Duvarın arkasını hayalle tamamlamak

Duvarın arkasını hayalle tamamlamak

Şiiri şiir yapan, “imgeler” ve onların derin çağrışımlarıdır. Divan edebiyatında bu imgeler “mazmun” ismini alırlar. Mazmun, kelime anlamı olarak “anlam, kavram” demektir. Bir fikrin, nesnenin, şahsın özelliklerini, onu çağrıştıracak kelime grupları içinde sunmaktır. Sanatkârane bir benzetmedir.

Şiir gibi, nitelikli sinema da sembolik anlatımlarıyla kendini gösterir.

İyi filmler, güzel ve yakışıklı oyuncularından, özel efektlerinden, çarpıcı müziklerinden ziyade vurucu semboller kullanmalarıyla klasikleşmeye aday olurlar.

almanya-afis

Kendisi de bir “Almancı” ailenin çocuğu olan Yasemin Samdereli’nin yönetmenliğini yaptığı 2011 yapımı “Almanya – Willkommen in Deutschland” filminde işte aynen böyle, çok hoş bir sembol kullanımına rastladım.

Almanya’ya giden ilk nesilden olan Hüseyin artık yaşlanmış, emekli olmuştur. Bir yandan gurbetin sıkıntılarını ve memleket hasretini yaşarken evlatlarını orada büyütmüştür. Artık Türkçe konuşmakta güçlük çeken torunuyla Almanca iletişim kurmak zorunda kalan bir dededir. Biraz da istemeye istemeye Alman pasaportu alarak tam bir Alman vatandaşı olmuştur.

Hüseyin dede, tüm ailesini, üç oğlu, kızı ve torununu davet ederek onlara bir sürprizi olduğunu söyler. Türkiye’de, memleketinde, köyünde bir ev satın almıştır. Tüm ailenin kendisiyle beraber bu evi görmek üzere Türkiye’ye gelmesini istemektedir.

Aile üyeleri biraz mızmızlansalar da bu öneriyi kabul ederler. Dedenin, “tabi biraz bakıma muhtaç” dediği evi ve o güne kadar uzak ve tatlı hatıralar olarak dinledikleri memleketlerini görmek için yola çıkarlar.

Bütün filmi anlatmayacağım. Yol boyunca flashback’lerle sevimli toruna dedenin Almanya macerası anlatılıyor. Filmin, beni “çarpan” finalinden bahsetmek istiyorum.

Memleketlerine varamadan, dede yolda aniden vefat eder. Aile, dedenin son arzusunu gerçekleştirip onu köyünde defnetmeye karar verir. Köylerine vardıklarında onları gerçek bir sürpriz beklemektedir.

Dede gerçekten bir ev satın almıştır ama “ev” üzerinde kapı olan bir duvardan ibarettir. Kapıdan girdiklerinde aslında “evin” birkaç yıkıntıdan ibaret olduğunu görürler. Dedenin “helvasını” evinin içinde ama açık havada ikram ederler. Çünkü evin ne çatısı vardır ne de kapının üzerinde olduğu duvarın dışındaki diğer duvarları.

Ev, yalnızca dede ve ninenin hayallerinde var olan bir şeydir aslında. Fiziksel gerçekliği bir duvar ve bir kapıdan ibaret kalmıştır. Ailenin “evi” burada değil Almanya’dadır artık. Dedeyi “evine” defnedip dönüş yoluna çıkmak üzereyken Almanya’ya hiçbir zaman intibak edememiş olan evin küçük oğlu Muhammet onlara kararını açıklar. Onlarla Almanya’ya dönmeyecektir. Kalıp babasının viran olmuş evini imar etmeye ve artık burada yaşamaya karar vermiştir.

Bu sembolik anlatımın filmde verdiği mesaj açık ama doğrusu bu “mazmun” bende filmin ötesinde bazı çağrışımlara da sebep oldu.

Siyasi bir çalkantı içindeyiz. Yıllar süren zoraki bir “batılılaşma” sürecinden sonra kafamızda eski zamanlara dair muazzam hayallerle “memlekete” döndük.

Ama sadece birazcık tamire muhtaç saraylar bulmayı beklerken bulduğumuz duvarsız, çatısız bir virane oldu.

Dedelerimizin hayallerinde yaşayan “cennetin” artık var olmadığını kabul etmekte zorlanıyoruz.

Bir tanecik kapı ve duvarı ne kadar süslersek süsleyelim yetmiyor. Bu evin yaşanabilir bir yer olabilmesi için, görünmeyen diğer duvarların ve çatısının imarına ihtiyaç var.

Hamaset, hayaller, tatlı hatıralar başımızı sokacak bir yuva sağlamıyor.

Çöken ahlak, dürüstlük, disiplin, çalışkanlık, hoşgörü duvarlarını yeniden yükseltmemiz lazım mesela.

Hukuk ve adâlet çatısını örtmeden bir ev olmayacak bu virane.

Bu binayı yeniden imar etmekten başka seçeneğimiz yok.

Çünkü burayı beğenmezsek dönüp gideceğimiz bir Almanya’mız yok bizim.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Oliver ve Gecekondu Kanaatlerim

Hayatta ne kadar çok kanaatimizin “ikinci el” olduğunu hiç düşündünüz mü? Birçok konuda “fikirlerimiz” aslında bizim araştırmalarımız, tecrübelerimiz neticesi tuğla tuğla inşa ettiğimiz sağlam yapılar olmaktan ziyade oradan buradan toparlanmış kırık dökük “çıkma” malzemelerle yapılmış uydurma gecekondulara benziyor.

Çok insan Uğur Mumcu’nun deyişiyle “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi” oluyor.  Mesela Orhan Pamuk yahut Ziya Gökalp hakkında çok keskin kanaatleri olan kimselerin pek azı bahsi geçen yazarların eserlerini okumuş oluyor. Bu yazarların ne yazdığını bilmiyorlar ama buna rağmen onlarla ilgili aşk-nefret ekseninde konumlanmış “kanaatlere” sahip olabiliyorlar. Bu “gecekondu kanaatlerin”, girilip çıkılan ideolojik çevrelerden aşırılmış çerçöpten yapıldığı, sanıyorum aşikâr.

Benim de sahip olduğum “gecekondu kanaatlerden” bir tanesinin ilk “gerçek tecrübeler fırtınasında” nasıl yıkılıp gittiğini anlatmak istiyorum.

2000 yılında, çalışmak üzere Almanya’ya gitmiştim. Bir süre bu “acı vatanın” havasını teneffüs ettikten sonra, değişik coğrafyalara ve bu coğrafyalarda yaşayan insanlara dair edindiğim ikinci el malumatın gayet sathî ve çoğu zaman yanlış olduğuna gördüm.

Almanya’ya gitmeden önce, gurbetçi tanıdıklarımızdan, filmlerimizden, kitaplarımızdan Almanların çok bencil, kaba ve ırkçı olduklarını öğrenmiş, beynime yerleştirmiştim. On sekiz yaşına gelen çocuklarını kapının önüne koyar, lokantalarda kendi eşlerinin bile yemek parasını ödemezlerdi. Orada bizzat edindiğim tecrübeler gösterdi ki ne Almanların toptan kaba oldukları doğrudur ne de toptan ırkçı oldukları. Sadece soğuk insanlar olduğunu konusuna katılabilirim. O da iyice tanışıp kaynaşana kadar. Yaklaşık üç sene süren Almanya tecrübem esnasında tanıştığım Almanların çoğu, eğer hislerini saklama konusunda hususi bir eğitime tabi tutulmadılarsa yahut bütün dünyadan gizli bir “nazi-takiyye” metodunu benimsemedilerse, genellikle gayet kibar ve farklı kültürlere açık insanlardı. Elbette aralarında kaba saba tipler ya da beyinlerinde ırkçı fikirler dolaştığını hissettiklerim yok değildi. Ama her toplumda her çeşit adam olacağını da unutmamak icap ediyor.

Kısa bir süre için, çoğunluğu Almanlardan müteşekkil kalabalık bir grupla Amerika’da bulundum. O günlerde Oliver isimli bir Alman’la tanışmıştım. Benimle aynı yaşlarda bir arkadaştı. Sadece on beş gün süren birlikteliğimiz süresinde uzun sohbetlerimiz oldu Oliver ile. Siyasetten, dinden, kültürlerden, ülkelerden ve hayattan konuştuk.

Onda, diğer Almanlarda pek rastlamadığım farklı bir takım hususiyetler olduğunu seziyordum. Bana, bulunduğumuz yerdeki bazı başka Almanlardan duyduğu şeyleri anlatıyordu Oliver. Bazı marjinal tiplerin açıkça ırkçılık yaptığını bile ondan öğrenmiştim. Üniversite mezunu, yabancı dil bilen insanların nasıl bu fikirleri taşıyabildiğine şaşıyordu. Almanya’da insanların genelde politikayla ilgilenmediklerini ve Alman parlamentosunun yolsuzlukların odağı olduğunu düşündüklerini de hayretle öğrenmiştim. O bizim, “kurallara dindarâne bir şekilde bağlı” bildiğimiz Almanların parlamentolarının bu halde olduğunu öğrenmek, hele hele Alman halkının da sevgili Türkiye’miz vatandaşlarına mahsus sandığım, düşünme işini “böyüklere” bırakmak hastalığına duçar olduğunu duymak, pek şaşırtmıştı beni doğrusu.

Bana Almanya’da, Almanlar arasında dinden bahsetmenin, hele hele dindar olduğunu söylemenin çok garipsendiğini anlattı. Kendisinin dindar bir Hristiyan olduğunu ve bunu söylemekten de çekinmediğini söyledi. Tabi ben hemen anti-misyoner kalkanlarımı açacak oldum ama kısa süre içinde buna gerek olmadığını anladım, zira Oliver beni Hristiyan yapmaya çalışmıyordu.

Bunca zamandır yapılagelen savaşlar nerdeyse tamamen dinler arası savaşlar gibi göründüğü halde en iyi dostlarının mensubu oldukları dini yaşamaya çalışan insanlardan olması şaşırtıyordu Oliver’i. Kendisi dindar bir Hristiyan’dı ve mesela orada kendi milletinden olan Almanlara bile tercih ettiği ben, Müslümandım. Sekülerizmin, epiküryenizm ile kol kola girip kanser gibi sardığı dünyada, inançlarını hâlâ muhafaza edebilen insanların birbirlerine yakınlaşmaları incelenmeye değer bir meseleydi.

Kendi milletinin yanlışlarını bir yabancıyla konuşurken bile dile getirebilmesini takdir ettiğim Oliver’e, Türkiye de bir arkadaştan öğrendiğim ve öğrenince sarsıldığım bir hadiseyi anlattım.

Hadiseyi bana nakleden arkadaşım daha önce yaklaşık altı ay Almanya’da kalmıştı. Hikâye şuydu:  Arkadaşım, bu süre içinde otobüste, trende, metroda gidip gelirken sürekli ihtiyar Almanların ayağına bastığını fark etmiş. Tabi ilk önce bunun yanlışlıkla vuku bulan bir hadise olduğunu düşünmüş ama bir süre sonra anlamış ki bu ihtiyarlar, bunu kasten yapıyorlar!

İhtiyar Almanlar birisinin ayağına bastıktan sonra hemen kibarca özür diliyorlarmış. Eğer ayağına bastıkları kişi onlara gülümser, mühim değil falan derse hemen sohbet etmeğe koyuluyorlarmış. Bu yola başvurmalarının sebebi, etraflarında iki çift kelâm edebilecekleri tek bir insanın bile bulunmamasıymış. Çocuklarından, hatıralarından bahsediyorlarmış yolculuk boyunca. Sonra o gün bir insanla konuşabilmiş olmanın sevinciyle inip evlerine ya da huzur evlerine gidiyorlarmış. Müthiş bir yalnızlık, çıldırtıcı bir ömr-ü ahir…

Bu garip gözlemi anlatırken Oliver’in gözlerinin de benimkiler gibi yaşardığını fark ettim. “Evet” dedi hüzünle. “Ne yazık ki durum böyle ülkemizde ama herkesi böyle sanma ne olur!” Sonra bana kendi dedesini anlattı. Dedesi doksan yaşına kadar yaşamış. Hayatının son on beş yılında zihni melekelerini yavaş yavaş kaybetmiş, bunamış. Buna rağmen Oliver’in annesi, adama öldüğü güne kadar hizmet etmiş. Hiç yanından ayırmamış. Hayatını eşi, çocukları ve babası arasında taksim etmiş. Şaşırmıştım.

Oliver’in annesini diğer Alman “annelerden” bu kadar ayıran şeyin ne olduğunu merak ediyordum. Ama daha nihayete ermemişti şaşıracağım şeyler: Oliver’in annesinin, dedesinden başka, tanımadığı, huzur evinde ölmeye terkedilmiş birkaç ihtiyara daha hayatlarının son günlerinde, böyle hizmet etmiş olduğunu öğrenecektim. Neydi bu kadıncağızı böylesine farklı yapan anlamak istiyordum. Doğrudan böylece sordum Oliver’e: “Nedir senin anneni toplumun büyük bölümünden farklı yapan?” Biraz düşündü. “Bilmiyorum” dedi. “Belki de annemin dindar bir kadın oluşu ya da babasına duyduğu derin saygıdır…”

Oliver’i kendime neden yakın bulduğumu da anlamıştım o an. Böyle bir annenin çocuğuydu işte Oliver. Bu dünyadan ötesi olduğu inancıyla muhtaçların yardımına koşan merhametli, dindar bir annenin ellerinde büyümüştü. Onun mütevekkil bakışlarıyla doldurduğu evde yetişmişti.

Oliver’le vedalaşıp ayrılırken yazışmaya söz vermiştik birbirimize. Doğrusu bu sözümüzü ikimiz de tutamadık. Şimdi ne zaman bu sempatik dostumu düşünsem aklıma bütün genellemelerin yanlış olduğuna dair söylenmiş söz geliyor…

Twitter:@salihcenap

Farzet ki mesudsun, zira saadet bir faraziyedir

Haziran ortaları… Münih havaalanı… Uçak koltukları… Elimde Peyami Safa’nın ‘Bir Akşamdı’ romanı… Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Türkçesinin dimağımda bıraktığına benzer bir lezzet bulmak hevesiyle gömülüyorum kitaba. Peyami Safa beni korkutuyor. Vuzuhu kendisinde değil lisânında arayacağım diye avutuyorum kendimi. Sonra kendi ukalalığıma kızıyor, ‘sen kimsin bu lafları edecek!’ diyorum.

BirAksamdiKitabın kapağını açıyorum. İlk paragraflar, ilk sayfalar… Ben mi yutuyorum okuduklarımı, yoksa onlar mı beni yutuyor karar veremiyorum. Maharetini her kelimesinde hissediyorum üstadın. Sanki bunlar benim hiç bilmediğim kelimelermiş gibi… Sanki denizlerin derinliklerinden çıkarılmış hazinelermiş gibi… Ahmet Hamdi Tanpınar, eski ama heybetli, koca bir vapurdu. Yolcularını, kadim nağmeler eşliğinde, hafif deniz rüzgârlarının kollarında gezdirirdi. Peyami Safa ise, denizde hedefsizce, ama hızla hareket eden, yaramaz bir sürat teknesi: Çılgın, gözü kara, pervasız. Canı istediğinde yumuşak bir kavis çiziyor su yüzüne, canı istediğinde keskin dönüşlerle okuyucusunun içini dışarı çıkarıyor. Bir cümle okuyorum:

“Sergüzeştin ne pusulası ne de haritası vardır!”

Uçak kıpırdanıyor. Geç kalışını telafi etmek için hızla öne atılıyor. Sarsılıyorum. Uçak sarsılıyor, ayaklarım sarsılıyor, vücudum sarsılıyor, kitabı tutan ellerim sarsılıyor. Bir kuvvet beni omuzlarımdan bastırarak koltuğuma yapıştırıyor. Havalanıyoruz…

Soruyorum kendime: Ya benim sergüzeştimin pusulası var mıdır? Yoksa “sergüzeşt”, pusulasızlığı en büyük felaket bilen yirmi birinci asrın evlatlarının hiç tanımadığı, unutulmuş, mahzun kelimeler cümlesinden midir?

Devam ediyorum. Roman beni içine çekiyor. Sayfalar akıyor. Kelimeler raksediyor. Acı haykırışlar işitiyorum sanki. Acı ilham ediyor okuduklarım yüreğime. Bunalım bunalım… Üstadın kalemi keskin bıçak: dimağımı kesiyor, yüreğimi kanatıyor. Okumasam mı? Hayatla ilgili yeterince soru yok muydu zaten kafamda? Ama o da ne? Üstad neler söyletiyor romanının kahramanlarına:

– (Babanın) hastalanmadığını farz et. Saadet bir faraziyedir.
– Hayır, bu kendimi aldatmaktır.
– Saadet kendini aldatmaktır..

Simülasyon! Hayatla sarhoş olmak! Kendini aldatmak! Sen de mi üstad? Saadet bir faraziye midir? Hakikat şehrinin içinden geçmez mi saadet treni?

Her usta gibi insanı anlatıyor üstad. Göğüslerini yarıp kahramanlarının, saf acı nasıl bir şeydir, teşhir ediyor. Bir yanda hayat: sanal saadet, yalan üzerine oyun kâğıdından inşa edilmiş, süslü şato…

Öbür yanda hakikat: acı, tevekkül, sabır…
Bilmem bu acıya kim katlanır?

Bugünlerde de pek hissi oldum. Kırmızı bir ıslaklık, olur olmaz hücum eder oldu gözlerime. Beni bu güzel havalar mahvetti de diyemem, zira güneşi sadece bulutların üstündeyken görebiliyorum bir zamandır. Belki kalbimi çekip almalıyım hülyalı yazarların avuçlarından. Belki munis, merhametli eller bulmalıyım yüreğimi bırakacak. Belki sadece ağlamalıyım. Gözyaşlarımı, ruh sıhhatimin sigortası saymalıyım.

Romanda Meliha’nın babasının ciğerlerini basil dö kohlar kemiriyor. Benim basil dö kohlarım: memleketin hasreti, düşmanın zulmü, dostun biçareliği, avareliği, kendi kifayetsizliğim… Olsun! Kemirmektense kemirilmeye razıyım diye içimden geçiriyorum. Dünyada sadece kendi için yaşayan her insan bir basil dö kohtur aslında, virüstür, mikroptur… Ben de kendi kendimi yiyip bitiriyorum… Kimseye derdimi anlatamıyorum.

Okumaya devam… Kamil Meliha’ya söylüyor:

– Dudakların bile beyaz. Eğer kadınlar büyük ıstıraplarda bu kadar güzelleştiklerini bilselerdi, bütün tuvalet eşyası yerine keder almak isterlerdi.

Ah üstad! Senin cevval zekânın bile hızına yetişemeyeceği bir asırdır idrak ettiğimiz. Bugün ne kadınlar böyle ıstırap çeker ne erkekler. Boş bakan gözlerine, başkası için hissedilen kederi hiç misafir etmez olmuştur artık insanlar. Istırap tefekkürün ikiz kardeşidir ve tefekkür bu diyarları terk edeli yıllar olmuştur. Ahmakça bakışların sahiplerini ancak nefislerini örseleyen maddi noksanlıklar mahzun edebilir. Bugünün insanı çokça zevk peşinde koşan, acıdan kaçan hayvandır bir ölçüde. Ve üstad, eğer bugünün kadınları büyük ıstıraplarda bu kadar güzelleştiklerini bilseler, rekabette eşitlik adına kadınlara ıstırap çekmeyi yasaklatmaya gayret ederler yahut tüm gazetelerde, televizyonlarda ıstırabın kadınları nasıl çirkinleştirdiğini anlatırlardı. Sen dememiş miydin üstâd, “saadet bir faraziyedir” diye? Güzellik, çirkinlik, akıllılık, ahmaklık, başarı, beceriksizlik, hatta zenginlik… Bugün artık bunların hepsi birer faraziyedir!

Kim bilir neden, üstâd, şu lafları ölen kocasının başında ağlayan, ağlarken pişman olduğunu itiraf eden kadınla konuşan doktora söyletiyor:

“Kadınların çok pişman olduklarını bilirim, fakat çok geç pişman olduklarını da bilirim.”

Evet… Evet… Evet! Söylenecek çok şey yok! Ben de bilirim… O kadar…

Ardı ardına aforizmalar:

– Yaşamak değişmektir.
– Her nesil, kendisinden evvelkine borcunu öder ve sonraki nesle ikraz eder.
– Kadın mahpesini sevebilir. Ona hâkim olmak şartıyla…

Bir anons… Uçak iniyor… Hoparlörler konuşuyor: Kemerlerinizi bağlayın. Ben kemerimi hiç çözmemiştim ki! Benim kadar savruluyor olsaydılar hiçbiri çözemezdi eminim. Hafiften midem bulanıyor. Romandaki dalgalı deniz mi tuttu nedir?

Salih Cenap Baydar
26 Haziran 2001 Salı
10:55:55
München