Sekseninci Yıldönümünde Köy Enstitüsü Projesi Tartışmalarına Bir Bakış

Sekseninci Yıldönümünde Köy Enstitüsü Projesi Tartışmalarına Bir Bakış

ABD’li meşhur Eğitim Profesörü John Dewey, 1924 yılında Mustafa Kemal tarafından Türkiye’ye davet edilmiş, kendisinden “Türkiye de Eğitim Nasıl Olmalıdır” sorusuna cevap veren bir rapor hazırlanması istenmişti.

Dewey’e ait olan “kırsal bölgelerdeki okulların toplum yaşam merkezi haline getirilmesi” ve “iş ve eğitimi birleştirme” fikirleri devlet katında “tutulmuştu”. Bu fikir yaklaşık 15 yıl sonra bugün hala tartışılan bir projede vücut bulacaktı.

Köy Enstitüleri, 1940 yılında, dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün himayesinde, Millî Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel tarafından görevlendirilen İsmail Hakkı Tonguç’un çabalarıyla kendi köylerinde eğitilip kendi köylerinde çalışacak ilkokul öğretmenleri yetiştirmek üzere kuruldu.

17 Nisan 1940 tarihli Köy Enstitüleri Kanunu, bir tarafıyla cumhuriyet yönetiminin modernleşme/batılılaşma çabalarını diğer tarafıyla zamanının ekonomik sıkıntılarla kol kola girmiş faşist ruhunu yansıtıyordu.

Köy Enstitüleri tarım işlerine elverişli geniş arazisi bulunan köylerde veya onların hemen yakınlarında açılacak ve buralarda yetişen öğretmenler köylülere modern tarım teknikleri öğreteceklerdi.

Çocuğunu Köy Enstitüsünde okutup okutmama kararı velilere bırakılmamıştı. Öğrencileri devlet seçiyordu:

Madde 3 — Enstitülere tam devreli köy ilk okullarını bitirmiş sıhhatli ve müstaid köylü çocuklar seçilerek alınırlar.

Enstitülerde zorunlu eğitime başlayan çocuklar ayrılmaya kalkmasınlar diye maddi cezalar düşünülmüştü:

 

Madde 4 — Enstitülere kabul edilenler sıhhî sebebden gayri sebeblerle müesseseden ayrıldıkları veya çıkarıldıkları takdirde okudukları müddete isabet eden masraf, kendilerinden veya kefillerinden alınır.

Köy Enstitüsünde okuyup bitirenler en az yirmi sene devlette öğretmenlik yapmaya mecburdular. Ayrılmaya kalacaklar yüklü bir fatura ile tehdit ediliyordu:

 

Madde 5 — Bu müesseselerde tahsillerini bitirerek öğretmen tayin edilenler, Maarif Vekilliğinin göstereceği yerlerde yirmi sene çalışmaya mecburdurlar. Mecburî hizmetlerini tamamlamadan meslekten ayrılanlar Devlet memuriyetlerine ve müesseselerine tayin edilemezler. Bu gibilerin kendilerinden veya kefillerinden müessesede bulundukları zamana aid masrafın iki misli alınır.

Öğretmenlerin kalacakları lojmanları ve eğitim verecekleri okulları yapma külfeti köylülere yüklenmişti:

 

Madde 16 — Köy öğretmenlerinin tayin edilecekler i okulların binaları ve öğretmen evleri Maarif Vekilliğince verilecek plânlara göre Köy Kanununa tevfikan, bölge ilk tedrisat müfettişi ile gezici başöğretmenin nezaretinde köy ihtiyar heyetleri tarafından yaptırılır ve Öğretmen tayin edilecek köylere keyfiyet üç yıl önce bildirilir. Köy bütçesinde de on a göre tedbirler alınır, Öğretmen işe başlamadan evvel okul binası ile Öğretmen evi tamamen bitirilir. Köy okulları binalarının tamiri ve okulun daimî masrafları köy ihtiyar heyetlerince temin edilir.

Bütün bunlar işin teknik ve ekonomik yönleriydi. Eğer proje bu çerçeve ile sınırlı kalsaydı, içerdiği zorbalıklara rağmen yaşanan zamanın şartlarında hoş görülebilir, iyi niyetli bir atılım hamlesi sayılabilirdi.

Fakat madalyonun diğer bir yüzü vardı.

Yöneticiler köylülere sadece modern zirai teknikleri öğretmek istemiyorlardı, aynı zamanda onları devşirmek, modern, batılı, pozitivist, Kemalist bireylere dönüştürmek, partilerinin birer neferi haline getirmek istiyorlardı.

Enstitüler okuldan çok kışlalara, içindekiler ise öğretmen ve öğrencilerden çok askerlere benziyorlardı. Öğrenciler de öğretmen de enstitü müdürü de tek tip üniforma giyiyordu.Image

“Cahil köylülerin” aydınlatılması, adam edilmesi için müfredata teknik dersler oranında “kültürel” dersler konulmuştu.

Öğrenciler batı klasiklerini okuyacak, en az bir müzik aleti çalmayı ve halkoyunları oynamayı öğreneceklerdi. Tabi bir yandan da vatandaşlık bilgisi adı altında yoğun ideolojik endoktrinasyona tabi tutulacaklardı.

1954’ de de Demokrat Parti Köy Enstitülerini ilköğretmen okullarına çevirerek varlıklarına son verene kadar Köy Enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek toplam 17.251 köy öğretmeni yetişti.

Proje yakın tarihimizde derin izler bıraktı.

Geçtiğimiz günlerde bu kuruluşun sekseninci yıldönümü münasebetiyle sosyal medya ve basında birçok şey yazılıp çizildi.

Çok kimse bu “muhteşem” projeyi hasretle anarken projeyi sonlandıranlara ateş püskürdü.

Bir kesim de artık toplumsal hafızadan silinmeye başlayan acı tecrübeleri hatırlatarak o ah vah edenlere cevaplar verdi.Image

Sanırım mesele, projenin ideolojik yönünü ne kadar görüp ne kadar önemsediğimiz noktasında düğümleniyor.

İnsanların ideolojik projeler karşısında birbirine taban tabana zıt tavırlar alması şaşırtıcı değil. Çünkü iktidar yanlıları, verdikleri “tali hasarları” (collateral damage) göz ardı edip projelerinin müspet taraflarını ön plana çıkartırken muhalifler sağlanan faydalardan sarfınazar edip yol açılan olumsuzluklara odaklanıyorlar.

Projeyi iyi niyetli, nötr, ideolojik yönü olmayan bir bilinçlenme, cehaletten/fakirlikten kurtulma, dayanışma ve modern teknikleri öğrenip uygulama yönünde atılmış “hayırhah” bir adım olarak görenler -kendilerince haklı olarak- bu kadar güzel bir çabaya muhalefet edenlere kızıyorlar. Bu gruptakilere göre Köy Enstitüsü projesi,

  1. O yılların Türkiye’si düşünüldüğünde çok büyük, önemli ve hayati bir proje,
  2. Daha önce devlet tarafından adam yerine koyulmayan köylülerin ilk defa devlet tarafından adam yerine konulduğu bir proje,
  3. Devlet eliyle köylülere nitelikli, ücretsiz ve pratik esaslı eğitimin ilk kez sağlandığı bir proje,
  4. Bugün hâlâ yaka silktiğimiz tembellik, cehalet ve yobazlıkla mücadele etme amacıyla atılmış cesur ve kararlı bir adım,
  5. Köylerde doğup büyüyen zeki gençler için dünyayı tanımak yönünde fırsatlar sunan, onlara yeni kapılar açan bir proje,
  6. Mevcut iktisadi şartlarda, eğitimin ağır mali yükünü devletle vatandaş arasında başarıyla paylaştıran bir proje,
  7. İkinci dünya savaşı yıllarında, iktisadi buhranların ortasında, elde avuçta para pul bulunmayan günlerde en makul maliyetlerle yapılabilecek ideal bir proje,
  8. Uygulamalarda görülen arızi, münferit bir takım işgüzarlık ve çarpıklıkların ana fikrine gölge düşürmemesi gereken bir projeydi.

Projenin ideolojik yönünü görüp, bundan rahatsızlık hissedenler ise asıl derdin nüfusun o dönem yüzde seksenini teşkil eden köylülere yardım ve eğitim götürmek değil ideolojik endoktrinasyon yapmak olduğunu ileri sürüyorlar. Bu gruptakilere göre Köy Enstitüsü projesi,

  1. Devleti o zaman yöneten elitlerin “cahil” köylü halkı, “aydınlanma” idealleriyle adam etmek için uygulamaya koyduğu,
  2. Pozitivist ve jakoben bir anlayışla planlanmış ve uygulanmış olduğu için zorbalıkların normal görüldüğü, dönemin faşist ruhuna son derece uygun,
  3. Asırlar boyu nesilden nesle aktarılan kültürü, bir an önce kurtulmak gereken çöp kalıntıları gibi gören, köylünün atalarından tevarüs ettiği hiçbir şeyin yeni dünyada yeri olmadığına inanan, köylüleri o “hurafelerden” kurtarmak gerektiğine iman etmiş idarecilerin ortaya attığı,
  4. Köylüleri zorla Bach, Mozart dinleterek, mandolin, armonika, flüt ve bulunabilirse piyano çaldırarak Batılılaştırmayı amaçlayan
  5. Devleti yönetenlerin köylüleri “adam yerine koyduğu” için değil “adam etmeye çalıştığı” için hayata geçirdikleri

bir projeydi.

Ben şahsen ikinci gruba yakın hissediyorum kendimi.Image

O yıllarda tarihi tecrübemizi, eski medeniyetimizi bilen, ona kıymet veren ve milli/dini haysiyet iddiası olan az sayıda yerli entelektüel ve din adamının bu hoyrat yok sayışa, topyekûn sıfırlamaya tepki göstermeleri gayet anlaşılır bir durum. Bugün tepki gösterenler aynı hassasiyetin temsilcileri aslında.

Proje sosyolojik açıdan değerlendirilirse açık bir öngörüsüzlük örneği ile karşı karşıya olduğumuz da söylenebilir.

1940’larda gelişen dünyanın tarım toplumundan sanayi topluma, dolayısıyla kırdan kente doğru yolculuğu gözlerinin önündeyken insanlar hep köylerinde kalacakmış, ülkemiz hiç sanayileşmeyecekmiş gibi köye, ziraata, hayvancılığa yatırım yapmak hiç de akıllıca bir hareket sayılmaz. Devrin idarecileri feraset gösterip, köyden kente gelecek kaçınılmaz göçün planlamasını yapmak, şehirlere göçecek köylülerin yaşayabilecekleri uydu kentleri tasarlamak, şehir hayatına onları nasıl adapte edeceklerini düşünmek yerine köylülerin hep köylerinde kalacakları varsayımında bulunarak büyük bir hata yapmışlardır.

Kendi toplumlarına yabancılaşmış idarecilerin daha fazla kişiyi topluma yabancılaştırma esasına dayalı çabasının başarısız olmasının mukadder olduğu da aşikâr.

Savaşta yenilmiş, perişan olmuş, milli gururu incinmiş kitleleri milli/dini hisler üzerinden mobilize etmenin kitabını Hitler yazmıştı. Bizim idarecilerimiz dini dışlayan, pozitivist/Kemalist ideallerinin endoktrinasyonu esasına dayanan bir retoriği tercih ettiler. Yaptıklarının ters tepmemesi mucize olurdu.

Köy Enstitüleri bir tarafıyla “Halk Partili” nüfusu arttırma projesiydi. Siyasi bir projeydi. Taraftarlarının ve karşıtlarının bu kadar çok ve keskin olmasının sebebi sanırım bu.


Bu yazı ilk olarak fikircografyasi.com sitesinde yayınlanmıştır.

Memur Cumhuriyeti

Devlet müesseselerinin içinde bizzat bulunup mesai harcayan hemen herkes, bu müesseselerde yapılan çalışmaların ne kadar yavaş ve verimsiz yürüdüğünü derhal görür. Memurların çoğu, hayatlarını idame ettirmelerine yetecek bir ücret karşılığında, her gün yarı açık cezaevi niteliğinde bir devlet dairesine girip zaman öldürmeyi kabul etmiş, gönüllü mahkûmlara benzerler.

Memurların verimsizliği meselesi bize mahsus değildir. Umumi kanaatin aksine, Amerika yahut Avrupa’daki devlet memurları bizimkilerden çok da farklı değildir. Bizde bu meselenin bu kadar öne çıkmasının bir sebebi cumhuriyeti kuran kadroların memur kökenli olmalarıdır. Bir diğer sebep ise istihdam edilen memur sayısının diğer devletlerinkine nazaran fazlalığı olsa gerekir.

Memur meselesi bizim için yeni de değildir. Osmanlı’nın yıkılış döneminde tasarlanan askeri-sivil bürokratik sistemimiz, çöken bir devletin tüm hastalıklarını taşımaktaydı. Yeni devletin kurucularını içinden çıkartan bürokratik yapı, maalesef bütün bu hastalıkları “yeni” devletin tüm hücrelerine taşıdı.

Falih Rıfkı Atay meşhur, Zeytindağı isimli eserinde Cemal Paşa’nın tembel, işi yokuşa süren memurlarla nasıl mücadele ettiğini eğlenceli bir hikâye ile misallendirerek anlatırken, Cemal Paşa’nın bunu yapabilmesinin, memurdan çok “iş adamı” olması sayesinde mümkün olduğunun altını çizer:

(Cemal Paşa) İş adamı olduğu için, bürokrasiyi ve memur kafasını iyiden iyiye kırmıştır. Bir vakitler ordu müesseselerinde bütün müracaatların 24 saatte hallolunması emrolunmuştur. Yirmi dört saatte herhangi bir işi bitiremeyen memur, kendi büyüğüne sebebini söylemeye mecbur olduğu gibi, müracaat sahibi, amirin kapısını vurup işinin bitirilmediğini haber verebilirdi.
http://www.alticizilisatirlar.net/acs/memur-zihniyeti

Esaslı yollardan biri yapılacaktı. Yolun belli bir zamanda bitmesine lüzum vardı. O zamanlar Lübnan’da oturuyorduk. Cemal Paşa, Şam Valisi Hulusi Bey’e (Eski Nafia Nazırı, mühendis) bu tarzda emir verdi. Hulusi Bey:

– Fennen imkân yoktur, diyor ve bu imkânsızlığı ispat etmek için başmühendisi yola çıkardığını yazıyordu.
Başmühendis Ayin Sofar’a geldi. Koltuğu çanta ve dosya dolu idi. Bu yığınlarca kâğıt ve cetvel, yalnız bir şeye yarayacaktı: Orduya lazım olan yolun ordu için lüzumlu olduğu zamanda yapılamayacağını ispat etmek!Başmühendisi kumandanın yanına ben götürmüştüm. Kendinden pek emindi. Fakat daha kapıdan girer girmez Cemal Paşa, suratı astı:

– Şimdi koltuğunuzun altında ne varsa, hepsini şu masa üstüne atınız! dedi. Mühendis şaşırdı.

– Hepsini, hepsini, son kâğıda kadar! Ve şimdi karşımda durunuz.Gözlüklü mühendis, boş kollarıyla dikili kaldı.

– Size yalnız şunu emrediyorum. Bu yolun o tarihte bitmesi için ne kadar paraya, ameleye, kazma ve küreğe ihtiyacınız vardır? Gidip dairelere haber vereceksiniz ve doğru Şam’a hareket edeceksiniz. Yol o tarihte bitmezse, sizi son taşların atıldığı yerde idam ettireceğim.

Başmühendisin idam edilmediğine tabii şüphe etmezsiniz. Yol, saati saatine bitti.Bugünkü okurlar bu idam sözüne şimdi hayret edeceklerdir. Büyük Harp’te öldürmek, astırmak, vurdurmak sözleri beş lira ceza gibi hafif kıymetler almıştı.Bir gün Beyrut’ta bir telgrafçının önüne:– Bir dakika geciktiren, idam olunur! ihtarlı, doğrudan doğruya, yahut transit olarak, bir tomar telgraf yığılmış olduğunu ben görmüştüm.

Bu adamın bin parça edilmesi lazımdı.

İfratlar bırakılırsa, bürokrasiye karşı her türlü şiddet benim hoşuma gider.Bürokrasi bilhassa bizde tembelliği, kararsızlığı, kafasızlığı, kötü niyeti, bilgisizliği meşrulaştırmak demek olmuştur.
http://www.alticizilisatirlar.net/acs/mizmiz-memurlari-calistirma-yolu             

Falih Rıfkı Atay’ın tespitlerine katılmakla birlikte bürokrasiyi bu korkunç haliyle yeniden üreten yapının da bizzat bürokrasinin kendisi olduğu gerçeğini atlamamamız gerektiğini düşünüyorum. Siyaset kurumunun memuriyeti bir sus payı, muhalif fikir sahiplerini pasifize etme aracı ve oy satın almak için elverişli bir koz olarak kullanmak istediğini göz ardı edecek değilim. Ancak bürokrasiyi siyasetin tanzim ettiğini söylemek de, 1950’ye kadar mutlak hâkimiyetini sürdüren, sonrasında da on senede bir asıl iktidar olduğunu gayet yıkıcı bir şekilde “hatırlatan” bürokratik vesayetin etkisi ve belirleyiciliğini görmezden gelmek olacaktır.

Zorlukları, gerçek ya da sanal engelleri olabildiğince hızla aşıp iş bitirmek isteyen iş adamı kafası ile yukarıda tarif edilen memur kafasının çatışması Ahmet Hamdi Tanpınar’ın efsanevi romanı “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde uzun uzun işlenir. Aşağıdaki paragrafta, Tanpınar’ın bürokrasiyi, Cemal Paşa misali “iş adamı kafasıyla” yeniden tanzim etmek isteyen roman karakteri Halit Ayarcı’ya söylettikleri dikkat çekicidir.

Realist olmak hiç hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir mânâsı ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? Bir şey değiştirir mi bu? Bilakis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışır kalırsın, ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek… Yani bozguncu olmak… Evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz dedim. Yeni adamın realizmi başkadır.
http://www.alticizilisatirlar.net/acs/hakikati-oldugu-gibi-gormek-bozgunculuktur

Tanpınar Halit Ayarcı’ya neden tepkilidir? Eski köye yeni âdet getirdiği, mazinin sisli hülyalar arasında kalmış güzelliklerine iltifat etmediği için mi, yoksa Ayarcı’nın getirdiği yenilikler yozlaşmayı ıslah etmek yerine daha da derinleştirdiği için mi? Romanı okurken Tanpınar’ın bir noktada önce çaresizliğe, sonra boşvermişliğe, hatta bir tür nihilizme kaydığını düşünmüştüm. Herhalde bugünün ıslahatçılarından daha müspet, daha ümitli yaklaşımlar beklemek hakkımızdır. Zamanın eskittiği her şey gibi bürokratik sistemin de fonksiyonunu sürdürebilmesi için ıslah edilip yeniden üretilmeye ihtiyacı var.

Yeni adamın realizmi nedir? Bir hakikati var mıdır, yoksa o da eskilerinki gibi süslü bir yalan mıdır? Bunları zaman gösterecek.

Twitter: @salihcenap