Sapere Aude

Sapere Aude

Quintus_Horatius_FlaccusRomalı Horatius’un ta milattan önce 20 yılında söylediği, “Dimidium facti qui coepit habet: sapere aude” yani, “Başlayan yolun yarısını almıştır: Kendi aklınla düşünmeye cesaret et!” sözüne atıfla Immanuel Kant’ın “Aydınlanma Nedir?” adlı denemesinde söylediği “Sapere aude! Habe Muth dich deines eigenen Verstandes zu bedienen! (Bilmeye cesaret et. Kendi anlayışını kullanma cesaretini göster.)” cümlesi, aydınlanma çağının felsefesini özetler.

İnsan ergin olmama durumundan kurtulacaktır. Yani “başkalarının” vesayetinden kurtularak “aydınlanacaktır”. Kendi aklını başkalarının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösterecektir.

Kulağa harika geliyor değil mi?

Fakat bu parlak ifadenin ardında birtakım problemler var!

Immanuel-KantAcaba insanların akıllarını kullanmamalarının yegâne sebebi Kant’ın dediği gibi tembel ve korkak olmaları mı?

Her şeyden önce teslim etmek gerekir ki akıl dediğimiz cihaz her insanda eşit kuvvette değil.

Herkeste aynı otomobilden yok. Kimininki kırık dökük eski bir Serçe, kimininki Ferrari! Acaba mesafe almak isteyen kimseler, kendi arabaları ile gitmekten korktukları için değil de arabalarının onları menzile ulaştıramayacağını bildikleri için toplu taşıma vasıtalarını tercih ediyor olamazlar mı?

Madem teşbihi otomobil ile yaptık oradan devam edelim.

Aracınız ne kadar iyi olursa olsun. Çalışmak için yakıta ihtiyaç duyar. Deposu boş bir Ferrari ile deposu boş başka bir araç arasında menzile ulaştırma kabiliyeti açısından bir fark yoktur.

Aklın yakıtı bilgidir.

Bilgiye erişimi kısıtlı, bilgi kaynaklarından habersiz yahut onlara karşı tamamen ilgisiz bir adam dünyanın en iyi muhakeme yeteneğine ve en kuvvetli hafızasına sahip olsa ne fayda?

Kalitesiz yakıt motoru bozar. Otomobili yolda bırakır.

Yakıtın kalitelisini nasıl ve nereden bulacağız?

Her türlü vesayeti reddederek kendi kararlarımızı almaya karar verdiğimize göre, kaliteli yakıtı nerede bulabileceğimizi “birilerine” sormak gibi bir seçeneğimiz de yok.

Ve nihayet asıl soru: Velev ki en iyi otomobile sahibiz, en kaliteli yakıtı da bulduk, depomuzu da doldurduk, nereye gideceğiz?

Quo Vadis? Fe eyne tezhibun?

Rehber istemiyoruz. Elimizde bir haritamız da yok.

Doğru olduğunu ancak “tahmin edebileceğimiz” bir yöne doğru, başta belirlediğimiz istikametten sapıp sapmadığımızı da kesin olarak bilemeden yol almaktan başka bir çaremiz var mı?

Post modern düşünce, biraz da insanın çaresizliğinin akıl zaviyesinden tescili aslında.

Aklımızı yegâne yol göstericimiz seçtik ve kendimize asla başka rehber kabul etmiyoruz. Elimizde bir haritamız da yok.

Fakat aklımız karışık, hatta bazen birbirine zıt yönleri işaret edip duruyor.

Doğru olduğunu ancak “zannedebileceğimiz” bir yöne doğru, başta belirlediğimiz istikametten sapıp sapmadığımızı da kesin olarak bilemeden yol almaktan başka bir çaremiz var mı?

İlmi en hakiki mürşit bellersek “doğru yolu” bulacağımızı, (artık her neresiyse) menzilimize onun rehberliğinde varacağımızı sandık.

Bugün iyiden iyiye tartışılan aydınlanma fikrini bir elbise gibi toplumun üzerine giydirerek toplumu dönüştürebileceklerini zannettiler yarı aydınlarımız bir zamanlar.

Sadece makyajla başka birine dönüştürülebileceğimize inanan, zorba bir çocuk kafasının mağdurları olduk.

Bir rasyonelleşme tiyatrosunun aklını karıştırdığı figüranlar…

Vesayete karşı aklımızı kullanmayı öğrenmek için güdülmemiz gerektiğine (!) inanan vasilerin zihinleriyle, hisleriyle hatta genleriyle oynadığı ucubeler…

Kim bilir, bugünkü müthiş zihinsel savruluşlarımızın sebeplerinden bazılarını da belki burada aramak lazım.

Post-modern düşünce, biraz da insanın çaresizliğinin akıl zaviyesinden tescili oldu.

Post-moderniteyi de tıpkı modernite gibi coşkuyla kucakladık!

Daha modernleşmeyi doğru dürüst kavrayamamışken, kavrayamadığımız şeylerin aslında değerlerinin itibari olduğu fikri ile rahatladık.

Teknoloji, internet ve özelde sosyal medya, insanımızın darmadağın zihnini hiçbir zaman olmadığı kadar görünür kıldı. Yazmak çizmek eskiden iyi kötü entelektüellere mahsus bir faaliyetken artık toplumun her kesimi “yazar” hâle geldi. Okumadığı halde yazan, kanaat sahibi olmak için “bilmeye”, bir altyapı edinmeye ihtiyaç duymayan insanlarımız âdeta istila ettiler mikro blogları, yorum sayfalarını.

Yazılanları okumak, insanlarımızın nasıl akıllarıyla değil, hisleriyle “düşündüğünü” görmek için kâfi.

Bir kanaate, bir fikre, bir ideale sahip olduğu illüzyonuna kapılmış, kendisini o “meşkuk ideali” uğruna kan dökmeye bile hazır hisseden insanlarımızın çokluğu dehşet verici.

Aklımı özgürleştiriyorum zannederken, hislerinden mamul dizginlerini efendilerinin eline verdiğini fark edemeyen yığınları gözlemliyoruz.

Hislerin hükümran olduğu topraklarda mantıki tutarlık aranmaz. Birbirleriyle taban tabana zıt hisler bile aynı anda aynı bünyede varlık gösterebilir. Aynı kişiye hem nefret hem hayranlık beslenebilir mesela. Ömür boyu öfkelenilen ideolojiye bir anda âşık olunabilir.

Orwell’in çift düşünce sistemi “double-think” bu topraklarda mümkündür.

Bir hayalet gemi misali her rüzgârla, her akıntıyla sürüklenen bir kitleyiz. Bu dümeni kırık, çapası kopuk geminin eninde sonunda karaya oturması mukadder görünüyor.

Post modern düşüncenin meşrulaştırdığı, rasyonelleştirdiği, kabul edilebilir kıldığı bir zihinsel kaosla karşı karşıyayız.

Herkesin fikri, kararı, tutumu saygıdeğer.

Kime düşmüş yargılamak!

Detone ses yok; Nasreddin Hoca misali herkes başkalarının aradığı perdeyi çoktan bulmuş.

Ayıp yok, yanlış yok, kötü yok. Sadece saygı duyulması icap eden tercihler var.

Güçlünün haklı oluşunun müdafaasına gerek kalmadı zira “haklı” diye bir şey yok artık!

“Hukuk siyasetin köpeğidir” cümlesinin alenen telaffuzunu mümkün kılan bir vasattayız.

İnsanlık “Sapere Aude” çağrısına uyarak her vesayeti reddetti. Aklı tanrılaştırınca Allah’a inanmaktan ve dolayısıyla Allah’ın ipine sarılmaktan vazgeçmek de kaçınılmaz bir neticeydi. Bu tercihin insanoğlunu taşıdığı ufukların hiç de vaat edildiği gibi “parlak” çıkmadığı aşikâr. Akılın rehberliği, insanlığı -sanılanın aksine- iktidarın ve neticede kaba kuvvetin yegâne belirleyici olduğu bir cangıla taşıdı.

Süslü sözlerin, sözüm ona yüksek ideallerin, artlarında gizledikleri sanılan şeyin aslında var olmadığı gün be gün daha iyi anlaşılıyor.

Kralın çıplak olduğu her geçen gün biraz daha belli oluyor.

Belki de bu kaos yeni bir düzene gebedir.

Belki şer gördüğümüzde hayır vardır.

Belki bazı insanlar unutup kaybettikleri Allah’ın ipini tekrar aramaya çıkarlar.

Kim bilir?

Reklamlar

Akıldan Kaçarken Sezgiye Tutulmak

İnsanın hayatta mesafe almak için hem aklına hem sezgilerine ihtiyacı var. Kuş misali göklerde süzülebilmemiz için bizlere her iki kanadımız da lazım.

Aklımız, bizi biz yapan, hayatımızı anlamlı kılan ama aynı zamanda kolayca aldatılabilen bir cihaz. Öte yandan sezgilerimiz, ne kadar güvenilir ne kadar “içten” görülürse görülsün en az aklımız kadar aldatılmaya müsait.

“Yeni karşılaştığımız meseleler karşısında nasıl bir karar vereceğimizi aklımız mı belirler yoksa sezgilerimiz mi” sorusu insan tabiatını tanıyıp anlamaya çalışan bilim adamlarının kafasını uzun zamandır meşgul ediyor.

Seksenli yılların başına kadar verdiğimiz duygusal tepkilerin bile bir anlamlandırma sürecinin mahsulü olduğu, yani karşılaştığımız meseleleri önce rasyonel olarak anlamlandırdığımız, sonra onlarla ilgili bir tutum geliştirdiğimiz yaygın olarak kabul ediliyordu.

Polonya asıllı Amerikalı sosyal psikolog Robert Zajonc, 1980 yılında ortaya attığı Duygusal Öncelik Teorisi (Affective Primacy Theory) ile mekanizmanın çoğu zaman böyle çalışmadığını ileriye sürdü. Bir konuda alacağımız tutumu oluştururken bazen rasyonel değerlendirmeleri atladığımızı, tamamen hislerimizle karar verdiğimizi söylüyordu. Bir kıyafeti beğenirken, hayat arkadaşımızı seçerken, ormanda yalnız yürürken işittiğimiz hışırtıdan korkup kaçarken sezgilerimizin aklımızın önüne geçtiğini anlatıyordu.

Birisine âşık olduğumuzda aklımız büyük oranda devre dışı kalır. Bu durumda dümenimizi kalbimize bırakır, aklımızı sadece hislerimizle yaptığımızı seçimlere dayanak bulmak, bulamadıysak “uydurmak” için kullanırız. Müslüm Gürses’in meşhur “hangimiz sevmedik” şarkısında söylediği gibi:

Aşığın gözü kör
Kulağı sağır
Doğruyu yanlışı
Ondan bilmedi

 

 

Bayıldığı bir arabayı almaya kafaya koyan birisinin, o arabanın benzin tüketiminin yahut motor kalitesinin diğerlerinden görece üstün olduğuna dair bir şeyler bulmak için araştırma yapması da buna benzer.

Zajonc’un ileri sürdüğü teoriye cevap, başka bir Amerikalı psikolog olan Richard S. Lazarus’tan geldi. Lazarus, Zajonc’un yanıldığını, onun sezgisel karar dediği şeylerin de aslında akılla yürütülen bir sürecin neticesinde ortaya çıktığını söyledi. Ona göre Zajonc’un hatası, karar sürecini algıda elde edilen anlamsız veri parçalarının işlenerek anlamlı hale getirildiği ve daha da ileri seviyede işlenerek kararın oluşturulduğu mekanik bir süreç olarak tanımlamaktan kaynaklanıyordu. İnsan zihninin bir bilgisayar gibi her adımda yalnız bir veri parçası işleyebilen bir cihaz gibi düşünülmesi yanlıştı.

Konu yıllarca tartışılmaya devam etti. 2012 senesinde Hollanda ve Amerika’dan Vicky Tzuyin Lai, Peter Hagoort ve Daniel Casasanto isimli üç araştırmacı “Affective Primacy vs. Cognitive Primacy: Dissolving the Debate” başlıklı makaleleriyle bu tartışmayı bitirdiler. Sinirbilim (neuroscience) yöntemleriyle deneyler yapan araştırmacılar her iki yaklaşımında her zaman geçerli olmadığını, aslında “sezgi mi önce gelir akıl mı” sorusunun yanlış bir soru olduğunu ortaya koydular.

Bütün bunları elbette bir sebepten anlattım.

Son zamanlarda çevremde birçok insanın geleneksel anlamıyla dinden soğuduğunu, bazılarının yavaş yavaş ibadetlerini terk ettiğini, bir kısmının ise inancını tamamen kaybetme noktasına geldiğini görüyorum.

Din konusunda tutumlarını değiştiren bu insanların hangi zihni (bilişsel-cognitive) ve hissi (sezgisel-affective) süreçler neticesinde bulundukları noktaya geldikleri sorusuna bir cevap arıyorum.

Bahsettiğim insanların önemli bir kısmı, kendini dindar olarak tanımlayan kimselerin yanlışlarını gördükleri için dinden uzaklaştıklarını söylüyorlar. Buradan dindarlık konusundaki bugüne kadarki tutumlarının aklî olmaktan çok hissî olduğu anlaşılıyor zira değişen, inandıkları dinin kuralları değil, onu yaşama iddiasındaki kitlenin tutumları. Yani akılla algılanan kısımda bir değişiklik olmadığı halde hislerle bağlanılan kitledeki değişiklik tutumlarında değişikliğe yol açıyor.

Diğer bir kesim ise din hakkında belli bir zamana kadar öğrendiklerinin otantikliğini sorgulayarak çıktıkları bir yolda, önce deizme sonra da nihilizme doğru savruluyorlar. Bu ikinci grubun tutumlarının aklî temelde oluştuğunu söylemek daha doğru görünüyor.

Üçüncü bir grup var ki çok enteresan: İnancını kaybetmemek için zihinsel mekanizmalarını, tutum alma yöntemlerini değiştirmeye çalışanlar. Aklın yerine sezgiyi ya da sezginin yerine aklı ikame ederek imanını kurtarmayı deneyenler!

Tamamen rasyonel düşünceyi benimsemiş olduğu halde “aklını rafa kaldırıp” hayatının dümenini (kendisi ya da bir mürşid-i kamil’e ait) sezgilere bırakmaya çalışanlar olduğu gibi, sezgiler üzerine kurguladığı hayatının kocaman bir yalandan ibaret olduğunu “anlayarak” inancını rasyonel bir temele oturtmaya gayret edenler var.

Alman filozof Schopenhauer hür irade konusunda şöyle demişti: “Der Mensch kann zwar tun, was er will. Er kann aber nicht wollen, was er will.” (İnsan tabi ki istediğini yapabilir. Yalnız ne isteyeceğini belirleyemez.) Sanırım inancımız da (diğer her şey gibi) Allah’ın bizlere bir lûtfu. Üstelik devamlılığı da garanti olmayan bir lûtuf bu. O yüzden her Müslüman’ın, peygamberimizin dilinden düşürmediği duasını sık sık tekrarlamasında büyük fayda var:

“‏يا مقلب القلوب ثبت قلبي على دينك‏”

“Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allahım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.”


Kaynaklar:

Feeling and thinking: Preferences need no inferences (Robert Zajonc):  http://sites.google.com/site/comm792sdsu/home/class-files/Zajonc.pdf
On the Primacy of Cognition (Richard S. Lazarus):  http://www.ibl.liu.se/student/kognitionsvetenskap/729g02/filarkiv/ht11/1.297567/lazarusprimacy.pdf
Thoughts on the relations between emotion and cognition (Richard S. Lazarus):  http://gruberpeplab.com/3131/Lazarus_1982.pdf
Affective Primacy vs. Cognitive Primacy: Dissolving the Debate: 
https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC3398397/

Robert Zajonc: https://en.wikipedia.org/wiki/Robert_Zajonc
Richard Lazarus : https://en.wikipedia.org/wiki/Richard_Lazarus
Arthur_Schopenhauer: https://de.wikipedia.org/wiki/Arthur_Schopenhauer
Hadis: https://sunnah.com/riyadussaliheen/17/25


Bu yazı ilk olarak Fikir Coğrafyası sitesinde yayımlanmıştır.