygamberliği ve melekleri açıklamaktır. Yorumuna şöyle devam ediyor:

“Duyular âleminde feleklerin ve unsurların hareketini, oluşumlar âleminde büyüme ve idrakı gözlemliyoruz. Bunlar maddeden ayrı ama onlar üzerinde etkili bir şeyin varlığına tanıklık eder ki o da idrak ve hareket güçlerine sahip nefstir (ruh). Bunun üstünde bulunan ve ona bu iki gücü veren başka bir varlığın bulunması zorunludur. Bu da ona bitişik olan, özü itibariyle sırf idrak ve halis düşünce olan meleklerdir. O hâlde ruhun, insanlıktan sıyrılıp melekliğe yükselme yeteneğine sahip olması lazımdır ki bir an için bile olsa fiilen melek cinsinden olsun. O alt yönüyle bedene, üst yönüyle meleklere bitişiktir, onlardan gaybe ait bilgiler alınır. Yani bir cinsin bir türü nasıl diğer cinsin bir türü hâline dönüşebiliyorsa, insan ruhu da geçici olarak beşerî varlığından çıkıyor ve bir an için de olsa melekleşiyor, melekler âlemine çıkan ruh orada gayba ait bazı bilgiler alıp eski hâline dönüyor. Peygamberlerin vahiy, velilerin ilham almaları böyle açıklanıyor. (s. 122-123)

İbn Haldun, “cansız”, “bitki”, “hayvan”, “insan” ve “melek” olmak üzere beş varlık kategorisi belirliyor. Her kategorinin, içinde çeşitli seviyeler barındırdığını, bir alt kategorinin en üst seviyesinde yer alan bir varlığın, bir üstündeki kategorinin en alt seviyesindeki varlığa dönüşebileceğini söylerken hayvanlar kategorisindeki en üst seviyedeki varlık olan maymunun ilkel bir insana dönüşebileceğini ileri sürüyor.

Prof. Dr. Süleyman Uludağ’ın da belirttiği gibi bu “evrimci” bir varlık tasavvuru. Konu çok ilgimi çektiği için ana kaynağa, yani Mukkadime’ye ulaşıp İbn Haldun’un bu ilginç fikirlerinin izini kendi eserinde sürdüm:

Malum olsun ki, -Allah bizi de seni de irşad etsin- biz görüyoruz ki şu alem, içindeki bütün yaratıklarla birlikte mükemmel bir tertip ve sapasağlam bir şekil üzeredir. Sebeplerle neticeler yekdiğerine bağlanmakta, eşya ve olaylar (bir nizam dahilinde) birbirine bitişmekte, varlıklar yekdiğerine dönüşmekte, (Bu tarz üzere müşahede ettiğimiz şu alemin) acaiblikleri tükenmemekte ve nihai noktasına varılamamaktadır.

Bu hususun incelenmesine maddi ve hissi alem ile başlıyorum. Evvela şuna dikkat ediniz: Müşahede edilen unsurlar alemi, nasıl derece derece ve birbiriyle ittisal halinde arzdan (topraktan) yukarıya çıkarak su unsuruna, sonra hava unsuruna, sonra da ateş unsuruna varmakta, bunlardan herbiri yukarıya çıkarken veya aşağıya inerken kendisini takip eden unsura İstihale (transformation) etme istidadına ve kabiliyetine sahip bulunmakta ve bazı vakitlerde İstihale de etmekte. Bu unsurlardan yukarıda bulunan, kendisinden öncekinden daha latif ve daha ince bir nitelik taşımakta ve bu durum felekler alemine kadar böylece devam etmektedir. Bu alem ise her şeyden daha latiftir. Yekdiğerine bitişik olan tabakalar halinde ve sadece hareketleri müstesna, diğer hususları hisle idriik olunmayacak bir şekildedir. Bazı alimler, bu hareketler sayesinde feleklerin kemmiyet ve şekilleri hakkında bilgi sahibi olmaya imkan bulmuşlar ve feleklerden ötelerde bulunan ama feleklerde (görmekte olduğumuz) şu tesirleri müşahede edilen (manevi, mücerret ve müfarık) zatların varlıkları hakkında da yine o sayede malumat sahibi olabilmişlerdir.

Sonra yaratılış âlemine (âlem-i tekvin) dikkatle bakınız. Nasıl madenlerden başlamakta, sonra bitkilere, sonra da fevkalade güzel bir biçimde tedricen hayvanlara geçilmektedir. Madenler ufkunun (aleminin ve sahasının, horizon, stage) sonu, bitkiler aleminin ilkine bitişmektedir (ittisal, connection). Mesela madenler aleminin son noktasında bulunan maddeler, bitkiler aleminin ilk basamağında yer alan otlara ve tohumsuz bitkilere bitişmektedir; hurma ve asma gibi bitkiler aleminin nihayetinde bulunan nebatat, salyangoz ve midye gibi hayvanlar aleminin ilk (ve en aşağı) basamağında bulunan canlılara bitişmekte ve salyangoz, ve sedefte sadece dokunma duyusu bulunmaktadır. Şu mükevvenat ve oluşumlar alemindeki “bitişik olma”, bir sınıf ve sahanın sonunda bulunan bir varlığın ondan sonraki sınıf ve sahanın ilk basamağının varlığı haline gelmek ve dönüşmek için, garip (diğer bir nüshada, fıtrî ve tabiî) bir istidat ve kabiliyete sahib olması manasına gelmektedir. Hayvanlar âlemi genişlemiş, nevilerinin sayısı çoğalmış, nihayet yaradılıştaki tedricilik ile düşünce ve görüş (fikir ve reviyye, think, reflect) sahibi insana kadar varmıştır. (Hayvanlar alemi) insan olma (homo sapiens) noktasına, kendisinde zeka ve idrilk toplanmış olan, ama fiilen düşünme ve görüş sahibi olma mertebesine ulaşmamış bulunan maymunlar aleminden geçerek çıkılmıştır. Ondan (yani maymunlar aleminden) sonra insanlar aleminin ilk noktası işte bu olmuştur. (Varlık ve alem hakkındaki) gözlemlerimizin ulaştığı nihai nokta budur. (İbn Haldun, Mukaddime 1.Cilt, s. 283-284)

Buraya kadar olan kısım gayet ilginç! Ülkemizde dindar çevrelerin çok eskilerden bu yana sıkısıkıya benimsediği sanılan “evrim karşıtı” söylemin mazisi aslında hiç de sanıldığı kadar gerilere gitmiyor. Ama bu söylemin 14. asırda yazılmış bir eserde böylelikle sarahatle ifade edilmiş ve ciddi bir tepkiyle karşılaşmamış olması kayda değer. Dikkate değer başka bir nokta da rüyaların, “ilhâmın” hatta peygamberliğin, evrimin son basamağı, tekamül eden insanın “melekleşmesi” yahut “melekler âlemiyle” temas kurması şeklinde açıklanması:

Tekvin (yaratılış ve oluş) aleminde de idrâk ve neşv ü nema nevinden hareketler mevcuttur. Bütün bunlar şehadet eder ki, bu çeşit şeylerin (mahiyet itibariyle), cisimlerden farklı ve maddi olmayan bir müessiri vardır, bu müessir ruhani’dir, mükevvenâta bitişiktir. Çünkü bu âlemde var olan ittisal aynen mükevvenatta da vardır. O da idrâk eden ve hareket ettiren nefstir (Nefs-i müdrike ve muharrike). Bunun üstünde diğer bir varlığın bulunması şarttır, ona idrâk ve hareket kuvvetini bu varlık verir ve bu varlık da ona bitişiktir. Bu varlığın zatı, sırf idrak ve mutlak düşüncedir. Bu da melekler âlemidir. (Nefs ile melekler arasındaki ittisal sebebiyle) Herhangi bir vakit içinde, göz açıp kapama süresi kadar kısa bir zaman parçasında, bilfiil melekler cinsinden olma haline gelmesi için nefsin beşeriyetten sıyrılıp melekiyet haline gelme (insilah) istidadına sahip olması icabeder. Bu da, nefsin ruhani zatı bilfiil kemale erdikten sonra hasıl olur. Nitekim bu hususu biraz sonra anlatacağız. Nefsin kendisinden sonra gelen sahaya olan ittisali, evvelce de bahsettiğimiz gibi bir tertip üzere bulunan varlıkların durumu gibidir. Nefsin hem aşağı hem yukarı cihete ittisali vardır. Kendisine nazaran daha aşağıda bulunan bedene ittisali vardır. Beden vasıtasiyle hissi idrâkler kazanır. Bu idraklar sayesinde “bilfiil düşünme” (actual intellection) istidadını kazanır. Kendisine nisbetle daha yüksek olan cihet itibariyle melekler alemine ittisali vardır. Bu vasıta ile de ilmi ve gaybî (scientific, supernatural) idraklar kazanır. Zira hadis varlıklar alemi, zaman bahiskonusu olmaksızın meleklerin düşüncelerinde mevcuttur. Az evvel temas ettiğimiz, zatlarının ve kuvvetlerinin yekdiğeriyle olan ittisal ve irtibatı itibariyle varlıktaki muhkem tertip işte bundan ibarettir. (İbn Haldun, Mukaddime 1.Cilt, s. 286)

İbn Haldun’unkiler gibi “aykırı” fikirleri bugün, yani neredeyse ondan yedi asır sonra bile dile getirmek zor. Halbuki bunca zaman sonra toplumsal, siyasi ve dini toleransın daha artmış olması beklenirdi. İbn Haldun’u okurken insan, parlak zekâların münbit “hür tefekkür zeminini” buldukları zaman nasıl uzak ufukları keşfe çıkabileceğini görüp heyecanlanıyor.


* Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Martıdan Mürşid Olur Mu?

Martı romanı 1970 yılında yazılmış, daha piyasaya çıktığı sene bir milyon nüshası satılarak Rüzgar Gibi Geçti” romanının satış rekorunu kırmış, gördüğü ilgiyle 13 kasım 1972 tarihli Time dergisine kapak olmuş kısacık bir “best seller”. Yazarı, Richard Bach isimli Amerikalı bir emekli asker. Amerikan ordusunda pilotluk yapan 1936 doğumlu Bach halen hayatta. Uçmaya ve yazmaya devam ediyor.

Bach’ın ülkemizde de büyük ilgi gören “Martı” isimli eserinde, Jonathan Livingstone isimli “uyumsuz” bir martının hikayesi anlatılıyor. Yıllardır gördüğüm işittiğim ama okuma fırsatı bulamadığım bu meşhur kitabı okurken zihnimin bir köşesinde hep “bu romanı böylesine popüler, böylesine ilgi çekici yapan nedir acaba” sorusu vardı.

Bu soruya kendimce bir cevap bulduğumu söyleyebilirim.

“Kişisel gelişim” modern nesillerin hayli ilgisini çeken bir konu. Pek çok modern insan, doğuştan getirdiği sonsuz(!) potansiyelin bir takım pratiklerle ortaya çıkarılmayı beklediği fikrine bayılıyor. Bu insanlar, hızlı okuma kurslarından vücut geliştirme merkezlerine, konferans salonlarından estetik cerrahların ameliyat masalarına kadar uzanan bir yelpazede, içlerindeki “muhteşem” potansiyeli açığa çıkartmanın peşinde koşuyorlar.

Bu perspektiften bakıldığında Richard Bach’ın martısı Jonathan Livingstone, “kişisel gelişim dininin” müntesipleri için kurgusal bir “aziz”.

Anlatılan hikâyede martı Jonathan Livingstone, önce potansiyelini keşfetmek üzere sürüsünden ayrılır. Bütün dikkatini ve enerjisini uçma kabiliyetini geliştirmeye tahsis ettiği için aç kalır. Bu şuurlu “riyazet” onu daha da olgunlaştırır. Adım adım yükseldiği çeşitli aşamalardan (makamlardan) geçerek nihayet “seyr-i süluk‘unu” tamamlar ve müthiş sırrı kavrayarak “aydınlanır”. O artık bir “martı-ı kâmil” olarak bulduğu “ışıkla” zulmeti boğmak için bir mürşid sıfatıyla halkının arasına döner.

Hikâye tanıdık değil mi? Popüler new age inançların, tanıdık sûfî hayat kavrayışıyla buluştuğu bu hikâyenin hususen ülkemizde “tutmaması” garip olurdu doğrusu.

Nakşibendi tarikatının meşhur:

“Der tarik-i Nakşibendî lâzım âmed çâr terk
Terk-i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk”

formülünde salık verilen dört terk edişin dördünü de kitapta tespit etmek mümkün.

Martı Jonathan, ilk olarak yiyecek uğruna birbirleriyle didişerek, anlamsız çığlıklarla boşa zaman öldüren martıların benimsediği hayatı yani “dünyayı” terkediyor.

Uzlette yeni ufuklar keşfettikten sonra cennete giden martı kahramanımız, bir müddet sonra cennet diye bir şey olmadığının anlayarak öteki dünyayı yani “ukbayı” terkediyor.

Sıra hayat ve ölümün, cennet ve cehennemin, nihayet zaman ve mekanın inkârına gelince üçüncü aşama olan terk-i hestî gerçekleşmiş oluyor. Kahramanımız fiziksel varlık kanunlarını reddediyor.

Tüm bu aşamalardan sonra Martı Jonathan terk edişlerini terk ederek, onun irşadını bekleyen sıradan martıların arasına dönüyor.

Gnostisizmde, Yeni Eflatunculuk’da, İbn-i Arabi’nin vahdet-i vücut teorisinde, Şehâbeddin es-Sühreverdî’nin İşrakiyye’sinde ve sufi geleneğimizde kaynaklarını bulabileceğimiz heteredoks inançları kucaklayan ve estetize eden bu hikayeden, düşüncemizi destekleyen bir kaç cümleye işaret edelim.

Gnostisizmin, İşrakiyyun felsefesinin vazgeçilmezi, karanlık-aydınlık dikotomisini, akılla, düşünceyle elde edilen bilgiye karşı mistik tecrübe ve sezgiyle elde edilen bilgiyi (gnosis) öne çıkartan anlayışı şu satırlarda yakalıyoruz:

“Ne hoştu, düşünmemek ve kıyıdaki ışıklara doğru karanlıkta uçmak ne hoştu! Karanlık! İçindeki garip ses dehşetle haykırdı. Martılar asla karanlıkta uçmaz!”

“Zavallı Fletch! Gözlerinle gördüğüne inanma, gördüklerin yalnızca sınırlı olandır. Sezginle bak, öğrendiklerinin bilincine varmaya çalış. Böylece uçuşun yolunu da öğreneceksin.”

Fiziksel varlığın inkârı, tüm varlıkların aslında tanrının suretlerinden ibaret olduğu, “gönül aynasındaki isi pası silebilen” insanlara doğrudan tanrının tecelli edeceği inancı:

“Üzgündü, ama yalnızlık değildi bunun kaynağı. Onu asıl üzen şey, öteki martıların Tanrısal bir uçuş gücüne inanmayı yadsımış olmalarıydı. Onlar bakmaktan ürkmüşler, ileriyi görmekten kaçınmışlardı.”

“Tüylerinden yansıyan güneş, kumsalda gizlice onu izleyen ve sayıları hiç de az olmayan martıların gözünü aldı.”

“Herşeyden önce şunu unutmayın ki” dedi hüzünle, “bir martı sınırsız bir özgürlük kavramıdır. Yüce Martının bir görüntüsüdür. Ve bir kanadından öbürüne, tüm bedeniniz düşüncenizin ta kendisinden başka bir şey değildir.”

Cennetin ilahi kitaplarda tarif edilen şeyden farklı olduğu, arınma/olgunlaşma sürecinin tamamlanmasının (fenafillah) asıl amaç olduğu inancı:

“Yetkin hıza ulaştığında, cennete ulaşmış sayılırsın Jonathan. Ve bu, ne saatte bin mildir, ne milyon mil, ne de ışık hızı. Çünkü herhangi bir sayı sınırdır daima, oysa yetkinlik sınır tanımaz. Yetkin hız cennettir yavrum.”

Belli bir makama erişen ermişlerin zamanda yolculuk yapabileceklerine, kendilerini ışınlayabileceklerine dair inanç (tayy-i mekân, bast-ı zaman), zaman ve mekan birliği:

Chiang apansız gözden kayboluverdi ve aynı anda onbeş metre kadar ötede, su kıyısında belirdi.Yeniden kayboldu ve saniyenin bindebirinden önce Jonathan’ın omuz başındaydı. “Hoş bir oyun”, dedi.

Şaşırmıştı Jonathan. Cennet hakkında sormak istediklerini unuttu. “Nasıl yapıyorsun bunu? Nasıl bir duygu veriyor? Ne kadar uzağa gidebilirsin böyle?”

“İstediğin herhangi bir yere ya da zamana gidebilirsin. Ben, düşünebildiğim her yere ve her zamana gittim. “Denizin ötelerine baktı. “Ne garip! Yolculuk uğruna yetkinliği yadsıyan martılar, o yavaşlıkla hiçbir yere ulaşamıyorlar. Yetkinlik uğruna yolculuktan cayanlarsa, anında her yere gidebiliyorlar. Unutma Jonathan, cennet bir mekan ya da zaman değildir, anlamsızdır mekan ve zaman. Cennet…”

“Dilersen, geçmişe ve geleceğe uçmanı sağlayacak olan zaman denemelerine geçebiliriz”, dedi.

“Aptallık etme! Biz ne yapmaya çalışıyoruz? Eğer dostluğumuz zaman ve mekan gibi şeylere bağlıysa, sonunda zamanı ve mekanı yendiğimizde, kendi dostluğumuzu da yıkmış oluruz! Ama mekanı yendiğimizde, geriye yalnızca Burası kalır. Zamanı yendiğimizde, bize kalan yalnızca Şimdi’dir. Burayı ve Şimdiyi paylaşacağımıza göre, nasıl düşünemezsin sık sık birlikte olacağımızı?”

“Chiang’a göre bu işin sırrı, Jonathan’ın kendini bir metrelik kanat açıklığı olan bir bedenle ve harita üzerinde izlenebilecek bir uçuş rotasıyla sınırlı görmemesiydi. Sır, gerçek özünün, henüz sözlenmemiş bir sayı mükemmeliyetiyle, zaman ve mekanın her yerinde aynı anda yaşadığını bilmekti.

Richard Bach’ın “Christian Science” kilisesine bağlı olduğu biliniyor. Bu dini grup, baba-oğul-kutsal ruh üçlemesinin aslında hayat-hakikat ve sevgi üçlemesine tekabül ettiğine, Hz. İsa’nın tanrı değil bir elçi olduğuna, hastalık diye birşeyin olmadığına, “doğru düşünce” ile sağlığa kavuşmanın mümkün olduğuna, cennet ve cehennemin sadece zihnin birer halinden ibaret olduğuna inanıyor.

Matrix filminde “kaşık yok” repliğini mırıldanan budist rahibi kılığındaki çocukla, kanatlarının fiziksel varlığını reddeden martı Livingstone arasındaki benzerlikler dikkat çekici. Martısına bu sözleri söyleten Richard Bach da “hastalık diye birşey yok” bunların hepsi düşüncelerden ibaret diyen ve tüm hastalıkların telkin ve sezgisel aydınlanma yollarıyla tedavi edilebileceğine inanılan bir dini akımın müntesibi.

Pozitivizmin bunalttığı insanlık öylesine çaresiz bir çırpınışla bir çıkış noktası arıyor ki bu arayış bazılarını objektif gerçekliği inkâr etmeye kadar götürebiliyor. Modernizmin gözden düşürdüğü semavi dinlere yönelmekte tereddüt yaşayan kitleler, post modernizmin şemsiyesinde hayat bulan new-age inançların ve eskiden bu kadar rahat hareket ve ifade alanı bulamayan kadim ezoterik, mistik öğretilerin kucağına koşuşuyorlar.

Halbuki bize gönderilen din, bu ifrat-tefrit tehlikesine karşı bize bir selamet sahili sunuyor.

Bakara suresinin 143. ayetinde Allah “Sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet (ummeten vasaten) yaptık.” buyuruyor.

Müslümanlar olarak aşırılıklardan arındırılmış orta yolu yeniden üretmekte ciddi güçlükler yaşıyoruz.

Halbuki bir tarafta gaybı yahut metafiziği inkâr edip agnostisizmin bilinmezliklerine düşmeden, öte tarafta Allah’ın sözlerini “batınî tevillerle” çarpıtarak subjektif mistik tecrübelerimizi kendimize din edinmeden bir orta yol tutturmamız mümkün.

Rol model olarak ışınlanmayı öğrenmiş martı mürşidlere değil günlük hayatını aşırılıklardan uzak bir şekilde sürdürebilen bilge müslümanlara ihtiyacımız var.


* Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Bir Acayip İnsan Hikâyesi

Eric Hoffer
Ne garip insanlar, ne garip hayatlar var! Bir romanda karşımıza çıksa, “hiç gerçekçi değil” diye burun kıvıracağımız fantastik hikâyeler fiilen yaşanabiliyor.

İşte böyle “fantastik” bir hayat hikayesinden bahsetmek istiyorum.

Eric, Almanya’dan Amerika’ya göç eden bir Yahudi çiftin çocuğu olarak 1898’de New York’ta dünyaya gelir. Babası Knut, ailesini zar zor geçindiren fakir bir marangozdur.

Küçük Eric akıllıdır. Daha beş yaşındayken hem anadili olan Almanca’yı hem yeni vatanının dili olan İngilizce’yi okuyup yazmaya başlar.

Eric’i, Kemalettin Tuğcu romanı tadında bir hayat beklemektedir.

Henüz beş yaşındayken annesi Elsa kucağında Eric’i taşırken merdivenlerden yuvarlanıp düşer ve hayatını kaybeder.

Annesini kaybettikten iki sene sonra bir kaza geçiren Eric hem hafızasını hem gözlerini kaybeder.

Aklı erdiğinde fakir, gözleri görmeyen bir öksüzdür.

Babasının ona bakabilecek durumu yoktur.

Bakımını yine Almanya’dan göç etmiş bir akrabaları olan Martha üstlenir.

Eric on beş yaşına geldiğinde mucizevî bir şekilde, yeniden görmeye başlar. İçinde bulunduğu şartlardan dolayı hiçbir okula gitme imkânı bulamamıştır. Gözleri yeniden görmez olabilir telaşıyla kitaplara sarılır. Bulabildiği bütün kitapları okur. Fakir babasının sağlayabildiği sınırlı imkânlar çerçevesinde edinebildiği bütün dünya klasiklerini yalayıp yutar.

1920’de ölen babası Knut’un cenazesini, marangozlar sendikası kaldırır. Eric’e de sigorta parası olarak 300 dolar verirler.

Artık Eric’i New York’a bağlayan bir bağ kalmamıştır. Fakir ve evsizlerin mekanı olduğunu işittiği, Kaliforniya eyaletindeki Los Angeles şehrinin Skid Row isimli mahallesine gitmek üzere bir otobüse atlar. Vardığında merkez kütüphanesine yakın bir yerde ucuz bir oda bulur üç aylık kirasını peşin öder ve kendini kitap okumaya verir. Tabi ki parası çabucak biter ve açlıkla yüz yüze kalınca ilk önce işportada meyve satarak, sonra bir demir boru ambarında çalışarak, nihayet tarlalarda ırgatlık yaparak para kazanmaya başlar.

Hayat şartları ağırdır. Büyük buhran yılları yaşanmaktadır. İş yoktur. Bir ara işsizler kampında diğer işsizlerle beraber yaşamaya mecbur kalır.

Mutsuzdur. 1931 yılında oksalik asit içerek intihar etmeye karar verir ama bunu gerçekleştirmeye bir türlü cesaret edemez.

Bir ara Kalifornia madenlerinde iş bulur. Görev yeri dağlardır ve çok kar yağdığı zaman iş durmaktadır. Bunun bir kitap okuma fırsatı olduğunu anlayan Eric derhal bir kütüphane kartı edinir. Kütüphanede aldığı kitaplardan Montaigne’in Denemeler isimli kitabı çok ilgisini çeker. Bu kitabı defalarca okuyup adeta hatmeder.

40 yaşındayken ikinci dünya savaşında savaşmak üzere askere yazılmak ister ama fıtık hastası olduğu için reddedilir. 1943 yılında San Fransisco limanlarında hamal olarak çalışmaya başlar. Burada 20 seneyi aşkın bir müddet boyunca hamallık yapacaktır. Artık yerleşik bir hayat kurabildiğinden dolayı bir yandan da yazılar yazmaya başlar.

erichoffer2Yazdıkları zaman içinde yavaş yavaş bir kitaba dönüşür. 1948’de kitabının önsöz ve fihristini New York’taki bir yayınevine gönderir. Yayınevi ilgi gösterir. Bu eğitimsiz, gariban, fakir hamalın yazdığı kitap 1951’de yayınlandıktan sonra dünya çapında best seller olur, milyonlarca nüshası satılır, ondan fazla yabancı dile çevrilir.

kesin-inanclilar-eric-hofferEric kitabının adını “The True Believer” koymuştur. Bu kitap Türkçemize “Kesin İnançlılar” ismiyle 1978 yılında çevrilir.

Bir anda meşhur bir yazara dönüşmüş olsa da Eric, 1943 yılından 1967 yılına kadar rıhtım hamallığına devam eder. Hamal arkadaşlarından gizli tutulmak şartıyla 1964 yılında Kaliforniya’da bulunan Berkeley Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesinde haftada iki gün danışman olarak çalışmaya başlar. Fakat bu gizliliği sürdürmek artık kolay değildir. 1967 yılı Eylül ayında Amerika’nın en büyük televizyon yayın kuruluşu olan CBS’de bir programa konuk olan gizemli münzevi Eric’in hayatı ifşa olur ve Eric artık ömrünün sonuna kadar devam ettirmek istediği hamallık mesleğine veda etmek mecburiyetinde kalır.

Artık çok meşhurdur. Amerika’nın her yanından binlerce mektup almaktadır. Üniversiteler konuşma yapması için randevu almak üzere birbirleriyle yarışmaktadır. Fakat Eric bu ilgiye rağmen her zamanki hayatını sürdürmeye çalışır. Sadece arada sırada konferanslar verir ve yılda bir defa televizyona çıkmayı kabul eder.

Eric ilk kitabından sonra 10 kitap daha yazar.

1983 yılında Amerika Başkanı Ronald Reagan, Eric’i Amerika’nın en önemli ve de en yüksek sivil nişanı olarak bilinen “Presidential Medal of Freedom” nişanıyla onurlandırır.

Eric bu önemli ödülü aldığı sene, 85 yaşında hayata gözlerini yumar.

İşte böyle çok acayip bir hikaye Eric Hoffer’in hikâyesi.

Bilmiyorum hangisi üzerinde daha çok durmak lazım:

Parlak zekânın akla gelebilecek en olumsuz şartlarda bile kendini belli etmesinin mi?

Yoğun, sistemli, şuurlu okumaların, akıllı bir insanı yükseltebileceği kavrayış seviyelerinin mi?

İlkokul yüzü bile görmemiş bir hamalı, dünyanın en önemli üniversitelerinden birinde hoca yapabilen Amerikan pragmatizminin mi?

İnsanın formal eğitim sisteminin kıyısına bile uğramadan, kendi kendisini eğiterek hayatı kavrama noktasında hangi ufuklara varabileceğini gösteren bu adamın hayatından çıkarılabilecek derslerin mi?


Bu makale ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Bilim Kurgu

Bilim Kurgu

Bilim kurgu, insan hayalgücünün en güzel meyvelerinden biri.

Yaşanan gerçekliğin değişmez fiziki kısıtlarına bile aldırmadan özgür bırakılmış zihinlerin fantezileri… Belki de ilerlemenin bel kemiği…

jules_verneJules Verne” meraklı çocuk zihinlerimizi bilim kurgu heyecanı ile tanıştıran isimlerden en meşhuru. Onun bilim kurgu fantezileri neredeyse bir asrı aşkın bir zamandır milyonlarca meraklı genç dimağı eğlendirip heyecanlandırıyor.

Öte taraftan bilim kurgu meraklılarını alttan alta asıl heyecanlandıran ihtimal de gerçekleşiyor: Verne’nin hayal ettiği şeylerin neredeyse tamamı, hayranlarının gözleri önünde gerçeğe dönüşüyor.

Teknolojinin, bilimsel ilerlemenin bize armağan ettiği topraklar öncelikle fantezilerde keşfediliyor.

H.G. Wells, Isaac Asimov, Arthur C. Clarke, Frank Herbert, Ray Bradbury, Stanislaw Lem, Philip K. Dick gibi isimler bugün hayatımıza giren bir çok teknolojiyi ilk düşünenler olmanın ötesinde yeni teknolojilerin doğuracağı ahlaki, siyasi, iktisadi problemleri de ilk ele alanlar oldular.

isaac-asimovBilim kurgunun zihinlere açtığı geniş hareket sahasını, teknolojik fanteziler kurmaktan ziyade insanlığın kadim meseleleri olan iktidar, din, ahlak gibi meseleleri tartışmak için kullanan Yevgeni Zamyatin, George Orwell, Aldous Huxley, Kurt Vonnegut, Ursula K. Le Guin gibi yazarlar insanoğlunun müktesebatına kıymeti ölçülemez katkılarda bulundular.

İnsanın aklına hemen “ya bizde?” sorusu geliyor.

Bizim dünya çapında tanınan bilinen bilim kurgu yazarlarımız yok maalesef.

Aşkın Güngör, Bülent Özden, Dost Körpe, Fatih Emre Öztürk, Halil Kocagöz, Kazım Cende, Mehmet Açar, Murat Yılmaz, Mustafa Resul Yalçınkaya, Nurcihan Doğuç, Sadık Yemni, Selim Erdoğan, Sercan Leylek, Süleyman Akdoğan, Ufuk Ata Bora, Yiğit Kulabaş, Kadir Özden, Zühtü Bayar gibi isimlere internette yayınlanan Türk bilim kurgu yazarları listelerinde rastlamak mümkün ama sanırım bunlar arasında en tanınları “Şairin Romanı” isimli eseriyle Murathan Mungan ve “Schrödinger’in Kedisi” serisiyle Alev Alatlı.

schrodingerinkedisiAlev Alatlı’nın romanının hemen arka kapağında bilim-kurgu olmadığını iddia etmesi enteresan! Hem de hikayesi 1950-2025 yılları arasında geçmesine ve sık sık yeni fiziğe, kaos teorisine, saçaklı mantığa atıfta bulunmasına rağmen!

Bunun elbette bir sebebi var.

Ülkemizde bilim kurgu türünde denemelerin kahir ekseriyeti, -ne yazık ki- eninde sonunda ezik bir hissiyatın ürettiği ucuz bir mizaha evrilmeden üretilemiyor.

Hasan’ın gelecekte bir uzay gemisinde yolculuk yapması, Hatice’nin bilinmeyen bir gezegende uzaylı bir türle karşılaşması, Cemal’in genetik değişme uğrayıp bir takım üstün güçlere kavuşması ya da Mustafa’nın zamanda yolculuk yapması bir fantezi olarak bile olsa bize son derece gülünç geliyor.

Bilimsel açıdan geri kalmışlığı, teknolojik fakirliği içselleştirmiş, bu topraklardan çıkacak zekaların geleceği şekillendirebileceğine dair inancını kaybetmiş, hatta bu toprakların insanına karşı garip bir hınçla dolmuş ezik, sömürge yarı-aydını kafasının ifrazatıyla beslenen nesiller bu ortamı üretiyor.

Bilim kurgu türünde hikâye ya da roman yazmak bu yüzden herşeyden önce çok iyi bir donanım ve müthiş bir özgüven gerektiriyor.

Bu işe soyunanların işin hem “bilim” tarafına” hem “kurgu” tarafına hakim olmaları icap ediyor.

Tabi bir de yukarıda bahsettiğim eziklik hissinden kendilerini kurtarabilmeleri de şart.

Daha küçük yaşlarda bilim kurgu hikayeler yazmaya niyet eden bir genç, hüsranla neticelenen macerasını ekşisözlük’te şöyle anlatmış:

Asıl çarpıcı olan hadise, herhalde, (yazdığım hikayelerde) “Recep radyasyon tehlikesinden korunmak için, Hamdi’nin uzun araştırmalar sonucu icat ettiği kriptonik ultraviyole radyasyon kalkanını kullanacaktı” gibi cümlelerin, öznelerinin nereden bakarsan bak lakayt olan duruşlarından dolayı bana pek inandırıcı gelmemesinden olacak, karakterlerin hepsinin isminin ingilizce olmasıydı. Zira o yaşıma kadar, benim bildiğim hiçbir Recep radyasyondan korunmadığı gibi, aşağı yukarı hiçbir Hamdi de ultraviyole kelimesini doğru düzgün telaffuz dahi edemiyordu. Zorunlu olarak Recepler oldu Jack, Hamdiler oldu Jim. Tabi, bir Türk evladı olarak, Jack şöyle yaptı, Jim bunu yaptı minvalinde hikaye yazmak, bana dahi bir süre sonra garip gelmeye başladığı için bilimkurgu maceramı bitirmek zorunda kalmıştım. Sanırım bilimkurgu olayındaki kişisel başarısızlığım ile ulusal başarısızlığımız paralel sebepler yüzünden olmaktadır.”

Peki, bilim kurgu yazabilmek için illa yüksek teknoloji üreten bir milletin ferdi olmak mı lazım?

stanislaw_lem
Stanislaw Lem

Hayır! Mesela dünyada saygıyla karşılanan ciddi bir Sırp bilim kurgu geleneği var. Meşhur Stanislav Lem Polonyalı. Yazarları dünya çapında bir popülarite yakalayamamış olsa da Romanya’nın bilim kurgu sahasında varlığı söz konusu. Tarkovsky’nin meşhur bilim kurgu filmi Stalker’ı çektiği Estonya‘da “Stalker” ismiyle bilim kurgu edebiyat ödülleri veriliyor. Bilim kurgu yazarlarıyla, yönetmenleriyle, dergileriyle, ödülleriyle Hırvatistan da bilim kurgu üretilen ülkelerin arasında bulunuyor. Ya Şili‘ye ne demeli? Yazdığı bilim kurgu roman “Los Altisimos” 10 dile tercüme edilen Hugo Correa’nın başını çektiği Şilili bilim kurgu yazarları ülkelerini bilim kurgu üretebilen ülkeler listesine taşıyor.

Bunlar Amerika, İngiltere, Fransa, Japonya gibi gelişmiş ülkeler değil, hatta nispeten fakir sayılabilecek ülkeler ama hepsi “batılı” ve “judeo-hıristiyan” medeniyet dünyasından diyebilirsiniz. Ancak İslam dünyasında da bilim kurgu üretimi var ve hatta bu üretimin tarihi, sayılan ülkelerdeki bilim kurgu tarihinden çok daha eskilere uzanıyor.

arabiannightsEn eski nüshaları dokuzuncu asırda tespit edilmiş olan “Binbir Gece Masalları” gayet açık bilim kurgu motiflerle bezeli mesela. Bulukya’nın maceraları isimli bölümde, ölümsüzlük otu peşinde büyük bir yolculuğa çıkan kahramanın cinlerle, deniz kızlarıyla, konuşan ağaç ve yılanlarla karşılaştığı fantastik bir hikaye anlatılır. Uçan halı, aya seyahat, deniz altında yaşayan insanlar, insansı robotlar, bir senelik mesafeyi bir günde alan, uzaya hatta güneşe bile uçarak gidebilen mekanik bir at gibi unsurlara da aynı eserde rastlanır.

İbn-i Tufeyl‘in 12. asırda yazdığı Hay Bin Yakzan, Daniel Defoe‘un ‘Robinson Crusoe‘ isimli eserine, Rousseau‘un ‘Emile‘ isimli eserine ve Rudyard Kipling‘in ‘Orman Kitabı‘ eserine ilham verir.

begum-rokeya-bust-2011
Begüm Rukiye Şekavet Hüseyin

Geçtiğimiz asırda Bengal merkezli bir bilim kurgu üretim faaliyeti olması sanırım pek çok kişiyi şaşırtacaktır. Müslüman kadın yazar Begüm Rukiye Şekavet Hüseyin’in 1905 senesinde yazdığı “Sultana’nın Rüyası” isimli bilim kurgu hikayede Müslüman toplumdaki kadın ve erkek rolleri tersine çevrilmiştir. Kadınların fiziksel güç noktasında zayıflıklarını, o zamanda hayal etmesi bile zor teknolojiler yardımıyla telafi ettikleri görülür.

Konumuzu toparlayalım.

Zihnimize üşüşen sorular şunlar:

Batıda doğuda, Hristiyanlarda Müslümanlarda, zenginlerde fakirlerde örneklerini verdiğimiz bilim kurgu eserler neden bizim canım ülkemizde üretilemiyor?

Bu düşünce ufku darlığının, belli kalıpların/klişelerin dışında düşünemememizin sebebi nedir?

Bize ne oldu da hayal gücümüzü bu daracık ve karanlık odalara hapsettik?

Küçük çocuklar misali kum havuzunda oynamaktan ne zaman ve nasıl kurtulacağız?

Mevzu derin.

Cevaptan çok soru var belki.

Sorulara cevap verebilmek için hayal-gücüne alan açmak lazım.

Belki bir bilim kurgu hikaye, bir uçuk fantezi gerçek olur kim bilir!

Fakültedeki biyokimya laboratuvarında zekayı geliştirecek bir ilaç üzerinde çalışırken, beklenmedik bir reaksiyon sonucu çıkan lacivert dumanlara maruz kalarak kendinden geçen bilim adamımız kendine geldiğinde tesadüfen hayal-gücünü serbest bırakan bir ilaç keşfettiğini anlar belki! İlacını bir gece gizlice İstanbul’un şebeke suyuna karıştıran çılgın bilim adamı, Türkiye’de bir hayal-gücü devriminin yolunu açıvermiş olabilir!

Kim bilir…


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayınlanmıştır.

Dijital Yerliler ve Dijital Göçmenler

Dijital Yerliler ve Dijital Göçmenler

1999 yılında, yeni bir asrın eşiğinde, Matrix filmi vizyona girmiş ve gündemimizi haylice meşgul etmişti. Kimine göre vurdulu kırdılı Hollywood filmlerinin etkileyici bir örneği, kimine göre subliminal gnostik/mesiyanik mesajlar içeren tehlikeli bir eser, kimine göre içinde tasavvufi mesajlar bulunabilecek ilginç bir sinema filmiydi Matrix. Üzerinde çok şey yazılıp çizildi ama Matrix’in birkaç yıl sonra hepimizi içine alacak “sosyal medya” ile ilgili müthiş bir kehanet olduğunu kimsecikler tahmin edemedi.

matrix-reality-disconnect-from-itBütün şöhretine rağmen filmi seyretmemiş olanlar için özetleyelim. Kahramanımız Thomas Anderson huzursuz bir “hacker”, yani -bu kelimeye o günlerde bulunan karşılıkla ifade edersek- bilgisayar korsanıdır. Kendisine ulaşan kanun dışı bir grubun yöneticisi olan Morpheus ona “gerçek” bir hayat sürmediğini, bütün yaşadıklarının sadece zihninde tetiklenen elektriksel etkileşimlerden ibaret olduğunu, gerçekte bir küvette bir tür koma halinde yatarken makinelere ihtiyaç duydukları enerjiyi sağlayan bir tür “pil” olarak kullanıldığını anlatır ve gösterir. Bunun üzerine Morpheus’un ekibine katılmaya karar veren kahramanımızın yeni hedefi, kendisi gibi farkında olmadan köleleştirilen, sömürülen ve an be an takip edilen insanları kurtarmak haline gelir.

Bugün birçok insan için hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelen Facebook bu filmden sadece beş sene sonra 2004’te kuruldu. 2006’da genel kullanıma açıldı. Facebook, filmde tasvir edilen “Matrix” ile müthiş benzerlikler taşıyordu.

fb-matrixDaha önce de bir takım sosyal medya mecraları vardı ama bu yeni “toprakların” geniş kitlelerce asıl keşfi facebook ile oldu denilebilir. Yeni teknolojilere adapte olmakta zorluk çekmeyen gençler hızla bu yeni mecrada yerlerini almaya başladılar. Arkadaşlıklar, şakalaşmalar, aşklar, fikir kavgaları hatta “dürtmeler” olanca hızıyla gerçek dünyadan sanal dünyalara taşınmaya başlandı. Onları önce mütereddit orta yaşlılar, sonra torunlarının yardımıyla meraklı ihtiyarlarlar takip etti.

İnsanlar hayatlarını -hem de gönüllü olarak- yavaş yavaş Facebook Matrix’ine taşıyorlardı.

Gerçekten sanala, şimdiye kadar benzeri görülmemiş çapta ve hızda bir göç hareketi başlamıştı. Sanal dünyanın cansız silisyum damarları “sosyalleşme” aşısıyla canlanıyordu. Bu yeni dünyanın bu zamana kadar göç edilen topraklardan farkı, kaşiflerinin değil ama mucitlerinin olmasıydı. Bir avuç mucidin yanısıra ilk “yerleşimciler”, bir müddet sonra “yerli” muamelesi görmeye başlayacaklardı.

Western filmlerinde resmedilen kanunsuz “vahşi batıdan” çok daha “vahşi”, çok daha “kuralsız”, çok daha “acımasız” bir mecraydı bu yeni mecra. İnsanların ardlarında bıraktıkları gerçekliğin hemen hiçbir kuralı bu alemde geçerli değildi. Bu yeni “topraklarda” temel adab-ı muaşeret kurallarına uymak şöyle dursun, çocuk pornosundan, kiralık katil tutmaya, bomba imalatından uyuşturucu satışına kadar her şey yapılabiliyordu.

agent_smith_by_tep0senMatrix filminin yapımcıları olan Wachowski Biraderlerin “Ajan Smith” ismiyle müşahhas hale getirdikleri karakterle de hiç geç olmadan tanıştık. Onlar da işin devlet ve güvenlik tarafında duruyorlar, gizliden gizliye sanal dünyanın tüm sakinlerini izliyorlar, bu zamana kadar en kudretli krallara, tiranlara, diktatörlere bile nasip olmamış bir gücü avuçlarında tutuyorlardı.

Filmdeki esas unsur olan, insanların içinde uyutuldukları sanal mecrada sömürülmelerinin de sosyal medya zeminindeki karşılığı aşikârdı: sosyal medya siteleri bizlerden para istemiyor oldukları halde dünyanın en büyük kârlarını elde ediyorlardı. Sanal çağın, dijital düzenin “aforizması” ortaya çıkmıştı:

“Eğer ürün için bir ödeme yapmıyorsan, o zaman üzerinden kâr edilen ürün bizzat sensin demektir.”

* * *

facebookFacebook bizim Matrix’imiz. Öylesine renkli, canlı, hareketli bir sanal gerçeklik ki bu, ondan mahrum geçirdiğimiz saatlerde kendimizi -bu filme de ilham veren- Jean Baudrillard’ın deyimiyle “gerçekliğin çölünde” hissediyoruz.

Gelişen teknolojinin insanların ceplerine yerleştirdiği, bir zamanların casusuluk filmlerinde bile fantezi sayılan dijital kameralar, dünyamızda yaşanan kanlı savaşların en acı enstantanelerini sosyal medya vasıtasıyla evlerimizin içine kadar taşıyor. Şiddetin pornografisi en muhafazakâr hayatları bile ucundan köşesinden işgal emeye başlıyor. Yanmış bedenler, kopmuş vücut parçaları, hatta kafa kesme videoları, zihnimizle “sörf yaparken” sağımızda solumuzda “görüverdiğimiz” alelâde manzaralara dönüşüyor.

Normal hayatta asla sosyalleşemeyeceğimiz, fiziken bir arada bulunmayacağımız gerçek insanların sanal âlemdeki versiyonlarıyla zihnen bir araya gelip, kâh dost kâh düşman oluyoruz.

İsimlerimizin başına T.C. yazarak, siyasilerin birbirleriyle çelişen sözlerinin yanyana koyup yayınlayarak, ya da profil resmimizi değiştirerek büyük bir siyasi mücadelenin bayraktarlığını yaptığımıza inandırıyoruz kendimizi.

Meşhur bir simânın yanına yazılmış uydurma lafları beğenip paylaşarak kültüre/irfana kendi “naçizâne” katkımızı yaptığımızı, sanal dünyadaki arkadaşlarımıza derin mesajlar verdiğimizi düşünüp mutlu oluyoruz.

Tamamen uydurma bir metni kopyalayıp çoğaltarak hukukî bir görevi yerine getirdiğimize, sırf bunu yaptığımız için “sanal topraklarda” yaptıklarımızdan gerçek hayatta kanunen sorumlu tutulmayacağımıza inanıyoruz.

Bir tekerlekli sandalye yahut ameliyat masasında yatan bir çocuk resminin yanına yazılmış sözlerin doğruluğuna hiç şüphesiz inanıp o mesajı paylaşarak bir çocuğa tekerlekli sandalye kazandırdığımızı sanıyoruz.

“Peygamber efendimizin ayak izini kaç kişi beğenir” ya da “kahraman komandomuzun resmini paylaş hainler çatlasın” türünden kâh aptalca, kâh artniyetli provakasyonların gönüllü yayıcıları oluyoruz.

Suriye’de çekilmiş bir savaş fotoğrafını Şırnak’a aitmiş gibi, aslında hiç varolmamış, dijital olarak üretilmiş bir savaş aracı fotoğrafını ülkemizin ürettiği gizli bir silahmış gibi paylaşıyoruz.

Jean Baudrillard’ın “bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin, modeller aracılığıyla türetilmesi” şeklinde tanımladığı “hipergerçek” yani simülasyon tam da bu.

Ve biz sosyal medya sakinleri olarak -tıpkı Matrix sakinleri gibi- bir hipergerçeklikte yaşıyoruz.

* * *

TwitterSanal dünya her geçen gün genişliyor ve gerçek dünyadan mütemadiyen göç alıyor. Gerçek dünyadan neredeyse tamamen elini ayağını çekip sosyal medyada yaşamaya başlayan insan sayısı azımsanamayacak kadar artmış vaziyette. Sosyal medya denilen yeni mecraya neredeyse o mecrayı icad edenlerle eş zamanlı olarak taşındık denilebilir. 2015 yılında ülkemiz nüfusunun neredeyse yarısının Facebook kullanıcısı olduğu açıklandı. Daha 2011 yılında Twitter’da en çok kullanıcısı olan beşinci ülke olmuştuk bile.

Bu yeni mecraların, bu acayip sanal toprakların yeni bir dili, yeni kuralları, yeni problemleri var. Asırlardır süren inkırazın çocukları olarak nasıl sanayi devriminin getirdiği yeniliklere intibak sıkıntısı yaşadıysak, dijital devrim karşısında da elimiz ayağımız birbirine dolaşıyor.

Yaşadığımız süreç pasif ama yoğun bir maruz kalma şeklinde tezahür ediyor. Üretemediğimiz, doğru düzgün katkı sağlayamadığımız ama öte yandan uzak da kalamadığımız teknolojiye çoğunlukla sadece “maruz” kalıyoruz. Böyle olunca da, tam kavrayamadığımız, elimize bir haritasını geçiremediğimiz dijital sularda avare avare dolaşmaktan, itilip kakılmaktan kurtulamıyoruz. Bunun yanında kuralları henüz teşekkül eden sanal dünyada “haydutluk” yapmaktan da geri duramıyoruz. Sosyal medya uzmanı denildiğinde Facebook için sahte “like”, Twitter için sahte “bot” hesapları satan kimselerin akla geldiği başka ülke var mıdır bilmiyorum.

Sosyal medyayı çok hızlı haber alınacak, tepki geliştirilecek yahut geniş kitlelerin yönelişlerini anlamak üzere analiz edilecek yeni bir sanal hayat sahası gibi değil, manipüle edilecek, karıştırılacak, istismar edilecek bir mecra gibi anlıyoruz.

Big DataTeknoloji üreticilerinin sosyal medyada üretilen devasa veriyi analiz edebilmek için boğuştukları “big data” konseptiyle henüz dedikodu seviyesinde alâkadar oluyoruz.

Yeni sanal topraklara diğer ülkelerin insanları gibi yerleşemiyoruz. Sanal dünyanın illegal, işsiz, niteliksiz ve yaramaz göçmenleriyiz sanki. Halbuki bu yeni dünyada şerefimizle, haysiyetimizle, özgül ağırlığımızla var olmak gibi bir derdimiz olmalıydı.

Zararın neresinden dönülse kârdır diyerek derhâl işe koyulmamız gerekiyor. Bu alemde “zaman”, bildiğimiz tüm konvansiyonel topraklardakinden daha hızlı akıyor. Sanal alemde hukukumuzu oluşturmak ve işletmek atılacak adımlardan ilki sayılmalı. Tüketici pozisyonundan kendimizi çıkartamadığımız müddetçe bu “Matrix’e” enerji sağlayan bir bataryadan öte fonksiyonumuz olamayacağı ortada. Bu şekilde “büyük biraderin” tarassuttundan âzâde olamayacağımız da aşikâr. Bu noktadan hareketle kendi “milli” alternatif sosyal medyalarımızı oluşturmak için stratejiler üretmek mecburiyetindeyiz.

Dijital dünyada iletişim etiğimizi oluşturmak hatta bu konunun dinî vechesini dahî ihmal etmemek de diğer mühim bir husus. Belki de daha hiç gecikmeden bir “internet ilmihali” üretmemiz lazım. Ferdlerin ahlaki terbiyesi için sanal irfan merkezleri, “dijital seyr-i sülûklar” tasarlamamız lazım. Sahih kaynaklara -ikinci üçüncü elden değil- doğrudan erişim imkânı ile mücehhez, yeni toprakların dilinden ve usullerinden haberdar “internet vaizleri” yetiştirmemiz lazım.

Sanal topraklar zihinlerin birbiriyle doğrudan etkileşime geçtiği bir zemin. O yüzden toplumların asırlara yayılan zihinsel ve duygusal değişimleri artık çok daha kısa süreler içerisinde yaşanabilir hale geliyor. Tarihin görmediği hızda dönüşümlere kapı açan bu vaziyet aynı anda hem büyük bir tehdit oluşturuyor hem müthiş bir fırsat sunuyor. Eğer bu fırsatı kullanabilirsek belki kaçırdığımızı sandığımız trenleri yeniden yakalama imkânını bulabiliriz.

Atalar “insan düştüğü yerden ayağa kalkar” demişler ama idrak ettiğimiz bu “acayip zamanlarda” belki işler biraz değişmiş olabilir. Belki gerçek hayatta düştüğümüz yerden bu sefer sanal topraklarda ayağa kalkabiliriz. Kim bilir!


Bu yazı Hece Dergisi’nin “DİJİTAL/SAYISAL KÜLTÜR ÖZEL SAYISI’nda yayınlanmıştır.